1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Gök ve Türkler

Konusu 'Genel Türk Tarihi' forumundadır ve wien06 tarafından 20 Mart 2010 başlatılmıştır.

  1. wien06

    wien06 V.I.P V.I.P

    Katılım:
    30 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    6.117
    Beğenileri:
    148
    Ödül Puanları:
    4.480
    Meslek:
    Serbest
    Yer:
    Viyana
    Banka:
    292 ÇTL
    “Ey Türk Milleti!
    Gök yıkılmasa! Yer çökmese!
    Seni kim ortadan kaldırabilir!…”
    1. GÖK VE GÖĞÜ YARATAN “YÜCE TANRI”
    [Linkleri görebilmek için ÜYE olmalısınız!..]
    Gerçi Türkler göğe “Tengri” diyorlardı. Fakat göğü de yaratan kutsal ve yüce bir güç vardı ki, bunun da adı, yine Tengri, yani Tanrı idi. Göktürk yazıtları, gökle yerin ve insanlığın yaratılışını anlatırken, söze şöyle başlıyorlardı:“Yukarıda mavi gök,
    “Aşağıda Yağız Yer yaratıldığında,
    “İkisi arasında İnsanoğlu yaratılmış;
    “İnsanoğlunun üzerine de,
    “Atalarım, Bumın-Kağan, İstemi-Kağan, (kağan olarak) “oturmuşlar!…”
    Onların ağzından dinlediğimiz bu cümlelerden de anlaşılıyor ki “Kök Tengri”, kendi kendine kutsal bir güç ve yaratıcı değildi. Onu da yaratan ve her şeyin üstünde olan bir güç vardı. Bunun için de göğe, bir renkle sıfatlandırma yolu ile, “Kök Tengri” diyorlardı. Herhalde, yalnızca Tengri sözü, bunların çok üstünde, yaratıcı ve kutsal bir güçle ilgili idi. Bu sebeple tarihçi Süryani Mikâil, Anadolu Selçuklularının İslâmiyetten önceki tek Tanrılarından söz açarken, “Türklerin bu yüce Tanrıya Kan Tengri, yani Han Tanrı, en Yüce Tanrı dediklerini” yazıyordu. Bu deyim “Kang Tengri” şeklinde de söylenebilirdi. Çünkü eski Türkçede “Kang” sözü, baba ve en ulu ata için kullanılan bir deyimdi.
    Türk Kağanları, “Tanrının elçisi” idiler:

    Büyük Hun devleti Çağında “Tengri” sözü, yalnız başına, Çinlilerin en kutsal gücünü ifade eden “Tien” deyimini karşılıyordu. Çin imparatoru da, “Göğün ve Tanrının oğlu” idi. Bunun gibi, Büyük Hun İmparatorluğunun meşhur Hükümdarı Maotun (Mete)’nin unvanı da, “Tengri’nin oğlu” idi. Bu deyimler, Çin’de de zamnala değişikliklere uğramıştı. Çin imparatorları Göktürk kağanlarına yazdıkları mektuplarında onlara artık “Kutsal Kağan” demeğe başlamışlardı. Bu yolla, meselâ meşhur Göktürk Kağan’ı İşbara (saha-po-lüeh) Kağan’ın unvanına bir Tanrı sıfatı da, eklenmiş oluyordu. Biz burada bu konuların derinliklerine inecek değliz. Ancak bunları söylemekten maksadımız, “Türklerin yerin ve göğün üstünde olan, tek ve güçlü bir Tanrıya inandıklarını” göstermek içindir.
    Türkler başlangıçta Tanrı sözünü, yalnızca yaratan tek Tanrı için kullanırlardı. Sonradan anlamını genişletmiş ve her türlü kutsal ve büyük şeyler için söylemeğe başlamışlardı.
    Bu konuda Kaşgarlı Mahmud şöyle diyordu:
    “Kâfirler göğe Tengri derlerdi. Yine bu adamlar, büyük bir dağ, büyük bir ağaç v.s. gibi, gözlerine büyük görünen şeylere de, hep Tengri adını verirlerdi. Bu yüzden de bu gibi şeylere tapınır ve secde ederlerdi. Yine bu kimseler, bilgin insanlar da Tengrigen adını verirlerdi”.
    Bu kitabın birçok yerlerinde sık sık söylediğimiz gibi Türklerde, sağlam prensiplere dayanan bir “devlet dini” vardı. Büyük devletler yaşadıkça bu değişmez prensipler her şeye hâkim oluyor ve devlet dağılınca da, halk yine kendi bildiğine devam ediyordu. Gerçi halkla devlet dininin esasları birdi. Fakat, her bölgeye ve zamana göre, esas prensiplerde bazı farklar beliriyordu. Uygurların Mani ve Buda dinlerini kabul etmeleri ile, durum büsbütün değişti. Bu dinlerin birçok tanrıları varıd. Bu sebeple her kutsal şeye Tanrı denmeğe başlandı. Hatta öyle bir hale geldi ki, hürmet edilen bir yengeye bile, saygı ifadesi olarak, “Tengrim” sözü kullanıldı. Bunları söylemekten maksadımız, bizi burada ilgilendiren tek şeyin, her türlü dış tesirden uzak, esas Türk düşüncesini bulup ortaya çıkarmak olduğunu belirtmektir.
    “Eski Türklerin yüce ve tek Tanrısı, İslâmiyetteki ‘Allah’ gibi mücerret ve şekilsiz bir güçtü”:
    Hatta Altay Şamanizminde bile, göğün katlarının resmi yapıldığı halde, Tanrının şekli çizelemiyordu. Düşünmeliyiz ki Şamanizm, Türk dininin en dejenere olmuş bir tipidir.
    “Türkler göğün yaratılışı hakkında, İslâmiyetten önce ve sonra, pek ayrı düşünmemişlerdi”:
    Eski Bektaşî şairlerinden Âşık Hasan‘ın aşağıdaki şiiri, İslâmiyetin ana düşüncelerine ne kadar uygun ise, eski Türk düşünce düzenine de o kadar uygundur:
    “Yerlerin göklerin binasın düzen,
    “Ak üstünde kara yazılar yazan,
    “Engûr şerbetini Kırklara ezen,
    “Hünkâr Hacı Bektaş Alî kendidir!”
    Başka bir Türk şairi Azmî Baba da aynı fikri, daha başka türlü anlatıyordu:
    “Yeri göğü, insü cinni yarattın,
    “Sen ey mimarbaşı, eyvancı mısın?
    “Ayı, günü, çarhı, burcu varettin,
    “Ey mekân sahibi!… Rahşaneı mısın?
    Göktürk yazıtlarında da Tanrı güç verir, Tanrı kut, yani şans ve devlet verir, yanılanları yok eder ama; bütün bunları yapan Tanrının nasıl ve kim olduğundan da söz açılmazdı.
    Tanrı’nın şekli yoktu:

    “Tanrı kendine benzerdi”: Göktürk yazıtlarında “Tengri-teg Tengri” diye bir deyim geçer. Bu deyim, şimdiye kadar “Göğe benzer gök” diye tercüme edilmiş ve böylece açıklanmıştır. Buradaki Tanrının gök olabilmesi için ona Kök Tengri denmesi gerekirdi. Bu sebeple biz bu deyimi, şimdiye kadar hep, “Tanrıya benzer Tanrı” diye açıkladık. Bu, bir nevi, İslâmiyetteki “Vâci. Ül-Vücud” nazariye ve tefsirinin karşılığı idi.
    Allah’ın şeklini ve biçimini bilen yoktur ve bilemeyiz. “Onun vücudu bilinmeyen kendi bünyesine göre, nasıl icâb ediyorsa ve nasıl väcib ise, öyledir”. Yukarıdaki eski türkçe cümle de, Tanrının şeklini soranlara böyle bir cevap veriyordu. Yahut da Tanrı, “Göğün maviliği ve sonsuzluğu” gibidir. Bu durumda da şahıs ve şekil bahis konusu değildi ve İslâmiyetin Allah’ından başka bir şeye benzetilmezdi. Dede Korkut Kitabında, Deli Dumru’un Tanrı için söylediği sözler de, bir nevi Göktürk yazıtlarının bir devamı gibidir. Konumuzu Deli Dumrul‘un sözleri ile bitirelim:
    “Yücelerden yücesin!
    “Kimse bilmez nicesin!
    “Görklü Tanrı!”
    Tanrı, “Yokluk” demek değildi:

    “Zaman ne mekân” prensipleri üzerinde ayrı bölümlerimizde durmuştuk. Yunus Emre derin bir Mutassavvıftır. Onun fikirlerinde, eski Türk halk inançlarını bulmak biraz zordur. Aşağıdaki şiirinde, yer ve göğün yaratılışını, yine Türk halk deyimleri; fakat “Vahdeti vücûd” nazariyesinin fikri içinde anlatır:
    “Yere göğe bünyad uran,
    “Irılmadan kayyım duram,
    “Denizlere göl çağıran,
    “Adım Yunus, umman benim!”
    Mustasavvıflara göre yer gök yaratılmadan önce “adem”, yani “Yokluk” vardı. İnsan ruhu, yokluktan geçerek bugünkü hale geldi. Altay mitolojisinde, yaratılıştan önce, uçsuz bucaksız bir “Okyanus” vardı. İran mitolojisinde ise, bir esir (Aether) her tarafı kaplıyordu. Altay ve İran mitolojisinde dünya yokluktan “Ex-nihilo” varolmamıştı. Bununla beraber tasavvuftaki “ademiyet” de büsbütün yokluk demek değildi. İşte yine Azmî Baba‘nın bir şiiri:
    “Bu âlemi ekvan yaratılmadan,
    “Evvel yokken, vara uğradım geldim!
    “Onsekiz bin âlem, dünya boğiken,
    “Kâmildeki nura uğradım geldim!”
    Bütün bunlar da bize gösteriyor ki, ister Şamanizm’de, isterse İslâmiyet veya tasavvufta olsun, insanlığın birleştiği bazı müşterek düşünceler vardır.
    Türklerin, gökle beraber insanlığa da önem vermeleri:

    Şamanist Altay Türklerinin “Yaratılış destanları”nı ayrı bir bölümümüzde inceleyeceğiz. Bu destanlara, birçok dış tesirler sızmıştı. Aynı zamanda, eski Türk düşüncesi de, bu destanlarda oldukça dejenere edilmişti. Bu bölümümüzde bizi ilgliendiren konular, daha çok büyük devletler kurmuş ve yüksek bir içtimai seviyeye erişmiş Türklerle ilgili meselelerdir.
    Türk mitolojisi gökle yere büyük bir önem vermişti. Bunların yanında üçüncü olarak, çok önemli bir eleman da vardı ki, o da insanlık (Hümanitas) idi. Eski Türkler, bu üçüncü ve en önemli unsura, “Kişi oğlu” diyorlardı. Türklere göre insanlık, İran ve Hint mitolojisinde olduğu gibi Tanrının tecrübe ve hatta eğlenmek için yarattığı canlılar değildi. İnsanlar, Önasya mitolojilerinde olduğu gibi, cennetten kovulmuş ve cezalandırılmış günahkârlar da değillerdi. Eski Türklerde, Mani dininde veya Altay yaratılış destanlarında olduğu gibi, zayıf, korkak, âciz ve iradeleri ellerinden alınmış insanlar da yoktu. Türklerde, ve Yunan mitolojisinde olduğu gibi “Kadın, erkek”, “Okeanus” ve “Tethys” gibi Tanrılar, ne de Hint, İran ve Yunanistan’daki gibi ateş, su, toprak ve hava gibi unsurlar görülürdü.
    “Göktürk yazıtları, her türlü mistisizmden uzak, gerçekçi büyük bir devlet mitolojisini, bütün açıklığı ile bize veriyorlardı”:
    Elbette ki bu çağda da, böyle Türk destanlarını anlatan ozanlar ile türlü kutsal şeylerden söz açıp törenler yapan, fal açan, hasta iyileştirmek isteyen Şamanlar da vardı. Fakat bunların devlet düzenindeki tesirler azdı. Devlet içinde “Baş Rahip” (Pontifex maximum), kağan ve hükümdardı. Tanrıya karşı mes’ul olan, o idi.
    Büyük Hun devletinden beri din törenlerinde hükümdarların başkanlık etmesinin nedenini bunlar da aramak lâzımdır. Yavuz Sultan Selim’i Halife olmağa zorlayan sebepler, Ortaasya Türk devletlerinde çoktan denenmiş ve gereği yerine getirilmişti. “Devlet içinde tek otorite prensibi”, Türk ictiami teşkilâtının temel düzenini teşkil ederdi.
    “Türk Kağanlığı”, yer ve gökle beraber yaratılmıştı:Türkler, Güney ve Önasya mitolojilerinde olduğu gibi ateş, su, toprak v.s. gibi cansız şeylere değil; gök, yer gibi büyük varlıklarla, insanlığa önem vermişlerdi. Bu duruma göre Türk mitolojisinin “Dört elemanı” şöyle sıralanabilirdi:
    1. “Gök”,
    2. “Yer”
    3. “İnsanlık” (Kişi oğlu),
    4. “Devlet”: Türk Kağanı.
    Tanrının yarattığı ve izin verdiği başlıca dört şey, bunlar idi. Genel olarak büyük devletler kuruldukça, mitolojilerde değişikliklere uğruyor ve bu yeni devlet düzenine uyuyorlardı. Büyük İskender ile Yunanistan; Serhas (Xerxes)’le de İran miitolojileri, bu hükümdarların devlet düzenlerine uyma zorunda kalmışlardı. Elbette ki Türk devleti düzeni ile mitolojisine dışarıdan hiçbir tesir girmemiştir, denemezdi. Ama az sonra da göstereceğimiz gibi, Ortaasya’lılarla Doğu Cermenlerin gök dini ile sosyal düzenleri, atlı göçebelerin yaşama ortamlarına göre doğmuş ve gelişmiş bir sistemdi. Türklerden söz açılırken, hatırdan bir an bile çıkarılmaması gereken önemli nokta işte şudur.
    “Tanrı, yer ve gökle beraber insanlık ile Türk Hakanını da yaratmıştı”. Buna benzer düşüncelere, Güney Sibirya’da türk halklarının, mitolojilerinde de rastlıyoruz. Meselâ Ak-Han adlı bir Han, yanındaki adamına şöyle diyordu:
    “- Gökler yer yaratıldığında ben de vardım”.
    Gerçi Ak-Han bu sözü, hükümdarlığının ve devletinin eksikliğini göstermek için söylemişti. Fakat ne de olsa bu da, eski bir zihniyetin bize kadar gelen bir yankısı idi. Manas destanında, Alman-Bet bölümüne geçilirken de şöyle deniyordu:
    “Yer, yer olduğunda; su, su olduğunda;
    “Altı atanın oğulları kâfirler; üç atanın oğulları müslümanlar da vardı…”
    Bu da bir masal tekerlemesidir. Fakat, insanoğlu ile ilgili olayların yer ve suyun yaratılışı ile birlikte başlaması, elbetteki üzerinde durulacak önemli bir noktadır.


    2. GÖĞÜN RENGİ
    “Yukarıda Mavi Gök,
    “Aşağıda Yağız Yer…”
    Göktürk Yazıtları
    Göğün rengi ve Tanrının rengi:
    “Tengri”, yani Tanrı sözünün, başlangıçtan beri Türklerde, gök kubbesini ve hatta, gök maviliğinin sonsuzluğunu ifade ettiğini söylemiştik. Çinliler de, hem gök ve hem de Tanrı için aynı sözü yani “Tien” deyimini kullanıyorlardı. Moğollar’da, Çin’in bu tesirinden kurtulmamışlardı. Moğolca’da “Tengri” yani Tanrı sözü XII. Asırda bile, henüz daha gök anlamına geliyordu. Türkler ise, göğe bir renk vererek çoğu zaman “Gök Tengri”, yani “Gök Tanrı” deyimini kullanıyorlardı. Göğü, böyle renk verme yolu ile ifade etme, Türklerde görülen bir adetti. Böyle bir renklendirme, Moğollarda yoktu. Bununla beraber Moğollar da, hükümdarla ilgili yazılara, defter ve kitaplara “Kökö-bicik” veya “Kökö-debter” derlerdi. Bu yazıların “Gök rengi ile renklendirilmesi” de onlara verilen büyük önemi gösteriyordu.
    Güney Sibirya’daki Türk halkları tarafından söylenen efsanelerde gök rengi, önemli bir yer tutuyordu. Onlara göre dünya topraklarının bittiği yerde, sonsuz bir “Mavi deniz” vardı. Bu denizin adı da “Kök-Tengiz”, yani “Gökdeniz” idi.
    Bu efsanelerde geçen hükümdarların adları da “Kök-Katay”, “Kök-Han” gibi, gök rengi ile sıfatlandırılmış, efsanevî hükümdarlardı. Yine bu efsanelerde, uçabilen ve konuşabilen birçok atlara ra rastlanıyordu. Bu kısrakların çoğunun renkleri de, yine gök idi. Dede Korkut Kitabında hikâyelerde de, bunların pek çok örnekleri vardır.
    Öyle anlaşılıyor ki başlangıçta Türkler yalnızca “Gök” demiyorlar ve iki sözden meydena gelen “Gök Tanrı” deyimini kullanıyorlardı. Bununla beraber, Göktürk yazıtlarının bazı yerlerinde bile göğe, yalnızca “Kök” dendiği de görülmekte idi. Zaman geçtikçe, gök sıfatının önündeki “Tanrı” büsbütün kalkmış ve göğe yalnızca “Gök” denmeğe başlanmıştı. Uygur çağında ise sema için, yalnızca “Kök” denip geçiliyordu. Çünük artık Tanrı sözünün de yeni anlamları vardı ve bunları birbirinden ayırmak gerekiyordu.
    “Yer”in de kutsal bir rengi vardı:

    Başlangıçta gök nasıl renklendiriliyorsa; yere de, aynı şekilde renk veriliyordu. Eski Türkler, göğe “Kök Tengri” derler iken; yere de “Yağız Yer” diyorlardı. Eski Türkçede “Yağız” sözü, “Toprak rengi” anlamına gelirdi. Anadolu’da da, “Yağız Delikanlı” dendiği zaman, ilk hatıra gelen şey de, “yüzü doğuştan ve güneşten toprak rengini almış bir genç” olurdu.
    “Yağızlık”, gençliğin, kuvvetin ve kahramanlığın da bir sembolü idi. Fakat bu renk, bazı İstanbullu şairlerin anladığı gibi, hiçbir zaman siyah anlamına gelmemişti. Gök ve mavi gibi yağız renk de, Türkler için kutsal renklerden biri idi. Eski Türkler bazan da yer ve gök sözünü bile kullanmadan, onları yalnızca renkleri ile ifade ederlerdi. Meselâ “Köklü yağızlı”. “Göklü yağızlı” deyimi, “Göklü ve yerli” bir dünyayı ve o dünyanın insanlarını ifade ederdi.
    “Gök” kutsallığın, “Yeşil” ise ölümlülerin rengi idi:
    Göğe yalnızca “Gök” denmeğe başlandıktan sonra, ortaya yeni meselelerde çıkmaya başlamıştı. Gerçi gök kelimesi bir rengi ve maviliği ifade ediyordu. Fakat Türkler bunu çoktan unutmuşlardı. Kutsal ve önemli şeyleri renklendirme, Türk edebiyatının değişmez bir adetiydi. Bu sebeple XI. asırda göğe “Yaşıl Kök”, yani “Yeşil Gök” denmeğe başlandığını da görüyoruz. Gerçi Türkler İslâm dinini kabul etmişlerdi ve bu sebeple de, gök ile yer hakkındaki fikirleri epeyce değişikliğe uğramıştı. Buna rağmen Türklerin, eski fikirleri ile, İslâmiyetin getirdiği yeni görüşleri, birbiri ile uyuşturmağa çalıştıklarını da görmüyor değiliz. Meselâ Kutadgu-Bilig, Tanrıdan söz açarken şöyle diyordu: “Yaşıl kök yarattı, öze yulduzı”. Yani (Tanrı) mavi gök yarattı, üstüne de yıldızı.
    Burada karşımıza çok önemli bir mesele çıkmaktadır. Şair bu mısralarında, eski Türkler ve hatta Altay Şamanistleri gibi, gök ile yıldızları, birbirlerinden ayrı iki âlemmiş gibi kabul ediyordu. Ona göre, “Gök kubbesi başka; güneş, ay ve yıldızlar âlemi ise, bambaşka dünyalar idiler”. Az sonra “Gök kubbesi” ile ilgili bölümümüze gelince, bu konuya daha geniş olarak aydınlatmış olacağız.
    “Yüce Tanrı”, sonsuz gök maviliklerinin ötesinde idi:
    “Gök Tanrının bizzat kendisi değildi”: bunu az önce Türk edebiyatında örnekler vererek göstermeğe çalışmıştık. Aslında Türk mitolojisinde birer maddî dünya olan Gökle yar arasında, belirli bir ayrılık da yapılmamıştı. Tanrı, kendi rengini göğün maviliğinden almıştı. “Fakat bu gök, bir kubbe ile kapanmış ve yıldızlar âleminden ayrılmış olan gök değil; sonsuz maviliklere bürünmüş olan uzay ve kâinat idi”. İran mitolojisinde de, güneşi, yıldızları ve göğü yaratan Hürmüz (Ormazd) idi. Fakat onun karşısında ikinci bir kuvvet bulunuyordu. Yeri yaratan ve yerlerin sahibi “Ehrimen” vardı. Türk mitolojisinde ise yer ile göğün yaratılışı, ikinci bir gök, yani sonsuz uzay maviliği ile ilgili idi.


    3. GÖK FEZADAN AYRI İDİ

    “Ol Felekte dün olmaz,
    “Ay, gün doğup dolunmaz!…”
    Yunus Emre
    Türklerin feza ile göğü birbirinden ayırmaları:

    Uçsuz ve bucaksız gök kubbesinin altında, dünya ile ilgili bir de gök boşluğu vardı. Eski Türkler, dünyaya değen bu boşluğa, daha doğrusu “Hava” ya “Kalıg” veya “Kalık” derlerdi. Kalgıg’ın sonsuzluklara kadar uzanan büyük gökle ilgisi yoktu.
    Yine Türklere göre kalıg, yani “Hava”, büyük gök gibi kutsal da değildi. Gerçi, bulutlar kalıg’da gezer, şiddetli yağmur ve dolular hep kalıg’dan gelirdi. Fakat herkes kuşları ile kartalların dolaştığı, keskin gözleri ile av aradıkları yer, gök ile bulutların arasıydı. “Yeryüzü, nasıl insanların ve diğer canlı varlıkların yeri ve yurdu ise; kalıg, yani hava da kuşların uçuştukları, gezindikleri ve hatta barındıkları bir bölge idi”. Bu sebeple hava adetâ yeryüzünün bir parçası gibi görülüyor ve düşünülüyordu.
    Bunun içinde eski Türk kitapları kuşlardan söz açarken, onlara “Kalık kuşları” derlerdi. Eski Türkler, insanların yaşadığı dünyaya genel olarak “Acun” adını verirlerdi. Kuşların gezdiği hava da, Acun’un bir parçası idi.
    Kuşların uçuştuğu “Hava boşluğu”, Dünya’dan sayılıyordu:
    Bunun için de, bu bölgeye bazı Türk kitapları, “Acun kolluk” yani dünyanın havası, göğü adını vermişlerdi. Çince eserlerden tercüme edilen eski türkçe kitaplarda kalık sözü, genel olarak çince, “kung” deyimi ile karşılanmıştır. Bu deyim de genel olarak, “Boşluk” anlamına gelirdi. Bununla beraber, “Sonsuz gök boşluğu”nu ifade etmesi için de, bu kelimeye bazı sıfatlar ilâve edilirdi.
    Eski Çinliler, Hunların ve Göktürklerin yuvarlak ve kubbeli çadırlarına “Kiung-lu” adı verirlerdi. Bu deyimin etimolojisinin, “Kubbe” olması da çok muhtemeldir. Eski Ortaasya’da gök kubbesi ile çadır kubbesi, halk inanışlarında beraber gidiyorlardı.
    Ayrıca farsçadaki “Gerdek” sözü, “Kubbe” veya “Kubbeli bir bina” anlamına geliyordu. Türkler ise bu sözü “Gerdeğe girme” deyiminde, daha başka bir anlama kullanmışlardı. Böyle bir anlayış aslında farsçada yoktur. Gelin ile güveyinin bir çadır kubbesi altında buluşmasını Türkler, onunla benzetirmişlerdi. Aynı zamanda bu kubbe, gök kubbesi gibi de farzedilebilirdi.
    Görülüyor ki, bu meseleler o kadar basit değildir. İnsan ruhunun derinliklerine göre, tefsir edildikçe edilebilirlerdi. Bu da bize, Türk kültürünün ne kadar geniş ve ne kadar derin bir konu olduğunu gösteriyordu.
    Altay Türkleri ise havaya “açık orın” yani “açık orun” , “açık yer” demişlerdi.
    Gökle yerin sınırı, “Gök kubbesi” idi:
    Kuşların uçuştuğu hava boşluğunun, tanrının ışıklarına ve tıpkı yeryüzü gibi, onun her türlü yardımlarına ihtiyacı vardı. Havada uçuşan canlılara hayat veren de, havanın çok üstündeki aydınlık ve kutsal âlemdi. Bunun için de eski Türk şiirleri şöyle diyordu:
    “Dolun olsa da ay, Acun’a gelse dolsa,
    “Acun ile havası, tamamen aydın olsa!”
    Yine Türklere göre, dünyayı ve onun üstünü saran havayı, yalnızca güneş ve ay aydınlatmıyordu. Türlü türlü yıldızlarla, burçlar da dünyaya ışık veriyorlardı. Aslında “Oğlak” , “Balık” ve eski türkçe “Könek”, yani “Kova burcu” gibi yıldız burçları, ışık vermeyen gezegenlerdi. Buna rağmen eski Türkler, bu burçlarında canlı olduklarına ve ışık verdiklerine inanıyorlardı. Eski bir Türk şiirinde, şöyle deniyor:
    “Yine geldi Oğlak, Koca, hem Balık,
    “Bunlar doğdu, aydınlandı hep Kalık!”
    Dünyayı saran hava, yani Kalık, gök ile dünya arasında kalıyordu. Havanın da, kendine göre bir kubbesi vardı. Bu kubbe Acunu kutsal gökten tıpkı bir çatı gibi ayırıyordu. Herhalde bundan ileri gelecek ki, eski Türkler “Evin çatısı” na da kalık diyorlardı. Hatta bazıları, bu sözün anlamını, “Tavan arası” şeklinde de açıklamak istemişlerdi. Gerçekten de hava tabakası, dünya ile uzay arasında tıpkı bir tavan arası gibi idi.
     
  2. wien06

    wien06 V.I.P V.I.P

    Katılım:
    30 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    6.117
    Beğenileri:
    148
    Ödül Puanları:
    4.480
    Meslek:
    Serbest
    Yer:
    Viyana
    Banka:
    292 ÇTL
    4. “GÖK ÇIKRIĞI” VE “FELEK”

    “Felek Uğurlu döner,
    “Gece gündüzü örter!…”
    Çok Eski bir Türk Şiiri
    [Linkleri görebilmek için ÜYE olmalısınız!..]

    Türk Takvimi


    İslâm dünyasındaki “Felek” ve onun çoğulu olan “Eflâk”, eski Türk mitolojisinde de yeri olan, önemli bir konu idi. Felek, genel olarak, yalnızca gökyüzü için söylenmiş bir deyimdi. Felek sözünün çoğulu olan eflâk ise, ayı, güneşi ve bütün yıldızlarla gezegenleri de içine alan bir deyimdi. İslâm âlemi, yıldızları da içine alan fezaya, çoğulla nasıl Eflâk diyorlar idiyse; Türkler de bu sonsuzluğa “Kökler” yani “Gökler” diyorlardı. Türk mitolojisinde göklerde Hanlık eden kahramanlardan söz açıldığı zaman, bunlara da “Kökler Kanı” yani “Gökler Ham” denirdi. Bugünkü türkçemizde de “Gökler hâkimi”, v.s. gibi, diyegeldiğimiz deyimlerimiz de, bu alışkanlıkların sonucu olsa gerekir.
    Önasya’nın yüksek kültürlerine göre Felek, durmadan üzerimizde dönen gök kubbesinden başka bir şey değildi. Bu astronomik inanış, esas itibarı ile Ptoleme, yani Batlamyus’un astronomik nazariyesine dayanıyordu. Araplar ve İranlılar, gök kubbesinin durmadan döndüğüne inandıklarından bu dönüş haline “Gerh-i Felek” demişlerdi. Türkler de bu deyimi türkçeleştirerek “Çarkı Felek” yapmışlardı.
    Eski Türk ise durmadan dönen bu gök kubbesine “Gök Çığrısı” diyorlardı. Eski Türkçede “Çığrı” sözü, değirmen, su dolabı gibi, aletlerin çarkları için kullanılan bir deyimdi. İp eğirmek için kullanılan çıkrıklarla, ip makaraları da bu adla anılırlardı. Bugünkü türkçemizde kullandığımız “Çıkrık” sözü de, çığrı’nın bir küçültme eki ile türemesinden başka, bir şey değildir.
    X. veya XI. asırda söylenmiş olan şu eski Türk şiiri, türklerin felek ve gök çığrığı hakkındaki düşüncelerini, bize açıklar bir durumdadır:
    “Tüngri ajun törütti,
    “Yulduzları çerkeşib,
    “Çığrı edh tezginür,
    “Tün kün üze yörgenür”.
    “Tanrı Acun yarattı,
    “Yıldızlar sıralanır,
    “Felek uğurlu döner,
    “Gece gündüzü örter”.
    “Gök Çıkrığı”nın dönüşü, insanlara iyi veya kötü talih getiriyordu:
    Bu şiir, bize çok şeyler öğretiyor. Unutmayalım ki İslâmiyetten sonra da Türkler, talih ve kaderlerini hep feleğin dönüşüne bağlıyorlardı. Bütün kötü kaderler, “Kahpe Feleğin” bir oyunu idi. Kötü şanslardan sonra, iyi günlere kavuşabilmek de, yine feleğin tabiatından ileri geliyordu. Bu şiirde, “Tanrı Acunu yarattı, gök çığrısını, yani felek de uğur verir bir şekilde dönmektedir”, deniliyor.
    Zaten şair, şiirinin başlagıcından beri, Tanrı’ya teşekkür etmektedri. Bunun için de, her şeye rağmen, feleğin iyi döndüğünü kabul ediyor. Eğer Tanrı isteseydi, gök çığrısını, yani feleğin çarkını, insanlara daha çok kötülük verebilecek bir şekilde de döndürebilirdi.
    Türkler, çarkı feleğin dönüşünü, “tezginmek” fiili ile karşılıyorlardı. İnsanlar da bir şeyin etrafından döner ve ona saygı gösterisinde bulunurlarsa, bu işi de aynı fiille ifade ederlerdi. Kâbenin etrafında dönüş ve Kâbeyi tavaf ediş de, bir nevi “tezginmek” idi. Tabiî olarak felek, çok da çabuk dönüyordu. Bu sebeple bu fiil, çabuk dönme halini de içinde topluyordu. Bu şiire göre, “Gök çevresi, kendi etrafında böyle dönerken, yıldızlarda birbiri arkasına takılıp, bir sıra ve düzen içinde dönmekte” idiler. “Yıldızların böyle sürü halinde; fakat sıra sıra ve düzen içinde dönmelerine” de Türkler “Çergeşmek” derlerdi. Anadolu’daki “Çerge” sözünün aslı da, buradan gelir.

    “Gece” ve “Gündüz” de, Gök Çıkrığı ile beraber dönüyorlardı:

    Konu bununla da bitmiyordu. Gökteki Çarkı felek kendi etrafında dönerken, onun yanında bir dönüş de vardı ki, bu da “Gündüz ve gecenin dönüşleri” idi. Şiirin son satırındaki, “gece, günüdüzü örter” cümleside, bize çok şeyler ifade eder bir duruma idi.
    Bu şiiriden açık olarak anlaşılıyor ki, “Türkler gündüz halini de, aydınlık bir kubbe gibi düşünüyorlardı”. Bunun üstünde de, çarkı felek ve yıldızlarla beraber, gece de dönüyor ve karanlık dünyayı örtüyordu. Bunun için şiirde, “gece, gündüzün üstünü örter” denmesinin manası bu olmalıdır.
    Esasen Çin ve Ortaasya kültürünü tanıyanlar için, bu bir yenilik değilidir. Çin’de “Yang” (Aydınlık) ile “Ying” (Karanlık) prensiplerinin, devamlı olarak yer değiştirmeleri de vardır. Bu dönüş, gökte kendi kendini tamamlıyordu.
    “Türk Takvimi”de, bu anlayış üzerine dayanıyordu. Gök, 12 parçaya ayrılmış ve parça da bir hayvanla sembolleştirilmişti. Aynı zamanda bu on iki parça. 12 burcu da temsil ediyordu. Biz burada Türk takvimini yeni baştan anlatacak değiliz. Fakat şunu, hatırlatmakta da fayda vardır:
    “Türklerde, Gök Çıkrığı ile ilgili inançlar, yalnızca mistik düşüncelerin sonunda doğmamıştı. Türklerin Gök Çıkrığı dedikleri Çarkı felek, Türk takviminin de esasını teşkil eden bir prensip idi.”
    Türkler, Gök Çıkrığı ile Felek’e sonradan “Evren” dediler:

    Karahanlı devleti çağında, Türkler arasında bir “Evren” deyiminin ortaya çıktığını görüyoruz. Bu deyim bütün metinlerde, “Evren evrilür” yani “Evren döner” şeklinden geçiyordu. Öyle anlaşılıyor ki bu “Evren” sözü de, “evirmek”, yani evirmek çıkarmak fiilinden bir isim olarak türemişti. Eski Türk şairi şöyle diyordu:
    “Evren oluverdi, Bey’e verdi taht;
    “Tanrı tutu versin, bu taht ile baht.”
    Yani şaire göre, “Evren oluverince ve iyi gidince, hükümdar da taht bulabiliyordu. Bunun için de feleğin insana gülmesi lâzımdı. Fakat feleğin bir defa verdiği bu tahtı tutabilmek için de, Tanrının insana baht ve talih vermesi lâzımdı. Niceleri vardı ki, feleğin verdiği taht üzerinde canlarını kaybetmişlerdi”.
    Yine eski Türklere göre, Evren, yani felek dönerken, dünya da onunla beraber dönerdi. Eski Türk şairi şöyle diyordu:
    “Sen ne kadar söylersen, Dünya tükenir gider,
    “Kalır ancak yazarsan, Acun Evrenle döner!…”
    Bu yeni anlayışla Türkler artık Ptoleme’nin astronomik düzeninin içine girmişlerdi. “Gök yıldızlar ve dünya, hep dönmekte olan Acun’un içinde” idiler. Dünya ise, içinde oturduğumuz ve gelip geçici dünyadır. Ebedî olan şey, yazılmış olan sözlerle acundur. Altay ve Batı Sibirya mitolojisine göre, “Burçlarla birlikte dünyada, Kutup yıldızının etrafında dönmekte idiler”.
    Türkler “Gök Çıkrığı”nı, bir “Yay” şeklinde düşünüyorlardı:

    Oğuz-Kağan destanı ile ilgili bölümümüzde, göğün sembolünün “Altın yay” olduğunu söylemiştik. Karahanlı çağında Felek için, artık “Evren tuçı” denmeğe başlanmıştı. Bu deyimin geçtiği, Kutadgu-Bilig‘deki eski türkçe şiir, şöyle diyordu:
    “Yarattı kör, Evren tuçi evrilür,
    “Anın birle tezginç, yime tezginür!…”
    Bu şiirin gerçek anlamı, şimdiye kadar Kutadgu-Bilig’i tercüme eden ve açıklayan yazarlar tarafından anlaşılamamıştır. Şair ‘Evren’ sözü geçtikçe, hep Evren tuçı‘nın çevrildiğinden söz açmaktadır. Gerçi türkçede “Tuç” kelimesinin , “Tunç bronz” anlamına geldiğini biliyoruz. Fakat bu anlam ile, bir imkân yoktur. Şair ne diyordu? Yani çarkı felek tunçtan mı yapılmıştı? Böyle bir sonuca varabilmek için, tarihten ve etnografyadan bazı örnekler ve paraleller vermek gereklidir.
    Hint mitolojisinde gök, okla yere bağlanmış bir araba tekerleği gibi düşünülmüştü. Hint Vedalarında geçen bu örnek, Türk ve İslâm mitolojisine çok uzak kalıyordu. Tunçtan yapılmış bir Evren düşünmek, elbette ki dayanıksız ve tehlikeli bir yoldur. Kanaatımızca bunun açıklanması da, ancak yine Anadolu Türkçesi sayesinde olabilecektir.
    Osmanlıların silâhlar üzerinde yazdığı kitaplarda “Tuç” veya “Tuc” sözü, yayın iki uçları anlamına geliyordu. Yayın ipi de bu iki uca bağlanırdı. Tahminimize göre Türkler Evreni bir yaya benzetiyorlar ve bu yayın, iki ucu ile ufukta döndüğünde inanıyorlardı. Oğuz destanında da bu benzetmenin bir örneğini görebiliyoruz:
    Oğuz-Han’ın veziri, rüyasında göğü baştan başa kesen altın bir yay görmüştü. Oğuzların Bozok boyları da, adlarını bu yaydan almakta idiler. Uygur harfleri ile yazılmış olan Oğuz destanında bu rüya, çok güzel olarak anlatılmıştır.
    Evren’in dönüşünü anlatan şair, ayrıca Evrenle birlikte dönen, bir de “Tezginç” den söz açmaktadır. Az önce söylediğimiz gibi “tezginmek” eski türkçede “bir şeyin kendi etrafında dönmesi” anlamına geliyordu. Tezginç sözü ise, eski Türk sözlüklerinde “kıvrımlı ve büklümlü yol” anlamı ile karşılanıyordu. Bu cümle ile çarkı felek’in takip ettiği yoldan mı; yoksa insanların eğri büğrü kader yollarından mı söz açılmak isteniyordu. Maalesef gerçek manâsı şimdilik pek anlaşılamıyor. Çarkı feleğin dönüş halini ifade etmiş olması da muhtemel görülebilirdi.


    5. MÜSLÜMAN TÜRKLERE GÖRE “FELEK”

    İslâm Tasavvufunda “Göğün Katları”, yukarıdan aşağıya doğru, şöyle sıralanmışlardı:
    Dokuzuncu katın yukarısı: “Atlas”.
    Dokuzuncu kat: “Arş”.
    Sekizinci kat: Yıldız ve burçların bulunduğu ve döndükleri kat.
    Yedinci kat: 7 kattan meydana gelen göl katları.
    Nitekim, Yunus Emre’nin söz açtığı, “Dokuz arslan u yedi evren-ü dört ejderha” deyimi, yalnızca gök katları ile değil; yıldız ve burç sayıları ile de ilgilidir. Bunun üzerinde derin olarak durmayacağız. Gök, durmadan döner ve göğün dönüşünden şu şeyler çıkardı: 1. Sıcak, 2. Soğuk, 3. Kuruluk, 4. Yaşlık, meydana gelirdi. Bunlardan da “Dört unsur” doğardı. Bu deyimleri bilmeden, eski Türk edbiyatını anlamanın imkânı yoktur.
    Türkler “Felek”i, “Elek”e benzetiyorlar:

    Türkler “Ebekuşağı” nı bir eleğe benzetmişlerdi. Bunun için de arapçadaki “Alâimi Sema” deyimi, türkçede “Eleğim-sağma” şekline girmişti. Ahmed Vefik Paşa gibi geniş bilgili bilginlerin fikri bile bu yolda idi. Aslında ise bu, bir halk benzetmesi ve etimolojisinden başka bir şey değildi. Fakat Türklerin “Felek”i, bir “elek” e benzettikleri de bir gerçekti.
    Türk halk edebiyatında bunun birçok örneklerini görüyoruz. Ayrıca, bu iki söz arasında, bir kafiye benzerliği de vardı. Nitekim XVII. yüzyılda yaşamış olan Türk halk şairi Kul Adil, şöyle diyordu:
    “Her insanda yetmiş ikidir melek,
    “Feleğin misâli heman bir elek,
    “Dört kapusı vardır, Oniki çırağ,
    “Delilü burhandır uyabilürsen!”
    Felek, insanları eleyip ayırması bakımından da bir eleğe benzetilmiştir. “Oniki çırağ” ise, “Oniki burç” dur. Yunus Emre, Felek’i göğün en üst yani Atlas katına uzatmıştır:
    “Felek-i Atlas’da durdum,
    “Muhammed nûrunu gördüm,
    “Yedi kezin cevlân urdum,
    “Bu benim karağım anda!”
    İranlı şair, Şeyh Mahmud Şebüsterî‘nin Gülşen-i râz eserinin türkçe tercümesinde ise Felek, yalnızca “Arş” yani 9 uncu kat ve altındaki göklerle beraber dönmektedir.
    Bu gökler Arş ile gerçi dönerler,
    “Gâhi ağarlar u gâhi inerler!”
    Bu sözlerle, göklerin dönmesi sırasında, alçalıp yükseldikleri de söylenmek isteniyordu. Türkler Felek’i bir yandan elek’e benzetirken, Yunus Emrede kendisinden önceki mutasavvıfların tesirinde olarak, Felek’i değirmene benzetiyordu:
    “Dünya bir değirmendir ol çalaba fermandır,
    “Azraildir demişler, ol unu öğüdüne!”
    İslâmiyetten önceki çağlarda Türklerin de Acun, yani dünyayı bu anlamda kullandıklarını söylemiştik…
    “Gökte gece olmaz” inancı, eski Türklerde de vardı:
    Eski Türk inançlarında ve Ortaasya şamanizminde olduğu gibi Türk Tasavvuf edebiyatında da, “Göğün üst katlarında gece ve gündüz gibi bir ayrılık yoktu”. Bu katlar, her zaman için aydınlık ve nurlu idi. Bunun örneğini de yine Yunus Emre‘den alalım:
    “Ol Felekte dün olmaz”,
    “Ay, gün doğup dolunmaz!”
    Tasavvuf edebiyatındaki “Dokuz eflâk” deyimi ile “Göğün dokuz katı” söylenmek istenmiştir. Aynı deyimin içinde “Dokuz bruç” da gizlidir. Yunus Emre, buna “Dokuz arslan” diyordu. Avrupalılarda, meselâ Alman edebiyatında da “Neuen Planeten Kreis”, yani “Dokuz gezegen çevresi” deyimi meşhurdur. Türk edebiyatında Felek için söylenmiş örnekler sayısızdır. Türk halk şairleri, yukarıda anlattığımız inceliklerin pek farkında değillerdi. Meselâ Pîr Sultan Abdal‘ın bir şiirini buraya örnek olarak alalım:
    “Gördüm Felek semalarda dönüyor,
    “Talib olan mürşidinden kanıyor,
    “Yüreğimde bir ot düştü yanıyor,
    “Yanar, ya Muhammed, Ali çağırır!”
    Eski Türklerde de “Dokuz kat gök” deyimi, hem çok yaygın ve hem de yerlidir. Zaman zaman “Dokuz burç” tan da söz açılmıyor değildi. Fakat Türklerle Çinliler, “Oniki burç” a daha çok önem veriliyorlardı. Çünkü bu anlayış, takvim düzenine de uygun geliyordu.


    6. TÜRKLER VE SONSUZ FEZA

    “Yeşil Gök yarattı,
    “Üstüne de yıldızı!…”
    Kutadgu Bilig
    Tanrı, Uzayın sonsuzluğunda otururdu:

    Burada “Uzay” deyimi ile, göğün mavilikleri içinde kaybolmuş, sonsuz bölgelerini anlatmak istiyoruz. Dünya, bir “Gök kubbesi” ile, sonsuz uzaydan ayrılmıştı. Türkler, Gök Kubbesi ile ayrılmış olan bu göğü, Uzaydan ayrı bir varlık olarak görüyorlardı. Onlara göre gök kubbesi, daha çok Dünya ve yer ile ilgili idi. Mitoloji bilimlerinde, “Uzay ile Dünyanın tümüne Cosmos adı verilir”. Bilim adamlarına göre, “Dünya, Micro - Cosmos”, yani “Küçük Âlem” dir. Yıldızların dolaştıkları gökler ile sonsuz Uzay ise, “Macro-Cosmos”, yani “Büyük Âlem” dir. Türkler, genel olarak Gök Kubbesini, Dünya, yani Micro-Cosmos’la ilgili tutmuşlardı.
    Türklerin, canlıların kaynaştığı ve kuşların uçuştuğu havayı, bu sonsuz kutsal mavilikle karıştırmağa gönülleri ve akılları el vermemişti. Bunun için de “Kalık” eski türkçede hemen üsütümüzdeki hava, yani Micro-Csmos idi. “Kök Kalık” ise göğün sonsuzluğunu, Macro-Cosmos’u ifade ede gelmişti. Yıldızlar âlemi de, bu göğün içinde idi.
    Eski Türklerin “Üze-Kök Tengri” deyimi, Çinlilerin Şang-T’ien, yani “Yüksek, kutsal gök” deyimlerinin karşılığı idi. Cengiz Han’ın ataları olan Bozkurt ile güzel geyik de, bu yüksek ve kutsal gök’ten, (Yani moğolca De’ere Tenggeri’den) yere inmişlerdi. Bu yüksek gök, ay ile güneşin, yıldızların ve nihayet en üstünde de, Büyük Tanrı’nın oturduğu bir bölge idi.
    Türklüğün eski ve büyük kültür hazinesi Kutadgu-Bilig, gökle, büyük ve kutsal göğü birbirinden şöyle ayırıyordu:
    “Yaşıl Kök yarattı, öze yulduzı”. Yani Tanrı, “Yeşil bir gök yarattı, üstüne de yıldızı!”
    Eski Türk düşüncesine göre Tanrının bulunduğu yer, yıldızların, ayın ve hatta güneşin de üstünde idi. Tanrının yeri ise, yükseklerin yükseği ve daha yükseği olmayan sonsuzlukta idi. Bu sebeple eski Türkler bu sonsuz yüksekliği “Üzeliksiz”, yani “Daha yükseği bulunmayan ebedî sonsuzluk” adını verirlerdi. Kutsal kitaplarda bu yere, yine türkçe “Üstünki”, yani “En üstün olanı” adı da verilmişti. Tabiî olarak göğün bu yüksekliği yanında, yerin ve kâinatın da sonsuz bir derinliği vardı. Türkler, bu sonsuz derinlik için de “Tüpsiz tering”, yani “Dipsizcesine derin”, deyimini kullanıyorlardı.
    Tanrıların oturduğu göğün en yüksek katı ve sonsuzluğu için söylenmiş eski türkçe başka bir deyimde de vardır. Eski Türkler bu kutsal yerleri “Tengri yerleri”, yani “Tanrının oturduğu yerler” diye adlandırırlardı. Bu konuya, Gök katları ile ilgili bölümümüzde yeniden döneceğiz.


    7. GÖK KUBBESİ BİR ÇADIR GİBİ
    “Gök olsun çadırımız!
    “Güneş de bayrağımız!…”
    Oğuz - Kağan
    Türklerin gök kubbesini bir çadır gibi düşünmeleri:

    Atlı Türklerin, iki ayrı âlemleri vardı. Bunlardan biri, kendi aile dünyaları ki, bu kendi çadırlarından kurulmuş olan düzendi. Diğeri de büyük Tanrı âlemi. Bu da, gök kubbesinin altında ve üstünde düzenlenmişti. “Türk devleti ise, yerle Gök kubbesi arasında, Dünyanın yönlerine göre yerleştirilmiş ve kurulmuş, üçüncü bir varlık idi”.
    Şamanist Türklerle, geri Türk toplumlarında “Gök kubbesi”, sert bir kabuk gibi tasavvur edilmişti. Büyük devletler kurmuş ve imparatorluk hayatı yaşamış Türklerde ise bu inanış, yalnızca sembolik olarak kabul edilmiş ve “Cihân devleti” mefhumu da, bu ideal ile tamamlanmıştı.
    Uygurca yazılmış olan Oğuz destanında, Oğuz Han şöyle diyordu:
    “Kun tuğ bolgıl, kök kurıkan!” Yani: “Güneş, tuğumuz, bayrağımız olsun; gök de çadırımız!” Türkler bunları söylerken, kendi dünya imparatorluğu ideallerini de ifade ediyorlardı. Sembolik olarak güneşi Türk devletinin bayrağı ve gök kubbesini de, bir Türk çadırı olarak düşünüyorlardı. Bu, artık devlet idaresinin felsefesine erişmiş ve edebiyat yapabilen Türklerin düşünceleri idi.
    Bir de bu düşüncenin doğup da geliştiği ve biraz da ilksel din anlayışları vardı ki, bunları da henüz daha geri bir hayat yaşayan Türk halklarında bulmak mümkündür. Yıldızlarla ilgili bölümümüzde, bu konu üzerinde uzun olarak durmuştuk. XIII. asırda Ortaasya’ya seyahat eden seyyahlar, Ortaasyalı atlı göçebelerin çadırlarını gök kubbesine nasıl benzettikleri konusunda, uzun uzun durmuşlardı. Kutadgu-Bilig yazarı da, “Tanrı göğü yarattı, üstüne de yıldızı” derken gökle yıldızlar âlemini birbirinden açık olarak ayırmış oluyordu. “Türk devleti de, Gök kubbesi ile gökyüzü arasına oturtulmuştu”. Türk devlet teşkilâtındaki bölümlerin sayılarının bile, nasıl birer “Takvim birimleri” olduğunu ayrı bir bölümümüzde göstermiştik.

    “Küçük Gök”, kapılı ve pencereli bir kubbe:
    “Göğün bir kubbeye benzetilmesi”, Önasya ve İslâmiyette de görülür. Türkler göğü bir çadır kubbesine benzetirlerdi. Bu konuda sayısız örnekler vardır. Said Emre göğü, yerin üstüne örtülmüş bir sayvan gibi görüyordu.
    “Bizedün gökyüzü rahmet nurıyla,
    “Yaratdun gökleri, bu yire sayvan!”
    Said Emre’nin kullandığı “Gökler” deyimi, bir nevi “Semâvat” sözünün karşılığıdır. Fakat bu konu ile ilgili bölümümüzde söylediğimiz gibi, Eski Türkler ile Şamanist Türkler de bu deyimi kullanıyorlardı. Gök kubbesinin kapısından söz açanlar da vardır. Bazı Türk şairlerine göre, gök kubbesinin kapısı yoktur.
    “Göründü gözüme bir kubbe zâhir,
    “Kapusı yok, düzetmiş şöyle Kadir!”
    Bazılarına göre de gök kubbesinin kapısı vardır. Meselâ bektaşî şairi Derviş Mehmed’e göre, bu kapıların ededi bir tane mi; yoksa bin tane miydi? Bunu kimsenin bilmesine imkân yoktu:
    “Bir mi, bin mi bu kubbenin kapusı,
    “Diyen bilmez, bilen demez, ne seyran!”
    Ortaasya’da gök kubbesinin katı bir kabuk gibi düşünüldüğünü söylemiştik. İslâmiyeti kabul eden Türkler de, sembolik olarak, göğü katı bir bina kubbesine benzetmişlerdi. Kubbeye benzetme, Kur’an’da da vardır. Ama semboliktir. Fakat halk, herhalde eski düşüncede idiler.





    8. GÖĞÜN KATLARI
    [Linkleri görebilmek için ÜYE olmalısınız!..]

    Çift başlı kartal


    Batı Türklerine göre gök, “Yedi kat” idi:

    Göğün katlarının sayısı, Batı Türklerine göre “Yedi” ve Doğu Türklerine göre ise, “Dokuz” idi. Elbette ki bunun orijinal olanı dokuz rakamıydı. Başlangıçta bütün Türkler, herhalde göğün dokuz kat olduğuna inanıyorlardı. Fakat zamanla batının tesiri altında olarak, Batıdaki Türkler, yedi rakamına doğru kaymışlardı. Bu tesir herhalde çok erken çağlardan itibaren başlamıştı. Çünkü Batı Göktürk-Kağan “İstemi-Kağan”, Bizans İmparatoruna yazdığı mektupta kendisinin “Yedi iklim hükümdarı” olduğunu söylüyordu.
    Dünyanın yedi bölümü ayrılmış olması, bilhassa İran mitolojisinin özelliklerindendir. Çin’de ise dünya 12 bölüme bölünmüştü. Altay Türklerinin türlü efsanelerinde 12,16 ve 17 katlı göklere rastlamak mümkündür. 12 ve 16 sayıları da, birer takvim rakamları idiler. Fakat 17 sayısı üzerinde biraz daha uzun durmamız gerekmektedir.
    “Göktürk Yazıtları”, İkinci Göktürk devletinin kurucusu İlteriş-Kağan’dan ve onun devleti kuruşundan söz açarlar iken, önce “O’nun etrafına 17 kişinin toplandığından” bahsederler. Sonradan bu “On yedi kişi 70 oluyor ve yetmiş kişi de 700 olarak devleti kuruyorlar”. Bu rakamlardan da anlaşılacağı üzere, Göktürk yazıtları bu bölümde, bir nevi mitoloji halini almış ve olaylar mitolojik rakamlarla ifade edilmeğe başlanmıştı.
    Öyle anlaşılıyor ki Türkler, önce yediye bir on ilâve etmek ve sonra da yediyi onla çarpmak yolu ile, yeni mitolojik katlar elde ediyorlardı. Bütün bu sayıların kökü de yedi rakamından geliyordu. Yukarıda söylediğimiz gibi Doğu Türklerine göre gök “dokuz” kat; Batı Türklerine göre ise; “yedi” kat idi. Bunun sebebi, biraz da Batı Türklerinin İran‘a yakın olmaları ve güneyden tesir almış olmalarından ileri geliyordu. Said Emre de Yedi kat göğü bir adımda alıyordu:
    “Derviş bir adamı atmış,
    “Yedi sekiden değil,
    “Yedi kat göğe yetmiş!
    “İşbu söz işareti!”
    Gök gibi yerde yedi kattır. Hepsi 14 kat ediyordu. Bu da İran mitolojisinin bir özelliğidir. Biraz geç zamanlara ait olmasına rağmen, aşağıdaki Bosnavî‘nin şiiri, bu inanışı güzel anlatıyordu:
    “Yedi yer, yedi gök bünyâd olmadan,
    “Ay ile gün, yıldız icâd olmadan,
    “Dünya dedikleri abâd olmadan,
    “Kıbledir Muhammed, secdemdir Ali!”
    Türk edebiyatı ile Türk atasözlerinde bunların örnekleri sayısızdır.
    Doğru Türklerine ve eski Türklere göre “Dokuz kat” gök vardı:

    Göğün dokuz kata olması ise, daha akla yakın ve astronomik bir düzene bağlı idi. Esasen 9 rakamı, Ortaasyalıların her türlü kutsal şeylerinde görülen önemli bir sayı idi. Fakat ortaçağdan itibaren Avrupa’da da, “9 planetenkreis”, yani “9 gezegen çevresi” an’anesi çok yayıla gelmişti. Buna rağmen Batı Türklerine ve hatta Osmanlılara, bu dokuz an’anenin tesir etmemiş olması, üzerinde durulacak bir noktadır. Kaşgarlı Mahmud bile, “Yetti kat kök”, yani “Yedi kat gök”ten söz açıyordu. Anadolu’da da, “Yedi kat gök” inanışı yaygındır.
    Gök katlarının durumunu anlama bakımından, Şamanların “Göğe çıkma törenleri” hakkında verilen bilgiler çok önemlidir. Bu törenler hakkında verilen bilgiler arasında, Türk kültürü ile ilgili önemli haberlere rastlamak da mümkündür. Ancak bu bilgilerin çoğu geçen asra, yani oldukça geç çağlara aittir.
    Bu raporlar arasında en eskisi, bir Altaylı Şamanının göğe çıkış merasimi ile ilgilidir. İsmi bilinmeyen eski bir seyyah, bu törenleri el yazısı ile tespit etmiş ve bu rapor da 1840 da, bu bölgeye gelen Rus misyonerleri tarafından ele geçirilmişti. Bu çok önemli raporun içindekileri özet olarak aşağıya vermeyi faydalı buluyoruz. Bu törenin oldukça eski olmasına rağmen, Şaman’ın 9. kata, Tanrının yanına kadar çıktığını görüyoruz.
    Halbuki Şamanizmin esas prensiplerine göre, “Şaman’ın 5. kattan yukarısına gitmemesi” gerekiyordu. “Kutup Yıldızı” ile ilgili bölümümüzde de göstereceğimiz gibi, “5. katta kutup yıldızı ve ğöğün kapısı” bulunuyordu.
    Bundan sonrada ruhlar ve tanrılar âlemi başlıyordu. Bu âlemde insanların yeri yoktu. “Şamanlar, bu kapıda ancak Tanrı’nın gönderdiği elçilerle konuşabilirlerdi”.
    Şaman’ın binerek göğe çıktığı atın ruhu “Pura”, Hazreti Muhammed’in mirâçta bindiği “Burak”a benzemektedir. Bu törende, “Şaman’ın kutsal silahının yay ve ok olması” da, ayrıca önemli bir haberdir. Evi bekleyen ve içeriye kötü ruhları sokmayan “Eşik ruhu” Anadolu’da da vardır. Büyülerin de eşiğe yapılmasının bir sebebi olmalı idi. Bu ruhun silâhının “Bakırdan bir kılıç” olması da önemlidir. Eski Türkler gibi onlar da “Çadırın kapısını doğuya açıyorlardı…”
    Göğün “Kapı bekçileri” olan “Çift başlı kartal”lar:

    Yakut Türklerinin, göğün üst katında, efsanevî Çift başlı bir kartal bulunduğuna inandıklarını söylemiştik. Yakut Şamanları, “Göğe çıkma törenlerinde”, böyle çift başlı bir kuş heykelini bir sırık üzerine koyuyor ve bundan sonra da törenlerine başlıyorlardı. Böyle bir töreni, başka bölgelerin hiç birinde göremiyoruz. Törenlerde bir sırık üzerinde dikilen üç kuştan “Batıda” bulunan, çift başlı ve efsanevî “Öksökö-Kıl” adlı kuştu. Doğuya dikilen direğin üstünde de “Sour” adlı bir karga heykeli bulunuyordu. Ortadaki direkte ise, yine efsanevî “Kei-kıl” adlı bir kuşun heykeli duruyordu. Bundan sonra da göğün 9 katını temsil eden ağaçlar geliyorlardı.


    Bahaeddin ÖGEL
     

Sayfayı Paylaş