1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Ete Kemige Büründüm, Türklük Diye Göründüm

Konusu 'Serbest Kürsü' forumundadır ve wien06 tarafından 23 Ekim 2008 başlatılmıştır.

  1. wien06

    wien06 V.I.P V.I.P

    Katılım:
    30 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    6.117
    Beğenileri:
    148
    Ödül Puanları:
    4.480
    Meslek:
    Serbest
    Yer:
    Viyana
    Banka:
    292 ÇTL
    ETE KEMİĞE BÜRÜNDÜM, TÜRKLÜK DİYE GÖRÜNDÜM

    Yollar, uçsuz, sınırsız; sonu olmayan yollar. Geçmişi geleceğe bağlayıp duran yollar. Düşünceyi, duyguyu yola çıkaran yollar. Ölümsüz ülkülere bizi koşturan yollar. Vardım dediğin yerde, uzayıp giden yollar.


    Yollar bizi vatana, yarına bağlayandır. Yollar, Tanrı Dağı’na erlerin seferidir. Yollar, er erdeminin dağıtım durağıdır. O ölümsüz sevginin uzayan kollarıdır. Yollar, bizi ülküye, sevgiliye koşturur.
    Tarihi, ülküyü taşıyan yollar. Yollar ülkü erine, bilgi, görgü demektir. Deneyimdir, azimdir bitmek bilmeyen yollar. Karşılıksız çiledir girdiğimiz bu yollar. Sevgilinin ardında soyununca çileye, ömür biter, yol bitmez; uzar, uzar, bu yollar. Sen gidersin, o kaçar ; sonu yok bu yolların.
    Sevgiyi, sadakati, mertliği, dürüstlüğü bize yaratan yollar. Yaratmayı, sevmeyi; yaşamayı, gülmeyi bize öğreten yollar. Bilgeliği, bilgiyi, dünyayı yönetmeyi Türke çıkaran yollar. Bu yollar olmasaydı, Türkler nasıl yaşardı, zamanları aşardı ? Tanrı’nın yüceliği, o mutlak bilgeliği, elbet bu sırda saklı.
    Yollar, yolları bağlar ; tükenmek bilmez yollar. Bizi yüce Tanrı’ya, taşır bu yüce yollar. Bize bizi anlatır, tanıtır ulu yollar. Besleyen, büyütendir, anamız kutlu yollar. Kutlu baba ocağın bize öğretir yollar; bize anayurtları bir bir belletir yollar. Bize kutlu zaferler, tattırır kutlu yollar. Som yalazdan saadetler bize taşır bu yollar.
    En derin acıları, ızdıraplı yılları, tattıran uzun yollar. Dün tarihi yaratan, bana yaptırtan yollar. Bugün öksüzlüğümü bana dinleten yollar. Bu ne bitmez çiledir, uzayıp giden yollar.
    Bu dünyada bilirim, herkesin bir yolu var. Herkes bir yola çıkar, bir sevgiliye koşar. Fakat, hep bir hayâldir, çıktığımız bu yollar. Bir ulu sevgiliye koşturur bizi yollar. Sen koştukça sevgili, nazından önde koşar. Vuslata vardım derken yol uzar, ömür kaçar.
    Varmasan da ne çıkar, adın kalır yollarda. Senin yolunun sonu, sonsuzluğun bağrında. Düşlediğin hazları, sen yaşarsın yollarda. Bir gün tükeneceğiz, biliyorum yollarda. Sonsuzluğa karışmak, türkümdür bu yollarda. Adım varsın olmasın, türküm olsun yollarda. Atsız diyor yollarda:


    “ister düşün... Kendini ister hayâle kaptır..
    Uzar, uzar, çünkü hiç sonu yoktur yolların.
    Bakarsın aldanmışsın, gördüğün bir seraptır,
    Sevimli bir hayâle açılırken kolların”.



    Benim de yollarım var. Yollarda yürüyorum. Hangi yola çıktıysam, yolların başı Atsız. Bu bir kader mi, bilmem; yollarımız çakışır. Hangi yola baktıysam, hangi yola çıktıysam, önümde gördüm, Atsız. Dedim kendi kendime: yollarım sonu Atsız.


    Bu yola çıkar çıkmaz, düştüm kara sevdaya, koştum kızıl elmaya. Elin çözdü Kurtkaya, Tanrı Dağı’na vardı. Böcü Alp sözün dedi: Taş yerinde ağırdı. Urungu, bahtı kara; benim kara sevdam da. Urundu gibi yandım.
    Sonsuzluk yazısında, Açlık Uçurumu’na zamanla yarış yaptım. Döndüm Delikurt oldum, yüzyllarda dolaştım. Kabına sığamayan bir volkandım ben artık. Dokuz düğüm bir yürek, içinde kaynar kazan, delikanlı çağımda düştüm kara sevdaya, düştüm yollara düştüm. Beni kara sevdaya, salan kimdir bu Atsız ?
    Araştırdım, sordum, soruşturdum. Öğrendim, kimdir Atsız. Yazdıkların okudum; gün geldi, tanış oldum; izin aldım, konuştum. Günler yollar üstünde Atsız’a yoldaş olur; o yürür, biz izlerdik, bitmeyen bir seferde.
    Bir insan mıydı Atsız, bir tarih miydi Atsız, bir ülkü müydü Atsız, bir bilge miydi Atsız, ya da öksüz Türklüğün kendisi miydi Atsız ? Bence bütün bunların, tamamı idi Atsız.
    Türk ulusu için yaptığı mücadeleden dolayı, şer cephelerine savaş açmaktan dolayı Atsız, tabutluklara konduğu, işkence gördüğü zamana yakın ben dünyaya gelmişim. Türk tarihçiliğinin kurucusu büyük tarihçi Togan’ın öğrencisiydi. Onun uğruna sürgünlere uğramıştı. Kaderimiz, benim Togan’ın öğrencisi olma bahtiyarlığım ile, öyle de bağlanmıştır.
    Kabataş çağlarında, ‘Bozkurtların Ölümü’ yollarımı bağladı, kaderime yolladı. Kaderimde ülküme, ilk düğümler atıldı. O günlerin içinde, Afşin’in ağıtına her yan yandı, sarsıldı. Yandı gönül telleri, ilk yazımı yazdırdı, gazetede bastırdı. Böyle başladı sevdam, böyle yandım, tutuştum.
    Benim o günlerim de, ‘yalnızlık’ günlerimdir. O günlerde yakamda, kaya üstünden bozkurt, Tanrı’ya yakarırdı: Tanrım, Türkü sen koru, Tanrım Türkü sen yaşat!
    O yıllarda, yollarda, öylece tek başıma, bozkurt yakalı gençtim. Bilmezdim benim gibi, daha nice ‘yalnız’ var. Dolaştığım yollarda bir bendim, bir de bozkurt.
    Yollar, üniversitede kalın ağların ördü. Bozkurt’un büyüsünde tekler gelip bir oldu. Birleşince bozkurtlar, hepsi bir ordu oldu. O yıllarda inanın, bir efsâneydi Atsız. Sürgünlerde yaşamış, tabutluklarda yatmış, ululaşmıştı Atsız. Sevdiği ulus için ömür tüketen Atsız. Bozkurtlar ordusuna bir efsâneydi Atsız. Türkün türküsü Atsız, düşman korkusu Atsız.
    Üniversite öğrencilik yıllarımda, Süleymaniye’dedir Atsız! Bir gün Ahmed Bican’la ziyaretine gittik. İlk kez orda birlikte, efsâneyle tanıştık. Yoluma çıkan Atsız, yolumda yolum Atsız. O ne metin simasıydı, gururlu başı dimdik. Vakur bir tebessümle bizlere yer gösterdi, çay buyurttu, getirtti. O gün ben hayatımda bir efsâne insanla, ilk kez konuşuyordum. Sanki o günde değil, tarihte yaşıyordum. Ve ben, o gün orada, Türklüğü dinliyordum. Bize konuşan insan, tarihten geliyordu. Ardında koca dünya, tarihe yürüyordu. Hocası Togan’ı, arkadaşı Ahmed Caferoğlu’nu sordu. Anladım sevdiği, saydığı insanları zarifçe, bize bildiriyordu.
    Geçmişin yollarında neden dolanıyorum? Söz buraya nereden, bilmem ne için geldi. Yolların başı Atsız, sözümün başı Atsız. Kader bire bir ise, yolların sonu Atsız. Çiğdim, yandım, piştim ben Atsız. Böyle deyip kendimi yollara atıyorum, kadere bak ey Tanrım, Atsız’ı yoruyorum.
    Beni böyle yoğuran, ateşlerde kavuran, yüreğimi yandırıp bir alev topu yapan, tutup yollara atan uca boylu er, Atsız! Tanrım, kimdir bu Atsız?
    Duygusu, düşüncesi, bilgisi ve emeği sevgiyle yoğrulmuştur, Türklükte durulmuştur. O bu yolda bir şâirdir. Bize şiirin diliyle konuşur. Bir yazardır. Tarihî maceramızı romana/destana çevirip anlatır. Bilim adamıdır. Togan’ın öğrencisidir. Türk tarihçiliğinde, ciddi bir tarihçidir. Türk tarihçiliğinin, hocası Togan gibi, bir öncüsüdür Atsız. Atsız bir mütefekkir, bir ülkücüdür Atsız. Kendi yurdunda öksüz, kendi yurdunda garip, bir çilekeştir Atsız. Yirmi beş yılda pişip, maddeden sıyrılarak rûha dönüşen Atsız. Onbin yılın yükünü sırtına vuran Atsız. Sürgünlerde, tabutluklarda, binbir işkence altında, mukaddes yükü yere atmayan, dimdik ayakta duran, onurla taşıyan Atsız. Atsız, Atsız deyince, bu bir yetmez tanımdır. Öyleyse kimdir Atsız?
    Bana göre, bir tek tanıma sığar Atsız : Ete, kemiğe büründüm Türklük diye göründüm. Evet, yaşadığı süreç içinde Atsız, ete, kemiğe bürünüp Türklük diye görünmüştür. Onu yaşamış, onu ifâde etmiş, fâni varlığı, bu varlığın içinde eriyip kaybolmuştur. Türklük rûhuna, ülküsüne dönüşmüştür. Konuşan, sevinen, acı ve ızdırap çeken odur. Bu tanım, onu bize, daha doğru tarif eder. Atsız, Türklüktür.
    Türklük benim kara sevdam, yolum, türkümdür. Bu türküde zaferler, yoldaşlık sadakati, dürüstlük, mertlik, erdem, bilgelik, yaratıcılık, azim ve kararlılık, kahramanlık ve ülkü vardır. Bâzen yola çıkanların nasibinde ızdırap çekmek, ihanete uğramak vardır. Bu yol, kolay yürünür hiç bir yola benzemez. Bu yola çıkanlara Atsız şöyle seslenir:


    “Izdırabı kanına kat da göz kırpmadan iç!
    Varsın gülsün ardından, ne çıkar, bir iki piç...
    Bu varlık dünyasında yalnız senin hiç mi hiç,
    Bir şeyin olmayacak... Hattâ mezar taşın da...”.



    Atsız, bütün yollarda ızdırapla boğuşur. O, bu ızdıraplara karşı dimdik ayakta durur. Izdıraba aldırmaz. Onu, zaferle boğar. Zaferin sarhoşluğu Atsız’ın saadetidir. Zaferin hazzını duymaktan yüce ne var bu yeryüzünde: hiç!. İnsan olan, hiç için yaşamayandır. Dalmadan dünya mezelletine, zafere koşmalısın :


    “Izdırap çek, inleme... Ses çıkarmadan aşın.
    Bir damlacık aksa da, bir acizdir göz yaşın;
    Yarı yolda ölse de, en yürekten yoldaşın,
    Tek başına dileğe doğru at salmalısın”.



    Izdırap çekmek, alev topu olmuş sevgi uğruna yapılan bir savaştır. Katlanacaksın, direneceksin, ta ayağa kalkıncaya dek. Erdem, budur. Ama ihanet, erdem de¤ildir. İnsanlığın bitişi, tükenişidir. Kader, birlikte yola çıkanlar arasına, bir zaman böylelerini de sürükler. Sınakların zorunda bu tiplere rastlanır, ihanete uğranır. İşte böyle durumda söylenecek söz tektir:


    “Yufka yüreklilerle çetin yollar aşılmaz;
    Çünkü bu yol kutludur, gider Tanrı Dağına.
    Halbuki yoldaşını bırakıp dönenlerin
    Değişilir topu da bir sokak kaltağına”.



    Ülkü denen dileğe doğru yola çıkanlar, ihanetin her türüne karşı, aşınmaz bir kaya gibi dimdik durup hedefe varmalıdır. Bu yolda, ne ezilme korkusu, ne gerileme kaygısı vardır. Çelik irâdeler, gerili yay gibi hamleye daim hazırdır. Mesâfeleri kısaltacak odur, irâdendir. Bu yüzden ey ülkü eri:


    “Ezilmekten çekinme... Gerilemekten sakın!
    İrâdenle olmalı bütün uzaklar yakın,
    Dolu dizgin yaparken ülküne doğru akın,
    Ateşe atılmalı, denize dalmalısın...”.



    Seni bu irâdeyle, ne ateş yakabilir, ne sular boğabilir. Yaksa, boğsa öldürse, söyle bundan ne çıkar? Ülkü yolunda ölüm, ölümsüzlük demektir. Bu ölüm, insan için bahtiyarlık yoludur:


    “Bahtiyarlık: Boraca yüce dağları aşmak,
    Varılmadan ölünen uzak yerlere koşmak,
    Tanrı’nın sofrasında mest olarak konuşmak
    Ve ömründe bir kere, bir kere sevinmektir”.



    Bir kere sevinmek üzere yola çıkanlar, ihanetlere de uğrar. İhanet edenler, en yakın görünenler, eşin ve yoldaşların da olabilir. Denî dünyanın aşağılık oyunları bitmez. Bir yanda ihanetler, bir yanda kalbini ve kafasını küffara bağlayanların saldırısı. Senin de kaderinde belki yaşanır bunlar:


    “Belki bir gün çöllerde kaybedersin eşini,
    Belki bir gün ağlarsın kaçtı diye karına.
    Işıksız kulübende boranın esişini
    Dinleyerek çıkarsın bir ümitsiz yarına.
    Hayatın kamçısıyla sızar derinden kanlar,
    Senin büyük derdinden başkaları ne anlar?
    Vicdanını ‘Paris’e, ‘Moskova’ya satanlar,
    Küfür diye bakarlar senin dualarına”.



    Ülkü eri bu yolu, yılmadan yürüyendir. Bütün çilelere göğüs gerendir. Dünya üzerinde yeni bir güneş olmak, insanlığı ışığıyla aydınlatmaktır. Dünya malına kanmayan, mezellete dalmayan, devletine ve milletine hizmet edendir. Başkalarının yoluna sapmayan, kendi yolundan gidendir. Bağımsızlığın kara sevdalısı, türkümün tutkunudur. Bilgidir, bilgilidir, çağın yaratıcısıdır. O bir ülkü eridir, çalışmak kaderidir. Dünyaya yeniden medeniyet kurmak ve insanlığa insanlığı yeniden öğretmek görevidir. Ülkü eri bu tarihî gerçeği yeniden kuracaktır:


    “Biz Turfanı yarattık uyku uyurken Batı,
    Nuh doğmadan kişnedi ordularımızın atı.
    Sorsan şöyle diyecek gök denilen şu çatı:
    Türk gücü bir yıldırım, Türk bilgisi bir deniz”.



    Şimdi sen ey Türk eri, yıldırım olmalısın ve bilgi denizinden Turfanlar kurmalısın. Yeni görevin budur. Ulusu güldürmektir. Bu yurdu, bu devleti tam bağımsız etmektir. Ebediyet yolu, milletine hizmettir ve onu yüceltmektir. İnan ki yeryüzünde en kutlu yol, ülkü yoludur. İnsanı insan yapan, hayvanlardan ayıran bu sonsuzluk yoludur. Bu yolda ölmekten sakınmak, ülkü eri için söz konusu olmaz. Bu yolda ölmek, kutlu düğündür. Nitekim bu konuda Atsız şöyle seslenir:


    “Ölümlerden sakınma, meyus olmaktan utan!
    Bir kere düşün nedir seni dünyada tutan ?
    Mefkûresinden başka her varlığı unutan,
    Kahramanlar gibi sen, ebedî kalmalısın...”.



    Ebedî kalmaktan daha güzel, daha saadet verici ne var bu dünyada ? Hangi para, hangi güç, ölümsüzlüğü, ebedîliği insana verebilir? Bir bak tarihe, yeryüzünde ebedî kalanlar kimler? Tarihine, medeniyetine, milletine, devletine hiç bir şey beklemeden hizmet verenler!... Yeyip, içip eğlenmek?! Onları hayvanlar da yapıyor ama hep hayvan olarak ölüyor. İnsanın hayvanlaşması, ondan da daha dûn olması demektir. Böyle duruma düşmek, insan için hazindir. Bu yüzden Türk erine, Türk kızına yaraşan ülkü için yaşamak, onun için ölmektir. Bu yolda ölenlerin şerbeti ölümsüzlük, hayatı ebediyettir. Ebediyete yürümek Tanrım, katında olmak Tanrım, ne güzeldir. Seni sende yaşamak ebediyettir Tanrım! Sen o yüce sağraktan bana da lütfet Tanrım!


    Ayrılırken bu dünya mezelletinden ülkü eri, ondan hiç bir şey ummaz. Tanrı Dağı etrafındaki efsânevi ruhlara karışmak, onun için en büyük saadettir. Varsın bu dünya kaderinde bir yerimiz olmasın. Ülkücünün kaderi, alev topu olmaktır; Türklük için çalışıp dünyadan ayrılmaktır. Elbet bir gün yönetirken bu yurtları Türkün ülkü erleri, anacaktır geçip giden eski beyleri. Anılmakla hangi ruhlar olmaz ki sarhoş, Tanrım o sarhoşluk ne hoş!
    Atsız, fırtınalı hayatının sonlarına doğru, geçirdiği maceraya bakıp dünya ‘kader’i üzerine şöyle der:




    “Dünyada gerçi olmadı bir şeyde kârımız,
    Ukbâda belki olsa gerek îtibarımız.
    Ağyâr gül kopardı dikenden demet demet,
    Hâr oldu bağrımızda çiçek yüzlü yârımız.
    Yükseldi arşa neşvesi dûnun, esâfilin;
    Toprakta gizli kaldı bizim âh ü zârımız.
    Baş eğmedik edâniye ikbal ü câh için;
    Mâziye, ırka, sancağadır iftihârımız”.



    Evet, edâniye ikbal veya makam için baş eğmez kaderimiz var. Ülkü erinin kaderidir. Tanrı’nın yazdığı kadere baştan ‘belî’ demişik. Tanrı’ya baş eğmişik. Kader, hep bir yazılmaz. Ayrı ayrı kaderler, ayrı ayrı erler var. Atsız’ın sözlerinde görünen kader böyle. Bu kader de, bu yol da, bir türküdür, söylerim. Bu kaderin sonunda, sona varacağında, ayrılınca dünyadan, Atsız da biliyordu erişeceği yeri:


    “Bilsin cihan ki ben bu cihânın nesindeyim,
    Bir ülkünün mehâbetinin zirvesindeyim.
    Dünya denen mezellete dalsın isteyen,
    Ben ırkımın şeref, şan taşan efsanesindeyim”.



    Evet, o, kendisinin de ifâde ettiği gibi, çektiği bütün ızdırapların, çilelerin sonunda, sessizce aşınarak Türklüğün efsanesine karışır. Bu yüce bahtiyârlığa o, hak ederek ermiştir. Atsız aşkı uğruna, sürgünlere gitmiştir. Türklük adına Atsız, tabutlara girmiştir. O gün tüm Türkçülerin, evleri dağıtılmış, ocakları yanmıştır. Türkçüler yollarından yılmamış, dönmemiştir. Atsız ve yoldaşları, yüce tarih önünde, hedefe varmışlardır. Ölümsüzlük hazzını, o gün yaşamışlardır.


    Türklük için o günler, düğün, bayram olmuştur. O gün bütün Türkçüler, Atsız, hocası Togan, tabutluğa girmiştir. İşte o günden beri, Türk ülküsü erleri, bugünü bayram bilir.
    Bu vukuat tarihte, 3 Mayıs 1944’te olmuştur. O gün Türk dünyasına gökten ışık inmiştir. Yüreklerde Türk rûhu alev alev yanmıştır. O gün bütün yürekler, Türklüğe uyanmıştır. Acılar, ızdıraplar zafer tacı olmuştur. O gün zafer erleri, yolların fâtihleri Türklüğe dönüşmüştür.
    Ölümsüzlük! Türkçüler için gerçek hayat, budur. Ölümsüzlük, bu sevdadadır. Bu sevdanın yoluna çıkmaktır. Ve bu yolda ömür tüketmektir. Türklüğün türküsü olmaktır. Türklüğe dönüşmektir.
    Atsız, bu efsâneye, bu türküye dönmüştür. Türklük var oldukça da, dillerde olacaktır.
    Bu türküye karışıp Türklüğün efsanesinde erimekten, orada yaşamaktan kim bahtiyar olmaz ki? İnsan için bu dünyada anılmaktan, dillerde türkü olup söylenmekten daha hoş, daha muhteşem ne olabilir? Hangi rûh, bundan haz almaz, bahtiyar olmaz? Kim o türkülere, efsaneye karışıp yaşamak istemez? İnsan olan vatanının, bayrağının kuludur. Efsâneler, bu yolların sonudur, zafer günüdür. Türkülerde yaşamak, sonsuzluğun yoludur.
    O türkülerde yer almak, o ölümsüz efsânede yaşamak, acep bize nasip mi? Nasip olursa, ne hoş!
    Bu yolun yolcuları umutsuz olmamalı, yüce dileğe doğru atlarını salmalı. Yolumun başı Atsız, yolumun sonu Atsız. Yolları bir olanın, kaderi birdir Atsız!


    Prof. Dr. Dursun YILDIRIM
     

Sayfayı Paylaş