1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Halide Edip ADIVAR - Kabak Çekirdekçi

Konusu 'Kitap Özetleri' forumundadır ve jeriko tarafından 9 Temmuz 2010 başlatılmıştır.

  1. jeriko

    jeriko Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    4 Kasım 2008
    Mesajlar:
    5.268
    Beğenileri:
    49
    Ödül Puanları:
    4.480
    Meslek:
    657
    Yer:
    Anadolu (bu kadar ayrıntı iyi)
    Banka:
    314 ÇTL
    Halide Edip ADIVAR - Kabak Çekirdekçi

    Fazlı Paşa yokuşunda akşam olurdu. Fazlı Paşa akşamla siner, çekilirken garip, ince bir ses bu sessizliği yırtar gibi çınlatırdı.
    - Kabak çekirdeği taze taze yenir…
    Karanlık sessiz evlerden çocuklar evvela sönük, sonra telaşlı, birbiri arkasından haykırırdı;
    - Kabak çekirdekçi, kabak çekirdekçi!
    Bu dakikalar odamda arkam pencereye dönük, eski koltuğa gömülür otururdum.
    Bu ses sessiz sokakta her zaman bir hayat uyandırırdı. Seslenen gülüşen çocuklarla aralı kapılardan lakırdıya karışan kadınlar işitirdim, bilirdim ki Fazlı Paşa yokuşundan kadınlar ve çocuklar hep bu sesin arkasından koşuyorlar, belki eğleniyorlardı.
    Günler belki aylar geçti. İçimdeki akşam manzaraları ve hayatına bu ses de bir parça ilave etti. Bir gün aynı yokuşta yaşayan küçük yeğenim bana dedi ki:
    - Eski gazeteleri bana verir misiniz, teyze
    - Ne yapacaksın kızım?
    - İsmail Hakkı Bey’e vereceğim
    - İsmail Hakkı Bey kim?
    - Kabak çekirdekçi!
    - O senin ahbabın mı?
    Başını gururla salladı. Anladım ki bu adam küçük yeğenimin ruhuna arkadaşlığı gurur veren bir yüz.
    - Gazeteleri ne yapacak?
    Yanaklarından alev çıkarak başladı. Siyah gözleri eğlenip eğlenmediğini anlamak için yüzüme batıp çıkıyordu. Ben tabii bir gülümse bile bulundurmayacak kadar ciddi olmuştum.
    - Gazeteleri okumak için ister. O vaktiyle katipmiş, kadro harici olmuş, burada evi varmış, satmış, Karagümrük’e taşınmış. Kimseden bir şey istemez, ama gazeteye dayanamıyor. Hele okula giden küçük bir kızı var, o olmasa kendi gazetesini de alır. Bu kadar uzaklara da kabak çekirdeği satmaya gelmez. Hep sıkıntıyı onu mektebe göndermek için çekiyor.
    Boğazında bir yumru ile durdu.
    - Bir gün ona vermek için gündeliklerimden biriktirdim, sakladım.
    - Aldı mı?
    - Yüzüme bir tuhaf baktı. Galiba gözlerinde yaş vardı. “Kızım bu parayı niçin veriyorsun, kabak çekirdeği parasını verdin.” dedi. Sonra parayı avucuma tekrar koydu. “Sakın bir daha bir şey almadan kimseye para verme, vermek de almak da çok ayıptır.” dedi.
    Yeğenim çok müteessirdi.
    - Darıldı diye o kadar korktum ki… Ama ertesi akşam yine bizim kapının önünde durdu, benimle konuştu. Eski gazeteler varsa okuyacağını söyledi. Kapının önünde gazın altında gazeteyi okuyup gidiyor. Şimdi beni çok seviyor ve her akşam kızını anlatıyor. Bu sene okulda nakış…
    Artık yeğenimi dinlemiyordum, içimde garip bir didiklenme olmuştu. O garip sesin sahibini görmek istiyordum.
    Soğuk bir sonbahar ve sonraları boralı bir kış başladı. Karanlık çökünce heyecanla kabak çekirdekçiyi bekliyordum. Fakat bir gün , iki gün, hatta haftalar geçiyor, kabak çekirdekçi geçmiyordu. Küçük yeğenimde hep meraklı idi. İkimizin ortak bir heyecan ve ilgimiz vardı. Akşam Fazlı Paşa yokuşunun üzerinden geçerken mektep dönüşü bazen gelir, yine kabak çekirdekçiyi beklerdi.
    Bir akşam kesici, dondurucu bir karayel fırtınası arasında zavallı bir sivrisinek inceliğiyle kabak çekirdekçisinin sesini duydum. Onu Müsteşar Bey’in evinin önündeki parlak ışıkta bir an görebildim.
    Sesini ve kendini sürükledi geçti. Saat 8’di ve kıştı. Kabak çekirdeği satarak Fazlı Paşa’dan Karagümrük’e gidecekti.
    Ertesi gün kar başladı. O günlerde bir akşam yeğenim soğuktan kızarmış gözleri ve burnuyla geldi. Ürkmesin diye lambayı yakmadım.
    - İsmail Hakkı Bey geldi.
    Uzun bir sükut sonra yine;
    - Dün akşam bizim kapının önünde gazın altında oturdu, kendi kendine uzun uzun sayıkladı.
    - Ne dedi? Dedim.
    - “Bir liram olsa. Kabak çekirdeği alsam, 300 kuruş kazanır mıyım, kazanmaz mıyım?” diyordu. Galiba hasta, tuhaf tuhaf konuşuyor. Karların üstüne çökü çöküveriyor.
    - Acaba 300 kuruşa ne yapacak?
    - Kızını mektep takunya ile almıyormuş. Hoca “ayakkabı almasan gelme” demiş.
    - Ya!
    - Bir de şimdi yavaşacık kulağımıza kabak çekirdeğine para yerine ekmek vermemizi istiyor.
    Yüzümü yeğenimden saklamak ihtiyacında idim. Yüzümü cama yapıştırdım. Belki yeğenimde yüzüne bakmadığıma minnettardı.


    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]
     

Sayfayı Paylaş