1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Göç ve gecekondulaşma ilişkişi

Konusu 'Sosyoloji' forumundadır ve Suskun tarafından 6 Ocak 2011 başlatılmıştır.

  1. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    GÖÇ VE GECEKONDULAŞMA İLİŞKİŞİ​



    Türkiye’de gecekondu, nüfus artışına ve kentleşmeye koşut olarak 1950’li yıllarda ortaya çıkmıştır. Önceleri binlerle ifade edilen gecekondu sayısı zamanla hızla artmıştır. 1950’li yıllarda yaklaşık 80 bin olan gecekondu sayısı, 1960’ların başında 240 bine, 1970 yılında ise 600 bine ulaşmıştır. Bugün ise yaklaşık 2.5 milyon kadar gecekonduda 12 milyon insan, başka bir deyişle kentsel nüfusun yaklaşık %30’u yaşamaktadır.
    Gecekondu sayısının ve gecekonduda yaşayan nüfusun bu denli artışı ve gecekondu ile ortaya çıkan sorunlar, akademik ilgiyi bu konuya çevirmiş ve bu ilgi zaman içinde sürekli canlı kalmıştır. Ancak, gecekonduya bakış aynı kalmamış, bu konuda farklı zamanlarda farklı değerlendirmeler yapılmıştır.
    Öte yandan, gecekondu ile ilgili olarak yapılan çalışmalarda, gecekonduda yaşayan nüfusun hangi işlerde çalıştığı da incelenmiştir. Bu konuda yapılan çalışmalarda, gecekonduda yaşayan insanların önemli bir bölümünün işportacılık, kapıcılık, ayakkabı boyacılığı gibi marjinal işlerde çalıştıkları görülmüş ve bu tür işlerin oluşturduğu kesimi tanımlamak amacıyla marjinal sektör kavramı kullanılmıştır. Ancak, tıpkı gecekondu olgusuna bakışta bir değişim/dönüşüm yaşandığı gibi, marjinal sektöre bakışta da bir değişim/dönüşüm yaşandığı gözlenmiştir. İşte bu çalışmada gecekondu olgusuna ve marjinal sektör kavramına bakışta yaşanan bu değişimi/dönüşümü ortaya koymak amaçlanmaktadır. Bu amaçla, 1970’li yıllardan başlayarak günümüze kadar ülkemizde, konumuz kapsamında yapılan çalışmaların bir değerlendirmesi yapılacaktır.
    Gecekondunun tanımlanabilmesi, gecekonduda yaşayan insanların, gece-kondu ailesinin özelliklerinin bilinmesini gerekli kılmaktadır. Öncelikle, gecekondu ailesinin, köy ve kent ailesi olarak nitelenemeyecek bir yapıya sahip olduğunun belirtilmesi gerekir. Gecekondu ailesinin farklı yapısı, bu konuda Türkiye’de yapılmış ilk kapsamlı çalışmalardan biri olan İ. Yasa’nın gecekondu araştırmasında da vurgulanmıştır. Bu araştırmaya göre gecekondu ailesinin özellikleri şöyle sıralanmıştır: “Gecekondu ailesi, köy ailesine göre daha az, üyeleri arasındaki iş-güç biçimi çeşitlenmiş, yararlı gördüğü bir takım köy özelliklerini sürdüren, buna karşılık uygun bulduğu kent özelliklerinden bir bölümünü zamanla kabullenmiş, toplumsal değer ve alışkanlıklar bakımından bir ucu köyde, öbür ucu kentte iki aile tipi arasında bir geçiş durumu gösterir”. Gecekondu olgusu ise, temelde bağımlılık okulu ve modernleşme okuluna dayalı olarak iki farklı biçimde tanımlanmaktadır. Tekeli’nin merkez-çevre kuramı çerçevesinde yaptığı ve ilk okulu temsil eden tanıma göre gecekondu; dıştan alınan teknoloji ile kalkınan bir ülkenin modern teknoloji kullanan kesimi tarafından emilemeyen, kentsel alanda oluşturduğu bir yerleşme ve yaşama biçimi olarak tanımlanmaktadır. Genellikle gecekondu olgusu ile iç içe değerlendirilen marjinal kesim ise, kentli nüfusun kentle tam olarak bütünleşmemiş bir bölümünü oluşturmaktadır. Burada kastedilen, bütünleşmenin hiç gerçekleşmediği değildir. Bütünleşme bir ölçüde vardır. Ancak söz konusu bütünleşme, kentsel işlevlerin ve değerlerin tam anlamıyla benimsenmesinden önce görülen, ancak temas niteliği taşıyan bütünleşmedir. Dolayısıyla, gecekondulaşma da, dile getirildiği üzere, kentteki iki toplumsal sistemin varlığından doğmuştur. Bu doğrultuda temelde modernleşme okulu çerçevesinde denilebilecek bir tanımda Kongar da gecekonduyu, “çağdaş kapitalist kesim ile gelenekçi feodal kesim ayrımının, kentleşme olayına fiziksel yansıması” olarak tanımlamaktadır. Bu bağlamda, kentsel bütünleşme sorunsalı olarak gecekondu olgusuna bakılırsa, kültürel bütünleşmenin temel soru oluşturduğu ileri sürülebilir. Bu sorunun nedeni ise, kültür boşluğu kavramıyla açıklanmaktadır. Ogburn’a göre kültür boşluğu, teknolojinin büyük bir hızla, ideolojilerin ise son derece yavaş değişmesinden kaynaklanan hız farkı ile ortaya çıkan durumu ifade etmektedir. Kentsel bütünleşme açısından gecekondunun rolünü olumlu olarak gören E. Kongar ise, gecekondu olgusunun tampon kurum-mekanizma işlevi üzerinde durmaktadır. Aynı işlev üzerinde duran M. Kıray’a göre, tampon kurum-mekanizmalar, “göreli olarak hızlı ve kapsamlı değişme zamanlarında ortaya çıkan, ne eski, ne de yeni yapıya ilişkin olan, yalnızca değişmekte olan yapıda görülen, bütünleşmeyi sağlayan kurum ve ilişkilerdir”.

    Göç Ve Gecekondulaşma İlişkisi
    Kente göç edenlerin ilk olarak karşılaştıkları sorunların başında iş bulabilmek gelmektedir. Çünkü, kentte yaşamını sürdürebilmek için bir işe sahip olmak zorunlu görülmektedir. Kentsel bütünleşme açısından da, bir iş edinmenin kentlileşmeyi kolaylaştırıcı yönü önemlidir. Ancak kırsal alandan gelen insanların iş bulmaları kolay değildir. Bu insanların, hem kırsal alandan gelmelerinden kaynaklanan vasıfsızlık, hem de genel istihdam sorunları, bu kitleleri, örgütsüz, süreksiz ve güvencesiz işler olarak tanımlanan marjinal işlere yöneltmektedir. Ülkemizde yapılan bir araştırmada, kente göç edenlerin kente geldikleri ilk yıllarda niteliksiz olarak tanımlanan alanlardan %24 oranında düz işçi olarak, %20 oranında ise, marjinal işler olarak tanımlanan serbest uğraşılar, seyyar satıcılık, işportacılık gibi alanlarda çalıştıkları görülmüştür.
    Marjinal sektör olarak tanımlanan işlerin bulunduğu yerleşmelerde dük-kanlar kesinlikle kentsel nitelik taşımaz, işporta-depo arası bir görünüm sunarlar. Ancak, dükkancılar haftanın belirli günlerinde kırsal hinterlanddan gelenler ve yerleşmenin düşük gelirlileri için açık pazarlar kurarak mallarını sergilerler.
    Marjinal kesim, tümüyle olumsuz olarak değerlendirilmemektedir. Çünkü marjinal kesimin varlığı, her şeyden önce işsizlik sorununu ortadan kaldırmaktadır. Ayrıca, ekonomik mekanda da, ödemeler dengesi ve kapital pazarlarına hiçbir yük yüklememektedir. Sonuçta, marjinal kesim, ekonomik mekan içinde, serbest piyasa açısından en akılcı çözümlere vararak sistemin sürekliliğini sağlamaktadır.
    T. Şenyapılı’nın doktora çalışmasında da görülen odur ki, bir gecekondu yada bir marjinal sektör sorunu değil, belirli bir kapitalistleşme modeli ile karşı karşıya bulunulmaktadır. Yani ne gecekondu, ne de marjinal sektör sorunu, sorunun ekonomi-politik yönü gözardı edilerek ele alınamaz. O halde, yapılan değerlendirmeleri gelişme kuramları içinde belirli bir yere oturtma ve bu şekilde değerlendirme yapma gereksinimi açıktır.
    Gelişme kuramları, içselci-dışsalcı kuramlar ya da modernleşme-bağımlılık kuramı çerçevesinde ele alınabilir. Bu çerçevede ilk olarak, B. Turner’in dile getirdiği içselci-dışsalcı kuramlara değinilebilir. İçselci kuram, gelişmeyi bir takım dikotomik ideal tipler (topluluk/toplum, gelenek/modernlik, dini/laik) arasındaki bir dizi karşıtlıklarla kavramlaştırmaktadır. Bu kuramı izleyenler tarafından gelişme, nihai-durum toplumuna yol açan bir dizi zorunlu aşamalar (ilkel, modern öncesi, modern, endüstri-sonrası) boyunca ilerleyen süreç biçiminde değerlendirilmektedir. B. Turner’e göre, “gerçek gelişme süreci, içerdeki bir özün (ussallık) yavaş yavaş ilerleyen evrimsel bir açılımı veya bir özün olgunlaşması (modernleşme süreci) biçimini almaktadır. Gelişmenin sonucu ise, Batı kapitalizminin liberal demokrasilerinin aslında sadık taklitleri olan, durağan bir nihai duruma ulaşılmasıdır”.
    Mc Clelland (1961) ve Lerner (1958)’in çalışmalarında da, gelişme reçeteleri ve geri kalmışlığın giderilmesi çareleri de toplumun içsel değişmeleri çerçevesinde ifade edilmektedir. Bu çalışmalara göre; “gelişme, eğitim siste-minin düzeltilmesine, geleneksel liderlerin etkinliğinin azaltılmasına, yönetim biçiminin demokratikleştirilmesi veya iletişim sisteminin modernleştirilmesine yöneltilen bir dizi iç reformla yaratılabilir”.
    Modern Marksist yaklaşımların karakteristiği olarak kabul edilen dışsalcı kuramlar ise, içselci kuramın tersi bir varsayımdan yola çıkmaktadır. Buna göre, merkez-çevre kuramı çerçevesinde söylenirse, çevre (azgelişmiş/gelişmekte olan ülkeler), yalnız merkez (gelişmiş/sanayileşmiş ülkeler) zayıf olduğunda gelişe-bilecektir. Dışsalcı kuram ayrıca, “kapitalist toplumlar arasındaki uluslararası savaşlar ve kapitalist merkezin ekonomilerindeki çöküntüleri, çevredeki hızlı toplumsal ve ekonomik gelişmeyle ilişkilendirmektedir”. Sonuçta, dışsalcı gelişme kuramı, iç reformlardan çok, tekelci kapitalizmin yabancı ve yerli temsilcilerine karşı sınıf mücadelesi ve dünya kapitalist sömürü sisteminden kopuşu ifade ettiği söylenebilir.
    Yazında aynı karşıtlığı anlatmasına karşın, içselci-dışsalcı kuramlar deyimi yerine modernleşme-bağımlılık kuramı deyiminin çoğunlukla kullanıldığı gözlemlenmektedir. Bu deyimi yeğleyen M. Ersoy, marjinal sektörle ilgili olarak modernleşme-bağımlılık kuramı (okulu) arasındaki farklılıkları şöyle açıklamaktadır: “..Modernleşme Okulunun benimsediği bütünleşme kav-ramı, teleolojik bir anlam içerir. Bu yaklaşım kentlilerin açıkça belirtil-memesine karşın küçük kentsoylu kesimin ulaştığı ideolojik, politik ve ekonomik yaşam tarzını kentten kıra göç edenlerin ileride ulaşacakları bir ideal durum olarak görmektedir. Diğer bir anlatımla, kentle bütünleşmelerinin düzeyi göçmenlerin ne denli benzer bir yapı oluşturabildikleri veya anılan yaşam tarzı ve ilişkiler ağına hangi ölçüde girebildikleri ile ölçülmektedir”. Yani, Modernleşme Okulunun öngördüğü anlamda bütünleşme, modernleşme diye adlandırılan bir evrim sürecinin gerçekleşmesidir. Bu evrim ise, evrimin alt evrelerinde bulunan nüfus grubunun dönüşüm geçirmesi, bu sürecin üst evrelerine ulaşmış kentsoylu kesime benzemesi ve onunla birleşmesi, aynılaşmasını içermektedir.
    Modernleşme Okulunun karşıtı olarak Bağımlılık Okulunun çıkış noktasını ise, çevre oluşumlarda yukarıda öngörülen biçimde bir bütünleşme sürecinin gerçekleşmeyeceği savı oluşturmaktadır. Yani, iki kuram arasındaki karşıtlık, bütünleşme kavramının teleolojik içeriğinden çok, bütünleşme sürecinin çevre oluşumlarda gerçekleşme olasılığında odaklanmaktadır. Yani burada, Modernleşme Okulunun öngördüğünün tam tersi bir sürecin gerçekleşmesi beklenmektedir. Bu süreç şu şekilde öngörülmektedir: “Bağımlılık Okuluna göre çevre oluşum kentlerinde gözlemlenen bu farklılığın kaynağı, çevre ile merkez ülkeler arasında varolan bağımlılık ve sömürü ilişkilerinde aranmalıdır. Anılan ilişkiler varolduğu sürece toplumun farklı tabakaları arasındaki uçurumlar artacak ve marjinalleşme kalıcı bir olgu olarak daha da geniş toplum kesimlerine yayılacaktır. Dolayısıyla, evrim bütünleşme değil, marjinalleşme yönünde gelişecektir”.
    Özetlenirse, marjinal sektör açısından modernleşme ile bağımlılık kuramının (okulunun) ayrıldığı nokta, geleneksel kesimin geçici mi yoksa kalıcı mı olduğu noktasındadır. Birinciler, geleneksel kesimin gelişmeye koşut olarak zaman içinde modern kesim tarafından emileceğini savunurken, ikinciler, mevcut uluslararası işbölümünün varlığını sürdürdüğü sürece geleneksel kesimin ortadan kalkmayacağını ileri sürmektedirler. Sonuçta, marjinal sektör de, gecekondu olgusu gibi geleneksel kesim içerisinde değerlendirilirse, her iki kavramın da Bağımlılık kuramı (okulu)-dışsal kuram açısından kalıcı, Modernleşme kuramı (okulu)-içsel kuram açısından geçici olarak nitelendirildiği söylenebilir.

    1970’li Yıllarda Gecekondu Olgusunun Ele Alınışı
    1970’li yıllarda gecekondu olgusu daha çok modernleşme okulu temelinde, kentsel bütünleşmeyi kolaylaştırıcı, toplumsal patlamaları önleyici olumlu işlevler yüklenen bir olgu olarak kabul edilmekteydi. Bu anlayışın tipik göstergesi olarak E. Kongar’ın tampon kurum-mekanizmalar kavramlaştırması örnek gösterilebilir.
    Bu görüşe göre tampon kurum-mekanizmaların en önemli özelliği, eski yapıya da, geçilmekte olan yeni yapıya da ilişkin olmamalarıdır. Yani, E. Kongar’ın deyimiyle, feodal toplumdan kapitalist topluma geçiş sürecinde bunlar öyle ilişki ve kurumlardır ki, feodal yapıda da, kapitalist yapıda da bulunmazlar. Yalnızca geçiş sürecinde ortaya çıkarak, toplumun bütünleşmesini ya da bu bütünlüğün sürmesini sağlarlar. Sonuçta, E. Kongar’ın tampon kurum-mekanizmalar tanımına gecekondudan daha uygun bir örnek bulunmamaktadır. Yine, gecekondunun kentsel bütünleşmeyi kolaylaştırıcı işlevi açısından bu görüş yinelenirse, gecekondu, öyle bir tampon mekanizmadır ki, kentin öteki bölge kesimleri ile hem bölge olarak, hem de bölgede yaşayan aile ve bireyler olarak, etkileşimi ve bu etkileşim yoluyla bütünleşmeyi de sağlamaktadır. Bu bütünleşmenin diğer getirileri ise şöyle sıralanmaktadır: “Üstelik, bu bütünleşme sırasında köy ile de bağlantılar kopmamaktadır. Böylece, belki de, kentsel bölgelerin de üzerinde çok daha ulusal düzeyde bir bütünleşmenin mekanizmalarını oluşturmaktadır. Bu işlevi ile gecekondu olgusu, tampon mekanizmaların en önemli görevi olan disfonksiyon ve toplumsal çözülme kavramlarının anlamsızlaşmasını, ulusal düzeyde, sanayi ve hizmet kesimleri tarafından emilen ve emilmeyen nüfus açısından gerçekleştirmektedir”.
    “Başlangıçta köylülüğün çözülmesiyle kentlerde biriken kitlelerin zaman içinde kentli değerleri benimseyecekleri, kentlileşecekleri varsayılıyordu. Geçen süre içinde kentlerde biriken bu kitlelerin ikinci nesillerinin bile böyle bir dönüşümü gerçekleştirmedikleri ortaya çıktı. Yeni kentliler kentin fırsatlarından yararlanmalarına, siyasal mekanizmayı etkileyebilmelerine karşın, kentin diğer kesimleriyle bütünleşemiyor, arada kalıyorlardı. Bu arada kalışın kültürel alandaki ilginç bir yansıması 1970’li yıllardan sonra yayılan “arabesk” müzikle ortaya çıktı. Yeni kentliler piyasa mekanizması kanalıyla kendi tercihlerini güçlü olarak ifade etme olanağı buluyordu”.
    Yukarıda yer verilen alıntıda ortaya konulduğu üzere, son otuz yılda görülmüştür ki, kente göç edenler, öngörüldüğü gibi zaman içinde kentli değerleri benimsememişler, kentlileşememişler, aksine kendi değerlerini koruyarak, piyasa koşullarında, siyasal ve kültürel alanda rahatça kendi tercihlerini yaşama geçirebilmişlerdir.
    T. Şenyapılı ve E. Acar da, gecekonduda yaşayanların yaşam biçimi ile ilgili olarak, gecekondulunun tüketim mallarına yönelişi ile yaşam standardının düşüklüğü arasındaki çelişkiye dikkati çekmektedir: “Yolsuz, susuz, kanalizasyonsuz gecekondunun düşük bedelli yoksul yaşam biçimi, bu plansız alanların 1970’lerdeki montaj sanayi atılımının dayanıklı tüketim malları pazarına eklemlenmesini kolaylaştırdı. Gecekondulu, yiyeceğinden, giyeceğinden zorunlu olarak kıstığını, televizyon, buzdolabı ve çamaşır makinesi taksitlerine yatırdı” . Burada vurgulanması gereken nokta, gecekondulunun parasal açıdan yoksunluk hissetmesine karşın, belki de aynı ölçüde kültürel açıdan yoksunluk hissetmemesidir.



    Değişen Gecekondu

    Ülkemizde gecekondunun ilk ortaya çıktığı 1950’li yıllardan itibaren yaşadığı değişim, dönemlere ayrılarak şu şekilde ortaya konabilir. 1950’li yıllardaki gecekonduların temel özelliği, kırdan göçenlerin kamu arazisi üzerinde esas olarak kendi emekleri ile yapım sürecini gerçekleştirmeleridir. İlk kuşak gecekonduların bir başka özelliği de, üretilen gecekonduların sahipleri ile kullanıcıları arasında bir ayrışma olmamasıdır. 1970’li yıllarda ortaya çıkan ikinci kuşak gecekondularda ise hem arsa edinme, hem de gecekondu yapım süreci değişmiştir. Eskiden olduğu gibi kent yakın çevresindeki kamu arazilerinin kullanıcılar tarafından, üzerinde gecekondu yapmak amacıyla işgal edilmesi arsa elde etmenin tek yolu olmaktan çıkmış, kent çeperindeki arsalar bu kez arsa sahipleri tarafından parsellenip satılmaya başlanmıştır. Öte yandan, yapımcı konut sahibi özdeşliği de giderek ortadan kalkmış ve gecekondular artan oranlarda başka gruplar tarafından inşa edilip satılmaya başlanmıştır. 1980’lerde, 12 Eylül yönetiminin baskısıyla kısa bir dönem kesintiye uğrayan bu süreç, daha sonra 1970’li yıllarda gecekondulaşma eğilimlerinin, özelliklerinin daha belirginleşmesiyle 1990’lara kadar gelinmiştir. Yani, 1990’lardaki arazi mafyası ve kaçak yapılaşma, 1970’lerin bir uzantısı, belirginleşmesi olarak görülmelidir. Sonuçta, bugün gecekondulaşma, kentsel alanlarda barınacak bir yer bulmanın ötesinde bir anlam kazanmış, kentte oluşan rantlara el koyma mücadelesinin bir aracı haline gelmiştir.
    Yukarıda özetlenen gecekonduda yaşanan değişim, alan araştırmaları ile de ortaya konmuştur. Örneğin T. Erman’ın gecekondu araştırmasında da bu değişimi tespit etmek mümkündür. Bu araştırmada, inceleme kapsamındaki 1960’ların ortasında kurulmuş bir gecekondu mahallesi, yıllar içinde sosyal kompozisyonu açısından bir takım değişikliklere uğramıştır. Örneğin, gece-kondu sahiplerinden durumları düzelenler gecekondularını kiraya vermişler ve kendileri de yakın semtlerdeki gecekonduların yıkılmasıyla yerlerine yapılan ve sınırlı bütçeli gruplara hitap eden apartmanlara taşınmaya başlamışlardır. Bu araştırma da, gecekonduyu yapan ile orada yaşayan insanlar arasında bir ayrımın başladığını ortaya koymaktadır.
    Günümüzde, gecekonduda özellikle tüketim mallarına sahiplik bakımından zaman içinde olumlu gelişmelerin gözlendiği söylenebilir. Sosyoloji Derneğinin yaptığı araştırmada, gecekondu mahallelerindeki konutların %91’inin televizyonu, %52’sinin çamaşır makinesi, %59’unun dikiş makinesi bulunmaktadır. Radyo ve buzdolabı, gecekondularda sorgulanmasına bile gerek kalmayan oranda yaygın olarak kullanılmaktadır. Bir modernleşme göstergesi olarak tespit edilen diğer tüketim mallarının gecekondulardaki oranı ise şöyledir: Müzik seti %35.9, video %10, tam otomatik çamaşır makinesi %11.7, telefon %50. Kentteki uyumlarını ve benimseme düzeylerini saptama açısından sorulan “kendinizi başarılı buluyor musunuz?” sorusuna ise %68.2 oranında başarılıyım yanıtı alınmıştır. Aynı bağlamda kendilerini kentli görenlerin oranı da (%71.4) yüksek çıkmıştır.
    Bütün bu değerlendirmeler, kentle bütünleşmeye yönelik isteklerin açıklanması, buzdolabı, televizyon gibi bazı maddi kültür öğelerinin gecekonduda kullanılıyor olması, gecekondunun değişimini ortaya koyabilir. Ancak, 1950’lerden günümüze geçen yarım yüzyılı aşkın süre göstermiştir ki, özellikle yaşam biçimi ve kültürel yönden gecekondulu beklendiği ölçüde değişim göstermemiştir. Bunun yerine, kentte kendi kültürünü ve yaşam biçimini egemen hale getirmiştir. Bu da gecekondunun kalıcı, kronikleşen yönünü ortaya çıkarmaktadır.

    Kronikleşen Gecekondu
    Gecekondu konusu ilk olarak 1966 yılında çıkarılan 775 sayılı Gecekondu Yasası ile bir düzenlemeye kavuşmuştur. Bu Yasa ile getirilen affın dışında, tasfiye, ıslah ve önleme bölgelerinin oluşturulmasına olanak tanınmış ve bu yeni meşruiyet çerçevesi içindeki gelişmeleri kolaylaştırmak bakımından İmar ve İskan Bakanlığına ve belediyelere, kaynak ve arsa sağlayacak pozitif nitelikli düzenlemelere gidilmiştir. Ancak nasıl yorumlanırsa yorumlansın, bu Yasa ile gecekonduların affının başlamasının, gecekondulaşmanın süreklilik kazanmasında, başka bir deyişle kronikleşen gecekondudaki etkisi yadsınamaz.
    Gecekondu Yasasında olduğu gibi, getirilen gecekondu aflarında da temel kaygı gecekondu sahiplerine kentsel yaşamda bir güvence sağlamak olmuştur.

    Bu güvenceye kavuşan gecekondu mahallelerinde konut kalitesinin yanısıra, siyasal himayecilik mekanizmaları yardımıyla altyapı kalitesi de belli ölçüde gelişmiştir. Bu gelişmeler ise, gecekondu yapımının ticarileşmesini getirmiş, gecekondu, yalnız bir barınak olmaktan çıkarak kentte oluşan ranttan nemalanmayı sağlayacak bir yatırım aracı haline gelmeye başlamıştır.
    Yaşam biçimi ve kentlileşme açısından bakıldığında, gecekondu ailesinin kentle tümüyle bütünleşemediği, gecekondu ile kent kültürü arasındaki ayrımlaşmanın süreklilik kazandığı, bir başka deyişle kültürel boyutuyla da kronikleşen gecekondunun varlığı savunulabilir.
    Gecekondu aileleri üzerinde yapılan araştırmaların bulguları da yukarıdaki savı destekler niteliktedir. Buna göre, gecekondu ailelerinde kadın bekarken çalışıyor evlenince yasak, evde büyük oranda (%61.6) yer sofrasında yemek yenilmekte ve ev içi yaşamda oldukça yaygın bir biçimde geleneksel-kırsal davranışlar sergilenmektedir. Bulgular, büyük kentlerin toplumsal ve kültürel etkilerinin gecekondu ailesinin yaşam biçiminin değişmesinde ve ev içi yaşantısının modern nitelik kazanmasında görece güçsüz olduğuna işaret etmekte ve kent kültürü diye tanımlanabilecek olgunun bu tür boyutlarının gecekondu ailesinin yapısına sızmakta zorlandığını göstermektedir. Bu bulguyu şaşırtıcı bulmamak gerekir. Çünkü, kırsal göç ile kentleşme, Türk ailesinde aile bağlarının kopmasına yol açmamakta, modernlik karşısında akrabalık ilişkileri önemini korumaktadır. Bu nedenle, aile konusunda tek doğrusallı değişimi öngörme ve evrimci tezlerden etkilenmenin yerine, somut toplumlarda somut durumları açıklayabilecek nitelikte bir farklılaşmalı değişim modeli önerilmektedir.
    Gecekondunun geleneksel-kırsal kültürden kent kültürüne doğru gelişmesi yerine kendine özgü bir değişim yaşaması, zaman içinde gecekondu kültürünün varlığını koruyarak kentte egemen kültür haline getirmiştir. Böylelikle gecekondunun kent kültürünü benimseyerek giderek modernleşmesi yerine, seçkinlerin moderni, gecekondunun gittikçe artan egemenliğinin nitelediği politika ve kültür karşısında giderek marjinalleşmiştir.
    Sonuç
    Gecekondulaşmanın başlangıcından günümüze kadar geçen yarım yüzyıllık süre göstermiştir ki, gecekondu ve gecekondulaşma geçici bir olgu değildir. Modernleşme kuramı çerçevesinde yapılan gecekondu kesiminin zaman içinde kentle bütünleşeceği ve bu bakımından gecekondunun bir tampon işlevi göreceği yönündeki değerlendirmelerin ise elli yılı aşkın sürede gerçekleştiğini savunmak güçtür. Bunun aksine gecekondunun ve gecekondulaşmanın kalıcı hale gelerek kronikleştiği, gecekondu ailesinin tam olarak kentle bütünleşemediği, kent kültürünü benimsemediği, bunun yerine kentli seçkinler karşısında giderek çoğunluğu sağlayarak kendi kültürünü egemen kıldığı savunulabilir.
    Öte yandan 1970’li yıllarda olumsuz olarak değerlendirilen marjinal sektör kavramı yerine bu kavramı da kapsayan ve daha geniş bir kavram olan enformel sektör kavramının kullanılmaya başlandığı söylenebilir. Enformel sektör, marjinal sektörü de içinde barındırmasına rağmen, onun gibi olumsuz nitelenmemekte, aksine ekonominin itici bir gücü olarak görülebilmektedir. Enformel sektörün bu denli gelişmesi toplumsal yapıya da daha çok olumsuz etkide bulunmaktadır.
    Özetle, kentleşmede gecekondu, kültürde arabesk neye karşılık geliyorsa üretimde de enformel sektör aynı şeye karşılık gelmektedir yönünde ileri sürülen tez kabul edilecek olursa, yaşanan elli yılı aşkın deneyim göz önünde tutulduğunda, kentleşmede gecekondunun, kültürde arabesk kültürün, üretimde de enformel sektörün egemen hale geldiği söylenebilir


    Kaynakça
    -ATAUZ, Akın-GÖKÇELİ, Raşit, Enformel Sektör Üzerine “Enformel” Tezler, Planlama, Sayı 1-4, Ocak-Aralık 1992.

    -BAŞBAKANLIK AİLE ARAŞTIRMA KURUMU, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Terör Nedeniyle Göçeden Ailelerin Sorunları, Ankara, 1998.

    -ERDER, Sema, Kentsel Gelişme ve Kentsel Hareketler: Gecekondu Hareketi, Sivil Toplum İçin Kent, Yerel Siyaset ve Demokrasi Seminerleri, Dünya Yerel Yönetim ve Demokrasi Akademisi (WALD) Yay., İstanbul, 1999.

    -ERMAN, Tahire, Farklılaşan Kırsal Kökenli Cemaat, Değişen Gecekondu: Bir Etnografik Araştırmanın Gösterdikleri, Sosyoloji Araştırmaları Dergisi, Cilt 1, Sayı 1-2, Güz 1998.

    -KELEŞ, Ruşen, Kent, Kentleşme ve Enformel Kesim, Ankara, 1999.
     

Sayfayı Paylaş