1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Gemi öyle mi batar?

Konusu 'Hikayeler / Efsaneler' forumundadır ve Hazangülü tarafından 12 Şubat 2007 başlatılmıştır.

  1. Hazangülü

    Hazangülü Forum Onuru

    Katılım:
    7 Haziran 2006
    Mesajlar:
    9.885
    Beğenileri:
    117
    Ödül Puanları:
    4.480
    Banka:
    991 ÇTL
    Gemi öyle mi batar?

    Titanic filminin o kırılma sahnesini unutmuyorum.

    Her öykünün bir kırılma noktası vardır ya. Ancak öykünün sonuna gelince görebileceğiniz bir kader eşiğidir orası. Bana göre, yaşanmış Titanic öykünün kırıldığı an da şurasıydı: Titanic’in enkazına ulaşmaya çalışan araştırmacılar, kazadan bir genç kız olarak kurtulan yaşlı kadını araştırma gemisine aldılar. Bilgisayar ekranından Titanic’in buz dağına nasıl çarptığını, hangi açıyla denize yattığını, nasıl parçalandığını, parçalarının denizin dibine nasıl vurduğunu birlikte seyrettiler. Bu sırada bilgisayar ekranında, geminin animasyon programıyla simüle edildiğini, yani kazanın görsel olarak birebir canlandırıldığını görüyoruz. Bu kısa gösterinin ardından, araştırmacılar birlikte yaşlı kadının gözlerinin içine bakar. Bir doğrulama beklerler, onay sözü umarlar. Kadın derin bir nefes alır, iç geçirir. Araştırma grubunun şefine dönerek, “Teşekkür ederim, bu detaylı otopsi raporunuz için!” der. Sonra hepsini şaşkına çeviren cümlesini söyler: “Ama genç adam, gemi öyle batmadı. Gemi öyle batmadı...” Derin bir sessizlik gelir ardından.

    Şimdi sen de ey okuyucu, epeydir unutmuş olabileceğin derin bir sessizlik örtüsü al üzerine. Sessizliği ve sükûneti kalbinin üzerine bir yorgan gibi sar. Ayaklarının altından dünya toprağını itiver. Kapının ardına at seni oyalayanları. Yalnız ve yalnız kal. Yanından geçip giden gürültüleri unut. Gününü şenlendiren telaşları süpürüver zihninden. Tozlar uçuşsun havada. Bir kelebek kanadı değsin alnına. Bir kuş tüyü hafifçe salınsın gözlerinin önünde. Derin bir sessizlik bul kendine.

    Filmin devamında görüyoruz ki, gemi aynen bilgisayarda gösterildiği gibi battı. Otopsi raporu birebir doğruymuş meğer. O dev cisim gecenin koyu karanlığında en az kendisi kadar dev bir buz dağına çarptı. Çok geçmeden su almaya başladı, yan yattı, batmaya başladı. Batarken ortasından ikiye bölündü. Olayın kahramanları olarak sadece gemi ile buz dağını gördüğünde, “gemi böyle battı” oluyor. Otopsi raporunun hiç eksiği yok gibi...

    Peki ama yaşlı kadının itirazı neydi? Onun farklı bildiği bir şey mi vardı? Yıllar önce olup bitmiş ve sadece tarihi ile, mekanı ile, ölen ve kurtulanların sayısı ile hatırladığımız olayı hayâlen de olsa yeniden “yaşadıktan” sonra, sinema salonundan çıkarken kalbimize düşmesi muhtemel hüzün ve burukluk farkı açıklıyor... “Hayır genç adam, gemi öyle batmadı!” uyarısını nasıl da başında anlamadığınıza yanıyorsunuz. Demek istiyor ki yaşlı kadın, orada insan vardı, insanlar vardı. Sadece gece, deniz, gemi ve buz dağı değil; insanlar da vardı. İnsanın olduğu yerde ise özlem, ideal, aşk, tereddüt, bencillik, gurur, fedakârlık, şefkat, tutku, umut, hayâl, hüzün, sevinç, keder, neşe, korku, cesaret, dürüstlük, ikiyüzlülük.. vardı. Sadece iki hayâlî kahraman arasında geçen hayalî aşk öyküsünün buruk ve mahzun bitişi bile, geminin batışına asla hayâl edemeyeceğimiz bir renk ve ses kazandırıyor değil mi? Gemi sulara gömülürken, bir aşkı yarım bıraktı, bir gururu kırdı, bir hayâli bitirdi, bir özlemi yok etti... Yani, içinde insan olan gemiler öyle bilgisayar ekranında canlandırıldığı gibi batmıyor. Yaşlı kadın haklı...

    Şimdi iyi düşün ey okuyucu! Sence de gemiler öyle batmıyor mu? Yani sadece gövdesiyle, sadece bir denizin orta yerinde, sadece sayısını bildiğin adamlarla birlikte suyun dibini boyluyor değil mi? Öyle duygusuz batıyor gemiler değil mi? İçinde insan özlemi yokmuş gibi. İçinde bir çocuğun yolunu gözlediği bir baba yokmuş gibi mi batıyor sence gemiler? Uçsuz bucaksız denizin ötesinde hayâller büyüten bir insan, hiç hesapta olmayan bir kaza ile boğulunca, sence yeryüzündeki insanların sayısı sadece bir eksiliyor mu? Yalan yok; hepimiz gemilerin öyle battığını sanıyoruz. Biraz mekan bilgisi, ölü, yaralı ve kayıp sayısı... Hepsi bu. Sonrası ve fazlası yok.

    Sadece gemileri mi öyle batırıyoruz sanıyorsun? Arabalar da öyle çarpışıyor sana göre. Bir trafik kazası, bir gazete haberindeki ölü ve yaralı sayısından ibarettir sana göre. Nasılsa her zaman böyle bir haber olur gazetelerde. Bugün de var, yarın da olacak. Sıradan bir olaydır. Aramızdan bir bir eksilenler oluyor; o kadar. Sence, akşam işten dönüşte kızına oyuncak bebek götüren bir baba, ters yola girmiş bir kamyonun altında kalmayı hak ediyor mu? Kariyerinde bir sarhoş sürücünün kazayla öldürdüğü adam olmak var mıydı sence? Okuduğun gazete haberinde ölü sayısını tamamlayan kadınlardan herhangi biri, sence, evinde bu akşam annemiz gelmese de olur diye mi bekleniyor? Adı trafik kazasında geçen çocuklardan biri, sence, ben büyüyünce trafik kazası haberi olacağım diye mi hayâl ediyordu?

    Sadece trafik kazaları mı? Sana göre depremler de öyle oluyor. Sen depremi sadece Richter ölçeğine göre hesaplıyorsun. Yavrularının gülüşlerini sağır ve duyarsız betonun altında bırakmış çaresiz bir adamın kalbindeki sarsıntıyı hiç hesap etmiyorsun. Sana göre depremin hesabı basit: Ölü ve yaralı sayısı, kurtulanlar, kurtulamayanlar... Deprem oldu ve bitti sana göre. Aramızdan sadece on beş bin kişi eksildi. Yuvarlak hesap on beş bin... Ama bu “yuvarlak” hesabın her rakamında, bir insan var, ayrı bir insan var. Özlemleriyle, özledikleriyle, hayalleriyle, umutlarıyla, hüzünleri ve sevinçleriyle bir insan. Kimdi o insan? Birinin çok sevdiği eşi, birinin bakmaya kıyamadığı güzeller güzeli kızı, birinin dünya tatlısı dedesi, birinin cennet kokulu bebeği... Haberin var mı, onlar hâlâ eve dönmediler. Sevdiklerinin yanında yoklar. Gülüşleri uzaklarda kaldı. Hayâlleri tüller ardına göç etti.

    Ey okuyucu, sence bir insanın aramızdan çekilmesiyle bıraktığı boşluk hesap edilebilir mi? Sadece bir rakam mıdır insan? Serseri kurşunla ölen genç kız, askerden tabut içinde dönen delikanlı kaç kişi ediyor annesinin kalbinde? Sen unutacaksın o haberleri. Sence, bir ana ciğerparesini unuttu mu? Sence o babasından oyuncak bebek bekleyen kız çocuğu avutuldu mu? Sana göre, depremin enkazı kaldırıldı, kaza yapan araçlar yoldan çekildi, şehitlerin cenazeleri memleketlerine gönderildi, serseri kurşun kurbanı genç kız toprağa verildi... İyi ama, biricik kızını beton altında bırakan babanın kalbindeki enkaz hâlâ duruyor tozuyla toprağıyla. Yoldan savrulan araçların ayrılıklara savurduğu aile üyeleri hâlâ kavuşamadı. Yavrusunu tabut içinde karşılayan ananın yüreğindeki acı hâlâ soğumadı. Ana yüreğindeki hasret memleketine gönderilip de unutulmadı. Serseri kurşunun alıp götürdüğü genç kızın boş bıraktığı oda hâlâ hüzünle dolu, toprağa verilmedi, verilemedi.

    Gemi öyle batmaz, sevgili okuyucu. Kazalar da öyle olmaz. Deprem de bildiğin gibi değildir. Kurşunun dokunduğu yer sandığından daha derindir. Bir insanın bıraktığı boşluk hesaba gelir değildir...

    SENAİ DEMİRCİ
     

Sayfayı Paylaş