1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Evladınızın Sultan Fatih Gibi Olmasını İster misiniz?

Konusu 'Kıssadan Hisse' forumundadır ve zemheri tarafından 14 Ekim 2009 başlatılmıştır.

  1. zemheri

    zemheri Usta

    Katılım:
    23 Ekim 2008
    Mesajlar:
    742
    Beğenileri:
    11
    Ödül Puanları:
    630
    Meslek:
    öğrenci
    Banka:
    6 ÇTL

    Tabii ki, bütün anne-babalar, bu soruya “Evet” derler.
    Ben de, hemen ikinci sorumu sorarım onlara:
    “-Peki, anneler onun annesi gibi, babalar da babası gibi olmayı kabul ederler mi?”
    Zira her ideal insan, öncelikle bir anne ve babanın eseridir.
    Hiç bir güzellik, durduk yere ortaya çıkmaz, tesadüfen oluşmaz. Bu sebeple olmasını istediğimiz yolun yolcusu olmak mecburiyetindeyiz. Çünkü durarak bir yere varılmaz.
    Özellikle de eğitimde bir hedefe gelmek isteyenler, o hedefin temsilcisi olmalıdır. Daha düz bir ifadeyle, anne-baba, çocuğuna örnek olmak zorundadır. Çocuğa yol açmak, yön göstermek ve elinden değil gönlünden tutmakla görevlidir.
    Bu gerçeklerin bilincinde olan Sultan Mehmed’in babası ll.Murad, her bakımdan örnek bir baba olmayı başarmış ve dolayısıyla da Sultan Mehmed’e, kutlu fethe giden yolu açmıştır. Annesi de isimsiz ve resimsiz kalmaya razı bir şefkat kahramanı…Baba ile aynı yöne bakmış olmalı ki, Sultan II.Murad, evladında muradına ermiş,önce bir gönül fethetmiş,sonra da o gönülle müjde-i Peygamberi’yi gerçekleştirmiştir.

    Sultan Murad nasıl bir babaydı?
    Sabah namazlarını kıldıktan sonra, hz. Kur’an’ı ile baş başa kalır, sonra da dua ve niyaz ile güne başlardı.
    Yani kulluğunu unutmayan bir sultandı. Bir başka deyişle, kulluğu sultanlık bilirdi.
    Rabbi ile baş başa kaldığı sabah saatlerinde, kimseyle görüşmek istemezdi. Ama bir gün, tam da Kur’an-ı kerim deryasına dalmış, bir başka aleme geçmişken, kapısı tıklatıldı.
    Hayret içindeydi. Bu olmayacak saatte gelen kimdi ve gelişi niçindi ?
    Kapısını tıklatan dadı, Sultan Murad’a bir oğul müjdesi veriyordu:
    “-Gözünüz aydın Hünkarım, bir oğlunuz oldu.”
    27 yaşındaki Sultan baba, önce bir şükür secdesi yaptı, sonra da büyük bir sevinçle rahlesindeki Kur’an’ı Kerim’e baktı… Sevinç gözyaşları içinde şöyle dedi:
    “-Ravza-i Murad’da bir gül-i Muhammedi açtı… BarekAllah, bu çocuk adıyla ve işiyle doğdu…”
    Zira, Muhammed Suresi’ni bitirmiş, Fetih Suresi’ne de başlamıştı ki, muştulandı. Adı Muhammed oldu; inşaalah işi de fetih olacaktı…
    Tabii ki Padişah, duanın bir de fiili yanı olduğunu çok iyi biliyordu. Bu sebeple, çocuk Muhammed, Efendiler Efendisi’ne tarifsiz bir sevgi ve sadakatın işareti olarak Mehemmed oldu, Mehmed’leşti… Sonra da onu adı sahibine layık hale getirecek gerçek hocalara teslim edildi.
    Daha o günden, deha fışkıran varlığıyla farkındaydı şehzade oluşunun küçük Mehmed… Bu sebeple de, ele avuca sığmazdı. Hocasını yorduğu ve haylazlığını çoğalttığı bir gün, duvardaki falaka indirildi ve geçirildi minik Mehmed’in ayaklarına…
    Canı fazla yanmamıştı ama, gururu kırılmıştı… O akşam, Padişah babasına olanı biteni anlattı. Sultan II. Murad çok üzülmüş ve sevip okşamaya kıyamadığı şehzadesini falakaya yatıran hocasına gereken dersi vereceğini söylemişti.
    Küçük şehzade, yarın sabah okulunda olacakları düşünüp, herhalde o gece çok tatlı bir uyku çekmiş olmalı…
    Sabahleyin, okuluna Padişah babasıyla neşe içinde gelmişti ama, bir anda sevinci derin bir hüzne dönüştü. Zira, Padişah’ın, “Sen benim nazlı şehzadem’i nasıl falakaya yatırırsın?” demesiyle, Hocasının, “Ben çalışkan ve itaatli talebe isterim, serkeşlik istemem! Siz de ders düzenini bozacak olsanız, sizi de cezalandırırım!” deyip sopasına sarılınca, II. Murad, çaresiz bir tavırla şehzade Mehmed’e baktı ve “Evlat, çare yok, itaat edip çalışacaksın!” diyerek oradan uzaklaştı.
    Küçük Mehmed, şefkatsizlik gibi görünen bu gerçek şefkatin muhatabı olmuş ve çaresiz hocasına boyun eğmiş, dolayısıyla da kısa zamanda büyük başarılar kazanmıştı.
    şehzade Mehmed, döneminin en seçkin hocaları elinde yetişti. Bir gece, Molla Gürani, onun hala çalıştığını fark etti ve birden odasına girdi. şehzade Mehmed, çok ciddi bir çalışmanın içinde, adeta kendini kaybetmişti. Hocası, geldiğini belli etti ve ne yaptığını sordu.
    şehzade Mehmed, İstanbul surları üzerine çalıştığını söyledi.
    Hocası, şehzade Mehmed’in önündeki bütün kağıtları topladı, yırttı ve çöpe attı. şehzade’nin üzgün ve şaşkın bakışlarına tatlı sert bir bakışla karşılık verdi ve dedi ki:
    “-Her şeyin bir zamanı ve sırası var İstanbul surlarının planına daha sıra gelmedi. şimdi, benim öğrettiklerimi hazmedeceksin. Bir gün Bizans surlarıyla uğraşmanın da sırası gelecek…”
    şehzade Mehmed, hocasına itaat etti ve kazandı. Çünkü, Bizans surlarından önce, kendi içindeki engelleri aşmalı ve böylece fethe giden yolu evvela içinde açmalıydı. Fethe giden yolun temeli, o gün hocasından öğrendikleriyle atılacaktı. Hem de, hayat merdivenin basamakları birer birer çıkılmalıydı. Atlayıp sıçrayanlar, sıralamaya uymayanlar, hedefe varamazlar; daha da kötüsü düşüp yamuk yumuk ve ham kalırlardı.
    şehzade Mehmed, bir Allah dostunu da manevi baba bilmişti. Padişahlığı sırasında bile, herkesin huzurunda titrediği Sultan, o mübarek zatın huzurunda kendini tutamaz, heyecanlanır ve titrerdi. İşte, Sultan Mehmed’in fethe giden yoldaki bu manevi kılavuzu Akşemseddin idi. Akşeyh diye anılan bu müstesna zat, Kafası ve kalbi dolu bir gönül sultanı idi. Hem ilimde, hem de tasavvufta derinleşmişti.
    Bir fetih için yola çıkan taçlı sultanların, mutlaka bir taçsız sultana dayanmaları gerektiğini gösterdi Sultan Mehmed Han… Yani Akşemseddinsiz Fatih olunamayacağını fiilen ilan etti.
    şehzade Mehmed, ciddi, dengeli ve kaliteli bir eğitim için bütün şartları bir arada bulmuş, kendi kabiliyeti, dehası ve çalışkanlığı ile de bunlardan azami derecede istifade etmişti. Böylece, şehzade Mehmed’den,Fatih Sultan Mehmed’e giden yol açılmıştı.

    Bu yolda neleri başarmıştı?
    Genç yaşında 4 dil öğrendi. Delikanlı iken, havan topunu keşfetti. Daha 21 yaşında da Güzeller Güzeli’nin müjdesine mazhar oldu; çağ açıp, çağ kapadı, Bizans’ı tarihe gömdü. Ülkeler fethetti, Osmanlı’yı dünya devi yaptı. Ama kendisi devleşmedi;hep çalıştı,sürekli hedef büyüttü.Bir rivayet,ölmeseydi son seferiyle Roma fatihi de olacaktı. Sadece onun adını vererek çocuklarımızı Fatih yapamayız.İnancını,idealini ve eğitimini de vermeliyiz çocuklarımıza. Fakat, fatih yetiştirmek isteyenlerin öncelikli işi, Fatih Sultan Mehmed’in babası gibi baba olmaktır.
    Tekrar o güzel insana dönersek, karşımıza derviş gönüllü bir padişah çıkar. Dünyayı elinde tutar ve asla gönlüne almazdı. O kadar ki, tahtını kendi arzusuyla terk etmiş ve Manisa’daki uzlet köşesine çekilip dervişliği tercih etmiş, fakir ve kanaatkar bir ömür sürmüştü. Vefat ettiği zaman, geriye şahsi malı, mülkü kalmamıştı. Kendisinden sonraya muhteşem bir devlet ve Fatih Sultan Mehmed gibi bir evlat bırakmıştı.
    Vefatı sırasında, şahsi malı olarak sadece yüksükleri kalmıştı. Vasiyeti üzere, onlar satılarak techiz ve tekfin işleri yapılmıştı. Zenginliği sadece elinde tutan ve kalbine koymayan bu harika insan, Fatih Sultan Mehmed’in babasıydı.
    Bu gerçekten habersiz bir baba, evladına nasihat ederken, şöyle demiş:
    “-Oğlum, utan utan; Fatih Sultan Mehmed senin yaşındayken İstanbul’u fethetmişti!”
    Delikanlı da babasına hemen şu karşılığı vermiş:
    “-Baba, Fatih senin yaşındayken de Roma’yı fethe gidiyordu.”


    VEHBİ VAKKASOĞLU ...YENİ DÜNYA DERGİSİ
     

Sayfayı Paylaş