1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Felsefi Düşünce ve Hayat

Konusu 'Felsefe / Psikoloji' forumundadır ve ZeyNoO tarafından 29 Eylül 2013 başlatılmıştır.

  1. ZeyNoO
    Melek

    ZeyNoO ٠•●♥ KuŞ YüreKLi ♥●•٠ AdminE

    Katılım:
    5 Ağustos 2008
    Mesajlar:
    58.480
    Beğenileri:
    5.784
    Ödül Puanları:
    12.080
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Muhasebe
    Yer:
    ❤ Şehr-i İstanbul ❤
    Banka:
    3.064 ÇTL
    Felsefi Düşünce ve Hayat

    Artık felsefi düşünmenin nasıl hayatın ortaya koydugu problemlere uygulanabilecegini anlamaktayız. Kant, felsefenin bütün ilerlemesini üçlü bir soruda özetlemekteydi: "Neyi bilebiliriz? Ne yapmalıyız? Neyi ümit edebiliriz?" Birinci soru, bilgi problemine uygulanan felsefi düşünmeyle ilgilidir. O hem bilim felsefesinin ve bilim tarafından ele alınan görüntülerin sistemleştirilmesini, hem de bunun ötesinde varlıgın anlamının derin araştırılması olarak tanımlanan metafizigi içine alır. ikinci soru, pratikle ve insanlıgın gelecegiyle ilgili her şeyi içine alır. Peki üçüncü soru, "Neyi ümit edebiliriz?" sorusu konusunda ne diyebiliriz? insan gerçekten hayatının efendisi midir yoksa o sadece evrende iş gören kör güçlerin bir oyuncagı mıdır? Gelecekte bizi tamamen bir yok oluş mu beklemektedir, yoksa ölümsüz bir ruha sahip miyiz? Bu dünyadaki varlıgımızın anlamı nedir? insanın gelecegi nedir?

    Ancak, eger felsefi düşünmenin konusu dünyayı bilmek ve eylemde bulunmak ise bunun için onun bu dünya ve bu eylemle ilgili olarak belli bir biçimde geriye çekilmesi ve onlara karşı belli bir mesafede durması gerekir. Felsefi düşünmenin serinkanlılıgı ve nesnelligi için bu kayıtsızlık zorunludur. Paul Valery, "ancak istiridye ve ahmakların bir şeye tümüyle baglandıkları"nı söylemekteydi. Ancak bu felsefi "kayıtsızlık" somut olandan, gerçegin kendisinden tehlikeli bir kopma anlamına gelmez mi? Eylem adamı çogu kez gerçek hayata yabancı, düşünceleri içinde kaybolmuş filozofla alay eder.

    Platon, Gorgias ve Theaitetos’ta bu eleştirilerin sözcülügünü yapmış ve onlara karşı felsefenin savunmasını üstlenmiştir. Eylem adamının bakış açısı şudur: Düşüncesini evrenin boyutlarının üzerine yükseltmek isteyen ve genel olarak insanlık durumunu sorgulayan filozof, gerçek hayatın ortaya koydugu problemler karşısında ve diger insanlarla olan ilişkilerinde tamamen yönünü kaybetmiş biridir. Thales’in astronomiyle meşgul olmasından ötürü kafasını havaya kaldırıp yürüdügünü gören Trakyalı küçük zeki bir hizmetçi kız, "önünde, ayakları dibinde olan şeyi fark etmeyip gökte neler olup bittigini bilmeye o kadar büyük bir önem vermesi"nden dolayı onunla alay etmiştir. Þimdi hayatlarını felsefeyle geçiren insanlarla ilgili olarak da aynı alaycı tavır yerindedir: "Çünkü bu yaratılışa sahip olan insanlar gerçekten komşularını bile tanımazlar, onlar komşularının ne iş yaptıklarını bilmemekle kalmazlar, onların bir insan mı veya başka bir yaratık mı oldugunu bile bilmezler... Bu tür bir insan gündelik hayatta mahkemede veya başka bir yerde ayaklarının dibinde veya gözlerinin önünde bulunan şeylerle ilgili olarak konuşma mecburiyetinde kaldıgında tecrübesizligi yüzünden kuyulara düşmesinden ve her türlü güçlükle karşılaşmasından dolayı sadece Trakya’lı kızları degil herkesi kendine güldürür. Davranışlarındaki korkunç beceriksizlik haklı olarak onun aptal bir yaratık olarak görülmesine yol açar." (Theaitetos, 173-174. paragraflar)

    Ancak Platon’a göre somut şeylerle ilişkilerinde filozofun bu beceriksizliginin bir önemi yoktur, çünkü somut dünya, gündelik deneyler, akıp giden olaylar dünyası, ancak bir görünüşler dünyası, bir hayaller dünyasıdır. Gerçek dünya idealar dünyası, yani filozofun aralarında yaşadıgı ve sadece onun tanıma imkanına sahip oldugu ezeli-ebedi dogrular dünyasıdır.

    Böylece insanlar sırtları girişe, yüzleri duvara dönük olarak bir magarada zincire vurulmuş mahkumlar gibidirler (Devlet, VII. Kitap). Bu insanlar, magaranın dışında olup biten şeyleri görmezler, gördükleri tek şey magaranın duvarına yansıyan gölgelerdir. Başka bir şey görmedikleri için de onlar bu gölgelerin var olan tek gerçeklik oldugunu sanırlar. Bu şahıslar empiristleri, yani duyusal deney, somut olaylar dünyasının (duvardaki gölgelerin) tek gerçek dünya oldugunu zanneden kişileri temsil etmektedirler.

    Ancak bu mahkumlardan birinin aniden magaradan kurtarıldıgını ve dışarıya, aydınlıga çıkarıldıgını varsayalım. Onun başlangıçta gözleri kamaşacak, daha sonra yavaş yavaş güneşli dünyaya alışacaktır. Eskiden gerçek zannettigi şeyin sadece karanlık bir hayal oldugunu fark edecektir. Bu ögrenme, felsefeyle tanışmayı, güneşli dünya ise filozofun yurdu olan ezeli ebedi ideaları temsil etmektedir. Eger filozof parlak ideaları terk eder ve tekrar magaraya dalarsa artık karanlıga alışık olmayan gözleri mahkumların gerçek oldugunu düşündükleri hareketli gölgeleri bile seçemeyecektir. Magaranın karanlıgında filozof artık hiçbir şey görmeyecek ve mahkumlar kör oldugunu zannederek onunla alay edeceklerdir. Aslında onun aydınlık için yapılmış gözleri ancak görünüşler karşısında kördür. Geniş gökyüzünde uçmak için yapılmış kanatları ile Baudelaire’in albatros kuşu da geminin köprüsü üstüne düştügünde büyük kanatlarından dolayı zor durumda kalır:

    "Dev kanatları onun yürümesini engeller."

    O halde Platon’a göre filozofun maddi gerçekleri bilmemesi, pratikle ilgili konularda beceriksiz olması dogrudur. O, tek gerçek dünya, idealar dünyasında oturdugu için duyusal dünyayı küçümseme hakkına sahiptir.

    Ancak bu "idealist" felsefe anlayışı bize karşı çıkılabilir görünmektedir. O, Platon’un "maddi gerçekliklere" karşı toplumsal önyargılarını yansıtan küçümsemesiyle ilişkilidir. Platoncu bakış açısı içinde pratik insan ve filozof karşıtlıgı gerçekte ve tamamen bilinçli olarak köle ve özgür insan karşıtlıgıdır. Bu iki insan Theaitetos’ta şöyle takdim edilmektedir: "Senin dogru olarak filozof dedigin özgürlük ve rahatlık içinde yetişmiş kişi, talihine kölelere özgü işleri yapmak düşerse beceriksiz ve yararsız bir adam gibi görünmekten korkmamalı, örnegin bir seyahat bohçasını hazırlamayı bilmemekten, bir yemege lezzetli veya bir konuşmaya ince şeyler katma yetenegine sahip olmamaktan utanmamalıdır. Öteki adam bütün bunları ustaca ve hızlı bir şekilde yapabilir. Ancak buna karşılık o ne giysisini özgür bir adam gibi soylu bir tarzda sag omuzuna atmasını, ne de söz sırası kendine geldiginde tanrılar ve mutlu insanların hayatı üzerine uygun düştügü gibi güzel söz söylemesini bilir."

    Ancak böyle bir filozofun saf idealar üzerinde düşünebilmesinin nedeni, kölenin onu maddi endişelerinden kurtarmış olmasıdır. Bu idealist filozof, kendisiyle dünya arasına köleyi koydugundan dolayı maddi dünyayı tanımazlıktan gelebilir. Ama somut gerçekle ilişkisini kesmiş böyle bir "felsefe" her türlü aldatmacaya açık degil midir?

    Gerçek felsefe, maddi dünyayı tanımazlıktan gelmek şöyle dursun bütün düşüncelerimizin koşulu olan bu dünyadan hareket etmek zorundadır. Felsefenin görevi yükseltmektir, kovmak degil. Felsefi düşünme, bir kaçış olamaz. Ancak felsefe, olayları karmaşa içinde, somut çeşitliliklerinde yaşamakla da yetinemez. Lacroix’nın çok güzel ifadesiyle "olayı deneyime dönüştürme"yi amaçlayan felsefi girişim olaydan ders çıkarma, evren hakkında sistemli, yani birlikli bir görüşe ulaşmak üzere kendilerini anlamak için olayları birbirlerine yaklaştırma, birlikte alma peşinde koşar. (Sun-istémi Yunanca "Birlikte ortaya koyuyorum" anlamına gelir.)

    ANA FiKiRLER

    Felsefe kelimesinin etimolojisini unutmayınız: Bilgelik veya daha kesin olarak sophia sevgisi. Bu Yunanca sophia kelimesi hem sanat veya iyi yaşama gücü, hem de bilgi, temel dogruların bilgisi anlamına gelir. Felsefe kelimesini icat ettigi söylenen Pythagoras alçak gönüllülükle filozofun bilgelige veya bilgiye sahip olan degil, onların dostu (philo) olan insan oldugunu söylemek istemişti. Felsefe bir şeye sahip olmak degil, onu aramak, peşinden koşmaktır. XX. yüzyılda felsefe, kelimenin asıl anlamında, ne bir bilgidir, ne de güç. Zamanımızda bilgi, ancak bilimsel bilgidir.

    Bilimsel bilgi ise sırasıyla fizik (XVII. yüzyıl), kimya (XVIII. yüzyıl), biyoloji (XIX.yüzyıl), hatta insan alanında (toplumbilim, ekonomi politik, psikoloji) kendini kabul ettirmiştir. Aynı şekilde bugün güç, ancak teknik alanına aittir (sanayi, tıp, bilişim). Peki bundan felsefenin tüm degerini kaybettigi sonucuna geçmemiz mi gerekir? Tam tersi! Felsefe, bilgilerimiz ve güçlerimizin bütünü üzerine derin bir düşünmedir. (Her şeyden önce maddeyi işleyip biçimlendirme gücü olan) bilimsel bilgi ve asıl anlamında teknik güç, erek ve anlamlarını bizzat kendilerinde bulamaz.

    Felsefe, bilgi üzerine derin bir düşünme (bilgi kuramı), erekler, yani eylemin amaçları üzerine derin bir düşünmedir -teknik gücümüz arttıkça daha da zorunlu olan bir düşünme!-. Aynı şekilde felsefe, kendine özgü problemler ortaya atar:

    Bilimler neden şu olay degil de digerinin meydana geldigini açıklar; buna karşılık felsefe varlık problemini (Neden hiçbir şey yok degildir de bir şey vardır?), deger problemini (Adalet, güzellik, dogruluk nedir?), özgürlük, varoluş ve ölüm problemini, yani insanın gelecegi problemini ortaya atar.
     

Sayfayı Paylaş