1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Felsefenin Sosyolojisi: Bilgi Sosyolojisi Açısından Felsefe

Konusu 'Sosyoloji' forumundadır ve wien06 tarafından 24 Haziran 2010 başlatılmıştır.

  1. wien06

    wien06 V.I.P V.I.P

    Katılım:
    30 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    6.117
    Beğenileri:
    148
    Ödül Puanları:
    4.480
    Meslek:
    Serbest
    Yer:
    Viyana
    Banka:
    292 ÇTL
    Düşünce tarihinde bilgi üretimine ilişkin olarak ilk sistematik düşüncenin felsefi düşünce ile başladığına, sosyoloji de dâhil olmak üzere diğer bilimlerin zamanı geldikçe felsefeden koparak müstakil bir bilgi üretme biçimi ve o bilgi biçiminin bilimi haline geldiğine dair genel bir eğilim vardır. Bu eğilim doğru olmakla beraber, bilginin üretim sürecine ilişkin sorulara yanıt bulmak için biraz daha çaba harcandığında çok farklı çözümlemelere ihtiyaç duyulacağı anlaşılacaktır. Örneğin, niçin kimi felsefi problemler belli toplum ve dönemlerde tartışılmıştır; yine niçin hala tekrar tekrar tartışılmaktadır? Neden Anglo-Amerikan felsefe geleneği ile Alman felsefe geleneği arasında köklü farklılıklar var? Oysa sayı sistemleri arasında hiçbir fark yoktur. Onluk tabana göre sayılar her zaman ve mekanda aynıdır ya da mantığın ilkelerinin bütün diller de aynı olması gibi. Aynı şekilde “düşünce akımlarının çokluğu, özellikle dünyanın algılanmasına ilişkin bir imajın içsel bütünlüğünün toplumsal istikrarla temellendiği dönemlerde problem haline gelmemektedir.” [1] Diğer yandan tamamen bireysel edinimlerle bilgi üretmek mümkün mü ya da bilgi herhangi bireysel istençle açıklanabilir mi?

    Genelde epistemolojik tartışmalarda, bilginin kaynağı konusunda 1-emprik, 2- rasyonel olması açısından iki farklı görüş hakim idi. Oysa bilginin neliğinden ziyade bilgi üretim biçimi hakkında düşündüğümüzde tarih/kültür üstü dolaysıyla, bir şeyin özünde ne olduğu veya ne olmadığı hakkında zihnimizin verdiği bir hüküm olan ezeli ve ebedi doğrular/hakikatler bulmanın zorlukları ile karşılaşırız. Kaldı ki, “felsefi bilginin ürettiği kavramlarla yorum değil de açıklama girişiminde bulunması onu tarih üstüne çıkardığı.” [2] iddia edilse de felsefi bilginin bir kez ortaya konulup son bulmamış olması, her çağda yeniden ele alınıyor olması felsefi bilgiyi tarihselleştirmekte ve onu bir yorumun ürünü haline getirmektedir.

    Bu ve benzeri sorunların yanıtlarını arama çabaları, düşünce tarihinde sürekli karşımıza çıkmaktadır. Örneğin insanların gerçekte nasıl düşündükleri sorusuna Mannheim tüm bilginin toplumsal-tarihsel belirlenmişliği ile yanıt vermeye çalışır. Yani bilme, bilgi üretme, bireyin bir eylemi (bilginin, bilim insanın) olarak görünse de o toplumsal bir üründür. Bu yüzden bilginin sosyal temellerini açığa çıkarmak gerekir. Tüm bilme biçimleri ve bilgi türleri için de aynısını yapabilmek mümkündür. Örneğin, “insanlar, toplum içinde yaşamak zorundadır. Birlikte hayat, fertler arasında bazı anlaşmaları gerektirir. Yalnız ahlak bakımından birlikte yaşamak için yeterli değildir. Mantık bakımından da uyuşmak şarttır.” [3] İşte bu toplumsal düzenlenişin doğasını anlama çabası yeni sayılır. Örneğin bunu yapma iddiasında olan bilimsel sosyoloji daha 18. yy’da başladı ve günümüze kadar değişik aşamalardan geçerek geldi. Özellikle rüştünü 19. yüzyılın sonlarına doğru ispatlamıştır. Bu yüzden de sosyoloji yeni bir bilimdir. Diğer yandan, sosyoloji yeni bir bilim ve bilme biçimi olmasına karşın konusu oldukça eskidir. İlk insansal davranışların ortaya çıkışına kadar gider. “Bilgi sosyolojisi ise, bilgi üretiminde etkili ve/ ya da belirleyici olan toplumsal süreçleri inceleyen bir sosyoloji disiplinidir. Konusu, bireylerin (dolayısıyla toplumsal tabakaların) günlük fikir ve düşünceleri olduğu kadar bilginin yaygın olarak ilişkilendirildiği bilim gibi olgulardır.” [4] Görevi ise, “tarihsel ve kültürel etmenlerin insan düşüncesini nasıl biçimlendirdiğini ve bulandırarak çarpıttığını araştırmaktır.” [5]

    “Felsefi araştırmalardaki epistemolojinin tersine bilgi sosyolojisi, bilmenin mümkünlüğü sorusunu “paranteze alır”; başka bir değişle epistemolojik spekülasyonlarla uğraşmaz. Özel bilgi idealini kesin bir biçimde reddeder.” [6] Bu yüzden, her türlü bilmenin doğası hakkında bir iddia taşıyan bilgi sosyolojisi hermeneutiğe özel bir önem verir. Aynı paralelde sosyologlar “insanların kendi tecrübelerini anlamlı kılmak üzere kullandıkları yöntemlerin gözleme dayalı incelemesini yapmak iddiasında olduğu ya da insanların kendi dünyalarını nasıl inşa ettiklerini araştırmayı amaç edindiği etnometodolojik yöntemler geliştirmişlerdir.” [7] İşte tam bu biliş biçimi ile bilgiye baktığımızda rasyonel kabul edilen bilginin irrasyonel temellerinin varlığı söz konusu olmaktadır. Örneğin “Çinlilerde zaman, mekan ve sayı gibi kavramların toplumsal hayatla ilişkili olduğu tespit edilmiştir. Yine, Çinlilerde mekan kare şeklindedir.” [8] Diğer taraftan ortaçağ Avrupa’sındaki “Aristokraside egemen olan düşünce biçimi mitoloji iken, kentli zanaatçılardan oluşan alt tabakada egemen olan düşünme biçimi analitik düşünme biçimidir.” [9] Yine “her bilimin doğasında olduğu gibi matematikte de başlangıç mistik idi. Gizil kuvvetlere ve tanrılara dayanarak eşyanın büyüklüğü, küçüklüğü, ağırlığı, hafifliği, duruşu, hareketi inceleniyordu. Arazi ölçüsü özellikle Mısır’da geometrinin kuruluşuna yol açmıştır.” [10] “Avrupa’da doğa bilimleri, zamanın ideolojik mücadelelerinin önemli bir unsuru idi, resmi kilisenin ve toprak sahibi sınıfların geleneksel dini doktrinlerine bir alternatif ve giderek etkinliğiyle gücü artan burjuvazi tarafından destekleniyordu. Bu nedenle, politik amaçlar açısından, doğa bilimi ve doğa bilimi yasalarının faaliyet alanıyla gücünü, mümkün mertebe geniş bir izleyici insanlar topluluğuna ispat etmek önemliydi.” [11] Burada farklı bilgi türlerinin tekabül ettiği toplumsal gruplaşmalara; bilginin toplumsal çevre ile ilintilerine ve bilginin toplumsal katsayısına bakıldığında insan zihninin dolayısıyla felsefede ilerlemenin, toplumsal gelişme ve ilerlenmeden ayrı düşünülemeyeceği anlaşılacaktır. Bu anlamda da sosyoloji ile felsefe arasında herhangi bir şekilde bir eklemleme kurmak şarttır. Çünkü, görüldüğü üzere felsefe ile sosyoloji birbirleriyle temasa geçmeleri olanaksız şeyler değildir. [12] Kaldı ki, her bilme biçimi gibi felsefi biliş de bir şekilde toplumsal etkinliğin ürünüdür. Oysa felsefi bilgide özel olarak epistemolojik tartışmalarda bilmenin, bilen ile bilenen sürecinde hem bilenin hem de bilinenin toplumsal bağlamlardan ayrı şeylermiş gibi ele alınması bilginin üretim sürecini yabancılaştırmaktadır. Bu yüzden Kant’ın “eşyayı olduğu gibi değil olduğumuz gibi görürüz” demesi anlamlıdır. Yine Mannhiem sorar: [13] “Aynı dünyayı konu edinen ve birbiriyle özdeş olan insani düşünce süreçleri ile nasıl oluyor da bu dünyaya ilişkin farklı anlayışlar üretebilmektedir”. Gerçekte burada toplumsal gerçeklik ile felsefenin doğrudan ilişkisini görebiliriz. Örneğin sosyoloji toplumsal gerçekliğin bir parçası olan anlamları, değerleri ve fikirleri incelerken felsefe ile arasındaki ufuk çizgisine ulaşmaktadır. Tam da bu çizgide bir bilim olarak sosyoloji, sosyal dünya ile ilişkilerimizi anlamaya çalışırken, felsefe dünyanın kendisini anlamaya çalışmaktadır. Diğer yandan sosyoloji için gerekeli olan kuram, felsefenin işbirliği olmadan da var edilemez.

    Bu türden çözümlemeler düşünce tarihi açısından yeni sayılır. Özellikle sosyal düşünceye ilişkin Aydınlanmanın kesin yargıları vardı. Örneğin, “Aydınlanmacı düşünceye göre, 1- sosyal bilimlerde hakikate insanların tarihsel ve kültürel varlıkları olarak incelemek yoluyla değil, belirli bir zamana ve mekana ait çarpıtma ve önyargılardan arınmış tarih üstü/tarih dışı bir insan doğası anlayışı ile formüle edilerek varılabilecektir; 2- eğer doğa bilimlerinin yöntemlerine tam anlamıyla bağlı kalınırsa, o zaman, bu bilimlerin olağan üstü başarıları sosyal bilimlerde de tekrarlanabilecektir.” [14] Oysa bu şekilde ezeli ve ebedi bilginin varlığını iddia etmek ya da böyle bir bilgiyi ürettiği savında bulunmak yeni sömürge ilişkilerini meşrulaştırmaktan başka hiçbir fonksiyon görmediklerini Frankfurt Okulu temsilcileri “Aydınlanmanın Negatif Diyalektiği” ve “Eleştirel Toplum Teorisi” çalışmalarında göstermiştir. Günümüzde de aynı eğilimler devam etmektedir. Örneğin Amerikan toplum biliminde önemli oranda kabul görmüş ve toplumsal çözümlemeleri onun üzerine gerçekleştirdikleri bir fonksiyonalizm hakimdir. Fonksiyonalizm, toplumsal yapıyı bir bütün olarak ele alır ve o bütünü meydana getiren parçaların bütünün sürekliliği doğrultusunda çalıştığı sürece fonksiyonel, bu bütünlüğü bozan çalışma biçimlerini ise bozuk fonksiyonel veya patolojik olarak değerlendirme eğilimi vardır. Bu çözümlemeye Amerikan toplum felsefesi olan pragmatizm eşlik etmektedir. Yani fonksiyonel olan aynı zamanda pragmatik olandır. Dünya sistemi karşısındaki konumunu da Amerikan çıkarları olarak betimler. Bu bilme biçimini Amerikan toplumsal-siyasal sisteminden ayrı düşünenin, Irak’a özgürlük getireceğiz diye işgal eden zihniyeti ve her gün ortalama 50 ile 100 kişinin ölümünü açıklamak zorundadır. Özellikle felsefi bilginin yalnızca tarihüstü yönü olduğunda ısrar edenlerin Amerikan tarzı “özgürlük” gibi bir kavramın daha ne kadar insanın canına mal olacağının da hesabını vermek zorundadır. Ya da özgürlük kavramının kaplamının neden Iraklıları da kapsamadığını açıklamalıdır.

    Belki, önceden belirlenmiş ezeli ve ebedi, yani evrensel bilgiye, nesnel hakikate ulaşmak mümkün değildir; fakat evrensel bilgi ile aramızdaki mesafeyi kısaltmak mümkündür. Bu da ancak yerel ve sınıf çıkarlarından etkilenmemiş, nispeten yersiz, yurtsuz ve dolayısıyla sınıfsız bir entelektüel kesim tarafından gerçekleştirilebilecektir.

    Y. Doç. Dr. Cahit ASLAN (Çukurova Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi)

    Dipnotlar

    [1] Karl Mannheim, “İdeoloji ve Ütopya”, Çev.: Mehmet Akyüz, Ankara: Epos Yayınları, 2002, sf.:33
    [2] Uluğ Nutku, “Felsefe ve Güncellik”, İstanbul: Bulut Yayınları, 2005, sf.: 16
    [3] Necati Öner, “Fransız Sosyoloji Okuluna Göre Mantığın Menşei Problemi”, Ankara: M.E.B. Yayınları No:2321, 1991, sf.:6.
    [4] Mehmet Akyavuz, İdeoloji ve Ütopya’ın sunuş, sf.: 15.
    [5] Susan Hekman, “Bilgi Sosyolojisi ve Hermeneutik”, Çev.: H. Arslan ve B. Balkız, İstanbul: Paradigma Yayınları, 1999, sf.: 17.
    [6] Susan Hekman, a.g.e., sf.:13
    [7] Barry Barnes, “Bilimsel Bilginin Sosyolojisi”, Çev.: Hüsamettin Arslan, Ankara: Vadi Yayınları, 1990, sf.:256.
    [8] Necati Öner, a.g.e., sf.: 9.
    [9] Karl Mannheim, a.g.e., sf.: 34.
    [10] Hasan Ali Yücel, “Bilimler Felsefesi Mantık, İstanbul: Milli Eğitim Basımevi, 1948, sf: 84.
    [11] Barry Barnes, a.g.e., sf.: 212
    [12] Sosyoloji ile felsefe ilişkisi için bkz.: George Gurvitch, “ Sosyoloji ve Felsefe”, der.: Kadir Cangızbay, İstanbul: Değişim Yayınları, 1985.
    [13] Karl Mannheim, a.g.e., sf:33
    [14] Susan Hekman, a.g.e., sf.: 16
     

Sayfayı Paylaş