1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Fabl (Öykünce) nedir ? Fabl örnekleri

Konusu 'Edebiyat / Kitap' forumundadır ve Suskun tarafından 28 Nisan 2010 başlatılmıştır.

  1. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    Fabl nedir?

    Kişileri genellikle hayvan, bitki ve cansız varlıklar olan, ders verir nitelikli, kısa masalımsı öykülere fabl denir.

    "Fabl" sözcüğünün kökeni Latince "hikâye" manasına gelen "fabıla"dır. Fakat bu sözcük zamanla bir ahlâk ilkesi veya davranış kuralını anlatan kısa sembolik (simgesel) bir hikâye türünün adı olmuş

    Bu tür hikâyelerin, kahramanları çoğunlukla hayvanlardır. Hikâye kahramanı bu hayvanlar, kendi özelliklerini korumakla birlikte insan gibi konuşurlar. Esasen "fabl" bu özelliği nedeniyle masalımsı eserler arasında yer alır.

    Fabllar hem nazım, hem nesir biçiminde olurlar.

    Fablın sonunda her zaman bir ahlâk dersi (kıssadan hisse) vardır. Bu ders kısa, açık ve doğru olmalıdır ve mutlaka öykünün doğal bir neticesi gibi görülmelidir.

    Fabllar teşhis ve intak sanatları üzerine kurulmuştur.

    Fabllarda öğretici (didaktik) bir amaç güdülür, gündelik hayatla ilgili dersler ve öğütler verilir. Okurlar çoğu zaman verilen dersin veya öğüdün ne olduğunu anlamakta zorluk çekmezler. Çünkü bu ders veya öğüt eserin bir yerinde, çoğu defa sonunda, bir atasözü ya da özdeyiş biçiminde açıkça belirtilir. Fabllarda basit ahlâk ilkelerine değinildiği gibi insanların birçok kusurlu yönüne de dikkat çekilir.

    Fabllerde soyut konular, olay plânıyla hem somutlaştırılarak hem de hareket kazandırılarak işlenir. Olaylar bizi güldürürken eğitir. İnsanlar arasında geçen iyi-kötü, cesur-korkak, dürüst-ikiyüzlü, gözü tok-aç gözlü... vb. çatışmalar; bu niteliklerin yakıştırıldığı hayvan kahramanlar arasında geçmiş gibi gösterilir.

    Fabllar aracılığıyla kanaatkârlık, özveri, yardımseverlik, iyi niyet gibi olumlu davranışlar çocuğa kazandırılabilir. Özellikle 8-12 yaş grubu çocuklar fabl okumaktan ve dinlemekten büyük zevk alırlar. Kanaatkârlık, tamahkârlık, kıskançlık, paylaşımcılık gibi çocuklar tarafından anlaşılması güç kavramların somut olaylarla anlatılması sebebiyle çok önemli bir eğitim aracı olarak kabul edilmelidir.
    Kişilerin ve çocukların yakınlık duyduğu sevdiği varlıklar olduğu için fabllar, çocukların ilgisini çeker. Öykülemenin kısa oluşu da çocukların fabllara duyduğu ilginin bir başka sebebidir. Sıkmadan verilen öğütler, bu nedenle çocukların eğitiminde yararlı olur.

    Fabllar eğlendirici ve sevimlidirler.

    Dramatizasyona uygun oluşları anlatımlarındaki hareketliliği eyleme dönüştürmeye yardımcı olur. Böylelikle yaşayarak öğrenmeye uygundurlar.

    Fabllar olay anlattıkları için bir başka şiiri okumaktan ya da ezberlemekten daha çok çocukların ilgisini çeker.

    Fabllar insan belleğinde çok kolay saklanabilen ve ortaya çıkarılabilen özelliklere sahip olduğu için sözlü gelenek içinde de yaşatılabilmektedir.

    Bütün uluslarda ortak bir nitelikte olan fabllar basit, pratik ahlâk ilkeleridir.



    Fablın Öğeleri

    Fablın dört ögesi vardır: kişiler, olay, zaman, yer.

    Kişiler:
    Fablin konusu olan olay, kişileştirilmiş en az iki hayvanın başından geçer. Bunlardan biri iyi ahlâklı bir tipi, diğeri kötü ahlâklı bir tipi canlandırır.Fabllerde ikinci derecede kişiler çok azdır, bazen yoktur. Kişi betimlemesi yoktur.Kahramanlar arasında tilki varsa biz onu kurnaz insan yerine koyarız; arslan varsa cesaretine güvenen biri yerine koyarız. Kısa olay bile bütün yönleriyle değil, yalnızca fable konu olan yönüyle tanımlanır. Derinlemesine duygu çözümlemelerine yer verilmez.Fabllerde bir de anlatıcı kişi vardır. Bu kişinin de betimlemesi yapılmaz, cinsiyeti verilmez. Anlatıcı kahramanları izler, dersini alır. Böylece dinleyen ile aynı görüşü paylaşır.


    Olay: Fablın konusu insan başına gelebilecek her hangi bir olaydır. Olay,kahramanın eyleme dönüşmüş beğenme, istek, özlem, öfke, korku... gibi tutkuya dönüşmüş duygularından doğar. Fablın gövdesini bir olay oluşturur, asıl önemli olan fablın anlatılış nedenidir. Buna "ders" denir.

    Yer: Tasvir yapılmaz fakat çevre çok iyi verilmelidir: Orman, göl kenarı,yol... gibi. Olayın geçtiği yer olayla birlikte değişebilir.

    Zaman: Her olay gibi fabldeki olay da bir zaman diliminde geçer. Kronolojik zaman kullanılır.


    Fablın Bölümleri

    Fabl plânı dört bölümdür: Serim, düğüm, çözüm, öğüt.

    Serim:
    Olayın türüne, çıkarılacak derse göre kişileştirilmiş hayvanlar ve çevre tanıtımının yapıldığı bölümdür.

    Düğüm: Olay o çevrede verilmek istenen derse göre gelişir. Kısa ve sık konuşmalar vardır. Hemen birkaç konuşma ile olay düğümlenir

    Çözüm: Olay beklenmedik bir sonuçla biter. Fablın en kısa bölümüdür.

    Öğüt: Ana fikir bu bölümde öğüt niteliğinde verilir. Bu bölüm kimi zaman başta, kimi zaman sondadır. Kimi zaman da sonuç okuyucuya bırakılır.

    Fabl Türünün Gelişimi

    Batıda ve dünyada ilk fabl yazarı olarak Frikyalı Aisopos (Ezop) gösterilir. Ezop’un M.Ö. 620-650 yılları arasıda yaşadığı ve baskıcı bir yönetim yüzünden düşüncelerini küçük hayvan hikâyeleri ile anlattığı söylenmektedir. Ezop'un fablları MÖ 300 yılında derlenerek yazıya geçirilmiştir.

    Doğuda ilk fabl örneklerine eski Hint edebiyatında MÖ 200 yıllarında Pançatantra masallarında rastlamak mümkündür. Ancak çok daha sonraki yüzyıllarda (MS 100-150) ortaya çıkan bu eserin yazarının kim olduğu ve hangi yıllar arasında yaşadığı henüz bilinmemektedir. Bu türün diğer örneği ise MS 300 yılında Beydaba tarafından meydana getirilmiştir. Beydaba, Kelile ve Dinme adlı eserini Debşelem adlı Hint hükümdarı zamanında yazmış ve ona sunmuştur.

    La Fontaine, Ezop’un ve Beydaba’nın Latinceye çevrilmiş eserlerinden ve yine kendisinden önce yaşamış, Phaedrus, Planudes, Edmund Spenser gibi şairlerden yararlanarak Fabl türünde usta eserler meydana getirmiştir.

    Fars edebiyatında 8.-14 yüzyılda yaşamış ve toplumsal eleştirileriyle ilgili eserler kaleme almış olan ünlü mizahçı Ubeyd-i Zakanî ve 11/16. yüzyılda hayatını sürdürmüş olan Muhammed Bakîr Meclisî’nin Fare ile Kedi (Muş u Gurbe) adlı eserleri vardır.

    Sadî’nin Gülistan ve Bostan adlı eserlerinde hayvan hikâyelerini anlatan bir çok örnek mevcuttur.

    James Thurber ve İngiliz George Orwell çağdaş fabl yazarlarıdır.

    Türk Edebiyatında Fabl

    Türkçedeki ilk örneği Harname'dir.

    Ahmet Mithat, Kıssadan Hisse adlı eserini ahlakî gaye güderek yazmıştır. Bu eserde yazar, Ezop’tan, La Fontaine’den yapmış olduğu çevirilere ve kendi yazmış olduğu fabllere yer vermiştir


    Recaîzade Mahmut Ekrem, La Fontaine’den Horoz ile Tilki, Kurbağa ile Öküz, Karga ile Tilki, Meşe ile Saz, Ağustos Böceği ile Karınca gibi bir çok çeviriler yaparak bu alanda Türk Edebiyatına katkıda bulunuştur


    Ali Ulvi Elöve Çocuklarımıza Neşideler, adlı şiir kitabında La Fontaine, Victor Hugo, Lamartine’den yaptığı çevirilerin yanında, yine bunlardan esinlenerek yazdığı fabl türü şiirlere de yer vermiştir.

    Nabizade Nazım’ın Bir Sansar ile Horoz ve Tavuk adlı eseri vardır

    Tarık Dursun K.’nın fabl üzerine bir çok eseri mevcuttur. La Fontaine, Ezop ve Krilov’dan çeviriler yaparak yayınlayan yazar, hayvanlarla ilgili bir çok hikâye de yazmıştır.

    Nurullah Ataç, Orhan Veli Kanık, Ömer Rıza Doğrul, Kemal Demiray, M. Fuat Köprülü, Vasfi Mahir Kocatürk, Siracettin Hasırcıklıoğlu, Sebahattin Eyüboğlu fabl türü ile ilgilenmiş çeviri yapmış, araştırmalarda bulunmuşlardır.



    **********



    Farklı kaynaktan fabl nedir?

    Fabl :
    Kişiler genellikle hayvan, bitki ve cansız varlıklar olan, ders verir nitelikli kısa masalımsı öykülere fabl denir.

    Fabl’ların Genel Özellikleri :
    “Fabl” sözcüğünün kökeni latince “hikaye” anlamına gelen “fabula”’dır. Fakat bu sözcük zamanla bir ahlak ilkesi veya davranış kuralını anlatan kısa sembolik (simgesel) bir hikaye türünün adı olmuştur. Bu tür hikayelerin, kahramanları genellikle hayvanlardır. Hikaye kahramanı bu hayvanlar, kendi özelliklerini korumakla birlikte insan gibi konuşurlar. esasen “fabl” bu özelliği nedeniyle masalımsı eserler arasında yer alır. Fabl’lar hem nazım, hem nesir biçiminde olurlar. Fabl’ın sonunda her zaman bir ahlak dersi (kıssadan hisse) vardır. Bu ders kısa, açık ve doğru olmalıdır ve mutlaka hikayenin doğal bir sonucu gibi görülmelidir. Fabllarda öğretici (didaktik) bir amaç güdülür, gündelik hayatla ilgili dersler ve öğütler verilir. Okurlar çoğu zaman verilen dersin veya öğüdün ne olduğunu anlamakta zorluk çekmezler. Çünkü; bu ders veya öğüt eserin bir yerinde, çoğu kez sonunda, bir atasözü veya özdeyiş biçiminde açıkça belirtilir. Fabllarda basit ahlak ilkelerine değinildiği gibi insanların bir çok kusurlu yönlerine de dikkat çekilir. Fabllar vasıtasıyla kanaatkarlık, özveri, yardımseverlik , iyi niyet gibi olumlu davranışlar çocuğa kazandırılabilir. özellikle 8-12 yaş grubu çocuklar fabl okumaktan ve dinlemekten büyük zevk alırlar. Kanaatkarlık, tamahkarlık, kıskançlık, paylaşımcılık gibi çocuklar tarafından anlaşılması güç kavramların somut olaylarla anlatılması sebebiyle çok önemli bir eğitim aracı olarak kabul edilmelidir. fabllar insan belleğinde çok kolay saklanabilen ve ortaya çıkarılabilen özelliklere sahip olduğu için sözlü gelenek içinde de yaşatılabilmektedir. çoğu manzum olan fablların başlıca amacı belli bir ana fikrin yalın veya birkaç olayın yardımıyla en kısa yoldan açıklamaktır.

    Bundan dolayı fabllar kısadır ve şu dört bölümden oluşur:
    1. olayın ve kahramanların tanıtıldığı giriş bölümü
    2. olayın entrikalarla düğümlendiği gelişme bölümü
    3. düğümün çözüldüğü sonuç bölümü
    4. olay ve olayların arkasında yatan ana fikrin açıklandığı ders bölümü (kıssadan hisse bölümü)


    bütün uluslarda ortak bir nitelikte olan fabllar basit, pratik ahlak ilkeleridir. Bu sebepledir ki fabl yazarı ünlü latin şairi Phédre “fabl insanların kusurlarını düzeltmeye yaramalıdır.” der.

    Fabl’dan yararlanma :
    Kişilerin ve çocukların yakınlık duyduğu sevdiği varlıklar olduğu için fabllar, çocukların ilgisini çeker. Öykülemenin kısa oluşu da çocukların fabllara duyduğu ilginin bir başka nedenidir. Sıkmadan verilen öğütler, bu nedenle çocukların eğitiminde yararlı olur. Fabllar eğlendirici ve sevimlidirler. Dramatizasyona uygun oluşları anlatımlarındaki hareketliliği eyleme dönüştürmeye yardımcı olur. böylelikle yaşayarak öğrenmeye uygundurlar. fabllar olay anlattıkları için bir başka şiiri okumaktan veya ezberlemekten daha çok çocukların ilgisini çekerler. Fabllardan resim çalışmalarında da yararlanılabilir. Bir fablda anlatılan olayın bölümleri altı-yedi karede resimlenerek, resimlerin yorumlanması biçimindeki bir sözlü anlatım çalışması yapılabilir. ardından yapılacak yazılı anlatım çalışması da çocuğun dil ve anlatım yeteneğini geliştirmeye yardımcı olur. Manzum biçimde yazılmış bir fabl düz yazıya, düz yazıyla yazılmış olan bir fablı da manzum biçimine çevirme çalışmaları yapılabilir. Fakat bu tür çalışmalar, çocukların düzeyleri göz önünde bulundurularak yaptırılmalıdır. Bu tür çalışmalar nazım, nesir uygulaması olabilecekleri gibi çocukların dil gelişimlerine de katkıda bulunurlar. Fakat kimi düşünürler örneğin rousseau, emile(1762) adlı kitabında la fontaine'nin fabl'lerinin çocuk için uygun olmadığını düşünürken, robinson kruze'yi çocuklara okutmanın önemini vurgulamaktaydı. Benzer şekilde alman pedagog herbart da aynı tavrı sergiledi.
     
  2. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    Fabl Örnekleri

    ARSLANLA FARE
    Herkese saygı göstermeli elden geldikçe.
    Umulmadık kimselerden fayda görür insan.
    İşte bu, gerçeği anlatan bir hikaye,
    Daha nice bin hikaye arasından.
    Pençesi dibinde bir arslanın,
    Dalgınlıkla bir fare çıkıverdi.
    Bu fırsatı kullanmadı sultanı ormanın,
    Fareye dokunmayıp bir büyüklük gösterdi.
    Bu iyiliği boşa gitti sanmayın;
    Kimin aklına gelir ki bir an,
    Fareye işi düşer arslanın?
    Ama o da bir gün dışarı çıktı ormandan;
    Gitti tutuldu bir ağa.
    Ne çırpınma, ne kükreme … Kâr etmez tuzağa.
    Bay fare koştu; dişiyle arslanın ağını,
    Öyle bir kemirdi ki ağ söküldü nihayet.
    Sabırla zamanın yaptığını;
    Ne kuvvet yapabilir, ne şiddet.
    “İyilik eden iyilik bulur.”
    “Hizmet et benim için, hizmet edeyim senin için.”
    “İyilik iki baştan olur.”


    ŞAHİN İLE HOROZ
    Şahin, tatlı bir daire çizerek süzüldü, yüzyıllık çınar ağacının dalına kondu. Gerçi kendisini hafif hafif esen rüzgarın kollarına bırakmıştı ama; yine de yorulmuştu inerken. Bir süre konduğu dalda soluklandı, üzerindeki tozları silkeledi ve "Biraz kestireyim." diyerek iyice yayıldı.
    Tam bu sırada bir ses duydu. Horozun biri bağırtıyla kaçıyordu. Çınarın altına geldiğinde soluk soluğa kalmıştı. Dönüp arkasına baktı, kimsenin gelmediğini görünce rahatladı.
    Horozun kaçışını izlemiş olan şahin:
    - Hah hah hah hah, diye gülmüştü.
    Horoz, "O da kim?" diye çevresine bakınırken, şahin yukarıdan seslendi:
    - Benim, dostum, ben, şahin, başını yukarı kaldır.
    Horoz, sesin geldiği yöne kaldırdı başını, şahini gördü.
    Şahin hâlâ gülüyordu:
    - Ne oldu, kimden kaçıyordun öyle?
    - Tabii gülersin, dedi horoz, sana göre bir şey yok.
    - Kim kovalıyordu seni?
    Horoz:
    - Sahibim, dedi, kim olacak, ilerideki çiftlikte yaşıyorum.
    - Size şaşıyorum, dedi şahin, sahipleriniz, henüz yumurtadan yeni çıkmış bir yavruyken özenle besleyip büyütüyorlar, sizler için güzel evcikler yapıyorlar, kümeslerde bir eliniz darıda bir eliniz arpada yaşayıp gidiyorsunuz, yine de size yaranamıyorlar… Yahu, kendisine bu kadar yararı dokunan insanlardan kaçılır mı?
    Horoz, şahinin küçümseyici sözlerini dinledikten sonra:
    - Sen, dedi, bir şahini tavada kızarırken veya şişe geçmiş közde pişerken gördün mü hiç?
    - Yook, dedi şahin laubali bir tutumla, ne olacak?
    - Ben, dedi horoz; çok horozlar, tavuklar gördüm sahibim pişirirken, ona nasıl güvenebilirim?


    TAVŞAN İLE KAMLUMBAĞA
    Tavşan ikide bir böbürleniyor:
    -Kimse benden hızlı koşamaz, diyormuş. Sonunda kaplumbağa dayanamamış:
    -İstersen yarışalım, demiş.
    Koşuya başlamışlar. Tavşan epeyce yol aldıktan sonra, "Hıh, o sırtı kabuklu hayvancık sürüne sürüne kim bilir ne zaman sonra bana yetişir?" diye düşünmüş.
    -Şu ağacın altına biraz uzanıp dinleneyim, demiş. Uyuyakalmış.
    Kaplumbağa ağır yürüyüşü ile yürümüş yürümüş, hiç dinlenmeden yol almış.
    Tavşan bir ara gözünü açmış. Bir de ne görse beğenirsiniz, kaplumbağa neredeyse yarışı bitirmek üzereymiş. Hemen fırlamış, rüzgar gibi koşmaya başlamış. Ama ne çare, kaplumbağaya yetişememiş.
    Böylece tavşan yarışı kaybetmiş. Aldırış etmemenin cezasını çekmiş. Kaplumbağa ise düzgün adımlarla, durmadan yürüdüğü için yarışı kazanmış.


    ZALİM ASLAN
    Vaktiyle ormanın birinde, canavar mı canavar bir aslan varmış. Çok kan döker, canını yakmadık tek bir hayvan bile bırakmazmış. O yaşadığı sürece, hiçbir hayvan rahat yüzü görmemiş. Bütün hayvanlar ondan nefret eder, ölümünü beklermiş.
    Bu zalim aslan sonunda yaşlanmış. Gücü kuvveti kalmamış. Ağzındaki dişler de dökülünce herkesin maskarası olmuş. Hiçbir hayvan ona yardım etmiyor ve onunla konuşmuyormuş. Hayvanlar bir gün oturup karar almışlar; "Gelin hep beraber, bize bunca kötülük eden bu zalim aslanı iyice bir dövelim. Yaptıklarının cezasını, az da olsa görmüş olsun böylece."
    Sonunda bütün hayvanlar aslana saldırmış. İyice bir dövmüşler onu. Birisi boynuz vuruyor, diğeri çifte atıyor, bir başkası ısırıyormuş. Böylece; yaman bir öc almışlar aslandan.


    KEÇİ CAN PAZARINDA
    Keçiciğin aklı bir karış havada ya, sürüsünü bir yana bırakmış, bir başına otlaya otlaya çekipgitmiş. Hain koca kurt, kaçırır mı; hemen görmüş keçiciği:
    “Heh, işte ağzıma lâyık bir lokma. Yaşasın!” demiş.
    Keçicik, bakmış can pazarı. Hiç kurtuluş murtuluş yok:
    “Eh, n’apalım, demek kaderimizde sana yem olmak varmış kurt .” demiş. “Madem ölüm ka-
    pıya geldi, bari bana biraz kaval çal ki, neşeleneyim, kendimi unutup öyle öleyim..”Kurt, “Son isteği zavallının… “demiş, bulmuşbir kaval, füyt füüyt çalmaya başlamış. Kurtçalmış, keçicik, oynamış. Derken ötelerden kaval sesini alan köpekler koşturmuşlar; gelmişler, kurdu önlerine düşürüp bir güzel kovalamışlar. Kaçmadan önce, kurt, durumu anlayıpoyuna geldiğini sezinlemiş:
    “Suç sende değil bende. Neme gerekti benim kaval çalmak, neme gerekti bana köçekli kur-
    ban!” demiş.
    Zamansız bir işe kalkışmanın sonu budur. Ölçmeli, biçmeli adımınıona göre atmalı. Tersi oldu mu, işte böyle Dİmyat’a pirince giderken evdeki bulgurundan olur.
    (Aisopos, Ezop Masalları, Tarık DursunK. Mayıs 1981.)
     
  3. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL


    ŞEYTAN ve HANCI
    Bir zamanlar şeytan bir handa konaklamaya başladı. Eğitimleri epeyce ihmal edilmiş insanlarla doluydu han, kimse onu tanımadı. Haşarılığı aklına koymuştu bir kere, bir süre herkesi yıldırdı. Ama sonunda hancı resti çekip, şeytanı karşısına aldı.
    Elinde uzunca bir halat vardı.
    "Şimdi dayağı hak ettin," dedi hancı.
    "Bana sinirlenmeye hiç hakkınız yok ," dedi şeytan. "Ben buyum ve yanlış davranmak benim tabiatım”
    "Gerçekten mi?" diye sordu hancı.
    "Sizi temin ederim, gerçek bu," dedi şeytan.
    "Gerçekten kendini alıkoyamıyor musun kötülükten?" diye sordu hancı.
    "Bir an bile," dedi şeytan; "benim gibi birini dövmek yararsız bir zalimlikten öteye gitmez inanın."
    "Hakikaten öyle galiba," dedi hancı.
    Bir ilmek attı elindeki halata, boynundan geçirip şeytanı astı.
    Ve geriye çekilip mırıldandı, "Böylesi daha iyi!"


    TÖVBEKÂR
    Adamın biri ağlamakta olan bir gence rastladı. “Niçin ağlıyorsun?” diye sordu.
    "Günahlarım için ağlıyorum," diye cevap verdi delikanlı.
    "Başka işin mi yok be oğlum!" deyip geçti gitti adam.
    Ertesi gün yeniden karşılaştılar. Delikanlı yine oturmuş ağlıyordu. "Bugün neden ağlıyorsun peki?" diye sordu adam.
    "Ağlıyorum çünkü bir lokma yiyeceğim yok," diye karşılık verdi delikanlı.
    Başını salladı adam, "Nedense biliyordum işin buraya varacağını".

    ARSLANLA FARE

    Herkese saygı göstermeli elden geldikçe.
    Umulmadık kimselerden fayda görür insan.
    İşte bu, gerçeği anlatan bir hikaye,
    Daha nice bin hikaye arasından.
    Pençesi dibinde bir arslanın,
    Dalgınlıkla bir fare çıkıverdi.
    Bu fırsatı kullanmadı sultanı ormanın,
    Fareye dokunmayıp bir büyüklük gösterdi.
    Bu iyiliği boşa gitti sanmayın;
    Kimin aklına gelir ki bir an,
    Fareye işi düşer arslanın?
    Ama o da bir gün dışarı çıktı ormandan;
    Gitti tutuldu bir ağa.
    Ne çırpınma, ne kükreme … Kâr etmez tuzağa.
    Bay fare koştu; dişiyle arslanın ağını,
    Öyle bir kemirdi ki ağ söküldü nihayet.
    Sabırla zamanın yaptığını;
    Ne kuvvet yapabilir, ne şiddet.
    “İyilik eden iyilik bulur.”
    “Hizmet et benim için, hizmet edeyim senin için.”
    “İyilik iki baştan olur.”




    TAVŞAN İLE KAMLUMBAĞA

    Tavşan ikide bir böbürleniyor:
    -Kimse benden hızlı koşamaz, diyormuş. Sonunda kaplumbağa dayanamamış:
    -İstersen yarışalım, demiş.
    Koşuya başlamışlar. Tavşan epeyce yol aldıktan sonra, "Hıh, o sırtı kabuklu hayvancık sürüne sürüne kim bilir ne zaman sonra bana yetişir?" diye düşünmüş.
    -Şu ağacın altına biraz uzanıp dinleneyim, demiş. Uyuyakalmış.
    Kaplumbağa ağır yürüyüşü ile yürümüş yürümüş, hiç dinlenmeden yol almış.
    Tavşan bir ara gözünü açmış. Bir de ne görse beğenirsiniz, kaplumbağa neredeyse yarışı bitirmek üzereymiş. Hemen fırlamış, rüzgar gibi koşmaya başlamış. Ama ne çare, kaplumbağaya yetişememiş.
    Böylece tavşan yarışı kaybetmiş. Aldırış etmemenin cezasını çekmiş. Kaplumbağa ise düzgün adımlarla, durmadan yürüdüğü için yarışı kazanmış.




    ZALİM ASLAN

    Vaktiyle ormanın birinde, canavar mı canavar bir aslan varmış. Çok kan döker, canını yakmadık tek bir hayvan bile bırakmazmış. O yaşadığı sürece, hiçbir hayvan rahat yüzü görmemiş. Bütün hayvanlar ondan nefret eder, ölümünü beklermiş.
    Bu zalim aslan sonunda yaşlanmış. Gücü kuvveti kalmamış. Ağzındaki dişler de dökülünce herkesin maskarası olmuş. Hiçbir hayvan ona yardım etmiyor ve onunla konuşmuyormuş. Hayvanlar bir gün oturup karar almışlar; "Gelin hep beraber, bize bunca kötülük eden bu zalim aslanı iyice bir dövelim. Yaptıklarının cezasını, az da olsa görmüş olsun böylece."
    Sonunda bütün hayvanlar aslana saldırmış. İyice bir dövmüşler onu. Birisi boynuz vuruyor, diğeri çifte atıyor, bir başkası ısırıyormuş. Böylece; yaman bir öc almışlar aslandan.
     
  4. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    Karga İle Tilki

    Bir dala konmuştu karga cenapları;
    Ağzında bir parça peynir vardı.
    Sayın tilki kokuyu almış olmalı,
    Ona nağme yapmaya başladı:
    “-Ooo! Karga cenapları,merhaba!
    Ne kadar güzelsiniz,ne kadar şirinsiniz!
    Gözüm kör olsun yalanım varsa.
    Tüyleriniz gibiyse sesiniz,
    Sultanı sayılırsınız bütün bu ormanın.”
    Keyfinden aklı başından gitti bay karganın.
    Göstermek için güzel sesini
    Açınca ağzını,düşürdü nevalesini.
    Tilki kapıp onu dedi ki: “Efendiciğim,
    Size güzel bir ders vereceğim:
    Her dalkavuk bir alığın sırtından geçinir,
    Bu derse de fazla olmasa gerek bir peynir.”
    Karga şaşkın,mahcup,biraz da geç ama,
    Yemin etti gayrı faka basmayacağına


    Masalları EZOP -Rüzgâr Ile Güneş

    Güneş ve rüzgâr kimin daha güçlü olduğunu tartışıyorlarmış. Rüzgâr
    -Ben daha güçlü olduğumu kanıtlayacağım. Şu karşıdaki paltolu yaşlı adamı görüyor musun ? Paltosunu senden daha hızlı çıkaracağıma bahse girerim
    Demiş. Güneş bir bulutun arkasına çekilmiş ve rüzgâr kasırga şiddetinde esmeye başlamış. O kuvvetle estikçe ihtiyar adam paltosuna daha sıkı sarılıyormuş.
    Sonunda rüzgâr pes edip durmuş. Güneş bulutların arkasından çıkıp yaşlı adama nazikçe gülümsemiş. Çok geçmeden adam alnındaki teri silip paltosunu çıkarmış.
    Sonra , rüzgâra dönmüş nazik ve dostça davranışın, şiddet ve güç gösterisinden daha etkili olduğunu söylemiş,







    İHTİYAR ve ÜÇ DELİKANLI

    Seksenlik bir ihtiyar ağaç dikiyormuş.
    - Ev yapsa neyse, ağaç dikiyor bu yaşta, Diye alay ediyormuş üç delikanlı, Bunamış sandıkları ihtiyarla.
    - Allah rızası için, demişler, söyler misin, Ne hayrını göreceksin bu yaptığın işin? Nuh kadar yaşayacak değilsin ya:
    Ne diye eziyet edersin kendine Senin olmayan bir gelecek için? Geçmişte ettiklerini düşün artık sen; Vazgeç bu umutlar, bu engin düşüncelerden. Bize göre işler bunlar.
    - Hiç de öyle değil, demiş ihtiyar; Her dikilen geç büyür ve az sürer; Sizin de benim de ömürlerimizse Birer iplik Tanrıların elinde.
    Kısa sayılır hepsi, uzun da sürse. En son hangimiz görürüz mavi gökleri? Kim bilir bir an sonra ölmeyeceğini? Torunlarımın torunları, ne mutlu bana, Bu ağacın gölgesinde otururlarsa. Başkalarını sevindirmek az şey mi? Bu zevki almak mı istiyorsunuz elimden? Meyve kadar tatlı bu zevkin kendisi,
    Hem öyle bir meyve ki bu, yarın da, Yaşadığım her gün de tadabilirim onu. Kim bilir, belki siz yatarken mezarda Ben görürüm yine günlerin doğuşunu. İhtiyarın dediği gibi olmuş: Delikanlılardan biri denizde boğulmuş Amerika seferine yeni çıkmışken. Öteki, devlet kuşunu avlamak için Savaş Tanrısı'nın buyruğunda cenkleşirken Beklenmedik bir kazaya kurban gitmiş. Üçüncüsü aşılamak istediği Bir ağaçtan düşerek ölmüş. İhtiyar ağlamış her üçü için de Ve mezar taşları üstüne Bu anlattıklarımı yazdırmış.

    FARELERLE BAYKUŞ

    Hiç söze başlamayın sakın:
    "Dinleyin, bir harika anlatacağım" diye.
    Nereden bilirsiniz dinleyenlerin
    Şaşacaklarını sizi şaşırtan şeye?
    Ama alın size bir olay ki,
    Bu verdiğim öğüdü çürütecek belki.
    Bir mucize size anlatacağım şey,
    Masal değil, gerçeğin ta kendisi.
    Çok yaşlı bir çamı kesmiş devirmişler yere:
    Bir baykuşun sarayı varmış meğer içinde.
    Atropos'un tercümanı bu asık yüzlü kuş
    Çamın zamanla oyulmuş mağaralarında
    Bütün bir beylik kurmuş.
    Kulları arasında en çok da
    Yağ tulumu gibi ayaksız fareler varmış.
    Baykuş buğdayla beslediği bu farelerin
    Ayaklarını kendi gagasıyla kesmiş.
    Baykuşun ince hesaplarına bakın siz:
    Hazret bir tarihte sürüyle fare avlamış;
    Bakmış kaçıyor sarayına getirdikleri,
    Ayaklarını kesmekte bulmuş çareyi.
    Ayaksız fareleri yiyormuş birer birer,
    Bugün birini, yarın ötekini.
    Hepsini birden yemek hem olur iş değil,
    Hem de sağlık bakımından netameli.
    Bizimki kadar işliyormuş aklı
    Yiyecek veriyormuş ölmesinler diye
    Yiyecek olduğu farelere.
    Gelsin şimdi bir Descartesçı filozof da
    Bu baykuş bir saat, bir makinedir desin bana!
    Kapayıp beslediği bir sürü fareyi
    Kaçamaz hale getirme fikrini
    Hangi zemberek verebilirdi ona?
    Bu da akıl yürütme değilse eğer
    Ben aklın ne olduğunu bilmiyorum demektir.
    Baksanıza neler düşünmüş baykuş:
    Fare milleti tutuldu mu kaçabilir,
    Onun için tutar tutmaz yiyeceksin;
    Ama hepsini birden yiyemezsin;
    Kaldı ki yarınlar için de lâzım yiyecek;
    Öyleyse artan fareleri beslemek gerek.
    Ya kaçarlarsa? Bunu nasıl önlemeli?
    Ayaklarını dibinden kesmeli.
    Hangi davranışları insanların
    Bir amaca daha iyi yönelir, söyleyin.
    Aristo ve Aristocuların
    Bu değil mi öğrettikleri, sorarım size,
    Düşünebilmek için gereğince?
    Bu anlattığım bir masal değil:
    Ne kadar garip, ne kadar inanılmaz da görünse olmuş bir şey bu.

    Baykuşun öngörürlüğünü belki abarttım biraz; hayvanların akıl yürütmesinde böylesi bir düzen olduğunu iddia edemem ama şiirde bu kadar abartma da olur, hele benim yazdığım gibilerinde.
     
  5. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    ODYSSEUS'UN YOLDAŞLARI

    Odysseus'la yoldaşları,
    Uyup rüzgârların keyfine,
    Her gün ölümle burun buruna,
    On yıl dolaşmışlar en uzak denizleri.
    Bir kıyıya varmışlar günün birinde.
    Gün Tanrı'nın kızı Kirke
    Kraliçeymiş orada.
    Gemiden çıkan yiğitleri
    Sarayına buyur etmiş;
    Bir içki vermiş hepsine, yaman bir içki:
    İçenin aklı başından gitmiş.
    Sonra başlamış her biri
    Yüz ve beden değiştirmeye:
    Türlü hayvanlara benzemeye.
    Kimi ayı olmuş, kimi aslan,
    Kimi fil, kimi ceylan
    Kimi büyüdükçe büyümüş,
    Kimi ufaldıkça ufalmış.
    Kiminin boynuz gelmiş başına;
    Kiminin hörgüç sırtına;
    Ne çıkarsa bahtına...
    Yalnız Odysseus kurtarmış paçayı,
    İçmeyip tatlı zehiri.
    Cin fikirli kahraman
    Güler yüz tatlı sözle Kraliçeyi çıkarmış baştan:
    Büyücüyü büyülemiş göz göre göre.
    Tanrı kızı bu, içini gizler mi?
    Hemen belli etmiş tutulduğunu.
    Odysseus fırsatı kaçırmamış,
    Kraliçeyi razı edivermiş
    Adamlarını yeniden adam etmeye.
    - Ama git sor bakalım, demiş kraliçe;
    Kendileri değişmek isterse, peki
    Odysseus hemen koşmuş:
    - Dostlar, demiş; gözünüz aydın!
    İçtiğiniz zehirin panzehiri varmış,
    İnsan olmak istiyoruz deyin,
    Hemen getireceklermiş.
    - İstemem, diye kükremiş aslan;
    Deli miyim? Vazgeçer miyim artık.
    Bu pençeler, bu dişlerden?
    Astığım astık, kestiğim kestik.
    Bir kralım bugüne bugün,
    İnsanken köylünün biriydim,
    Dönüp asker mi olayım yeniden?
    Odysseus aslanı bırakmış,
    Ayıya koşmuş:
    - Aman kardeş, demiş; şu haline bak.
    - Ha? demiş ayı homurdanarak;
    Ne var halimde?
    Ne kusur gördün?
    Ayı dediğin böyle olur işte,
    Her varlığın güzelliği kendine göre.
    Neden kendinle ölçüyorsun beni?
    Ayı çirkin olur sana benzedi mi:
    Beni dişi ayı beğensin yeter.
    Sen beğenmiyorsan çek git yoluna.
    Hür ve mutlu yaşarken, hangi ayı döner
    İnsanların kulluğuna?
    Ne varsa ayılıkta var;
    İşte benden bu kadar.
    Odysseus, şaşkın, kurda gitmiş:
    - Ahbap, demiş; bu nasıl iş?
    Sen nasıl koyunlarını yersin
    O fidan boylu çoban kızının?
    Ağlayıp dert yanıyor zavallı;
    Kana boyamışsın ortalığı.
    Sen ki eskiden bir kahramandın
    Böyle mi olacaktın?
    Bırak ormanları, kan dökmeyi de
    İnsan ol yine,
    Namuslu, iyi yürekli bir insan
    - Var mı öyle şey, demiş kurt;
    Ben görmedim doğrusu, bunca zaman.
    Gelmiş canavar diyorsun bana.
    Peki, ya sen? Sen nesin? Kuzu mu?
    Hiç koyun yediğin olmuyor mu?
    Bütün köy yas içindeymiş
    Birkaç koyun yedim diye.
    Ya kendi boğazladıkları?
    Allah için söyle, insan olsaydım
    Daha az mı kan dökerdim?
    Siz değil misiniz, zaman zaman,
    Bir söz için ortalığı kana boğan?
    İnsan insanın kurdudur, diyen sizsiniz.
    Doğrusunu isterseniz:
    İnsan olup kurtluk etmektense,
    Kurt olup kurtluk etmek daha temiz:
    Utanmam hiç değilse.
    Odysseus kime ne söylese boşuna,
    Büyük küçük seviniyormuş her biri
    Hayvan oluşuna.
    Özgürlük varmış, ormanlar cennet gibiymiş;
    Canın ne isterse yapmak ne güzel şeymiş...
    Ne diye sıkıntıya girsinlermiş
    İyi adam, büyük adam olacağız diye?
    Keyifleri ardından gitmekle
    Kölelikten kurtulduk sanıyorlarmış.
    Oysa köleliğin beteri Kendinin kölesi olmak değil mi?

    BİR KEDİ İKİ SERÇE

    Bir kediyle bir serçe
    Bir arada büyümüşler kardeşçe.
    Sepet, kafes bir arada,
    İçtikleri su ayrı gitmezmiş.
    Gerçi kedi ara sıra,
    Serçeye sinirlenirmiş,
    Suratında gagasıyla süngü talimi yapıyor diye,
    Ama o da zaman zaman
    Bir pençecik atarmış serçeye,
    Fazla canını yakmadan,
    Tırnaklarını tutarak
    Yumuşak yumuşak.
    Serçeyse boyuna bakmaz
    Gagalarmış kediyi düpedüz.
    Kedi ne de olsa daha akıllı,
    Hoş görürmüş bu oyunları.
    - Böyle şeyler olur, dermiş,
    Dostlar arasında;
    Dostun dosta kızması saçma.
    Uzatmayalım, kediyle serçe
    Şakayı kaka etmiyorlarmış,
    Barış içinde yaşayıp gidiyorlarmış.
    Derken bir başka serçe
    Görmeye gelmiş bizimkileri.
    Bakmış filozof bir kedi,
    Cıvıl cıvıl da bir serçe
    Dost oluvermiş ikisiyle.
    Ama bir gün barış bozulmuş,
    İki kuş arasında kavga çıkmış.
    Kedi ne yapsın bu durumda?
    Taraf tutmak zorunda kalmış:
    - Bu serseri kim oluyor da, demiş:
    Kafa tutuyor benim dostuma?
    Dağdan gelip bağdakini kovacak ha?
    Yoo, demiş kedi, öyle yağma yok.
    Kedilik adına çıkıp ortaya,
    Girmiş iki kuş arasındaki kavgaya.
    Bir pençede yakalayıp yemiş
    Yabancı serçeyi.
    Bir de ne baksın kedi,
    Serçe eti tatlı mı tatlı,
    - Dayanamam doğrusu, demiş;
    Ötekini de yemiş.
     

Sayfayı Paylaş