1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Galiz Kahraman - İhsan Oktay Anar

Konusu 'Edebiyat / Kitap' forumundadır ve Ninova tarafından 1 Ağustos 2014 başlatılmıştır.

  1. Ninova
    Dalgın

    Ninova Ya heRru Ya MeRru !

    Katılım:
    18 Temmuz 2014
    Mesajlar:
    1.145
    Beğenileri:
    667
    Ödül Puanları:
    2.930
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Laborant
    Yer:
    Gazıantep
    Banka:
    16 ÇTL
    Galiz Kahraman - İhsan Oktay Anar
    [​IMG]
    KİTAP DETAYI
    ISBN : 9789750514180
    Sayfa : 192 sayfa
    Basım Yeri : İstanbul
    Basım Tarihi : 2014
    Bütün zamanların kahramanı olan bir insanın hikayesidir bu. O hem herkes hem de hiç kimsedir. Dünyadan alacağını tahsil etmeye gelmiştir. Çünkü, Tanrı dahil herkesin ona borcu vardır. Vebaline girilen tüyü bitmedik yetim işte odur. Kadim zamanlardan beri hakkı yendiğine göre, sonlu ama sınırsız bir evrenin engin ve derin merkezi olarak insan olmanın, “olmasa da olur” halini icrâ etmesinde hiçbir sakınca yoktur. Romantik bir insafsızlığın bakir tacizcisi olmak sonuna kadar hakkıdır. Sıradanlığın üst insanıdır o. Asiliğiyle asilleşememesi umrunda bile değildir. Onun umrunda olan tek şey, sadece ve sadece kendini algılamak, kendi küçük âlemine sığan kainatı kabul etmektir. Çünkü bilmektedir ki, gerçek bilgelik de zaten budur.

    **
    KİTABA DAİR YORUMLAR
    İhsan Oktay Anar, Galiz Kahraman ile biraz daha realist
    Kitap üzerine konuşmadan önce şunu belirteyim: Anar, sanat üretmeden tenkit edenlere, üretmeden tüketenlere, üretmeden büyüklenenlere karşı eleştirisinin dozunu arttırmış. Yedinci Gün’de sanat dünyasını üretenler ve tüketenler olarak ikiye ayırmıştı ki burada münekkitleri ve tüketenleri de ikiye ayırıyor. Bacaklarından…

    Anar'ın eleştirmenlere şöyle bir bakış açısı var ki insanı eleştirmekten kesinlikle alıkoyuyor:

    “... Bu tür münekkitler de zaten, kan, idrar, pislik lekeleri görünce fenalıklar geçiren ve her biri temizlik ve hijyen ilahesi Hygeia’ya taş çıkartan hala bakire ve mızmız ev hanımlarına; onların dırdırlarına kulak veren romancılar ise bu hanımlar tarafından sterilize edilmiş kılıbık ve kısır kocalara benzerdi.”

    “Her şeyden önce romancı, bozkır kurdu kadar hürdü. Öfkeli kurtlar grrrramer kurallarını iştahla çiğneyip dişleri ve dillerinden akan kanla yazarlarken onların vahşi, dehşetengiz ve muhteşem cinayetlerinden kalan leşlerdeki yaLnışları yalayıp yalayıp sırıtan sırtlanlar kadar gıdalarından şikayette haklıydılar.”

    Bu satırlarda “kim kızdırdı lan benim İhsan ağbimi, hangi it yaptı bunu” diye galeyana geldim. İnternette röportaj, eleştiri falan aradım hakkında… Yoktu. Kendisi için değil de başkası için girdi herhalde bu toplara. Neyse…

    Bilmeyenler varsa, bu adamı neden çok sevdiğimizi özet geçeyim: Kitaplarında hepimizi en çok mest eden, çok basit bir olayı öyle bir dolandırarak anlatması ki, olayı yanlış anlamış olabileceğimizden şüphe duymamız. Mesela evlenecek birinin önceden bir çocuğu olduğunu öyle pamuklara sarmalayıp sulara daldırarak anlatır ki “g.tümden uydurdum, onu demiyordu galiba” deriz.



    Bizi mest eden ikinci özellik şu: National Geographic’teki “Brain Games”i izleyenler bilir, burada bir uzaylılar, bir de uzaylı kılığına girmi.. Hehe, şaka şaka.

    Bu programda, yandaki resimde gösterilen şeklin ne olduğu soruluyor. 25 yaş üstü kişiler inanılmaz sıkıcı ve sıradan cevaplar veriyor. Domatesli sandviç falan... Çocuklar ise ”kırmızıya boyanmış küçük bir civciv pilates yapıyor” gibi cevaplar verebiliyor. İşte Anar, ikinci cevabı veriyor hep.Biz de Anar kitaplarında çoğu zaman 'nerede lan bu civciv, nerede, neredeee' diyerek sayfaları okurken cümleleri kaçırmaya, bir şey anlamamaya ve 8-10 sayfa geriye giderek civcivi bulmaya çalışıyoruz. Çalışıyorduk yani. Artık buna kasmadan, 'civciv hakikaten ne kadar güzel pilates yapıyor ha, esnek yemin ederim' diyerek akışına bırakıyor, keyif alıyoruz.

    Bu sayede, Anar’ın tabiriyle Yahova okurdan Zeus okura evrildik. Kısaca anlatayım; Zeus da bir ilah, Yahova da. Zeus bir ilah ama senin benim gibi; kendisi ne kadar yiyip içip sefa sürüyor, zina yapıyor sonra bazen acı çekiyorsa, yarattıkları da öyledir. Ama Yahova, insanlarını biraz daha teomorfik yaratır, onlara çok mana yükler ve kendisinde olmayan hareketleri yaptığında insanlarını cezalandırır. Yahova tarzı okur, saçma bulduğu şeylerde romancısını hemen cezalandırır, keyfini sürmez, hayatı durdurur. Zeus tarzı okuyucu ise, yapacak tabi, aslanım benim der.

    Galiz Kahraman'da diğer kitaplarından farklı olarak fazlaca masalsı bir öge yok. Anar’ın Ahmet Hamdi Tanpınar’a hayran olduğundan adım gibi emin olduğum için bu değişikliği şöyle benzeteyim: Anar, "Saatleri Ayarlama Enstitüsü” absürdlüğünden "Huzur" eleştirelliğine kaymış. Yanlış anlaşılmasın, yazıyı sıkıcı bir edebiyat çözümlemesine dönüştürmek istemiyorum ama okumaya başlamadan önce ne tarz bir şeyin beklediğini bilmek doğru ortamı ayarlamak açısından önemli.

    Bu sefer kitap masaldan o kadar uzak, günümüze o kadar yakın ki, Galiz Kahraman’ın Tayyip ve diğerlerinin de çevresi olduğunu düşünmemek için insan kendini zor tutuyor. Bir de bilmiyorum hacım, ben şu çizimleri bile benzetiyorum mesela :)



    Ondan ziyade, Kasımpaşa’dan çıkan İdris Amil Hazretlerinin kolpa delikanlılığı, zorlama şairlik sevdası, bir ağanın kızıyla evlendirilince cemiyette sözünün dinlenmeye başlaması, 400 yıllık hamamın ve servilerin sökülüp yıkılması ve bunun “darphanede 4 saniyede üretilebilecek banknotlar” için yapılması, serviler sökülüp hamam yıkılırken “tarih yazmak ayak takımının haddi değil” denmesi hep ona işaret ediyor. Galiz (kaba, terbiyesiz) kahramanın bütün pozitif ilim irfan adamlarıyla alay etmesi, halkın, bilim geçmişi olan lider yerine retorikçi diktatör sevdası da cabası. Tam bu noktada, halkın bu sevdasının elinde demokrasi kavramının ne menem bir garabeye dönüştüğünden de şöyle dem vuruyor Anar:

    “Asırlardır sultanlar ve führerler tarafından idare edilmiş memlekette Hakikat, ahalinin reyine ve uzlaşmasına dayanıyordu; öyle ki Hakikat, başta hakim sınıf olmak üzere herkesin işine gelmeliydi. Uzlaşmaya dayalı demokrasi varsa Hakikat despot, uzlaşmaya dayalı Hakikat varsa rejim despot olmaktaydı. Bu nedenle memlekette Hakikat mutlak değil, örfi idi. Hatta daha fazlası, hukuhi idi de… Hakikat diye kabul edilen şeye dil uzatmanın cezası hapisti. Çünkü hakikat birçok kişinin işine gelmeli, bir işe yaramalıydı.”

    O değil de, eminim kitabın bitiriliş tarihi 10 gün daha geç olsaydı son olaylar da bir şekilde konuya dahil edilirdi. Yine de cuk diye oturan sayfalarda, hırsızlığın mevzuatı şu şekilde tanımlanmış:

    “Hırsızlık mesleğinde haysiyetsizliğe yer yoktu. Namzetlerin saf temiz, gönlü tok, mütevazı ve mümkünse dindarca olması tercih edilirdi… Her hırsızın icra-yı faaliyet eyleyeceği mahalleler belliydi.”

    Şimdi kapatalım bu pis adamların bahsini. Benim adamım kesinlikle Efgan Bakara. Kurbağalarına kurban olduğumunun adamı, aşk adamı, saftiriğim, kral adamsın. AĞBİMSİN.

    Adam 1 yıl içinde ikinci kitabı yazdı, bunda sıkıntı olabilir demeden alın okuyun derim. Aynı Anar mizahını 95 yaşında, padişah gideli 20 yıl olmuşken halen Tanzimat Fermanını baz alarak duruşmalara giren avukatta bulabileceksiniz mesela, kısa yoldan para kazanmaya çalışan lokantacılarda, çakma Kasımpaşa delikanlılarında...
    ***
    İhsan Oktay Anar'ın herhangi bir kitabını okunaklı kılan nedir Allah aşkına? Nedir bizi sonraki sayfaya geçiren?! Üstad'ın hemen hiçbir ironi/metaforuna libas biçemeden [sadaka niyetine gözümüze soktukları hariç] harikulade bir kurgu ile, anlaşılabilir gibi düşünerek katlandığımız bir karakter-yapı düzeninin sistemliliğinden nasıl oluyor da hiç hayıflanmıyoruz ?

    Osmanlı'dan zamanla günümüze geleceğini, kahramanların son dönem karakterleri olabileceğini ifade ettiğinde "iyi de ama!" deyip bir nefes tutmuştum. Nitekim yine de eserin osmanlı türkçesi metni formundaki imla yapısı iştah açıyor. Bu eserde, karakterler üzerine kurduğu 'efkâr' ve böylece eleştiri dünyası, karakterin betiminden sonra 2-3 sayfaya ulaştığı yerlerde bir düşüncedir aldı beni hani, ne oluyoruz, diyerekten ama... Bir İhsan Oktay eserinin rakibi yine başka bir İhsan Oktay eseri sanki... Puanlamadaki kıstaslarım yazarın kendi eserleri arasında... Nitekim mezkur, olayın okuyucuyu diri tutması hâli, sanki bu kısa eserde sekteye uğraması gerektiğini düşünüyorum genel şablonda ama yine de dopdolu bir eser olmuş...

    Bilemiyorum bu olaylar ve kurmacalar evreninde nasıl anlaşılabilirlikle nefes almayı aynı tasta öğütmeye-biliyor zat? "Hepimiz Efgan Bakara mıyız mesela?" Tutunamayanlar'ı ne kadar sahiplendik nitekim tüm kapitalistliğimizle. Hiç birimiz tutunamıyorduk böylece küfran-ı nimet deryası içre...

    Yedinci Gün bir diriliş romanıydı. İdris Âmil'i orada tanıştırdı yazar okuruyla. Hülasa herkesin İhsan Oktay'ı kendi anladığı kadar mıdır? Herşeye rağmen, ben 57. sayfanın yarısından, hemen sayfa sonuna kadar hayat bulan, konuk sanatçı/karakter olarak yâd ettiği müteveffa üstad için, Uzun İhsan Efendi'ye şükranlarımı da sunarım... Sahi kapaktaki Tatar-misal İdris Âmil, Uzun İhsan'ın nereden... Ya da neyse...
    ***
    Kız taifesinin yüz vermemesi, İdris Amil Hazretleri'nin kendisinden haksız yere az buçuk şüpheye düşmesine yol açmış gibiydi. Ama şüphesi yersiz olsa gerekti: Mecmuada gördüğü o daire içinde kollarını bacaklarını açmış "mükemmel adem" bedeni pek doğru çizilmemiş olmalıydı. Ressam eğer Efendimiz'in suretini bir görmüş olsaydı, daireyi yukarıdan az bastırır, kol ve bacakları daha güdük, daha bir derli toplu çizme şansına nail olurdu. Evet! Evropa sanatçıları hayatlarında hiç mükemmel bir erkek bedeni görmemişler, çünkü Kasımpaşa'ya hiç gelmemişlerdi. Yunan hendeseciler de altın oranı yanlış hesaplamış olmalıydılar, öyle ki, oranın hakiki kıymetini bulmaları için Efendimiz'in mübarek suratına bir bakmaları yeterliydi!
    ***
    Bir Ezel Akay filmi izliyormuş gibi masal dolu ve çok ince mizah ve taşlamaların olduğu güzel bir kitap...

    Kurgu;
    Daha önceden okuduğum Puslu Kıtalar Atlası'nı baz alırsam kurgu çok geride kalmış ve basit geldi bana. Herhangi bir fevkalade kurgu yoktu.Ve bazı yerlerde sıkıldım.

    Üslup:
    Üslup harikulade idi. Yazarın kullandığı zengin dil ve argo kelimeler ile paragraflar akıp gidiyordu adeta.Betimlemeler masalsı ve bir o kadarda gerçekçiydi.

    Karakterler;
    Çok güçlü ve ilginç karakterler vardı kitap da. Kitabın asıl kahramanı değilde Efgan Bakara karakteri gönlüme taht kurdu. Yani sadece ana karakter değil diğer karakterler de çok iyiydi.

    Çok hoşuma giden bir kitap değildi ancak İhsan Oktay Anar severler gözü kapalı almalı bu kitabı
    ***
    Şu ana kadar okuduğum 40 küsür sayfa mükemmele yakın. Ayrı bir lisan .. Zor gibi dursa da mükemmel bir akıcılık sağlıyor. Özellikle nükteler ve betimlemelere doyamıyorum. tavsiye mi? İhsan Oktay Anar deyince akan sular durur. Elbette tavsiye..
    ***
    Kesinlikle başarılı. Dinler tarihiyle uğraşanların anlayabileceği bir derinliğe sahip. Ayrıca İhsan Oktay'ın mizah anlayışı da muazzam. Seni seviyorum İhsan Oktay!
    ***
    Efendiliğin sadece Uzun İhsan'a yakıştığını tekrar dile getiriyorum. Bitmesini istemediğimi söyleyemem ama İhsan Oktay ne yazarsa okurum , bunu biliyorum.
    ***
    İşte! Allah-u Tealate'ye teslim olup da günde beş vakit salaha ve felaha davet edilen hür insanların, her öğlen saat birde fabrika düdüğü öter ötmez patronlara kölelik etmeye başlamaları galiba dine pek sığmazdı. Zaten her dini bütün kişi 'abdullah' yani Allah'ın kölesi değil miydi? Herhangi bir abdullah'ın bir kölesi yani bir 'abdulabdullah'ı varsa köle sahibi bizzat kendisini şirk koşmuş olmayacak mıydı? Şirket işte buydu!
     
    dderya ve YoRuMSuZ bunu beğendi.

Sayfayı Paylaş