1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Eski Uygarlıklar Döneminde Tepme Keçecilik

Konusu 'Osmanlı Tarihi' forumundadır ve Suskun tarafından 1 Aralık 2010 başlatılmıştır.

  1. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    [​IMG]
    13. yüzyıl sonlarında Eskişehir yöresinde küçük bir beylik olarak ortaya çıkan ve Asya, Avrupa, Afrika kıtalarında yayılarak bir dünya imparatorluğu durumuna gelen Osmanlı döneminde; “farklı kültürlerin sentezinden oluşan, üstün bir sanat anlayışına ulaşılmıştır. Böylece Türk Sanatında Klasik Dönem olarak bilinen dönem başlamıştır.
    Selçuklular döneminde kurulan Ahilik teşkilatının; esnaf ve sanatkarlara yönelik olumlu çalışmaları; Osmanlı döneminde yerini Loncalara bırakmıştır. Loncalar, toplumsal yaşantıdaki sosyal ve ekonomik sorunların çözümlenmesinde rol oynamış ve çeşitli iş kollarında kendi gelenek ve görenekleri doğrultusunda faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Bu bakımdan debbağlar, kunduracılar, saraçlar, keçeciler gibi bir çok alanlarda uğraşı gösterenler loncalar arasında özel bir yere sahip olmuşlardır.
    Nitekim bu dönemde Türk teknolojisini, toplumsal yapısını, siyasi ve ekonomik etkinliklerini ve sanatsal çalışmalarını ortaya koyması bakımından önemli bir yeri olan “Osmanlı Şenlikleri”nde çeşitli esnaf loncaları arasında keçecilere de yer verilmesi bu bilgileri tamamlamaktadır.

    16. yüzyıl minyatür sanatının en güzel örneklerinden olan ve Osmanlı Şenliklerini yansıtan “Sürname” de, padişahın önünden geçen esnaf olayları arasında “Keçeci Esnafı” nın sunduğu iki maskeli oyuncu tasvir edilmiştir. Aynı şenlikleri konu eden Haunolth esnaf alayı arasında keçeci esnafın geçişinden bahsederken, yeşil bayrak taşıdıkları belirtilmiştir.

    Diğer yandan Evliya Çelebi; IV. Murat’ın 1637 yılında Bağdat seferine çıkarken, düzenlenen şenliklerden söz etmiş ve çeşitli esnaf loncaları arasında keçe külah giyen medreseli öğrencilere değinmiştir. Yine 1720 şenliğini konu eden Levni; “Surname-i Vehbi 1″ minyatürleri arasında “Keçecilerin Geçişi” ne yer vermiştir.

    16. yüzyılın büyük şairi Zati (1471-1545) şiir, düşünce ve nükteleriyle yaşadığı dönemin dikkatini çekmiştir. Zati “Leta if” isimli eserinde; bir çok meslek ve sanat sahibi kişileri bir cümle ile tanıtmıştır. Keçe ile uğraşan sanatkarlar için de “keçeciler keçelerini sudan çıkarsınlar” sözleri ile bu dalda çalışanları, mizah konuları içerisine almayı ihmal etmemiştir.
    Osmanlı döneminde, düzenlenen şenliklere ve şairlerin ifadelerine konu olan keçecilik; aynı zamanda “kavuk” veya “serpuş” denilen baş giysilerinde de kullanılmıştır. Kavuklar; biçimlerine göre külah, kılansuva, üsküf, börk, kallavi, mücevveze, takke, kalpak, fes gibi isimlerle çeşitlilik göstermiştir.


    Kavuk; genellikle genişliği yüksekliğinden fazla olan, keçeden yapılan külahın üzerine birkaç santimetre eninde bez sarılmak suretiyle elde edilen bir çeşit baş giysisidir. Bu baş giysisi Osmanlı döneminde yüksek rütbeli kişiler tarafından kullanılmıştır. Halk kesimi ise, keçe külahlarını abani veya yemeni adı verilen kumaşlarla sarmışlardır.

    Osmanlı döneminde yüksek rütbeli kişilerin ve halk kesiminin kullandığı bu başlıklar dışında dini grupların giydikleri başlıklarda ayrı özellik taşımıştır. Çevrelerinde genellikle yeşil renge yer verilen ve çeşitli formlarda yapılan bu özel başlıkların bazı türlerinde tepme keçe tekniği uygulanmıştır.

    Osmanlı döneminin yeniçeri askerleri, beyaz keçeden yapılmış “üsküf” veya “börk” adı verilen baş giysileri kullanmışlardır. Yaklaşık 45 cm yüksekliğindeki börk; arkaya doğru sarkan uzantısıyla yeniçerileri simgeleyen önemli bir baş giysisi olmuştur.
    Arseven (1947), bu baş giysisinin öyküsünü şu şekilde açıklamıştır:
    “Sultan Orhan, muntazam bir ordu teşkili için yeni bir askeri nizam ettiği vakit, Hacı Bektaş’ı Veli’ye askerin teberrüken ismini koymasını ve dua etmesini istemiş. O da askerlerden birisini omuzuna kolunu koyarak dua edip “Bu askerlerin ismi yeniçeri olsun demiş. Bu esnada askerin omuzuna koyduğu cüppenin kolu arkaya doğru sarkmış. İşte bu kolu temsil etmek üzere ucu omuzlara doğru sarkan bir keçe ilave edilerek, buna börk ismi verilmiştir.”

    Yatırma denilen ve omuzlara doğru sarkan bu keçe parça: yeniçerinin ensesini soğuğa ve rüzgara karşı koruma görevi yaptığı gibi arkadan gelecek kılıç darbelerinden sakınmasına yardımcı olmuştur. Yatırmanın başladığı yere, demir bir çember yerleştirilmiş; başa geçen kısmına ise gümüş veya altından zırh geçirilmiştir. Börkün ön tarafında ayrıca tüylük veya yünlük denilen ve rütbelere göre değişik biçimleri bulunan sorguçları takmaya elverişli bir kısım konulmuştur. Yeniçeriler; fakir veya zengin oluşlarına göre börkün bu kısmını, değerli veya değersiz taşlarla süslemişlerdir.

    Yeniçerilerin giydikleri bu ilginç başlıklar Osmanlı döneminin minyatürlerinde yer almıştır. 1578 yılında Türk ordusunun Kafkasya seferini konu eden Nusratname’ye ilişkin bir minyatürde yeniçeriler tepme keçeden yapılan bu başlıklarla tasvir edilmiştir.
    Yeniçeriler tarafından kullanılan keçe başlıklar aynı zamanda kendi içlerinde de değişiklik göstermiştir. Yünlüklü ve yünlüksüz keçe, üsküf ve kuka yeniçerilerin başlık türleri arasında yer almıştır.
    Yeniçerilerin giyindikleri bu özel başlıklar dışında yine keçeden üretilen ve Osmanlı döneminin sembolü haline gelen diğer bir başlık türünü fesler oluşmuştur.
    “İngiliz yazar Julio Pardoe 1836 yılında İstanbul’a gelen hiçbir gezgin, Sultan’ın orduları için başlık üreten Eyüp’teki Fes Fabrikası’nı ziyaret etmeden kentten ayrılmamalıdır” cümlesine yer vermesi bu dönemin sembolü haline gelen fes türünde baş giysilerinin önemini vurgulamaktadır.
    Öte yandan Anadolu’da yerleşik hayata uyum sağlamaya çalışan Türklerin yaşamında çadırlar, Osmanlı İmparatorluğu döneminde de önem ve fonksiyonunu devam ettirmiş ve çok yönlü kullanılmıştır.
    Bu dönemin en gelişmiş çadır türü, Otağ-ı Hümayun adı verilen sultan çadırları olmuştur. İçi bölmelerle ayrılmış olan bu sultan çadırlarının, toprak zemini hasır ve keçeler ile kaplanmış ve üstlerine halı serilmiştir.
    Ayrıca araştırma konusu ile ilgili olarak incelenen müzelerde 19. Yüzyıla ait tepme keçe seccadelerden bulunduğu tespit edilmiştir. Yine tepme keçeden yapılmış çizme, arakiye, sikke ve fes çeşidinde ürünler genellikle müzelerde bulunan geç dönemin keçe örnekleri arasındadır.


    [​IMG]
     
  2. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    Anadolu Selçukluları Döneminde Tepme Keçecilik

    [​IMG]
    11. yüzyıl ortalarından itibaren Anadolu’ya geçmeye başlayan Türk boyları, 1071′de Alparslan’ın Malazgirt’te Bizans ordularını yenmesinden sonra, kısa sürede Anadolu’ya egemen olmuşlardır.

    Anadolu Selçuklu kültür ve sanatı Şamanizm, Maniheizm ve Budizm gibi inanç sistemlerinden İslam dinine geçişi gösteren ve maddi niteliklerden manevi niteliklere doğru değişen özelliklere sahip olması bakımından ayrı bir önem taşımaktadır.
    Yazılı kaynaklarda Türk boylarının; Anadolu’ya geçişlerinde, o zamana kadar geliştirdikleri halı, kilim, keçe vb. el sanatlarını da birlikte getirdikleri belirtilmektedir. Ancak Boğazköy (Hattuşaş) yakınında ki Yazılıkaya’da bulunan kabartmaların başlarında görülen sivri külahların mühür ve diğer tasvirlerde karşılaşılan başlıkların keçeden yapıldığı tahmin edilmektedir. Bunun yanı sıra M.Ö. 9. Yüzyılda yazılmış olan Homeros’un ünlü İliada destanında keçe sözcüğünün geçmesi, Anadolu da keçenin erken dönemlerinde bilindiği olasılığını kuvvetlendirilmektedir. Anadolu da Tepme keçecilik sanatının tarihsel gelişimi konusunda yapılacak bilimsel araştırmalar; gelecekte bu olasılıkları şüphesiz daha açık ve net bir şekilde ortaya koyacaktır. Bu nedenle konu gereği burada Anadolu Selçuklu Dönemi tepme keçe sanatının ele alındığını, Anadolu’da yaşamış olan diğer medeniyetlerde bu sanatın gelişimi, ileride yapılacak bilimsel çalışmalarla incelenebileceğini belirtmekte yarar vardır.

    Selçuklular döneminde Anadolu da yerleşik ve göçebe yaşama devam edilmiştir. Bu nedenle çadırlar; gerek göçebe yaşamını sürdüren Selçuklu Türklerinin, gerekse ordunun ihtiyaç duyduğu barınma ihtiyacını karşılamaya devam etmiş böylece Türk kültürü içerisindeki yerini ve önemini korunmuştur.
    Buna rağmen Selçuklular dönemine ilişkin yazılı kaynaklar incelendiğinde; keçe çadırlara ait fazla bilginin bulunmadığı anlaşılmıştır. Ancak çadır sözcüğüne değinene Kaşgarlı Mahmud, Divan-ı Lugat-it Türk isimli eserinde, ev edinmenin güç olduğu kadar çadır edinmenin de çok kolay olmadığını belirtmiş, çadır ve göç örtülerinin keçeden yapıldığını ve örtülerin sırındığını yani sık dikişle dikildiğini açıklamıştır. Kaşgarlı Mahmud söz konusu eserinde ayrıca bu keçe örtülerin güveden korunmaları için silkelendiklerinden de söz etmiştir.
    Selçuklular, kullandıkları çadırları süslemeyi de ihmal etmemişlerdir. 13. Yüzyıl Minyatürlerinden, Varka ve Gülşah’ta, bu süslü çadıra yer verilmiştir.
    Yine Varka ve Gülşah minyatürleri arasında bulunan bir at figürü, Hun Sanatını anımsatan örneklerden birisidir. Diz çökmüş ve başına yem torbası takılmış olan bu atın üzerindeki eyer örtüsü (çul veya terlik), hayvan figürleri ve rumilerle bezenmiştir. Hunlar döneminde de, at sırtında kullanılmak üzere, keçeden veya kalın dokumalardan yapılan bu eyer örtüleri, Selçuklular döneminde de önemini yitirmemiştir.
    Selçuklular: keçeden yapılmış çadır ve eyer örtüsü geleneği sürdükleri gibi, giyim ve kuşamlarında da tepme keçe tekniği ile elde ettikleri ürünleri kullanmayı ihmal etmemişlerdir. Selçuklu Türklerinde görülen giyim eşyalarının İslam öncesi Türk giyim kuşamının hemen hemen devamı olduğu söylenebilir. Bu döneme ait giyim kuşam tarzı, günümüzde çok az farkla Türkmen kadınlarınca sürdürülmektedir.
    Selçuklular, kumaş üretiminde, öncelikle ipek; daha sonra pamuk ve deve yünü kullanmışlardır. Bu dönemde üretilen kumaşlardan koyun yünü çok az kullanılmıştır. Çünkü, yünden elde edilen elbiseler genellikle köleler tarafından giyilmiştir. Kölenin, yün elbise sahibi olmasının önemli bir olay olduğu, Kaşgarlı Mahmud’un eserinde özel olarak belirtilmiştir.
    Yünün; giysilik kumaş üretiminde çok az kullanılmasının bir başka nedeni bu materyalin öncelikle tepme keçe yapımında değerlendirilmesinden kaynaklanmıştır. Çünkü elde edilen keçe; çadırdan çizmeye, kuşağa, börke kadar bir çok çeşitli amaçlarla kullanılmıştır. Keçe dışında yün; derisiyle birlikte kürk yapımında da değerlendirilmiştir.

    Orta Asya Türk boylarınca kullanılan ve bir çeşit baş giysisi olan “börk” Selçuklu Türklerinin giyim eşyaları arasında önemini korunmuştur. Kaşgarlı Mahmud; Divan-ı Lugat-it Türk isimli eserinde; börk konusunda oldukça geniş bilgilere yer vermiştir. Kaşgarlı, bu eserinde börk üretimi için gerekli olan kalıbın kağıttan veya çamurdan yapıldığını; kalıba göre kesilen keçe ve ipek örtülerden börk elde edildiğini; imece usulü ile yapılan börk dikişinin bir ihtisas alanı olduğunu anlatmıştır.
    Yine bu dönemde börk ve börkçülük giyim eşyalarının bir parçasını oluştururken atasözlerine de girmiştir.
    Türk atasözleri arasında “Kelin geleceği yer börkçü dükkanıdır” ve “Acemsiz Türk börksüz baş olmaz” gibi sözlere yer verilmesi bu konunun önemini vurgulamaktadır.
    Selçuklu Türklerinde; başa giyilen “börk”e verilen önem, çizmelerde de eski yerini korumuştur. Hunların kullanıldığı keçe çorap ve çizmeler, Göktürkler ve Uygurlar döneminde devam etmiş ve Selçuklu döneminde başta hükümdar olmak üzere halkında geleneksel giyim eşyaları arasında yer almıştır. Köymen (1983)’in “Alparslan ve Zamanı” isimli eserinde belirttiği “Tuğrul Bey, 1038 yılında Nişapur’a girdiği zaman, sırtındaki ipek kaftanı ile ayağındaki keçe çizmeler dikkati çekmişti” cümlesi yukarıdaki bilgileri tamamlamaktadır.

    Diğer yandan bu dönemde en iyi keçe çizmenin Türkmen keçesinden elde edildiğine değinen Kaşgarlı Mahmud aynı zamanda “O bana çizme yapılan Türkmen keçesi tepmekte yardım etti” cümlesi yer vermiş ve böylece keçe çizmenin birkaç kişi tarafından yapıldığına ilişkin açıklamalarda bulunmuştur.
    Kaşgarlı’nın Divanında söz ettiği bu cümleler dışında, Selçuklar döneminde keçe çizme giyme geleneğinin devam ettiğini kanıtlayan örnekler de bulunmaktadır. 13. yüzyıl minyatürlerinden olan ve Topkapı Sarayı Müzesinde bulunan Varka ve Gülşah minyatürleri arasında Varka’nın ayağında keçe çizme ile at üzerinde savaştığı ve Varka’nın Gülşah’a veda ettiği örneklerde aynı çizimlerle tasvirlerine rastlanması bu bilgileri tamamlamaktadır.
    Selçuklu Türkleri, tepme keçeden yapılmış olan ve genellikle çobanlar tarafından giyilen kepenekleri kullanmışlardır. Gerektiğinde, başı yağmurdan ve tipiden korumak üzere, kepeneklerin arkasına külah (kapşon) şeklinde yine keçeden yapılmış bir çeşit başlık ilave etmişlerdir. Kepenekler, özellikle çobanları simgeleyen bir giysi özelliği taşımış ve “kepeneği olan kimse ıslanmaz, gemli at hoşarılanmaz” cümlesi ile Selçuklu döneminin atasözlerine arasına da girmiştir.
    Anadolu Selçukluları döneminde önemli keçe merkezlerinden birisi Konya olmuştur. Nitekim Konya’da, Selçuklulara ait olan ve 1283 yılında tamamlanan, Sahipata Külliyesi’nde “keçecilik” adı verilen, keçelerin pişirilmesinde kullanılan özel bir bölümün bulunması bu sanatın, Konya’da yoğun şekilde yapıldığını belgelemektedir.
    Diğer yandan Mevlana’nın Horasan’ın Belh şehrinden ailesiyle birlikte Anadolu’ya göçmesi ve Konya’da yerleşmesi Anadolu Selçuklu Devletinin en parlak yılları olan 13. Yüzyıla (1228) rastlar.
    Bu dönemde Mevlana’nın kurduğu Mevlevi teşkilatına üye kişiler, başlarına “sikke” adı verilen ve tepme keçeden özel olarak yapılmış keçe külahlar giymişlerdir. 16. yüzyıl sonlarına ait bir minyatürde mevleviler; örgütün simgesi durumunda olan bu keçe külahları ile tasvir edilmiştir.

    Yine 17. yüzyıla ait halk resimleri arasında yer alan ve British Museum’da bulunan albümde; ayaklarını mühürlemiş, sema eden bir mevlevi, başına giydiği tepme keçe sikke ile tasvir edilmiştir.
    Mevlevilerin giydikleri bu sikkeler; önce yalın kat keçeden yapılmış, daha sonra da iç içe iki kattan elde edilmişlerdir. Koyu veya açık kahverengi, deve yünü veya doğal beyaz renkte tiftik kullanılan bu tepme keçe sikkeler o dönemde külahçı dükkanlarında satılmıştır. Üretim yerleri ise genellikle Konya olmuştur.
    Mevleviliğin bir sembolü olarak kabul edilen tepme keçe sikkelerin önemini, Konya Müzesi’nde bulunan bir sülüs yazısında bulunan şu beyit açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

    Bu Cihanda eğer altın ola namın
    Gir sikkesi altına Hazreti Mevlananın

    Tepme keçe sanatı mevlevilerin sikkeleri dışında “Elifi Nemed” adı verilen kemerlerinde de (kuşaklarında) kullanılmıştır. 8-10 cm genişliğinde, 150 cm uzunluğunda, tepme keçeden oluşturulan bu kuşakların üzeri parlak bir kumaşla kaplanmıştır.
    Diğer yandan, “13. Yüzyılın başlarında (yaklaşık 1206 yılında) Anadolu’ya gelen Ahi Evran; “Ahilik” adı verilen teşkilatı kurmuştur”. “Anadolu’da esnaf ve sanatkarları bir araya getiren bu kuruluş içinde keçecilik sanatına da yer verilmiştir. Ahilerin, beyaz yünden elde edilmiş keçe külah giyinmeleri” ise bu sanata verdikleri önemin bir göstergesi olarak kabul edilebilir.
     
  3. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    [​IMG]

    Uygurlar Döneminde Tepme Keçecilik

    Çin kaynaklarında Uygurların M.Ö. Dink - ling, M.S. 4. Yüzyıldan sonra ise T’ie-le adı verdikleri boylardan geldikleri belirtilmektedir. Bugünkü Moğolistan’da Selanga nehrinin doğu kıyısında, Göktürklere bağlı olarak yaşamış olan Uygurlar; 745′de Göktürklerin yerine Uygur Devleti’ni kurmuşlardır.
    Türk boyları, Çince kao-ch’e denilen, dört tekerlekli kağnıları ile, sürülerini otlattıkları yaylalar ve surlar içindeki kışlıklar arasında göç etmişlerdir. Kubbeli veya kümbetli otağlar kışın surlar içine kurulmuştur. Surlar içine, ayrıca otağa benzer, ağaçtan köşklerde yapılmıştır. Yaz geldiğinde kerekü denilen ve katlanabilen otağ, kağnıya yüklenmiş halde veya kurulmuş durumda yaylalara göç edilmiştir. Bu göçlerde kağnı ile taşınabilen otağlar yanında; çok renkli keçeden, kilimden veya işlemeli kumaşlardan yapılmış örtüler; göçebe hayata uygun kaftanlar, çakşırlar, çizmeler, börkler, kemerler, süs eşyaları, at koşumları kağnılı boyların beraberinde bulunan önemli eşyaları arasında yer almıştır.
    5. yüzyıldan itibaren, atlı göçebe yaşam tarzından, yerleşik düzene geçen Uygurlar; yeni bir kültür yapısının en güzel örneklerini oluşturmuşlardır. Uygurların bu gelişmesinde; Çin ve Hint uygarlıklarının etkileri olmakla birlikte Hun ve Göktürklerin kültürünü kendilerine özgü bir şekilde sentez yapmış ve yaşatmışlardır. Böylece Uygurlarda, bozkır ve atlı göçebe yaşamı, şehir kültürü içerisinde yeniden biçimlenmiştir.
    Uygur kent kalıntılarında, Buddha ve Mani tapınaklarında görülen dinsel konulu freskler ve minyatürler Türk resim sanatının en erken örnekleridir. 7 ve 9. yüzyıllara tarihlendirilen, Hoço, Bezeklik, Sorçuk ve Turfan’da bulunan bu örneklerden ve Uygurca yazılmış metinlerden Uygurların tarihi ve kültürü hakkında bilgiler elde edilmiştir. Koyu mavi ve kırmızı renklerin ağırlıklı olarak kullanıldığı bu eserlerde rahip, vakıfçı prens, prenses ve soylular, atlılar ve savaşçılar seçilen konular arasındadır.
    Grünwedel ve Le Cog tarafından Turfan’da yapılan kazılarda; Maniheist sanata ait freskler, ipek üzerine boyanmış resimler gibi bir çok örnek ortaya çıkarılmıştır. Bu resimlerin hemen hemen tamamında kişiler; beyaz veya kırmızı urbaları ve maniheist külahları ile tanınırlar. Türk kavimlerince yaygın bir şekilde kullanılan keçe şapka ve külahlara Uygurlar döneminde tepecikler ilave edildiği bu fresklerden anlaşılmaktadır.
    Sorçuk’ta bulunan diğer bir freskte bayan vakıfçılara yer verilmiştir. Vakıfçılar, yine keçe yaygı üzerinde tasvir edilmişlerdir. Beyaz renkli bu keçe yaygının kenar suyunda ve zemininde, kırmızı renkle oluşturulan bezemeler kullanılmıştır.
    Uygurlar döneminde özellikle vakıfçılara ilişkin örneklerde bezemeli yaygıların yer alması, bu dönemde tepme keçe tekniği ile elde edilen yaygı geleneğinin devam ettiğini belgelemesi bakımından önemlidir.
    Uygulara ait olan ve Hoço’da bulunan bir minyatürde Mani Türklerinin keçe şapka giydiklerini ortaya koymaktadır.
    Tepme keçe tekniği ile elde edilen, beyaz renkli bu keçe şapkaların formları vakıfçıların giydikleri şapkalardan farklı görüntü sergilemektedir. Her iki örnekte mani rahiplerinin kendilerine özgü biçimde beyaz keçe şapkalarla tasvir edilmesinden; bu dönemde keçe şapkaların kullanımına devam edildiği ve bireylerin sahip olduğu pozisyona göre keçe şapkaların formlarının da değişiklik gösterdiği anlaşılmaktadır.

    Nitekim Hoço’da bulunan bir başka örnek bu durumu daha açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu örnekte, başında siyah renkte ve keçeden yapılmış olduğu tahmin edilen bir külah bulunan figüre yer verilmiştir. Gabain (1973), bu figürün giyindiği şapka türünün genç beyler tarafından kullanıldığı belirtmesi, Uygurlar döneminde giyilen şapkaların bireylerin kimliğini ortaya koymasında etkili olduğunu vurgulamaktadır.
    Orta çağda, özellikle Moğol İmparatorluğu’nun yayılmasından sonra, Babür’ün Hatıratı’nda da bahsettiği gibi keçe üstünde kaldırma geleneği geç dönemlere kadar devam etmiştir.
    Yine Harezm’de Acem Büyük Elçisi Rıza Kuli Han, Hive’de bir kağan seçimini anlatırken, “onları beyaz bir keçe üzerine oturttular ve onları kaldırdılar” cümlesine yer vermesi yukarıdaki bilgileri tamamlamaktadır.
    Diğer yandan 1220 yılında Cengiz Han’ın daveti üzerine karargahına giden Çinli filozof Çang - Çun raporunda Cengiz Han’ın kardeşinin keçeden yapılmış karargahında söz edilmiştir.
    1245 yılında Papa 4. İnnocentius tarafından elçi olarak Moğolların ülkesine gönderilen Johennes Plano de Calpini ve arkadaşı Stephanus Bohenus; elçilerin ve büyük hanın hanımlarının her birine ait beyaz keçeden yapılmış çadırlarının olduğunu anlatmıştır. Bütün bu elçilerin verdikleri bilgiler, Moğollarda keçe çadır geleneğinin devam ettiğini kanıtlamaktadır.
    1253 yılında Fransa Kralı 9. Ludwing tarafından Moğolistan’a Mengü Han’a elçi olarak gönderilen Rahip Rubruk’un verdiği bilgiler bu dönemde keçenin çadırlar dışında farklı şekillerde kullanıldığını ortaya koyması bakımından önemlidir. Rubruk; İç Asya’da, Tatarlar arasında gördüğü bazı keçe çadırlarının üzerine yine renkli keçeden yapılmış kuş ve hayvan figürlerinin bulunduğundan söz etmiştir. Çadırın iç döşemesine ilişkin bilgi verirken;
    “Çadırın beyinin devamlı oturduğu yerin üzerinde keçeden yapılmış olan bir bebeği veya küçük bir heykelciği anımsatan bir İdol’ün asılı durduğunu ve bu heykele beyin “erkek kardeşi” adının verildiğini ifade etmiştir. Evin hanımının başının üzerinde de yine çadıra asılmış ve diğerine benzer küçük heykelciğe ise “hanımın erkek kardeşi” gözü ile bakıldığını bildirmiştir. Aynı satırların devamında “beyin ve hanımın erkek kardeşleri” olarak nitelendirilen idollerin arasında bulunan İdolin ise yurdun koruyucusu olduğunu belirtmiştir.
    Rubruk’un yukarıda verilen sözlerinde; Hunlar ve Göktürkler döneminde “töz” olarak kullanılan kurt, geyik, ejder vb. figürlerin daha geç dönemlerde yerine insan biçimindeki idollere bıraktığı, ve yine bu idollerde keçenin kullanıldığı anlaşılmaktadır.
     
  4. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    [​IMG]
    Göktürkler Döneminde Tepme Keçecilik

    Göktürkler; sanat yönünden zengin ve ileri düzeyde eserler vermiş olmalarına rağmen birçok soygun ve tahripler yüzünden zamanımıza çok az eser ulaşabilmiştir.
    Tarihte ilk kez Türk adını kullanan Göktürkler’de; “Gök” adı o zamanki inanışlarına göre taptıkları “Gök Tanrı“dan gelir.

    Nitekim Ögel’in belirttiği gibi “Göktürkler; mavi yani “gök rengi”ni bütün güzel duyguların, her türlü kutsallığın toplandığı renk olarak kabul etmişler, bu rengi çok sevmelerine rağmen ondan korkmuşlardır. Ancak bu korkuları saygı ile karışık olmuştur”. Göktürklerin yukarıda sıralanan duygulara sahip olmaları; şüphesiz Gök Tanrı’ya inançlarından kaynaklanmıştır.
    Diğer yandan Çin ve Bizans kaynaklarına göre; Göktürklerde mavi renk, semavi bir anlam taşıdığından dolayı Göktürklerin kubbeli otağları gök renginde keçelerle örtülmüştür.
    Burada özellikle tepme keçe tekniği ile yapılan gök rengindeki örtüleri kutsallık sembolü olarak kullanılması; Göktürklerin keçe sanatına gösterdikleri önemi yansıtmaktadır.

    Göktürklerde tepme keçe yaygılar(örtüler), kağanların tahta çıkış törenlerinde de kullanılmıştır. Kağanın kendisine tabi beyler tarafından bir keçe üzerinde havaya kaldırılması ve daha sonra güneşin döndüğü yönde, dokuz kez, otağın etrafında döndürülmesi geleneği vardı. Bu gelenek, Orhon Yazıtlarında şu şeklide ifade edilmiştir; ……………

    “Yukarıda Türklerin Kutsal Toprağı ve Suyu şunu söylediler: Onlar dediler ki, Türk halkı yok olmasın, bir halk olsun! Göğün Yükseklerinden babam El Teriş Kağan’ın ve annem El Bilgi Hatun’u tutarak onları havaya kaldırdı.“

    Bu düşünce hükümdarların, tahta çıkışları sırasında keçe üzerinde havaya kaldırılmaları töreniyle ilgili olmalıdır.
    Tüm bu bilgiler tepme keçeden yapılmış yaygınların, ev eşyası olarak kullanılmaları yanında bir hukuk ve devlet sembolü olduğunu da vurgulamaktadır.

    Göktürkler döneminde keçenin kullanıldığı bir diğer alan kuklalar olmuştur. Bu döneme ait hükümdar ve diğer kişilerin mezarlarında ölen kişinin tasviri olarak, keçeden ve kumaştan yapılmış “tuli” adı verilen büyük kuklalara rastlanmıştır. Hunlar döneminde de “tös” ve “töz” adı ile kullanılmış olan bu kuklaların; Göktürkler dönemi kuklalarıyla benzerlik göstermesi, kültür birliğinin devamını yansıtır.

    Göktürkler dönemine ait mezarlardan çıkan kuklalar dışında, Çin kaynaklarında; Göktürkler’in Tanrıların keçe ve deriden tasvirlerini yaptıkları ve bunları direklerde (alem gibi) taşıdıkları belirtilmiştir. Bu şekilde ongunlara bugünkü İç Asya Türkleri “ruh” anlamında eski Türkçede “töz” kelimesine benzer şekilde “tös” demektedirler. Milattan önce son bin yıldan beri bayrak yerine kullanılan “tös” ler, Göktürk ve Uygurlar’da “Böri” (kurt) şeklinde devam etmiştir. Atalarının hatırası olan, tepesinde altından bir “bori” kurt başı bulunan bayrak, hükümdar otağının önüne dikilmiştir. “Böri” bayrağı, madeni bir kurt başı ile, ejder gövdesi şeklinde bir keçe veya deri torbanın direğe geçirilmesinden elde edilmiştir. Noynula’da bulunan ahşap kurt başına göre Göktürk devrindeki “böri” başı daha gerçekçi şekilde tasvir edilmiş, ejder gövdesi de gittikçe kumaştan bayrak haline gelmiştir.
    Diğer yandan yine Çin kaynaklarında; Göktürklerin göçebe bir hayat sürdükleri, keçeden yapılmış olan çadırlarını arabalar üzerinde de kullandıkları belirtilmiştir. Bu bilgiler, göçebe Türk toplumunun devamı kabul edilen Göktürkler döneminde; tepme keçecilik sanatının yerini ve önemini koruması bakımından da değerlidir.
    Göktürkler döneminden, günümüze ulaşan bazı kalıntılar üzerinde incelemeler yapılmış ve o döneme ait bazı bilgiler açıklık kazanmıştır. Nitekim Göktürkler’in yaşadığı Orhon Bölgesinde incelemeler yapan Borovka(1927)’nın keçelerde kullanılan bezemelerin bu döneme ait mezar taşları üzerine işlendiğini tespit etmesi Türk keçecilik sanatı açısından önemli bir değerlendirme olarak kabul edilir. Yine Göktürklere ait resimler üzerinde incelemelerde bulunan Okladinokov ve Zaporojskaya (1959) Göktürklerin keçe çizme, çarık ve börk (bay giysisi) giydiklerini belirtmişlerdir. Bu bilgilerden Göktürklerin çadırlar dışında giyim ve kuşamda da keçeyi ağırlıklı bir şekilde kullandıkları, diğer bir ifadeyle yaşantılarının her alanında keçeye yer verdikleri anlaşılmaktadır.

    Göktürk kitabelerinde, Baykal Gölü’nün batısında oturan ve göçebe bir kavim olan Kurıkan’lardan sık sık söz edilmiştir. Çin kaynaklarında da adı geçen Kurıkan’ların kızaklarının keçe örtülü olduğu anlatılmıştır. Yine bu kaynaklarda Güney Sibirya’da, aşağı Yenisey kıyılarında oturan Kırgız Reislerinin ve halkın keçe şapka giydiklerinden; keçeleri birleştirerek çok büyük çadır veya otağ kurduklarından söz edilmiş olması göçebe Türk toplulukları arasındaki birliğinin varlığını yansıtmaktadır.

    Yrd. Doç. Dr. Cavidan Başar
     

Sayfayı Paylaş