1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Gümrük Birliğinin Türkiye Ekonomisi Üzerine Etkileri

Konusu 'Ekonomi' forumundadır ve KıRMıZı tarafından 25 Şubat 2009 başlatılmıştır.

  1. KıRMıZı
    Aşık

    KıRMıZı TeK BaşıNa CUMHURİYET V.I.P

    Katılım:
    22 Şubat 2008
    Mesajlar:
    27.187
    Beğenileri:
    4.785
    Ödül Puanları:
    11.580
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Karmaşıkkk
    Yer:
    TÜRKİYE
    Banka:
    387 ÇTL
    GÜMRÜK BİRLİĞİNİN TÜRKİYE EKONOMİSİ ÜZERİNE ETKİLERİ

    1. GİRİŞ


    Dünyada ve Türkiye’de ekonomik gelişmeler baş döndürücü bir hızla devam etmektedir. Günümüzde artan dünya ticaret hacmi ve gittikçe şiddetlenen rekabet ile birlikte, şirketlerin pazar paylarını yükseltme çabaları hızla artmaktadır. Bu rekabet ortamında ayakta kalabilmek uluslararası alanda başarılı olmaya bağlıdır. Bu durumdan en az kayıpla çıkmayı hedefleyen sanayileşmiş ve yeni sanayileşen ülkeler ekonomik güvenliklerine daha fazla önem vermeye başlamışlardır. Yaşanan globalleşme sürecinde uluslararası ticarette mal, miktar kısıtlaması gibi engellerin azaldığı ve bölgesel entegrasyonların güçlendiği görülmektedir. Ülkelerin konumları gerek küresel bazdaki organizasyonlarda (Dünya Ticaret Örgütü) yer almak ve gerekse bölgesel oluşumlara (Avrupa Birliği ve Gümrük Birliği) katılmakla sürekli değişmektedir. Bu bağlamda Avrupa ülkeleri arasında karşımıza çıkan en önemli ekonomik bütünleşme AB’dir. Çalışmamızın amacını, özellikle 1990 sonrasında belirginlik kazanan küreselleşme eğilimi ile birlikte ortaya çıkan bölgeselleşme hareketlerinin, bu hareketin bir parçası olarak Türkiye’yi nasıl etkilediğini tespit etmek oluşturmaktadır.


    2. TÜRKİYE-AET ORTAKLIĞININ KURULMASI
    Altı Batı Avrupa ülkesinin aralarında imzaladıkları Roma Antlaşması’nın 1958’de yürürlüğe girmesinin ardından, 1959 yılı Haziran ayında Yunanistan ve Temmuz ayında da Türkiye Topluluğa katılmak için başvurmuştur.
    Türkiye’nin başvurusunu değerlendirmeye alan topluluk, uzun süren müzakereler sonunda, Türkiye’nin kalkınma düzeyinin tam üyeliğin gereklerini yerine getirmeye yeterli olmadığını bildirdi ve tam üyelik gerçekleşinceye kadar geçerli olacak bir ortaklık anlaşması imzalanmasını önerdi. Dönemin Başbakanı İsmet İNÖNÜ, güvendiği dostlarına bu ortak Pazar nasıl şey? İstiklal Savaşı ile kurtulduğumuz kapitülasyonları geri mi getiriyoruz? Türkiye’ye faydası nedir? diye sormuştu. Dinledikleriyle içi rahat ettikten sonra Türkiye ile AB ilişkilerinin temelini oluşturan Ankara Antlaşmasını imzalamıştı.
    Türkiye ile AET arasındaki görüşmeler dört yıl sürmüş ve taraflar arasında bir ortaklık kurmuş olan Ankara Antlaşması, 12 Eylül 1963’te Ankara’da, Türkiye, Federal Almanya, Fransa, İtalya, Hollanda, Belçika, Lüksemburg ve AET adına Konsey temsilcileri tarafından imzalanmış, 01 Aralık 1964 tarihi itibariyle de yürürlüğe girmiştir.
    Türkiye’nin ivedilikle AET’ye bağlanma isteğinin iki önemli nedeni bulunduğu zamanın Türk yetkililerince şöyle açıklanmıştır; “Türkiye, uzun dönemde, Batı Avrupa’da kurulabilecek siyasal bir birliğin dışında kalmak istememektedir. Öte yandan, Türkiye, gümrük birliği içinde Yunanistan’a verilecek ticarî tavizlerden de yoksun kalmamak amacındadır”.

    3. AVRUPA EKONOMİK TOPLULUĞUNUN AMAÇLARI


    AET'nin temel amacı, kurucu antlaşması olan Roma Antlaşması'nda, bir gümrük birliği ve giderek bir ekonomik birlik kurmak olarak belirtilmektedir. Bu amaçlar ışığında Roma Antlaşması'nın gerçekleştirmeyi öngördüğü çalışmalar şunlardır:
    3.1. Üye devletler arasında gümrük vergilerinin ve dış alım dış satımda miktar kısıtlamalarının kaldırılması,

    3.2. Üçüncü devletlere karşı ortak bir gümrük tarifesi ve ortak bir ticaret politikasının saptanması,

    3.3. Üye devletler arasında kişilerin, hizmetlerin ve sermayenin serbest dolaşımının sağlanması,
    3.4. Tarım alanında ortak bir politikanın saptanması,

    3.5. Serbest rekabetin sağlanması,

    3.6. Üye devletlerin ekonomik politikalarının eşgüdümün ve ödeme dengesizliklerini önleyecek önlemlerin saptanması,
    3.7. Ortak Pazar'ın işlemesi için gerekli olan sınırlar içerisinde ulusal mevzuatların birbirlerine yaklaştırılması,

    3.8. İşçiler için Avrupa Sosyal Fonu kurulması,

    3.9. Kalkınma alanında yardım için Avrupa Yatırım Bankası kurulması,

    3.10.Ticareti artırma, ekonomik ve sosyal gelişme çabasını ortaklaşa sürdürmek amacıyla deniz aşırı ülke ve bölgelerin birleştirilmesi.
    Topluluğun elde ettiği sonuçların, son yıllarda ayrıca bir siyasal Avrupa birliği kurulması arzusunu arttırdığı da gözlenmektedir. Nitekim üye devletlerin devlet ve hükümet başkanlarının imzaladığı 19.6.1983 tarihli Stutgart Bildirisi ile, bir siyasal Avrupa Birliği'nin kurulması son amaç olarak ilân edilmiştir. Bu amaca ulaşmak için de 1.7.1987'de yürürlüğe giren "Tek Avrupa Senedi" imzalanmıştır.
    9-10 Aralık 1991 tarihinde Maastrich'de toplanan AT Devlet ve Hükümet Başkanları Konseyi "Avrupa Birliği Antlaşması" üzerinde uzlaşmışlardır. Böylece, Avrupa Birliği'nin hukuki temelleri atılmıştır. Maastrich Antlaşması ile üye ülkelerin oluşturdukları topluluğa, Avrupa Birliği adı verilmiş ve Roma Antlaşması metninde geçen AET ifadelerinin AT şeklinde değiştirilmesi esası getirilmiştir.

    4. AET-TÜRKİYE ORTAKLIK SÜRECİ
    1963 Ortaklık Antlaşmasında, Türkiye ile AET arasında "gümrük birliğinin gittikçe gelişen bir şekilde kurulması" için ortaklığın üç dönemden oluşacağı öngörülmektedir;

    4.1. Hazırlık Dönemi :
    1963 Ortaklık Antlaşması'nın 3 üncü maddesi, hazırlık dönemini; "Hazırlık döneminde Türkiye, geçiş dönemi ve son dönem boyunca kendisine düşecek yükümleri üstlenebilmek için, topluluğun yardımı ile ekonomisini güçlendirir." biçiminde ifade etmektedir.
    Hazırlık döneminin amacı Türk ekonomisini AET ile bir gümrük birliğine geçmeye hazırlamaktır.Bu amaçla Topluluk, bu dönem içinde, Türkiye'ye birtakım ticarî ve malî kolaylıklar sağlamayı garanti etmektedir. Hazırlık döneminde, Türkiye AET ilişkilerinin gelişmesi bakımından, Türkiye her hangi bir yükümlük üstlenmemekte olup, geçiş ve son dönem boyunca üsteleneceği yükümlülükleri yerine getirebilmesi için Topluluğun yardımı ile ekonomisini güçlendirecektir. Malî protokolde ise, AET'nin Türkiye'ye bu dönem içinde, 175 milyon hesap birimi tutarında bir kredi vermesi öngörülmektedir. Hazırlık dönemi 5 yıl olarak öngörülmüştür.Aynı maddede, hazırlık döneminin uzatılabileceği, ancak bu sürenin 12 yılı geçemeyeceği de ifade edilmektedir. Hazırlık döneminin uzatılmış süresi içinde, Türkiye'nin isteği üzerine bir sonraki dönemin, yani geçiş döneminin koşullarını, süre ve sıralarını belirlemek üzere Toplulukla yeniden müzakerelere başlanmış ve 23 Kasım 1970'te üye ülkelerin parlâmentolarınca onay işlemlerinin vakit alacağı düşüncesiyle, ticarî hükümler, bir geçici Antlaşmayla 1.9.1971 tarihinde yürürlüğe konulmuştur. Bu antlaşmayla hazırlık dönemi sona ermiş ve geçiş dönemi fiilen başlamıştır. Ancak geçiş döneminin hukuken başlaması, katma protokolün 1 Ocak 1973 günü yürürlüğe girmesiyle olmuştur. Bir diğer ifadeyle, gümrük indirimlerinin gerçekleştirme amacına yönelik topluluk yükümlülükleri 1971'de Türkiye'nin bu alandaki yükümlülükleri ise, 1973'te başlamıştır.

    4.2. Geçiş Dönemi :
    İkinci dönem olan geçiş dönemine geçme otomatik olmamakta ve geçici protokolün 1'nci maddesinde öngörüldüğü gibi bir katma protokolün yapılması gerekmektedir. Türkiye-AET ortaklığının geçiş dönemine girmesini kararlaştıran katma protokol ve malî protokolün gereken onaylamaları yapılana kadar geçen devreyi düzenlemek için Toplulukla Türkiye arasında 27.7.1971'de Geçici Antlaşma imzalanmıştır .
    Katma protokol ve malî protokol 1972 yılının son günlerinde gereken bütün onayları aldıktan sonra 1.1.1973'de yürürlüğe girmiştir. Böylece 1.1.1973 tarihinden itibaren AET-Türkiye ortaklığı geçiş dönemi başlamıştır .
    Geçiş döneminin amacı, A.E.T. ile Türkiye arasında aşamalı şekilde gümrük birliğini gerçekleştirmektir. Bu amaçla topluluk, sanayi mallarında Türkiye'den yapacağı ithalâta hiçbir gümrük vergisi koymamayı ve miktar kısıtlamaları uygulamamayı garanti etmektedir. Türkiye ise, topluluk çıkışlı mallara uygulanan gümrük vergilerini 12 yıllık olağan ya da 22 yıllık olağandışı dönem içinde giderek kaldırmayı garanti etmektedir. Ayrıca işçilerin serbest dolaşımının, 1976-1986 arasında tedricen gerçekleştirilmesi öngörülmektedir.
    Yine, bu geçiş dönemi içerisinde, Türkiye bu dönemin bitmesinden itibaren tarım ürünlerinin serbest dolaşımını sağlayacak biçimde tarım politikasını topluluğun tarım politikasına uyumlaştırmaya çalışacaktır.
    Bütün bu antlaşmalar ve eklerine rağmen, AET-Türkiye ilişkileri 1970'li yılların ikinci yarısından başlayarak olumsuz bir gelişme göstermiştir. Böylece, bir yandan, Türkiye 1977'den bu yana AET çıkışlı mallara kademeli olarak gümrük indirimini durdururken, öte yandan, topluluk özellikle 1980'den sonra, Türkiye'ye karşı kabul ettiği malî, serbest dolaşıma ilişkin ve kimi gümrük indirim ve engellerini kaldırmaya dönük yükümlülüklerini yerine getirmemeye başlamıştır. Yine, 1980'li yıllarda siyasal organların çalışmasına ilişkin olarak yavaş fakat olumlu gelişmelerin tekrar gerçekleştiği görülmektedir. Bu arada Türkiye 14.4.1987 tarihinde Avrupa Topluluğuna tam üyelik için başvurmuştur.

    4.3. Son Dönem :
    Ankara Antlaşması'nın Katma Protokol ile düzenlenen geçiş döneminin 22 yıl sonunda tamamlanmasını izleyen dönemde ise, son dönem başlamaktadır. Bu dönem, Türkiye ile AET arasındaki gümrük birliğinin tam gerçekleştirileceği ve ekonomik politikalarının eşgüdümünün güçlendirileceği dönemi oluşturmaktadır. Başka bir deyişle, bu dönem "ortaklık" tan "tam üyeliğe" geçişin hazırlandığı dönemdir. Ankara Antlaşması, son dönem için bir süre saptamamış olup bunu taraflara bırakmıştır.

    5. TÜRKİYE-AB GÜMRÜK BİRLİĞİ UYGULAMASININ GENEL ÇERÇEVESİ
    Türkiye ile AB arasında 1 Ocak 1996 tarihinde yürürlüğe giren Gümrük Birliği uygulamalarının genel çerçevesi, 6 Mart 1995 günü kabul edilen 1/95 sayılı Ortaklık Konseyi Kararı ile belirlenmiştir. Söz konusu uygulamalar kapsamında; sanayi mallarına tatbik edilen gümrük vergileri, eş etkili vergiler ve miktar kısıtlamaları kaldırılmış, ayrıca Birlik dışında kalan üçüncü ülkelerden yapılmakta olan ithalatta AB Ortak Gümrük Tarifesinin uygulandığı bir sistem kabul edilmiştir. Gümrük Birliğinin esası, malların hiçbir engellemeyle karşılaşmadan, Gümrük Birliği sınırları içerisinde serbestçe dolaşımına imkan tanınmasıdır. Dolayısıyla, Gümrük Birliği tarafları arasında herhangi bir ayırımcılığın ortaya çıkmamasını temin etmek maksadıyla, Ortak Ticaret Politikaları ile Ortak Rekabet Politikalarının geliştirilmesi ve benimsenmesi gerekmektedir.

    5.1. 1/95 sayılı Türkiye-AB Ortaklık Konseyi Kararı kapsamında;
    Türkiye, Ortak Ticaret Politikaları çerçevesinde önemli mevzuat ve uygulama değişikliklerini kabul etmiştir. Bunlar özetle; Ortak Gümrük Tarifesinin kabulü, dampingli ithalata karşı korunma, sübvansiyonlu ithalata karşı korunma, miktar kısıtlamalarının idaresi, ticari markaların korunması ve taklit ürünlerin serbest dolaşıma girmesinin önlenmesi, çeşitli standart ve teknik şartlara ilişkin düzenlemeler, tekstil ve konfeksiyon ürünleri ithalatında özel (AB’nin tekstil ve konfeksiyon ürünleri ithalatına uyguladığı miktar kısıtlamalarının Türkiye tarafından da üstlenilmesi), ve ihracatta ortak kurallar gibi düzenlemelerdir.
    Türkiye, Ortak Rekabet Politikaları çerçevesinde ise; AB mevzuatıyla uyumlu, teşebbüsler arasında rekabeti bozucu veya kısıtlayıcı anlaşmaların ve hakim durumun kötüye kullanılmasının önlenmesini sağlamak amacıyla 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanunu yürürlüğe koymuş, bu kanunu uygulamaktan sorumlu Rekabet Kurumunu ve Kurulu oluşturmuş, diğer taraftan fikri, sınai ve ticari mülkiyetin korunmasına ilişkin mevzuatı çıkarmış, Patent Kanunu ve Patent Kurumunu oluşturmuştur.

    5.2. Toplulukla İlişkilerin 1970’li Yıllardan İtibaren Türk Sanayiine ve Ekonomisine Sağladığı Başlıca Yararlar :
    Gümrük Birliği uygulamalarına esas teşkil eden 1/95 sayılı Ortaklık Konseyi Kararı, Türkiye’deki bazı çevrelerce, sadece gümrük vergi oranlarımızın indirilmesine yol açan, Topluluk mallarına gümrük kapılarımızın açılmasına olanak sağlayan ve taraflardan sadece birisinin lehine işleyen, basit bir ticaret anlaşması olarak algılanmaktadır.
    Bu algılama, büyük ölçüde eksik bilgilendirilmekten kaynaklanmaktadır. Gerçekten Türkiye, Gümrük Birliğinin avantajlarından Gümrük Birliği kararının yürürlüğe girdiği 1.1.1996 tarihinden 25 yıl önce yararlanmaya başlamıştır. 23 Kasım 1970 tarihinde imzalanan Katma Protokol kapsamında Topluluk Türkiye’den ithal edilen sanayi mamullerine uyguladığı gümrük vergilerini 1 Eylül 1971 tarihinde kaldırmıştır. Gümrük vergilerinden muaf tutulan sanayi ürünleri, Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu Anlaşması kapsamında yer alan demir ve çelik ürünleri ve kısıtlı sayıda sanayi ürünü dışındaki tüm sanayi ürünlerini kapsamakta idi. Dolayısıyla Topluluk, Gümrük Birliği kararının yürürlüğe girdiği 1.1.1996 tarihinden 25 yıl önce, Türkiye’den ithal etmekte olduğu söz konusu sanayi mallarını gümrük vergilerinden muaf tutmaya başlamıştır. Bu uygulama, bir çok sanayi ürünümüzün Topluluk ülkelerine ihracatında büyük bir rekabet avantajı sağlamış, özellikle tekstil ve konfeksiyon dışsatımında, Hindistan, Pakistan, Malezya, Çin Halk Cumhuriyeti, Tayvan gibi bu sektörde rekabet gücü olan bir çok ülkeye göre önemli avantajlar sağlanmıştır. Gerçekten, halihazırda tüm tekstil ve konfeksiyon ihracatımızın yaklaşık % 65’inin AB ülkelerine yönelik olarak gerçekleştirilmesinde, Topluluğun 1 Eylül 1971 tarihinden itibaren Türkiye’ye tanıdığı bu ayrıcalıklı uygulamanın AB’ye yönelik ihracatımızda kayda değer olumlu bir etki yarattığı açıktır. Nitekim, Türkiye’nin 1972 yılında Topluluğa yönelik toplam ihracatında bir yıl öncesine göre % 31, 1973 yılında ise 1972 yılına göre % 69 oranında artışlar sağlanmıştır.
    Ayrıca, Türkiye’nin 1/95 sayılı Gümrük Birliği Kararı kapsamında gerçekleştirdiği mevzuat ve uygulama değişiklikleri fevkalade önemlidir. Türkiye, Gümrük Birliği taahhütlerini yerine getirirken, aynı zamanda Dünya Ticaret Örgütü mevzuatıyla uyumlu olan yasa değişikliklerini de gerçekleştirmiş ve dolayısıyla önem arz eden uluslararası taahhütlerin de gereğini yapmıştır. Bu kapsamda Türkiye, uluslararası ticaret kuralları ile dış ticaretini yönlendirebileceği, çok fazla sayıda çağdaş mevzuatı, uygulama ve idari yapılanma bakımından önemli kurumları ekonomisine kazandırmış bulunmaktadır. Söz konusu mevzuat ve uygulama değişiklikleri, ayrıntıları bir önceki bölümde verilen, Topluluğun Ortak Ticaret Politikaları ve Ortak Rekabet Politikalarına uyum sağlamak amacıyla yapılan çalışmalar kapsamında gerçekleştirilmiştir.

    5.3. Mevcut Ekonomik Sorunların Sebep, Mahiyet ve Sonuçları :
    Ekonomide ortaya çıkan sorunları, Gümrük Birliği uygulamalarına bağlamak hem sorunları basite indirgemek hem de sorunların sebep ve mahiyetini göz ardı etmek anlamına gelmektedir. Aşağıdaki bölümlerde bu sorunların oluşma nedenleri ve bunların ekonomimize olan etkileri üzerinde durulacaktır.

    6. GÜMRÜK BİRLİĞİ İLE İLGİLİ YAŞADIĞIMIZ SORUNLARA GELİŞ SÜRECİ
    Türk ekonomisi çok uzun süreden beri temelde kronik bütçe açıklarından kaynaklanan ciddi bir istikrarsızlık sorunuyla karşı karşıyadır. Bütçe açıklarının nedenleri kamuoyunda sık sık tartışılmaktadır. Bunlar özetle; kamu sektöründe hantal ve etkin olmayan yapılanma, özelleştirme faaliyetlerinin gecikmesi nedeniyle özellikle belirli kamu iktisadi teşebbüslerinin büyük açıklar veren faaliyetlerini finanse etmek zorunluluğu, kamu sektöründe aşırı istihdam, sosyal sigortalara ilişkin uygulamalar, belirli tarım ürünlerinde verimliliği göz ardı eden ve uluslararası fiyatların çok üzerinde belirlenen ürün destekleme fiyatları gibi nedenlerden oluşmaktadır. Bütçede ortaya çıkan bu tür delikler, kamu bütçe açığının gayri safi milli hasılanın % 15’ini aşan oranlarda teşekkül etmesine yol açmıştır. Öte yandan, bütçe gelirlerinin de, özellikle vergi tabanının yaygınlaştırılamaması sebebiyle, yeterince arttırılmadığı bilinmektedir.
    Dolayısıyla, bütün bu olumsuz gelişmelere paralel olarak kamunun borçlanma ihtiyaçları da büyümekte, sonuçta özel ve kamu kaynaklarının önemli bir kısmı bütçede meydana gelen açıkların finanse edilmesine yönlendirilmektedir. Söz konusu olumsuz gelişmeler, bir taraftan faizler üzerinde baskı oluştururken, öte yandan enflasyonist baskıyı kamçılamaktadır. Dolayısıyla, banka fonlarının önemli bir kısmının kamu finansman ihtiyaçları için kullanılması, faiz oranlarının enflasyon oranlarının üzerinde oluşmasında etkili olmuş, yüksek faizler nedeniyle özel sektör yatırımları dumura uğramıştır. Sonuçta, ekonomik büyümede yıllar itibariyle dalgalanmalar, küçülmeler ortaya çıkmakta, bu durum da istihdama olumsuz etki yapmaktadır.
    Son aylar hariç tutulursa, 1980’li ve 1990’lı yıllarda ve 2000 yılında Türk Lirasının dolar, mark gibi yabancı paralar karşısındaki değerindeki değişim oranları, enflasyon oranlarının altında tutulmuş, bu durum da Türk Lirasının aşırı değerlenmesine yol açmıştır. Sonuçta, aşırı değerlenen Türk Lirası, ithalatı özendirdiğinden, ihracatımızı kösteklediğinden, dış ticaret açığının büyümesine olumsuz etki yapmıştır.
    Ayrıca, uygulanan kur politikalarının sonucu olarak enflasyon oranıyla faizler arasındaki marjı temsil eden reel faizlerin Türk lirasının değer kaybının çok üzerinde seyretmesi istikrarsızlığın ana sebeplerinden birini oluşturmuştur. Şöyle ki, çok sayıda yabancı yatırımcı reel faizlerin cazibesiyle Türkiye’de döviz bozdurmuş ve bunları kısa vadeli fonlara yatırmıştır. Yabancı yatırımcının çeşitli fon yatırımlarından, uygulanan faiz nedeniyle elde ettiği Türk Lirası cinsinden kazanımları tekrar dövize dönüştürüldüğünde yatırılan dövizin çok üzerinde bir gelir sağlanmıştır. Bu kazanç, ekonomisi belli bir düzeyi yakalamış başka hiçbir ülkede görülemeyeceği şekilde dolar üzerinden % 25, % 30 ve hatta daha yüksek oranlara varan değerleri bulmuştur. Ancak, yabancı yatırımcı, ekonomide bir belirsizlik sezinlediğinde ve Türk Lirasının devalüe edileceği endişesine kapıldığında kısa vadeli yatırımlardan vazgeçmiş ve bu fonları yurt dışına çıkarmıştır. “Sıcak para” denilen kısa vadeli döviz giriş ve çıkışları, Türk Lirası üzerinde büyük ölçüde spekülasyonlara, istikrarsızlığa ve ekonomide güven sorununa yol açmıştır.
    Yukarıda özetlenen bilgilerden de görüleceği üzere, Türk ekonomisinin karşılaştığı sorunlar esas itibariyle makroekonomik politikaların tutarsızlığıyla, bütçe disiplininden uzaklaşılmasıyla ve uzun süre üzerine gidilmeyen yapısal sorunlarla yakından bağlantılı bulunmaktadır. Türk ekonomisinin karşı karşıya bulunduğu sorunları, Gümrük Birliği uygulamalarıyla irtibatlandırmak, bu sorunların ciddiyet ve mahiyetini göz ardı etmek anlamına gelmektedir.

    7. DOĞRUDAN YABANCI YATIRIMLARIN ÜLKEYE GİRİŞİNİ KISITLAYAN DARBOĞAZLAR

    1.1.1996 öncesinde, sanayiimizin Gümrük Birliğinden en önemli iki beklentisi vardı. Bunlardan birincisi, Topluluk ülkelerine başta tekstil ve konfeksiyon olmak üzere büyük ihracat artışlarının gerçekleştirilmesi. Diğeri ise, büyük oranlarda yabancı sermaye girişinin sağlanması idi. Her iki hususta da beklentiler gerçekleşmemiş olup, doğrudan yabancı yatırımlarla ilgili değerlendirme aşağıda sunulmaktadır. Tekstil, konfeksiyon ve diğer ihraç ürünlerimizin durumu ileriki bölümlerde ele alınacaktır.
    Gümrük Birliğinin AB kaynaklı doğrudan yabancı sermaye yatırımlarını Türkiye’ye cezbedemediğine ilişkin olarak zaman zaman eleştiriler yapılmaktadır. Yabancı sermaye konusunun ekonomik büyümeye sağlayabileceği önemli katkı nedeniyle, Gümrük Birliği öncesinde de bu husus üzerinde bir hayli durulmuştu. Gümrük Birliği öncesinde yapılan tüm tahliller, yabancı sermayenin Türkiye’ye arzu edilen düzeylerde giriş yapabilmesi için belirli ön koşulların yerine getirilmesinin gerekliliğine işaret etmekte idi. Söz konusu ön koşullar uyumlu makroekonomik politikaların tesisi, kronik enflasyon oranlarının düşürülmesi, yatırımcıların önündeki belirsizliklerin ortadan kaldırılması idi.
    1996-2001 yılları arasında, meydana gelen yüksek fiyat artışları, Türk Lirasının devalüasyonlara konu olması, siyasi ve ekonomik belirsizlikler yabancı sermaye üzerinde çok yönlü olumsuz etkiler yaratmıştır. Şöyle ki, yabancı bir yatırımcının sermayesini Türk Lirasına çevirip, üretim amaçlı bir yatırıma dönüştürmesi halinde ve söz konusu yatırımın gerçekleştirildikten kısa bir süre sonra, Türk Lirasının % 50 oranında devalüe edilmesi durumunda yatırımcının yatırım değeri yarı yarıya azalmıştır. Bu gibi durumlar ise, Gümrük Birliği sonrasında ortaya çıkmış ve yabancı yatırımcının karşı karşıya bulunduğu bu tür riskler, yatırımın caydırılmasında etkili olmuştur. Kısacası, yabancı yatırımcıları özendirebilecek bir ortamın oluşturulabilmesi için gerekli olan ön koşullar Gümrük Birliği sonrasında tesis edilememiştir.
    Doğrudan yabancı yatırımcıların gelişme yolundaki bir ülkeye yönelmesinde, istikrarlı ve uyumlu makroekonomik politikaların ve siyasi istikrarın çok önemli etkisi vardır. Bu konuda yapılan geniş kapsamlı bilimsel araştırmalar ve ampirik örnekler ısrarla bu konu üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bunun da en iyi örneği Yunanistan’dır. 1981 yılında Topluluğa tam üye olan Yunanistan, o dönemde karşılaştığı ekonomik sorunlar ve siyasi belirsizlikler nedeniyle, yabancı yatırımcı için cazip gelmemiştir. Nitekim, Yunanistan tam üye olduktan sonra, yabancı sermaye girişinde hiçbir artış kaydedilmemiştir. Buna mukabil, söz konusu ön koşulları sağlayabilen İspanya’ya tam üye olduğu 1986 yılından itibaren önemli meblağlarda doğrudan yatırımlar için sermaye girişi gerçekleştirilmiştir.
     
  2. KıRMıZı
    Aşık

    KıRMıZı TeK BaşıNa CUMHURİYET V.I.P

    Katılım:
    22 Şubat 2008
    Mesajlar:
    27.187
    Beğenileri:
    4.785
    Ödül Puanları:
    11.580
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Karmaşıkkk
    Yer:
    TÜRKİYE
    Banka:
    387 ÇTL

    8. GÜMRÜK BİRLİĞİ HEDEFİ DOĞRULTUSUNDA DIŞ TİCARETİMİZDE MEYDANA GELEN GELİŞMELER (DIŞ TİCARETİMİZDE KORUMACI POLİTİKALAR, KÜRESELLEŞME- GÜMRÜK BİRLİĞİ)

    Gümrük Birliği uygulamalarının dış ticaretimiz üzerindeki etkilerini değerlendirebilmek için, Gümrük Birliği öncesi ve sonrası dönemlerde dış ticaretimizin yapısına ve uygulanan politikalara bir göz atmakta yarar görülmektedir.
    Bilindiği üzere, ekonomimizin merkezi planlama anlayışıyla yönlendirildiği 1960’lı ve 1970’li yıllarda ithal ikameci politikalar benimsenmiş, montaj sanayilere ağırlık verilmek suretiyle ithalata olan bağımlılık oranı azaltılmaya çalışılmıştır. İçe dönük kalkınma stratejilerinin yönlendirmesiyle, dış ticaret politikalarında rekabetçi yaklaşımlar ve tüketicinin refahı kavramı arka plana itilmiş, korumacı politikaların yardımıyla sanayi sektörlerimize destek verilmeye özen gösterilmiştir. Ancak, ithal ikameci politikalar sırasında bile ithalat rakamları, ihracat rakamlarımızın çok üzerinde seyretmiştir. Sanayilerimizin yaşayabilmesi için ithalatımızın takriben % 95’ini oluşturan hammadde ve sermaye mallarının ithal edilmesi gerekli olmuştur. Ayrıca, yerli sanayilerimizin faaliyetlerinde rekabet özendirilmediği için ülke kaynaklarının dağılımında prodüktivite faktörü ihmal edilmiş ve üretilen sanayi malları genel olarak uluslararası pazarlarda rekabet edebilecek kalite ve özelliklerden yoksun kalmıştır. Bu nedenle, ihracatımızın önemli bir kesimi genelde katma değeri düşük tarım ürünlerinden meydana gelmiştir.
    Burada öncelikle vurgulanması gereken husus, dış ticaretimizin Gümrük Birliği uygulamalarının çok öncesinde de sürekli olarak açıklar verdiği keyfiyetidir. Gerçekten, 1960’lı yıllara gidilmek suretiyle dış ticaret rakamlarına ilişkin olarak yapılan taramalarda, dış ticaret dengemizde ortaya çıkan açıklarda süreklilik gözlenmektedir. Nitekim, Gümrük Birliği öncesi bazı yıllarda, Türkiye’nin toplam ithalat rakamlarının ihracat rakamlarının 3 mislinden fazla değerlerde seyrettiği gözlenmektedir . Dolayısıyla, çok uzun süreden beri ihracat ve ithalatımızın yapısından kaynaklanan dış ticaret açıkları günümüze kadar süregelmiştir. Açıklar, Gümrük Birliği ile birlikte ortaya çıkan yeni sorunlar değildir. Dış ticaretteki artışların devam etmesi, Türkiye’nin Gümrük Birliği sonrasında gereken reformları ve yapısal değişiklikleri, gerçekleştirememesinden kaynaklanmaktadır.
    Öte yandan, 1980’li yıllardan sonra, ekonomi ve dış ticaretimizde uygulanmaya başlanılan sistem değişikliğiyle ithalat ve ihracat dış rekabete açılmış, rekabetçi politikalarla hem ithalat hem de ihracatta büyüme oranları daha yüksek oranlarda gerçekleşmiştir. Esasen, Türkiye’nin 1980’li yıllarda yöneldiği dışa dönük kalkınma modeli, o yıllarda giderek yaygınlaşmaya başlayan ve bir çok gelişme yolundaki ülkenin izlediği rekabetçi, dış ticarette serbestleşmeye ağırlık veren küreselleşme eğilimlerine paralellik göstermiştir.
    Dolayısıyla, 1980’li yılların öncesinde uyguladığımız ithalatın kotalarla ve yüksek koruma oranlarıyla kısıtlandığı politikalarla, 1980’li yıllardan sonra uygulaması yapılan model birbirinden önemli farklılıklar içermektedir. Türkiye, dış ticaret ve ekonomisini 1980’li yıllarda serbestleştirmeye başlamış, Gümrük Birliği uygulamaları ile de küreselleşme sürecine dahil olduğunu tescil etmiştir.
    Küreselleşme sürecine ayak uyduramayan ülkelerin, teknolojik gelişmelerden mahrum kalması, sanayilerinin dışarı ile rekabet edemeyecek yapılarda şekillenmesi, üretilen malların düşük kalitede kalması ve ekonomilerinin küreselleşme sürecinin nimetlerinden yoksun bırakılması kaçınılmazdır. Uzun süre farklı politikalar izleyen Sovyet Bloku da küreselleşme süreciyle başa çıkamamış, sonuçta Blok dağılmış ve Bloka dahil ülkelerin büyük bir çoğunluğu dış ticaret rejimlerinde köklü değişiklikler gerçekleştirerek sanayilerini ve pazarlarını dış rekabete açmak zorunda kalmışlardır.

    9. ORTAKLIK İLİŞKİLERİ ÇERÇEVESİNDE GÜMRÜK BİRLİĞİ
    Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkiler, Avrupa Topluluğu ile 12 EYLÜL 1963 tarihinde imzalanan Ankara Anlaşmasının temel oluşturduğu ortaklık rejimi çerçevesinde gelişmektedir. 1 OCAK 1996 tarihinde Türkiye ile Avrupa Topluluğu arasında gümrük birliğinin tesis edilmesiyle birlikte, söz konusu ortaklık ilişkisi son dönemine girmiş bulunmaktadır. Ankara Anlaşmasının 28. maddesinde de açıkça ifade edildiği gibi, Avrupa Birliğine üye olma hedefini de kapsayan bu ilişki, Avrupa Birliği'nin genişleme sürecine girmesi ve Helsinki Zirvesinde Türkiye'nin adaylığının kabul edilmesiyle yeni boyutlar kazanmıştır.
    Ankara Anlaşmasının yanı sıra, 1 OCAK 1973 tarihinde uygulamaya konulan Katma Protokol çerçevesinde düzenlenen Türkiye ile Avrupa Topluluğu arasındaki ilişkiler, 6 MART 1995 tarihli Ortaklık Konseyi Belgelerinin 1 OCAK 1996 tarihinde yürürlüğe girmesi ve bu çerçevede gümrük birliğinin tesis edilmesiyle ivme kazanmıştır. Türkiye, 1/95 sayılı Ortaklık Konseyi Kararında belirtilen yükümlülüklerinin çok büyük bir kısmını yerine getirmiş ve VII. Plan döneminde gümrük birliğini tamamlamıştır. Bu kapsamda, dış ticaret, gümrükler, rekabet, fikri ve sınai haklar, devlet yardımları, sınai mevzuat, tüketicinin korunması gibi pek çok alanda Avrupa Birliği mevzuatına uygun yasal düzenlemeler VII. Plan döneminde yürürlüğe konmuştur.
    Gümrük birliği ile birlikte Türkiye, Avrupa Topluluğu ve EFTA çıkışlı sanayi ürünleri ithalatından aldığı gümrük vergileri ile eş etkili vergileri kaldırmış, üçüncü ülkeler çıkışlı sanayi ürünlerine ise Avrupa Topluluğunun uygulamış olduğu Ortak Gümrük Tarifesini uygulamaya başlamıştır.
    Gümrük birliğinin gerçekleştirilmesi sonucu, Türkiye'nin Avrupa Topluluğu ve EFTA ülkelerinden yaptığı ithalatta büyük artış olmuş ve Türkiye'nin toplam ithalatında anılan ülkelerin payı artmıştır. Ortak Gümrük Tarifesinin uygulamaya konulmasıyla birlikte, üçüncü ülkelerden yapılan ithalatta da önemli artış olmuştur.
    Gümrük birliğinin yürürlüğe girdiği 1996 yılından bu tarafa, Türk Sanayii rekabet konusunda kayda değer bir performans göstermiştir. Sanayi sektöründen gümrük birliğine ilişkin önemli bir şikayet gelmemiştir .
    Türkiye'nin Avrupa Birliğine üye olma yönündeki hedef ve çabaları, gerek gümrük birliğinin gerçekleştirilmiş olması, gerekse Avrupa Birliğinin genişleme sürecine ilişkin olarak meydana gelen gelişmeler sonucunda, yeni boyutlar kazanmış ve bir taraftan gümrük birliği sürecindeki yükümlülüklerimiz doğrultusunda faaliyetler sürdürülürken, diğer taraftan Avrupa Birliğinin genişleme sürecinde yer alma yönündeki girişimler de yoğunlaştırılmıştır.
    Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki gümrük birliğinin işleyişini düzenleyen 6 MART 1995 tarih ve 1/95 sayılı Ortaklık Konseyi Kararında gümrük birliğinin tam olarak işlemeye başlaması için, Türkiye'nin, gümrükler ve dış ticaret mevzuatı konularında yerine getirmesi gerekli uyum çalışmalarının yanında, rekabet hukuku, fikri ve sınai mülkiyet hakları, sınai mevzuat, devlet yardımları gibi alanlarda mevzuatını Avrupa Topluluğu hukuk düzenine yaklaştırması için göz önünde tutması gerekli Avrupa Topluluğu mevzuatı da belirtilmektedir.
    Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planı döneminde, özellikle Türk Hukukunun Avrupa Birliği hukuk düzenine yaklaştırılması hedefi çerçevesinde değişik alanlarda bir çok hukuki düzenleme gerçekleştirilmiştir.
    Dış Ticaret ve Gümrükler alanında Yedinci Planda, Türkiye'nin Avrupa Topluluğu ile tesis etmiş olduğu gümrük birliğinin iyi işlemesinin temini ve Türkiye'nin Avrupa Topluluğunun Ortak Ticaret Politikasına uyumunun sağlanmasına yönelik olarak, özellikle dış ticaret alanında çeşitli hukuki ve kurumsal düzenlemelerin gerçekleştirilmesi öngörülmüştür.
    95/7603 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile 1 OCAK 1996 tarihi itibarıyla, 12 ve 22 yıllık listelerde yer alan ürünlerde, Topluluğa karşı gümrük vergileri kaldırılmış ve üçüncü ülkelere karşı Türk Gümrük Tarifesinin Topluluk Ortak Gümrük Tarifesine uyumu, 2/95 sayılı Ortaklık Konseyi Kararının ekindeki listede yer alan bazı ürünler dışında sağlanmıştır. Anılan listedeki ürünlerde ise, 1 OCAK 2001 tarihine kadar sürecek beş yıllık bir dönem zarfında aşamalı olarak gerçekleştirilecek olan indirimlerle Ortak Gümrük Tarifesine uyum sağlanması öngörülmektedir . Türk dış ticaret politikası ile Topluluğun ortak ticaret politikası arasında uygulama paralelliği sağlanması amacıyla, 95/6815 sayılı Karar çerçevesinde, tekstil ticareti ile ilgili olarak 24 ülke ile ikili anlaşma imzalanmıştır. Anlaşmalar neticesinde, söz konusu ülkelerin bir kısmına çift taraflı kontrol sistemi kapsamında kota uygulanmakta, geri kalan ülkelerden yapılan ithalat ise çift taraflı kontrol sistemi kapsamında gözetime tabi tutulmaktadır. Diğer taraftan, henüz ikili anlaşma yapılmamış olan ülkelerden bir kısmına tek taraflı kontrol sistemi kapsamında kota uygulanırken, diğerlerinden yapılan ithalat ise gözetime tabi tutulmaktadır.
    Kurumsal alanda da, İthalatta Haksız Rekabeti Değerlendirme Kurulu, İthalatta Gözetim ve Korunma Önlemlerini Değerlendirme Kurulu, Türkiye'nin Ticari Haklarını Değerlendirme Kurulu ve Tekstil Ürünleri İthalatında Gözetim ve Korunma Önlemlerini Değerlendirme Kurulu kurulmasına ilişkin düzenlemeler yapılmıştır.
    Ortaklık Konseyinin 6 MART 1995 tarihli toplantısında alınan İlke Kararı doğrultusunda, Türkiye-Avrupa Topluluğu ortaklık ilişkisinin son döneminde öncelikle ele alınması gereken çalışmalar çerçevesinde olmak üzere, Türkiye Cumhuriyeti ve AKÇT arasında "Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğunu Kuran Antlaşmanın Yetki Alanına Giren Ürünlerin Ticareti ile İlgili Anlaşma", 25 TEMMUZ 1996 tarihinde imzalanmıştır. Anlaşma, 1 AĞUSTOS 1996 tarih ve 22714 mükerrer sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
    Avrupa Birliğinin üçüncü ülkelerle yapmış olduğu serbest ticaret anlaşmalarının Türkiye tarafından üstlenilmesi çalışmaları çerçevesinde, İsrail, Romanya, Macaristan, Çek ve Slovak Cumhuriyetleri, Bulgaristan, Estonya, Litvanya, Makedonya, Polonya, Letonya ve Slovenya ile Serbest Ticaret Anlaşmaları imzalanmıştır. Tunus, Mısır, Fas ve Filistin ile müzakereler sürdürülmektedir.
    Ticaret politikası araçlarına ilişkin Avrupa Topluluğu mevzuatına uyum sağlanması çerçevesinde, daha önce ihracatta Destekleme ve Fiyat İstikrar Fonu kesintisi uygulanan ürünlerden fındık, zeytinyağı, çavdar, hayvan derileri ve postları haricindeki ürünlerde uygulanmakta olan söz konusu kesinti kaldırılmıştır.
    Türk gümrük mevzuatının Avrupa Topluluğu gümrük mevzuatına uyumunun sağlanması amacıyla çıkarılmış bulunan, 1615 sayılı Gümrük Kanununda değişiklik yapan 564 sayılı KHK, akçeli ve cezai hükümler içermediğinden, bu hükümleri de kapsayacak şekilde, Topluluğun Gümrük Kodunu ve uygulama Yönetmeliğini esas alan yeni bir Gümrük Kanunu 4 KASIM 1999 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak, 5 ŞUBAT 2000 tarihi itibarıyla yürürlüğe girmiştir. Aynı kapsamda olmak üzere, 20 OCAK 2000 tarih ve 23939 mükerrer sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Gümrük Yönetmeliği de 5 ŞUBAT 2000 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
    Üçüncü ülkelerden dampingli ve/veya sübvansiyonlu ithalata karşı korunmayı düzenleyen Avrupa Topluluğu mevzuatına uyum sağlanması amacıyla 3577 sayılı İthalatta Haksız Rekabetin Önlenmesi Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin 4412 sayılı Kanun 25 TEMMUZ 1999 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

    10. GÜMRÜK BİRLİĞİ UYGULAMALARININ GENEL İTHALATIMIZ BAKIMINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ
    Gümrük Birliği bağlantılı İthalat Rejimimizde yapılan değişikliklerin AB kaynaklı ithalatta büyük ölçüde artışlara neden olduğu ve dış ticaretimizde büyük açıklara yol açtığı şeklindeki değerlendirmeler yüzeysel gerekçelere dayandırılmaktadır.
    Ülkemizde faaliyet gösteren sanayi sektörleri daha önce de izah edildiği üzere, genelde ithalata bağımlı bir yapıya sahiptirler. Sanayi tesislerimiz yüksek kapasitelerle çalıştırıldıklarında toplam ithalat artmakta, kapasitelerin düşük kullanıldığı yıllarda ise hem ekonominin büyüme oranı düşmekte, hem de toplam ithalat azalmaktadır. Bu husus, Gümrük Birliği sonrasındaki dönemlerde geçerli olduğu gibi önceki dönemlerde de geçerlidir. Nitekim, 2001 yılında yaşanmakta olan ekonomik kriz nedeniyle ekonominin yıl sonunda % 8 civarında bir küçülme göstereceği tahmin olunmaktadır. Buna paralel olarak da, ithalatta önemli azalmalar ortaya çıkmış ve son yılların en az açık veren dış ticaret tablosu karşımıza çıkmıştır. Nitekim, 2001 yılının Ocak-Temmuz dönemindeki dış ticaret açığı bir önceki yılın aynı dönemine göre % 57 oranında bir azalma ile 14 milyar $’dan 6 milyar $’a gerilemiş bulunmaktadır. Gerçekten, 2001 yılı sonunda Ödemeler Dengesinin cari hesaplar kaleminde fazlalık verilecek olmasının başlıca nedeni, sanayilerin düşük kapasiteyle çalışma mecburiyetlerinden dolayı, ithalat taleplerini kısmış olmalarıdır.
    Gümrük Birliği öncesinde ithalatımızın genel yapısı dikkate alındığında; toplam ithalat değerlerinin yaklaşık % 93-94’ünün sermaye (yatırım) ve ara (hammadde) maddelerden, geriye kalan ürünlerin ise tüketim mallarından oluştuğu görülecektir. Dolayısıyla, sanayimiz yatırım ve hammadde ithalatına ithal ikameci politikalarının uygulandığı dönemler dahil çok uzun süreden beri büyük ölçüde bağımlıdır. Sanayi sektörlerimizin rekabet kabiliyetini güçlendirebilmek amacıyla, Gümrük Birliği uygulamaları öncesinde sermaye ve hammadde ürün grupları ya gümrük vergilerinden muaf tutulmuşlar ve yahut ta gümrük vergileri çok düşük seviyelerde saptanmışlardır. Bu itibarla, ithalatımızın esasını oluşturan sermaye ve hammadde gruplarının ithalatında uygulanan gümrük vergilerinin Gümrük Birliğiyle kaldırılmış bulunması, ithalat rakamları üzerinde ihmal edilebilir bir etki yaratmıştır.
    Öte yandan, tüketim malları özelliği taşıyan sanayi ürünlerinin ithalatında uygulanan gümrük vergisi koruma oranları ise Gümrük Birliğinden önce daha yüksek seviyelerde belirlenmekte idi. Dolayısıyla, Gümrük Birliği uygulamalarının ithalatı özendiren etkilerinin daha ziyade tüketim malları üzerinde görülmesi beklenmekte idi.
    Dış Ticaret Müsteşarlığının verilerine göre, Gümrük Birliği uygulamalarına geçilmeden önce, 31 Aralık 1995 tarihinde AB menşeli yatırım malları, hammaddeler ve tüketim mallarının tamamı üzerinde uygulanan, ithalat değerlerini esas alan ortalama ağırlıklı gümrük vergisi oranları sadece % 5.9’dur. Dolayısıyla, genelde % 5.9 oranında kalan gümrük vergi indirimlerinin AB menşeli sanayi malları ithalatındaki reel etkilerinin de abartılmadan gerçekçi bir perspektif içerisinde değerlendirilmesinin uygun olacağı düşünülmektedir.
    Gümrük Birliği ile, otomobil gibi belirli tüketim mallarının ithalatında yıllar itibariyle artışlar kaydedilmiştir. Ancak, tüketim mallarının toplam ithalatımız içindeki payına bakıldığında, Gümrük Birliği sonrasında kaydedilen ithalat artışlarının ithalatın genel yapısını değiştirmediği görülmektedir. Gümrük Birliği öncesinde, örneğin 1995 yılında tüketim mallarının ithalatı toplam ithalatın yaklaşık % 7’sini oluşturmuşken, bu oran 1990-2000 yılları arasında % 10-13 oranlarında dalgalanma göstermiştir. 2001 yılının Temmuz sonu itibariyle, bu ürün grubunun ithalat değerleri toplam ithalatın% 10.5’ini oluşturmuştur.
    Kaldı ki, tüketim mallarında mütevazı artışlar kaydedilmesini de ekonomik açıdan bir eksi olarak değerlendirmemek gerekmektedir. Ekonominin önemli bir kesimini oluşturan tüketicinin refahının artırılması ve tüketiciye seçim hakkının verilmesi de modern ekonomilerin öncelikli hedeflerinden birisidir. Tüketim mallarında ortaya çıkan artışlar, yurt içinde üretilen malların kalitesini de olumlu yönde etkilemekte ve yerli üreticiler ithalatla rekabet edebilmek amacıyla teknolojideki yenilikleri daha yakından takip etmeye zorlanmaktadırlar. Ayrıca, tüketim malları arasında ithalatın en fazla artış gösterdiği otomotiv sektöründe bile yerli üretimin büyüme gösterdiği ortaya çıkmaktadır. Otomotiv sektörü 1995 yılında 326,508 araç üretmişken, bu rakam 2000 yılında 468,381’e yükselmiş bulunmaktadır. Ayrıca, artan rekabet nedeniyle kaliteye daha fazla ağırlık vermek durumunda kalan yerli otomobil sanayii, ihracat rakamlarını da büyütmüş, 1995 yılında yaklaşık 35,000 araç ihraç etmişken, 2000 yılında 104,000’i aşan ihracat gerçekleştirmiştir.

    11. GÜMRÜK BİRLİĞİ UYGULAMALARININ GENEL İHRACATIMIZ BAKIMINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ

    Sanayiimizin temelde hammadde ve sermaye mallarına olan ihtiyacını karşılamak üzere, ithalat artış gösterirken, bu artışları dengeleyebilecek ihracat artışlarına yönelik yapısal değişiklikler gerçekleştirilmemiş, izlenen makro ekonomik politikalar sonucu, sanayici mevcut fon ve tasarruflarını çok kez devlet bonolarına ve güvenli gördüğü diğer kısa vadeli yatırım araçlarına yönlendirmiş, reel sektör dediğimiz malların üretimine yönelik öncelikler ihmal edilmiştir. Yeterli yatırım yapılmadan ve yeni mal grupları üretilmeden de ihracat ancak mütevazı oranlarda artışlara konu olabilmiştir.
    Gerçekten ihracatımız 1995 yılında 21.6 milyar dolar seviyesinden 2000 yılında 27.3 milyar dolar seviyesine çıkmış, bu yıllar arasında ihracatta büyüme oranı % 26.4 seviyesinde gerçekleşmiştir. İhracattaki artışların mütevazı seviyede kalması, ülkemiz ihracat yapısıyla yakından ilişkili bulunmaktadır. İhracatımız, gelişme sürecinde tekstil ve konfeksiyon ve demir-çelik ağırlıklı bir gelişme eğilimi göstermiştir. Tüm ülkelere yönelik toplam ihracatımızın yaklaşık % 36’sının tekstil ve konfeksiyon ürünlerinden, % 13-14’ünün ise demir-çelik ağırlıklı geliştiği görülmektedir. Halbuki gelişmiş ülkelerin 1970’li yıllarda lider konumunda oldukları tekstil ve deri gibi sanayiini terk etmek eğilimine girdikleri dikkat çekmektedir. Katma değeri nispeten küçük olan tekstil ve konfeksiyon sektörünün aynı zamanda dış talepteki daralmalara da duyarlı olan özelliği dikkate alındığında, ihracat gelirlerimizin arttırılmasında bu sektöre büyük ölçüde bağımlı kalmanın, ihracat gelirlerine pek de istikrarlı bir katkı sağlamayacağını ifade etmek gerçekçi olacaktır. Esasen, AB ile Gümrük Birliği ilişkilerine girilmesini en çok tekstil ve konfeksiyon sektörü istemiştir. AB, 1.1.1996 itibarıyla, Türkiye’ye uygulamakta olduğu miktar kısıtlamalarını kaldırmıştır. Dolayısıyla, Türkiye’nin diğer tekstil ve konfeksiyon ihracatçısı ülkelere göre rekabette çok önemli iki ayrı avantaj sağlanmıştır. Birinci avantaj, tüm tekstil ve konfeksiyon ürünleri ihracatının sıfır gümrükle AB’ne ihraç edilmesi hususudur. İkinci önemli avantaj ise, diğer, tekstil ve konfeksiyon ürünleri ihraç eden gelişme yolundaki ülkeler, AB’ne ihracatta miktar kısıtlamaları ile karşı karşıya kalırken, Türkiye herhangi bir kısıtlamaya maruz kalmadan, 15 üye ülkeye ihraç yapabilme şansına sahip olmuştur. Dolayısıyla, uluslararası talep projeksiyonlarını dikkate almadan yapılan yanlış yatırımlar ve yapısal sorunlardan kaynaklanan nedenlerle AB’ne yönelik söz konusu ürünlerin ihracatı daha fazla arttırılamıyorsa, buradaki eksiklikleri kendimizde aramamız gerekmektedir.
    Demir-çelik ürünlerinde ise ülkemizin, nispeten düşük katma üretim nedeniyle, ihracat rakamlarını istikrarlı bir şekilde arttırması güç görülmektedir. Esasen, bu sektör, hammadde olarak kullandığı demir-çelik hurdada büyük ölçüde ithalata bağımlı olup, ayrıca üretim için gerekli olan kok kömürü ithalatına önemli miktarlarda meblağlar ayırmaktadır.
    Öte yandan, dünya ticaretinde katma değeri yüksek teknoloji ürünlerine olan talep büyümekte ve söz konusu ürünleri üreten ülkelerin dünya ticaretinden aldıkları pay hızla artmaktadır. Türkiye’nin de buna göre ihracat yapısını hızla değiştirmesi gerekmektedir. İhracatımızın yeniden yapılanma sürecinde yabancı sermayeden destek almasına gerçekten ihtiyacı vardır. Bu çerçevede başta makro ekonomik istikrarın sağlanması, yatırım ve tasarruf oranlarının yükseltilmesi suretiyle etkili bir yatırım-üretim-ihracat zincirinin kurulması gerekmektedir. İhraç edilebilir ürünlerin ihracatını yeterince arttırmadan toplam ihracatımızın önemli artışlara konu olmasını beklemek gerçekçi görülmemektedir.

    12. GÜMRÜK BİRLİĞİ’NİN AB’YE İLİŞKİN İHRACATIMIZ VE İTHALATIMIZA OLAN ETKİLERİ 11 nci maddede de değinildiği üzere; dış ticaretimiz çok uzun süreden beri önemli meblağlarda açık vermektedir. Bu açıklar, ihracat bakımından yapısal sorunlarla bağlantılıdır. Söz konusu yapısal sorunların aşılması hususunda yeterli tedbirler alınamamış, gerekli düzeyde yatırım-üretim-ihracat bağlantısı kurulamamış, sonuçta toplam ihracatımızda kaydedilen artışlar yetersiz kalmıştır. Buna mukabil, sanayilerimiz, genel anlamda ithalata bağımlı bir yapı içinde oluşturulduklarından, sanayi sektörlerimizin yüksek kapasite ile çalışabildiği dönemlerde, ithalat rakamlarımız artışlara konu olmuştur. Dolayısıyla, yıllar itibariyle büyüyen dış ticaret hacimlerine paralel olarak dış ticaret açıkları da mutlak değerlerle genelde büyüme göstermiştir. Ekonomik durgunluğun olduğu yıllarda ise söz konusu açıklar daralmıştır. Örneğin gayri safi yurtiçi hasılanın % 4.7 oranında daralma gösterdiği 1999 yılında yaklaşık 40 milyar dolar ithalat yapılmışken, GSYH’nın % 7.2 oranında artış gösterdiği 2000 yılında toplam ithalat 54 milyar dolara yaklaşmıştır.
    Bu itibarla, Gümrük Birliği’nin AB’ne ilişkin ihracatımız ve ithalatımıza olan etkileri değerlendirilirken; irdelenmesi gereken, AB’nin yıllar itibariyle toplam ihracat ve ithalatımız içindeki nisbi payında ne gibi değişiklikler ortaya çıktığı hususudur.
    Bu çerçevede; toplam ihracat rakamlarımıza bakıldığında Gümrük Birliği’nden önceki son yıl olan 1995’de AB’nin toplam ihracatımızdaki payı % 51.2 iken, bu değer, 2000 yılında % 52.5 olmuştur. Dolayısıyla, 1995 yılı değerlerine göre, toplam ihracatımız içindeki % 1.3 oranındaki bir pay üçüncü ülkelerden AB’ne yönelmiş ve AB’nin toplam ihracatımız içindeki nisbi payında bir büyüme görülmüştür. Buna mukabil, toplam ithalatımız içinde AB’nden yapılan ithalatın payı ise 1995 yılında % 47.2 iken, bu oran 2000 yılında % 48.9’a çıkmıştır. Özetle, 2000 yılında toplam ihracatımızın % 52.5’i AB’ne gerçekleştirilen satışlardan oluşurken, aynı yılda toplam ithalatımızın % 48.9’u AB menşeli olmuştur .

    13. SONUÇ
    Yukarıdaki değerlendirmelerimiz sırasında, Türk ekonomisinin karşı karşıya bulunduğu sorunların, temelde uygulanan makro ekonomik politikalardan kaynaklandığı irdelenmiştir. Sorunların Gümrük Birliği uygulamalarıyla irtibatlandırılamayacağı konusu, dış ticaretimizde 1960’lı yıllarda ortaya çıkan gelişmeler ve izlenen ekonomik politikalar ışığında değerlendirilmiştir.
    Türk ekonomisi Gümrük Birliği nedeni ile herhangi bir sektöründe önemli sayılabilecek olumsuzluklar yaşamamıştır. Bazı çevrelerde zaman zaman münferit yakınmalar dile getirilmekle beraber, sanayiimizin herhangi bir alt sektöründe Gümrük Birliği uygulamalarından kaynaklanan yaygın nitelikli sorunlar etkisini göstermemiştir. Serbest piyasa koşullarında sektörler arasında kaynakların yeniden tahsisine yönelik bazı değişikliklerin olması ve bunun sonucu olarak bazı sektörlerin daha fazla büyüme göstermesi doğaldır.
    Öte yandan, küreselleşme sürecinin ve Gümrük Birliği’nin Türkiye’ye çok şey kazandırdığı ortadadır. Her şeyden önce, Türk özel sektörü büyük bir özgüvenle, uluslararası arenada rekabet edebileceğini kanıtlamıştır. Bir çok alanda çağdaş mevzuat ve uygulamalar gerçekleştirilmiştir. Tüketicimizin ve üreticimizin vizyonu genişlemiştir. Üreticini ürettiği malın kalitesi yükselmiş, tüketicinin talep ettiği ürünün niteliği ve evsafı değişmiştir. Ülke olarak standartlarımız yukarı çekilmiştir. Türk insanın çağdaşlaşma süreci hızlanmıştır. Ayrıca, Türkiye Gümrük Birliği kapsamında başardıklarıyla, AB’ne tam üyeliğe ehil olduğunu göstermiştir. Türkiye’nin küreselleşme ve Gümrük Birliği sürecinde elde ettiği manevi kazanımlar, maddi kazanımların çok ötesine giden paha biçilmez değerleri temsil etmektedir. Bu değerlerin ülkemizin geleceğine önemli katkılar sağlayacağı düşünülmektedir.


    KAYNAKÇA




    1. SEYİDOĞLU, Halil, “Uluslararası İktisat”, Kurtiş Matbaası, İstanbul, 1999.

    2. ÖZDEMİR, Mehmet, “T.C.M.B. Avrupa Birliği El Kitabı”, Ankara, 1995.

    3. GÜNUĞUR, Haluk, “Türk İşçilerinin A.B.’de Serbest Dolaşımı”, Ankara, 1995.

    4. KARLUK, Rıdvan, “Türkiye Ekonomisi”, Eskişehir, 1999.

    5. KESER, Hakan, “Avrupa Birliği Bünyesinde Bireysel İş Hukukunun Dayandığı Esaslar Konulu Makale”, DEÜ İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, 2001.

    6. DPT, “A.B. Müktesebatının Üstlenilmesine İlişkin Türkiye Ulusal Programı”, Ankara, 2002.

    7. TOBB, “DTM, Türkiye – A.B. Gümrük Birliği Bilgilendirme Toplantısı”, Ankara, 1996.




    -Alıntı-
     

Sayfayı Paylaş