1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Halk Aşıklarımız (ozanlarımız) Ve Halk Şairlerimiz Ve Biyografileri/özellikleri

Konusu 'Edebiyat / Kitap' forumundadır ve dderya tarafından 28 Eylül 2015 başlatılmıştır.

Etiketler:
  1. dderya
    Ayyaş

    dderya kOkOşŞ Süper Moderatör

    Katılım:
    29 Temmuz 2013
    Mesajlar:
    11.303
    Beğenileri:
    7.491
    Ödül Puanları:
    11.080
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Öğrenci
    Yer:
    izmir :)
    Banka:
    59 ÇTL
    Yunus Emre (1238? – 1321?)
    [​IMG]
    Anadolu'da tasavvuf akımının ve Türkçe şiirin öncüsüdür. İnsan sevgisine dayanan bir görüşü geliştirmiştir. Yaşamı konusunda yeterli bilgi olmadığı gibi onunla ilgili kaynaklarda anlatılanlar da birbirini tutmaz.Nerede, hangi yılda doğduğu kesinlikle bilinmiyor. Kimi kaynaklarda Anadolu'ya Doğu'dan gelen Türk oymaklarından birine bağlı olup,1238 dolaylarında doğduğu söylenir. Aynı şekilde ölüm tarihi ve yeri konusunda da kesin bilgiler olmamakla birlikte 1320 dolaylarında öldüğü sanılmaktadır. Anadolu'nun çeşitli yörelerinde Yunus Emre'ye atfedilen makamlar mevcuttur.
    Yapılan araştırmalara göre şiirlerinin toplandığı Divan ölümünden yetmiş yıl sonra düzenlenmiştir. Anadolu'da "Yunus Emre" adını taşıyan ve Yunus Emre'den çok sonraları yaşamış başka şairlerin yapıtlarıyla karışan şiirlerinin bir bölümü dil incelemeleri sonunda ayıklanmış, böylece 357 şiirin onun olduğu konusunda görüş birliğine varılmıştır. Gene Yunus Emre adını taşıyan ve başka şairlerin elinden çıktığı ileri sürülen 310 şiir daha derlenmiştir. Onun dil, şiir ve düşünce bakımından özgünlüğü ve etkisi, ilk düzenlenen Divan'daki şiirleri nedeniyledir.
    [​IMG]
    Yunus Emre'nin şiirinde, edebiyat tarihi bakımından, dil, düşünce, duygu ve yaratıcılık gibi dört önemli sorun sergilenir. Bu sorunlar bir görüş ve inanış bütünlüğü içinde ele alınır, insan konusunda odaklaştırılır. Şiirde işlenen konular ise insan, Tanrı, Varlık Birliği, sevgi, yaşama sevinci, barış, evren, ölüm, yetkinlik, olgunluk, alçakgönüllülük, erdem, eli açıklık gibi genellikle gerçek yaşamı ilgilendiren kavramlardır. O, bu kavramları, şiirinin bütünlüğü içinde temel öğe olarak sergilemiştir.
    İnsan bir "sevgi varlığı"dır, tin ile gövde gibi iki ayrı tözden kurulmuştur. Tin tanrısaldır, ölümsüzdür, gövdede kaldığı sürece geldiği özün ve yüce kaynağa, tanrısal evrene dönme özlemi içindedir. Gövde dağılır, kendini kuran öğelere ayrılır. İçinde insanın da bulunduğu tüm varlık evreni toprak, su, ateş ve yel gibi dört ilkeden kurulmuştur. Bu dört ilke yaratılmıştır, yaratıcı da Tanrı'dır.

    Tanrı, bu dört ilkeyi yarattıktan sonra, ayrı ayrı oranlarda birleştirerek varlık türlerinin oluşmasını sağlamıştır. İnsan sevgi yoluyla Tanrı'ya ulaşır, çünkü insanla Tanrı arasında özdeşlik vardır. Ancak, insanın bu madde evreninde bulunması, tinin tanrısal kaynaktan uzak kalması bir ayrılıktır. Bu ayrılık insanı, yaşamı boyunca Tanrı'yı düşünme, ona özlem duyma olaylarıyla karşı karşıya getirmiştir. Gerçekte insan-Tanrı-evren üçlüsü birlik içindedir, var olan yalnız Tanrı'dır, türlülük bir "görünüş"tür. Çünkü Tanrı, kendi özü gereği, bütün varlık türlerini kapsar, her varlıkta yansır. Evreni kuran öğelerle insanın gövdesini oluşturan ilkeler özdeştir. Bu özdeşlik tanrısal tözün bütün varlık türlerinde, biçimlendirici bir öğe olarak bulunmasından dolayıdır. Tanrısal tözün nesnel varlıklarda bulunması bir "yansıma" niteliğindedir, çünkü Tanrı yarattığı nesnede yansıyınca "oluş" gerçekleşir.
    Sevgi insanda birleştirici, bütünleştirici bir eğilim niteliğindedir. Yunus Emre, sevgiyi Tanrı ve onun yarattığı tüm varlıklara karşı duyulan bir yakınlık, bir eğilim diye anlar. Sevginin ereği yüce Tanrı'ya ölümsüz olana kavuşmak, onun varlığında bütünlüğe ulaşmaktır. Tanrı insanla özdeş olduğundan kendini seven Tanrı'yı, Tanrı'yı seven kendini sever. Çünkü sevgi kendini başkasında, başkasını kendinde bulmaktır. Sevginin olmadığı yerde, öfke, kırgınlık, çözülme ve birbirinden kopukluk gibi olumsuz durumlar ortaya çıkar.
    Sevginin değerini yalnız seven bilir, sevmek de bir bilgelik, bir olgunluk işidir. Yeterince aydınlanmamış, Tanrı ışığından yoksun kalmış bir gönülde sevginin yeri yoktur. Bütün varlık türlerini birbirine bağlayan, onları tanrısal evrene yönelten sevgidir. Sevgi bir çıkar aracı olmadığından seven karşılık beklemez. Dost kişi gerçek seven kimsedir (âşık).Dost başka bir anlamda da Tanrı'dır, kişinin gönlünde ışıyan tözdür.
    Yunus Emre'de yaşamak tanrısal tözün bir yansıması olan evrende sevinç duymaktır. Çünkü bütün varlık türlerinde Tanrı görünmektedir, bu nedenle severek, düşünerek yaşamayı bilen kimse her yerde Tanrı ile karşı karşıyadır.
    Yaşamak belli nesnelere bağlanmak, yalnız gelip geçici varlıkları edinmek için çırpınmak değildir. Böyle bir yaşama biçimi kişiyi tanrısal tözden uzaklaştırdığı gibi yetkinlikten, bilgelikten de yoksun kılar. Yunus Emre'nin dilinde bilge kişinin adı "eren"dir. Eren barış içinde yaşamayı, bütün insanları kardeş görmeyi, kendini sevmeyeni bile sevmeyi bilen kişidir. Onun gönlü yalnız sevgiyle, dostluk duygularıyla doludur.
    Evreni bir tanrısal görünüş alanı olarak bildiğinden, erenin evrene karşı da sevgisi, saygısı vardır. Erenin gözünde insan bir küçük evrendir, büyük evren ise tanrısal tözün kuşattığı sonsuz varlık alanıdır. Eren olma aşamasına ulaşmış kişide erdem, alçakgönüllülük, eli açıklık, yetkinlik, olgunluk bir bütünlük içinde bulunur.
    Ölüm tinin gövdeden ayrılıp tanrısal kaynağa dönmesiyle gerçekleşir. Bu nedenle ölüm tinle gövde arasında bir ayrılıktır. Gerçekte ölüm yoktur, tinin ölümsüzlüğe ulaşması, yüce kaynağa dönüşü vardır. Çünkü bütün varlık türleri tanrısal tözün yansıması olduğundan, salt ölüm de söz konusu değildir. Ölümün bir başka anlamı da bilgiden, erdemden, yetkinlikten, sevgiden yoksun kalmaktır.
    Yunus Emre'nin şiirinde Yeni-Platonculuk'tan kaynaklanan Tasavvuf öğretisinin bütün sorunları bulunur. Bunlara yeni bir çözüm getirmez, Yeni-Platonculuk'un yöntemine dayanarak yorumlar ileri sürer. Bu nedenle onun şiiri Yeni-Platonculuk'un Türkçe açıklanışıdır.
    Yunus Emre'nin edebiyat tarihi bakımından, önemli bir yanı da Anadolu'da, Türkçe şiir dilinin öncüsü olması ve tasavvuf sorunlarını yalın, kolay anlaşılır bir dille söyleyişi nedeniyledir. Şiirlerinin ölçüsü, Türkçe'nin ses yapısına uymayan "aruz" olmakla birlikte söyleyişi akıcı, sürükleyici bir nitelik taşır. Tasavvufun en güç anlaşılır kavramlarını Türkçenin ses yapısına uygun biçimde dile getirir, şiirinde duygu ve düşünce birliğinden oluşan bir derinlik görülür.
    Yer yer yalın halk söyleyişine yaklaşan dilinde anlam-uyum bağlantısı bütüncül bir içerik taşır. Ona göre önemli olan bir sözü etkili biçimde söylemektir. Bu nedenle sözün boş bir kavram olmaması, bir varlık sorununu, bir düşünceyi dile getirmesi gerekir. İnsan ancak söz söyleme yetisiyle insandır, konuşan Tanrı durumundadır. Yunus Emre'de Türkçe, şiir dili olma yanında, düşünceyi içeren, açıklayan bir odak özelliği kazanmıştır.
    [​IMG]
    Yunus Emre'nin biri şiiri, öteki düşünceleriyle olmak üzere, iki yönlü bir etkisi vardır. Gerek dili, gerek görüşleri bakımından halk şiirinin de öncüsü sayılmaktadır. Özellikle tasavvuf inançlarını benimseyen Alevi-Bektaşi geleneğini sürdüren halk ozanları üzerindeki etkisi büyük olmuştur.
    Severem ben seni candan içeri
    Yolum utmaz bu erkândan içeri
    Nireye bakar isem toptolusun
    Seni kanda koyam benden içeri
    O bir dilberdürür yokdur nişânı
    Nişan olur mı nişandan içeri
    Beni sorma bana bende degülven
    Suretün boş yürir tondan içeri
    Beni benden alana irmez elüm
    Kadem kim basa sultandan içeri
    Tecellîden nasîb irdi kimine
    Kiminün maksudı bundan içeri
    Kime dîdar güninden şu'le değse
    Anun şu'lesi var günden içeri
    Senün ışkun beni benden alupdur
    Ne şîrin derd bu dermandan içeri
    Şerî'at tarikat yoldur varana
    Hakîkat ma'rifet andan içeri
    Süleyman kuş dili bilür didiler
    Süleyman var Süleyman'dan içeri
    Unutdum din diyânet kaldı benden
    Bu ne mezhebdürür dinden içeri
    Dinün terkidenün küfürdür işi
    Bu ne küfürdür imandan içeri
    Geçer iken Yunus şeş oldı dosta
    Ki kaldı kapuda andan içeri
    (Yunus Emre)
     
  2. dderya
    Ayyaş

    dderya kOkOşŞ Süper Moderatör

    Katılım:
    29 Temmuz 2013
    Mesajlar:
    11.303
    Beğenileri:
    7.491
    Ödül Puanları:
    11.080
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Öğrenci
    Yer:
    izmir :)
    Banka:
    59 ÇTL
    Kaygusuz Abdal (1341 ?– 1444 ?)

    [​IMG]


    Kaygusuz Abdal'ın gerçek kişiliğiyle, yaşamıyla ilgili bilgiler yetersizdir, birtakım söylencelerle karışmıştır. Bu söylenceler arasından onun gerçek yanını bulup çıkarmak kolay değildir, bu konuda en önemli kaynak, bir "divan" da toplanan şiirleridir. Kaynaklarda, Alaiye (Alanya) Beyi'nin oğlu olduğu, gerçek adının Alaeddin Gaybi diye bilindiği, 1341-1444 yılları arasında yaşadığı söylenir.

    Menkıbelerin en tanınmışı onun Abdal Musa'ya bağlanışını anlatan hikayedir:

    Alaiye (Alanya) beyinin oğlu Gaybi, avlanırken attığı okla bir geyiği koltuğundan vurur. Yaralı geyik kaçar, Gaybi arkasından koşar. Geyik Abdal Musa'nın tekkesine girer, arkasından avcı da girer, dervişlerden geyiği sorar. Dervişler görmediklerini söylerler. Çekişme başlar. Olaya Abdal Musa. karışır ve koltuğu altından kanlı oku çıkararak Gaybi'ye gösterir. Gaybi okunu tanır ve Musa'ya bağlanır. Alanya beyi oğlunu tekkeden kurtarmak ister ama Gaybi, Musa'dan ayrılmaz. Bey, Teke (Antalya) beyine başvurarak oğlunun kurtarılmasını ister. Teke beyinin gönderdiği ordu Musa'ya yenilir, Gaybi tekkede kalır.


    Kırk yıl tekkede Abdal Musa 'ya hizmet ettikten sonra şeyhi tarafından Mısır'a gönderilen Kaygusuz Abdal, orada bir tekke kurar. Bu tekke, İslam dünyasında büyük bir ün kazanır ve hastalarla başı dara düşenlerin sığınağı olur. Kaygusuz Mısır'da ölür. Türbesi, Kahire yakınlarında bulunan Mukattam dağında bir mağaradadır.

    Hece ve aruzla şiirler söyleyen Kaygusuz'un nesirle yazılmış eserleri de var. Aruzla yazılmış şiirleri divanında toplanmıştır. Hece ile yazdıklarına ise cönklerde ve şiir mecmualarında rastlanıyor. Nesir eserleri: Budala-name, Mağlataname, Cefriyye-i Kaygusuz ve Esrar-ı huruf adlarını taşıyan kitapçıklardır. Cefriyye, gelecekte olup bitecek olayları anlatan bir fal kitabıdır. Öbürleri tasavvufla ilgili konuları işler.

    Şiirlerinin bir çoğunda Kaygusuz takma adını kullanan ozan , bazı şiirlerinde Serayi adını da kullanır. Kaygusuz adını taşıyan başka şairlerin de bulunması, eserlerinden bazılarının başka bir Kaygusuz'un olabileceği kuşkusunu, doğuruyor.

    Kaygusuz Abdal, Bektaşiler arasında büyük saygı ile anılır ve Bektaşi uluları arasına girer. Hemen bütün Bektaşi tekkelerinde bulunan ve Kaygusuz'a ait olduğu kabul edilen bir resimde, bir yılan, bir akrep ve bir arslan, ayakları bine yatarak ona boyun eğmiş görünürmüş.

    XVIIL yüzyıl ressamlarından Levni'nin yaptığı güzel bir Kaygusuz minyatürü vardır. Kaygusuz, bir eserinde 1397-98 yıllarında doğduğunu söylüyor. Eserlerinden de anlaşıldığına göre XV .yüzyılda yaşamış olan şair, Anadolu ve Rumeli'nin birçok yerlerini gezmiş ve iyi bir öğrenim görmüştür. Özellikle hece ile yazdığı şiirlerde ve nesirlerinde güzel bir Türkçe kullanır.

    Kaygusuz'un tasavvufla ilgili şiirleri yanında tekerlemeleri, şathiyeleri (alaylı, iğneli ve simgeli şiirler) de önemli bir yer tutar. Yunus Emre yolunda yürüyen şair, bu tür şiirlerinde ona daha çok yaklaşır.

    Beğlerimiz, elvan gülün üstine

    Ağlar gelür şahum Abdal Musa'ya

    Urum abdalları postun eğnine

    Bağlar gelür şahum Abdal Musa'ya

    Urum abdalları gelir dost deyü

    Eğnimüzde aba, hırka, post deyü

    Hastaları gelür, derman isteyü

    Sağlar gelür şahum Abdal Musa'ya

    Meydanında dara durmuş gerçekler

    Çalınur koç kurbanlara bıçaklar

    Döğülür kudümler altun sancaklar

    Tuğlar gelür şahum Abdal Musa'ya

    Benim bir isteğüm vardır Kerim'den

    Münkir bilmez, evliyanın sırrından

    Kaygusuz'um ayru düşdüm pirimden

    Ağlar gelür şahum Abdal Musa'ya

    Kaygusuz Abdal
     
  3. dderya
    Ayyaş

    dderya kOkOşŞ Süper Moderatör

    Katılım:
    29 Temmuz 2013
    Mesajlar:
    11.303
    Beğenileri:
    7.491
    Ödül Puanları:
    11.080
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Öğrenci
    Yer:
    izmir :)
    Banka:
    59 ÇTL
    Pir Sultan Abdal (16.Yüzyıl)

    [​IMG]


    Bektaşi tarikatına bağlı bir tekke edebiyatı şairidir. Kanuni döneminde yaşayan ozanın yaşamı üzerine bilgiler, genellikle, kendi şiirlerinden, halk söylentilerinden, kuşaktan kuşağa anlatıla gelen menkıbelerden, bir de yakınlarının ya da başka ozanların onu anlatan şiirlerinden çıkarılabilmektedir. Sivas’ın Banaz köyünden olduğu, asıl adının Haydar olduğu, bilinmektedir. Osmanlı Devletine isyan suçundan yargılanmış, şiirlerinde de adlı geçen Hızır Paşa tarafından astırılmıştır.

    Alevi - Bektaşi edebiyatının bu önemli sanatçısı, şiirlerinin tümünü heceyle söylemiş, divan edebiyatının etkisinde kalmadan, sözlü edebiyatın birikimlerinden yararlanarak kendine özgü duru bir dil oluşturmuştur.

    Dünya benim diye göğsünü germe

    Dünya kadar malın olsa ne fayda
    Söyleyen dillerin söylemez olur.
    Bülbül gibi dilin olsa ne fayda


    Kurtulamazsın Ayrail`in elinden
    Bir gün olur çıkarırlar evinden
    Allahç`ın ismini koyma dilinden
    Dünya kadar pulun olsa ne fayda


    Sende dersin söz içinde sözüm var
    Çalarsın çırparsın oğlum kızım var
    Senin şunda üç beş arşin bezin var
    Bütün dünya malın olsa ne fayda


    Yalan söyler kov gıybetten geçmezsin
    Helalini haramını seçmezsin
    Kesilir nasibin su da içmezsin
    Akan çaylar senin olsa ne fayda


    Pir Sultan Abdal`ım çökse otursa
    Külli günahlarım alsa götürse
    Dünya benim diye çekse getirse
    Dünya sana baki kalmaz ne fayda


    Pir Sultan Abdal




    Karacaoğlan (17. Yüzyıl)


    [​IMG]

    Etkileyici bir dil ve duygu evreni kurduğu şiirleriyle Türk halk şiiri geleneğinde çığır açmıştır.1606'da doğduğu,1679'da ya da 1689'da öldüğü sanılmaktadır. Yaşamı üstüne kesin bilgi yoktur. Bugüne değin yapılan inceleme ve araştırmalara göre 17.yy'da yaşamıştır. Nereli olduğu üstüne değişik görüşler öne sürülmüştür.
    Bazıları Kozan Dağı yakınındaki Bahçe ilçesinin Varsak (Farsak) köyünde doğduğunu söylerler Gaziantep'in Barak Türkmenleri de,Kilis'in Musabeyli bucağında yaşayan Çavuşlu Türkmenleri de onu kendi aşiretlerinden sayarlar.Bir başka söylentiye göre Kozan'a bağlı Feke ilçesinin Gökçe köyündendir.
    Batı Anadolu'da yaşayan Karakeçili aşireti onu kendinden sayar. Mersin'in Silifke, Mut, Gülnar ilçelerinin köylerinde, o yöreden olduğu ileri sürülür. Bir menkıbeye göre de Belgratlı olduğu söylenir. Bu kaynaklardan ve şiirlerinden edinilen bilgilerden çıkarılan, onun Çukurova'da doğup, yörenin Türkmen aşiretleri arasında yaşadığıdır.
    Adı bazı kaynaklarda Simayil, kendi şiirlerinden bazısında ise Halil ve Hasan olarak geçer. Akşehirli Hoca Hamdi Efendi'nin anılarına göre Karacaoğlan yetim büyüdü. Çirkin bir kızla evlendirilmek, babası gibi ömür boyu askere alınmak korkusu ve o sıralarda Çukurova'da derebeyi olan Kozanoğulları ile arasının açılması sonucu genç yaşta gurbete çıktı. İki kız kardeşini de yanında götürdüğünü, Bursa'ya, hatta İstanbul'a gittiğini belirten şiirleri vardır. Yine bu şiirlerinden anlaşıldığına göre, Bursa'da ev bark sahibi oldu, evlat acısı gördü. Anadolu'nun çeşitli illerini gezdiği, Rumeli'ye geçtiği, Mısır ve Trablus'a gittiği de sanılıyor. Yaşamının büyük bir bölümünü Çukurova, Maraş, Gaziantep yörelerinde geçirdi.
    Doğum yeri gibi, ölüm yeri de kesin olarak bilinmemektedir. Şiirlerinden, çok uzun yaşadığı anlaşılmaktadır. Hoca Hamdi Efendi'nin anılarına göre Maraş'taki Cezel Yaylası'nda doksan altı yaşında ölmüştür. En son bulgulara göre ise mezarının İçel'in Mut ilçesinin Çukur köyündeki Karacaoğlan Tepesi denilen yerde olduğu sanılmaktadır.
    Karacaoğlan Osmanlı Devleti'nin iktisadi bunalımlar ve iç karışıklıklar içinde bulunduğu bir çağda yaşamıştır. Şiirinin kaynağını, doğup büyüdüğü göçebe toplumunun gelenekleri ve içinde yaşadığı, yurt edindiği doğa oluşturur.
    Güneydoğu Anadolu, Çukurova, Toroslar ve Gavurdağları yörelerinde yaşayan Türkmen aşiretlerinin yaşayış, duyuş ve düşünüş özellikleri, onun kişiliği ile birleşerek âşık edebiyatına yepyeni bir söyleyiş getirir. Anadolu halkının 17.yy'da çektiği acılar, göçebe yaşantısının yoklukları, çileleri, çaresizlikleri, şiirinde yer almaz.
    Şiirlerindeki insana dönüklüğünün özünde belirgin olan tema doğa ve aşktır. Ayrılık, gurbet, sıla özlemi, ölüm ise şiirinin bu bütünselliği içinde beliren başka temalardır. Duygulanışlarını gerçekçi biçimde dile getirir. Düşündüklerini açık, anlaşılır bir dille ortaya koyar. Acı, ayrılık, ölüm temalarını işlediği şiirlerinde de bu özelliği göze çarpar.
    Düşten çok gerçeğe yaslanır. Çıkış noktası yaşanmışlıktır. Ona göre, kişi yaşadığı sürece yaşamdan alabileceklerini almalı, gönlünü dilediğince eğlendirmelidir. Yaşama sevincinin kaynağı güzele, sevgiliye ve doğaya olan tutkunluğudur. Güzelleri, yiğitleri över, dert ortağı bildiği dağlara seslenir. Lirik söyleyişinin özünde, halkının duyuş ve düşünüş özellikleri görülür.
    Göçebe yaşamının vazgeçilmez bir parçası olan doğa, onun şirinin başlıca temalarından biridir. Yaşadığı, gezip gördüğü yörelerin doğasını görkemli bir biçimde dile getirir. Dost, kardeş bildiği, sevgilisiyle eş gördüğü, iç içe yaşadığı bu doğa, onun için sadece bir mekan olmaktan ötedir. Şiirinin başka önemli bir teması olan aşkın varoluşu, doğadaki benzetmelerle güzelleşir. Onunla yaşanan sevinç, onun getirdiği acı doğa ile paylaşılır. Sevgili, şiirinde doğanın ayrılmaz bir parçasıdır.
    Şiirlerinde yer yer sıla özlemi ve ölüm temasına da rastlanır. Sevdiğinden, ilinden, obasından ayrı düşüşü özlemle dile getirir, yakınır. Ölüm de, ayrılık ve yoksullukla eş tuttuğu bir derttir. Doğa temasının yanı sıra şirinin asıl odak noktasını oluşturan aşk/sevgili kavramını, âşık şiirinin geleneksel kalıpları dışında bir söyleyişle ele alır. Onun için sevgili, düşlenen, bin bir hayal ile var edilen, ulaşılmazlığın umutsuzluğuyla adına türküler yakılan bir varlık değildir; doğa ve insan ilişkileri içindedir. Onu, yaşamdan ve bu ilişkilerden soyutlamadan verir.
    İlk kez onun şiirinde sevgililerin adları söylenir: Elif, Ayşa, Zeynep, Hürü, Döndü, Döne, Esma, Emine, Hatice...Karacaoğlan bunların kimine bir pınar başında su doldururken, kimine helkeleri omzunda suya giderken, kimine de yayık yayıp halı dokurken görüp vurulmuştur. Gönlü bir güzel ile eylenmez, bir kişiye bağlanmaz. Uçarılık, onun duygu dünyasının şiirsel söyleyişine yansıyan en belirgin yanıdır.
    Erotizm, şiirine sevmek ve sevişmek olgusuyla yansır. Kanlı-canlı sevgili, cinsellik motifleriyle daha da belirginleşir, şiirinde etkileyici bir biçimde yer eder. Onun sevgiye ve kadına bakış açısı, âşık şiirine yenilik getirir ve bu gelenek içinde etkileyici bir özellik taşır. Tanrı kavramı ve din teması şiirinde önemlice bir yer tutmasa bile, bu konudaki yaklaşımıyla da kendi şiir geleneğine yine değişik bir bakış açısı getirmiş ve sonraki kuşaklar üzerinde etkileyici yönlendirici olmuştur.
    Karacaoğlan yaşadığı çağda yetişmiş başka saz şairlerinin tersine, dil ve ölçü bakımından Divan Edebiyatı'nın etkisinden uzak kalmıştır. Güneydoğu Anadolu insanının o çağdaki günlük konuşma diliyle yazmıştır.
    Kullandığı Arapça ve Farsça sözcüklerin sayısı azdır. Yöresel sözcükleri ise yoğun bir biçimde kullanır. Deyimler ve benzetmelerle halk şiirinde kendine özgü bir şiir evreni kurmuştur. Bu da onun şiirine ayrı bir renk katar. Bu sözcüklerin bir çoğunu halk dilinde yaşayan biçimiyle, söylenişlerini bozarak ya da anlamlarını değiştirerek kullanır.
    Karacaoğlan, halk şiirinin geleneksel yarım uyak düzenini ve yer yer de redifi kullanmıştır. Hece ölçüsünün 11'li (6+5) ve 8'li (4+4) kalıplarıyla yazmıştır. Bazı şiirlerinde ölçü uygunluğunu sağlamak için hece düşmelerine başvurduğu da görülür. Mecaz ve mazmûnlara çokça başvurması, söyleyişini etkili kılan önemli öğelerdir.
    Şiirsel söyleyişinin önemli bir özelliği de, halk şiiri türü olan mani söylemeye yakın oluşudur. Koşmalar, semailer, varsağılar ve türküler şiirleri arasında önemlice yer tutar. Bunların her birinde açık, anlaşılır bir biçimde, içli ve özlü bir söyleyiş birliği kurmuştur.
    Pir Sultan Abdal, Âşık Garip, Köroğlu, Öksüz Dede, Kul Mehmet'ten etkilenmiş, şiirleriyle Âşık Ömer, Âşık Hasan, Âşık İsmail, Katibî, Kuloğlu, Gevheri gibi çağdaşı şairleri olduğu kadar 18.yy ve şairlerinden Dadaloğlu, Gündeşlioğlu, Beyoğlu, Deliboran'ı, 19.yy şairlerinden de Bayburtlu Zihni, Dertli, Seyranî, Zileli Talibî, Ruhsatî, Şem'î ve Yeşilabdal'ı etkilemiştir.
    Daha sonra da gerek Meşrutiyet, gerek Cumhuriyet dönemlerinde, halk edebiyatı geleneğinden yararlanan şairlerden R.T. Bölükbaşı, F.N. Çamlıbel, K.B. Çağlar, A.K. Tecer ve C. Külebi, Karacaoğlan'dan esinlenmişlerdir. Şiirleri 1920'den beri araştırılan, derlenip yayımlanan Karacaoğlan'ın bugüne değin, yazılı kaynaklara beş yüzün üzerinde şiiri geçmiştir.
    Vara vara vardım ol kara taşa
    Hasret ettin beni kavim kardaşa
    Sebep ne gözden akan kanlı yaşa
    Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm

    Nice sultanları tahttan indirdi
    Nicesinin gül benzini soldurdu
    Nicelerin gelmez yola gönderdi
    Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm

    Karac'oğlan der ki kondum göçülmez
    Acıdır ecel şerbeti içilmez
    Üç derdim var birbirinden seçilmez
    Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm
    (Karacaoğlan)
    Üryan geldim gene üryan giderim
    Ölmemeye elde fermanım mı var
    Azrail gelmiş de can talep eyler
    Benim can vermeye dermanım mı var

    Dirilirler dirilirler gelirler
    Huzur-ı mahşerde divan dururlar
    Harami var diye korku verirler
    Benim ipek yüklü kervanım mı var

    Er isen erliğin meydana getir
    Kadir Mevlâ'm noksanımı sen yetir
    Bana derler gam yükünü sen götür
    Benim yük götürür dermanım mı var

    Karac'oğlan der ki ismim öğerler
    Ağı oldu yediğimiz şekerler
    Güzel sever diye isnad ederler
    Benim Hakk'dan özge sevdiğim mi var
    (Karacaoğlan)


     
  4. dderya
    Ayyaş

    dderya kOkOşŞ Süper Moderatör

    Katılım:
    29 Temmuz 2013
    Mesajlar:
    11.303
    Beğenileri:
    7.491
    Ödül Puanları:
    11.080
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Öğrenci
    Yer:
    izmir :)
    Banka:
    59 ÇTL
    Dadaloğlu (1785 ? – 1868 ?)
    [​IMG]

    Dadaloğlu'nun doğum ve ölüm tarihleri hakkında kesin bir bilgi olmamakla beraber eldeki kaynaklardan 1785–1868 olarak belirlenmiştir. Yani Dadaloğlu’nun 18.yy’ın son çeyreğinde doğup 19.yy’ın ortalarında öldüğü bilinmektedir. Dadaloğlu, Güney illerinde dolaşan ve Toros dağlarında Kozan, Erzin, Payas yörelerinde yaşayan göçebe Türkmenlerin Avşar boyundandır.

    Yaşamı hakkında yeterli bilgiye sahip olmadığımız Dadaloğlu’nun şiirleri yazılı kaynaklar aracılığıyla değil, sözlü gelenek sayesinde bugüne ulaşmıştır. Asıl adı Veli olan ve Türkmen-Avşar aşıklarının önde gelenlerinden biri olan Dadaloğlu, Kul Mustafa mahlasını da kullanan Aşık Musa’nın oğludur. Az da olsa eğitim almıştır. Daha çok Gavurdağı ve Ahır Dağı yörelerinde yaşamıştır.. Çukurova'yı, Toroslar'ı, Orta Anadolu'yu dolaşmıştır. Şiirlerinde dönemin göçerlik koşullarını, Orta Anadolu’da hüküm süren aşiret kavgalarını ve aşiretlerin Osmanlı Devleti ile savaşlarını duru ve yalın bir dille yansıtmıştır. Dili Anadolu Türkmen boylarının kullandığı halk Türkçesidir. Dadaloğlu, Anadolu'nun halk şiiri geleneğine damgasını vurmuş en önemli sanatçılardan biri olmuştur.

    Kalktı göç eyledi Avşar illeri

    Ağır ağır giden eller bizimdir

    Arap atlar yakın eder ırağı

    Yüce dağdan aşan yollar bizimdir


    Belimizde kılıcımız Kirmani

    Taşı deler mızrağımın temreni

    Hakkımızda devlet etmiş fermanı

    Ferman padişahın dağlar bizimdir


    Dadaloğlu yarın kavga kurulur

    Öter tüfek davlumbazlar vurulur

    Nice Koçyiğitler yere serilir

    Ölen ölür kalan sağlar bizimdir

    Dadaloğlu


    Dertli (1772-1845)

    Bolu ile Gerede arasında Yeniçağ bucağının Şahnalar köyünde 1772 yılında doğan Dertli, 1845 yılında Ankara'da ölmüştür. Mezarı Gerede yakınlarında Esentepe'de dir.. Sonradan anayol üzerinde bir tür "Anıtmezar" yapılmıştır.
    Dertli'nin asıl adı İbrahim'dir. Dertli'nin ilk takma adı "Lütfi"dir. Genellikle, kullandığı "Dertli" takma adının yaşamının güçlüklerinden geldiği söylenir, ama bir başka söylenti de bir sevi yüzünden kendisini usturayla öldürmeye kalkıştığı için "Dertli" adını aldığı yolundadır. Dertli hem aruz, hem hece ölçülerini kullanmıştır. Divanı vardır. Ancak, asıl ününü, ozanlık değerini hece ölçüleriyle yazdığı şiirlerinde göstermiştir. Bektaşi'dir. Tekke ve Divan edebiyatım çok iyi bildiği anlaşılıyor. Divan edebiyatım bilmesi, kent kültürüyle ilişki kurması Dertli'nin de dilinde, söyleyişinde bu kültürün izlerini bırakmıştır Çağının etkin birkaç ozanından biri olan Dertli’nin “Dertli Divanı” isimli bir kitabı bulunmaktadır.
    Havalanma telli turnam
    Uçup gitme yele karşı
    Zülüflerin tel tel olmuş
    Döküp gitme yele karşı
    Davlumbaza vur turayı
    Dünden avladık burayı
    Getir oğlan boz kulayı
    Binem gidem yare karşı
    Şahinim var bazlarım var
    Ördeğim var kazlarım var
    Yare tenha sözlerim var
    Diyemem agyâra karşı
    Dertli der ki dünya fani
    Seni seven n’eyler malı
    Yakışmazsa öldür beni
    Yeşil giyin ala karşı
    Dertli


    Ercişli Emrah (16.Yüzyıl – 17. Yüzyıl)

    16. yüzyılın sonlarında doğduğu ve 17. yüzyılın ilk yarısında yaşadığı sanılan Ercişli Emrah, Erciş kalesine bağlı bir Karakoyunlu köyü olan Ergans’ta doğmuştur. Erciş kalesinin başı Miroğlu’nun sazcısı Âşık Ahmet’in oğludur. Genç yaşta Miroğlu’nun kızı Selvihan’a âşık olarak sevgilisinin ardından İran ve Azerbaycan’ın batı kesimlerini gezmiş, gördüklerini duru bir Türkçeyle anlatmıştır.
    Emrah ile Selvihan hikâyesi Anadolu'da yüzyıllar boyu sözlü gelenek içinde ozanlar tarafından dilden dile, telden tele aktarılarak bugünlere ulaşmıştır. Bu hikaye, Doğu ve Güney Anadolu'da birbirinden farklı beş ağızda söylenegelmiştir. Ayrıca Azerbaycan, Türkmenistan ve Ermenistan'da da değişik isimlerle bilinmektedir.
    Uzun bir süre Ercişli Emrah'ın şiirleri Erzurumlu Emrah'ın şiirleriyle karıştırılmıştır. Birçok edebiyat kitabında, Ercişli Emrah'ın deyişlerinin, Erzurumlu Emrah adına kayıt edildiği görülmektedir.

    Gökyüzünde bölük bölük durnalar
    Göçüz bölük bölük bölündü durnam
    Başıma dar oldu geniş dünyalar
    Gençliğim elimden alındı durnam

    Ovadan çekilir dağlar aşarsız
    Her seher her sabah yolda şaşarsız
    Yoluz uzun İsfahan'a düşersiz
    Diyin itgin kullar bulundu durnam

    Bir gözelin ataşına dağlandım
    Kul edildim kapısına bağlandım
    Bögün dedim yarın dedim eğlendim
    Kalem mi tersine çalındı durnam

    Her nerde olursan çağır Allah'ı
    Seni darda koymaz vallah billahi
    Selbihan'a haber verin Emrah'ı
    Bağrım delik delik delindi durnam
    Ercişli Emrah
     
  5. dderya
    Ayyaş

    dderya kOkOşŞ Süper Moderatör

    Katılım:
    29 Temmuz 2013
    Mesajlar:
    11.303
    Beğenileri:
    7.491
    Ödül Puanları:
    11.080
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Öğrenci
    Yer:
    izmir :)
    Banka:
    59 ÇTL
    Erzurumlu Emrah (1775 ? -1854 ?)

    Yaşamı üstüne yeterli ve kesin bilgi yoktur. Erzurum yakınlarında Tanbura köyünde 1777 'de doğduğu sanılıyor. Halk ağzında dolaşan söylentilere göre, ilkin Erzurum'da medresede öğrenim gördü. Ardında, Nakşibendi tarikatına girdi, Halidiye kolunun şeyhi Mevlâna Halife bağlandı. Sevdiği küçük Paşa'nın kızı bir ağanın oğluyla evlendirilince, çok üzüldü. Tarikatta görgü ve bilgisini artırdıktan sonra Sivas, Konya, Niğde, Tokat, Kastamonu illerinde geziye çıktı. Kastamonu'da Alişan Beyin sevgi ve yardımını kazandı. Uzun süre onun konağında kaldı. Evlendi. Beyin ölümüyle Kastamonu'dan ayrıldı. Sinop'u, Trabzon'u dolaştı. Karısının ölümüyle 1840'ta Sivas'tan Niksar'a geçti. Yaşamının geri kalan yıllarını orada geçirdi. Çıraklarından Tokatlı Nuri'nin bir şiirinde belirttiğine göre, 1860 yılında ölmüştür. Fuat Köprülü ise ölüm tarihini 1854 olarak bildirmektedir.

    Erzurumlu Emrah hem aruz hem de hece ölçüsü ile şiirler yazmıştır. Halk şâirleri içinde dîvan şiirini en iyi bilenler arasındadır. Tasavvuf şiirleri varsa da asıl şahsiyetini saz şiiri tarzında yazdığı koşma ve semailerinde gösterir. Tokatlı Aşık Nuri, Emrah’ın çıraklarındandır. Beşiktaşlı Gedâî’nin üzerinde de tesiri vardır. Emrah’ın tek eseri Divan’ıdır.


    Hazân ile geçti gülşeni bustan

    Eyler dertli bülbül zâr garip garip

    Haraba yüz tuttu bezmi gülistan

    Ağla şimdengeru var garip garip.


    Hançeri feleğin ucu ciğerde

    Gittikçe artıyor yara bu serde

    Diyarı gurbette tutuldum derde

    Gel tabip yaramı sar garip garip.


    Emrah bizim elin gonca gülleri

    Açılmıştır öter dost bülbülleri

    Ben sefil sergerdan gurbet elleri

    Gezeyim bir zaman yâr garip garip.

    Erzurumlu Emrah

    Köroğlu (16.Yüzyıl)

    [​IMG]

    Köroğlu’nun hayatı hakkında kesin bir bilgi yoktur. Köroğlu adına ilişkin ilk bilgiler, Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesine dayanmaktadır. Seyahatnameye göre Yeniçeri Ocağında çöğür çalıp söylemekle ün yapmış Köroğlu adlı bir ozan karşımıza çıkıyor, bir de dağlarda yol kesmiş olan eşkıya Köroğlu. III. Murat zamanında, Osmanlı ordusuyla İran savaşlarına katılmış olan şair Köroğlu ile yiğitlik ve iyilikseverliğiyle destanlaşan eşkıya Köroğlu halk zihninde kaynaşmıştır.

    Koçaklama türünde söylediği şiirleriyle bilinen Köroğlu‘nun yiğitçe seslenişlerinin bulunduğu savaş ve vuruşma sahnelerinin yer aldığı şiirlerinin yanında sevgi ve doğa güzelliklerini dile getiren şiirleri de vardır. Köroğlu şiirlerinde ahenkli, yalın bîr dil kullanılmış, Divan şiirinden etkilenmemiştir.

    Benden selam olsun Bolu Beyine
    Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır
    At kişnemesinden kargı sesinden
    Dağlar seda verip seslenmelidir

    Düşman geldi tabur tabur dizildi
    Alnımıza kara yazı yazıldı
    Tüfek icad oldu mertlik bozuldu
    Eğri kılıç kında paslanmalıdır

    Köroğlu düşer mi eski şanından
    Ayırır çoğunu er meydanından
    Kırat köpüğünden düşman kanından
    Çevre dolup şalvar ıslanmalıdır

    Köroğlu

    Kimisi pınar başında
    Kimisi yolun dışında
    Al giyen onbeş yaşında
    İlle mavili mavili

    Kimisi dağlarda gezer
    Kimisi incisin dizer
    Al giyen bağrımı ezer
    İlle mavili mavili

    Kimisi odun devşirir
    Kimisi kahve pişirir
    Al giyen aklım şaşırır
    İlle mavili mavili

    Köroğlu’m der ki n’olacak
    Takdir yerini bulacak
    Mavili benim olacak
    İlle mavili mavili

    Köroğlu

    Seyrani (1807 ? – 1866)


    Seyrani'nin doğum tarihi kesin değildir. 1800 veya 1807 yılında doğduğuna dair kayıtlar vardır. Kayseri’nin o yıllarda Everek adıyla bilinen bugünkü Develi ilçesinde doğmuştur. Asıl adı Mehmet'tir. Medrese eğitimi almıştır. Bir süre İstanbul’da ve Halep’te bulunan Seyrani 1866 yılında Develi’de vefat etmiştir.
    Seyrani, devrindeki gelişmeleri yakından takip etmiş, yanlışlıkları eleştirmiş, şiirlerinde kendisinden önceki ozanların alışılmış konu sınırlarının dışına çıkmıştır. Olaylara genellikle eleştirel gözle bakmış ve halkın sesi olmaya özen göstermiştir. Şiirleri hem ele aldığı konu bakımından hem de kafiye yapısı bakımından çeşitli ve zengindir.

    Eski libas gibi aşığın gönlü
    Söküldükten sonra dikilmez imis
    Güzel sever isen gerdanı benli
    Her güzelin kahrı çekilmez imis

    Bülbül daldan dala yapıyor sekiş
    O sebepten gülle ediyor çekiş
    Aşkın iğnesiyle dikilen dikiş
    Kıyamete kadar sökülmez imis

    Sevdiğim değildin böylece ezel
    Aşığınım bağına düşürdün gazel
    İbrişimden nazik saydığım güzel
    Meğer pulat gibi bükülmez imiş

    Seyrani'nin gözü gamla yaş imis
    Benim derdim her dertlere baş imiş
    Ben bağrımı toprak sandım, taş imiş
    Meğer taşa tohum ekilmez imiş.
    Seyrani
     
  6. dderya
    Ayyaş

    dderya kOkOşŞ Süper Moderatör

    Katılım:
    29 Temmuz 2013
    Mesajlar:
    11.303
    Beğenileri:
    7.491
    Ödül Puanları:
    11.080
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Öğrenci
    Yer:
    izmir :)
    Banka:
    59 ÇTL
    Sümmani (1860 – 1915)

    1860 Narman’ın Samikale köyünde doğdu. Asıl adı Hüseyin’dir. Küçük yaşlarda aşıklık geleneğini öğrenmeye başladı. Yaklaşık 11 yaşında Erzurum’a giderek aşıklar çevresine girdi. Hodlu Şamili gibi birçok aşıktan etkilenmesine karşın, Sümmani’nin yetişmesinde dönemin ünlü aşığı Erbabi’nin katkısı farklıdır. Dönemin bir diğer önemli aşığı olan Aşık Şenlik’le atışıp söyleşmiş olan Sümmani, kendisinden yaşça büyük olmasına karşın Aşık Ruhsati’yi de etkilemiştir. Bugün, özellikle Doğu Anadolu’da yaygın olan ve Sümmani tarafından söylendiği için de “Sümmani Ağzı” olarak bilinen ezgi, 11’lik türkülerde yaygın olarak kullanılmaktadır.
    Söylenceye göre, genç yaşta Bedehşan şehri hakimi Abbas Han’ın kızı Gülperiyi rüyasında görerek onu aramak için yollara düşmüştür. Yıllarca sevdiğini bulmak için diyar diyar dolaşmış ve kavuşmalarının olanaksızlığını anlayınca köyüne dönmüştür. Sümmani 1915 yılında köyünde ölmüş ve orada toprağa verilmiştir.

    Yol ver ulu dağlar aşam belinden
    Şimdi bekler kömür gözlü yar beni
    Ne çekerim ayrılığın elinden
    Korkarım öldürür ah u zar beni

    Dünyada bulmadım gönüle mekan
    Nerde bir gül bitse etrafı diken
    Yar o baht bende bu ah var iken
    Hasret mahpus eder kara yer beni

    Vay desinler ateşim yok közüm yok
    Dahi yare yalvaracak yüzüm yok
    Yokladım kendimi bir kem sözüm yok
    Yara şekva etmiş ruzigar beni

    Sümmani’yim kendi kendim ohladım
    Şadırvan suyunda yattım yuhladım
    Yarin küçük defterini yokladım
    Yazmış defterine ihtiyar beni
    Sümmani


    Aşık Şenlik (1850-1913)
    [​IMG]


    1850 yılında Çıldır’ın Suhara (şimdiki adı Yakınsu) köyünde doğdu. Asıl adı Hasan’dır. 14 yaşında bade içerek aşık oldu. Köyüne gelip giden aşıklar aracılığıyla aşıklık geleneğini öğrendi. Okur yazar ve bilgili bir kadın olan annesinin de Şenlik’in yetişmesinde önemli etkisi olmuştur
    Dönemin ünlü aşığı Sümmani’yle karşılaştı ve birbirlerini etkilediler. Ayrıca aynı dönemde yaşayan birçok başka aşıkla da karşılaşan ve onlar üzerinde önemli etkiler bırakan Aşık Şenlik, yalnızca Anadolu’da değil Azerbaycan’ın tanınmış aşığı Elesker (1821-1926) gibi başka mekanların aşıklarını da etkiledi.
    Şiirlerinde çok değişik konuları işleyen Aşık Şenlik, yaşadığı dönemin toplumsal sorunları ve çalkalanmaların da etkisiyle özellikle “koçaklama” dalında birçok şiir/türkü söyledi.
    Özellikle Azerbaycan, İran aşıklık geleneği ve tavrını Anadolu’ya taşıması açısından öteki aşıklardan ayrılan önemli bir konumu olan Aşık Şenlik’in yemeğine, bir atışmadan sonra zehir kondu. Uzun bir yolculuktan sonra köyüne yetişemeden Arpaçay’ın Dalaver köyünde, 1913 yılında öldü. Cenazesi köyüne getirilip gömüldü.

    Yığılın ahbaplar yaren yoldaşlar
    Bir sağalmaz derde düştüm bu gece
    Hikmet-i pir ile ab u zülalden
    Kevser bulağından içtim bu gece

    Kudret mektebinde verdiler dersi
    Zahirde göründü arş ile kurşu
    Hıfzımda zapt oldu Arabi Farsi
    Lügat-i imranı seçtim bu gece

    Sefil Şenlik haktan buldu kemali
    Bu fikirli vasf-i halin demeli
    Hilallenmiş gördüm güzel cemali
    Tagayyür hal olup şaştım bu gece
    Aşık Şenlik
     
  7. dderya
    Ayyaş

    dderya kOkOşŞ Süper Moderatör

    Katılım:
    29 Temmuz 2013
    Mesajlar:
    11.303
    Beğenileri:
    7.491
    Ödül Puanları:
    11.080
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Öğrenci
    Yer:
    izmir :)
    Banka:
    59 ÇTL
    Aşık Veysel Şatıroğlu (1894–1973
    [​IMG]

    Aşıklık geleneğinin unutulmaya yüz tuttuğu bir zamanda ortaya çıkan ve 20. yüzyıl Türk Halk Şiirinin önde gelen siması olarak kendini kabul ettiren Aşık Veysel Şatıroğlu, 1894 yılında Sivas İli Şarkışla İlçesinin Sivrialan Köyünde Dünyaya gelmiştir. Babası Karaca Ahmet, Annesi Gülizar Hatundur. Yedi yaşına kadar akranları gibi sağlam ve gürbüz olan Veysel bu yaşta yakalandığı çiçek hastalığı sonucu sol gözünü kaybeder. Hastalıktan etkilenen sağ gözüne perde iner. Bu gözü ile nisbeten görebilirken, sağım esnasında annesini beklemekteyken ineğin vurması sonucu sağ gözünü de tamamen kaybeder.

    Karanlık ve ızdırapla tanışan Veyseli düştüğü boşluktan kurtarmaya çalışan Baba Karaca Ahmet, oğlunu 10 yaşında bağlama ile tanıştırır. İlk dersini köylüleri Molla Hüseyinden daha sonra da baba dostu Çamşıhlı Ali Ağadan alan Veysel 1933 yılına kadar Pirsultan Abdal, Aşık Kerem, Karacaoğlan, Yunus Emre ve Emrah gibi tanınmış ustaların eserlerini çalıp söyler. Yıllar geçmektedir. 1919 yılında 25 yaşında ilk evliliğini yapar. İki yıl aradan sonra annesi ve babasını kısa aralıklarla kaybetmesi onu derin acılara ve çaresizliğe sürükler. Sonrasında eşinin de kendisini terketmesiyle Veysel daha da yıkılır. 1921 yılında hayatını ikinci eşi Gülizar Hanımla birleştiren genç Veyselin bu evliliğinden ikisi erkek altı çocuğu olur.

    Ömrü yoksulluk ve çilelerle geçen Veysel, köyünden ilk defa ayrıldığı 1933 yılında Sivas Aşıklar Bayramına katılır. "Türkiyenin İhyası Hazreti Gazi" Şiiriyle dikkat çeker. Ahmet Kutsi Tecerin ilgisine mazhar olan Veysel, Köy Enstitülerinde bir süre saz öğretmenliği yapar. Bu yıllar hasret şiirlerinin birikimini oluşturur.

    Şiirlerinde birlik ve bütünlük mesajları veren, bilim ve teknolojiyi önemseyip benimseyen Veysel, özünde ve sözünde samimidir. Karanlıklar dünyasından aydınlıklar çıkarırken sevecendir. Sadık yarim dediği kara toprakta yeşerttikleriyle murada eren Veysel, bilinçli bir ziraatçidir.

    Yarım yüzyıldan fazla sanatına gönül vermiş olması karşılıksız bırakılmamıştır. 1965 yılında TBMM Ana Dilimiz ve Milli Birliğimize katkılarından dolayı özel kanunla Vatan Hizmet tertibinden Ona maaş bağlamıştır.

    Aşık Veysel 21 Mart 1973 tarihinde sadık yari kara toprakla kucaklaşarak aramızdan ayrılmıştır.

    Mahzuni Şerif (1940-2002)

    [​IMG]
    1940 yılında Kahramanmaraş’ın Afşin ilçesinin Berçenek Köyünde doğdu. 1957 yılında Mersin Astsubay Okulu'na gitti. 1960 yılında Ankara Ordu Donatım Teknik Okulu'nu bitirdi.
    1961 yılından itibaren, sevip gönül verdiği yoldan giderek, yüzlerce plak ve kaset yaptı.
    1998 yılında, 58 kaset sahibi olan ozan, dünyanın yaşayan üç büyük ozanı arasında birinci sırayı aldı. Eserleri birçok yabancı ülkede, değişik dillerde okundu. Tüm türkülerinin yer aldığı 8 kitabı bulunan ozanın, Bektaşi kültürünün ve Anadolu ezgilerinin dünyaya tanıtılmasında önemli bir yeri vardır.
    17 Mayıs 2002 tarihinde Almanya'nın Köln şehrinde öldü.

    Ne dedimse halka hiç yaramadı
    Ben gittikten sonra ararlar beni
    Boşa cahillerin gözü karardı
    Kuru çene ile yorarlar beni

    Duman eksik olmaz her yüce dağda
    Bülbül eksik olmaz her yeşil bağda
    Atomun patlayıp bittiği çağda
    Onun ötesinde sorarlar beni

    Ebedi değildir bu yeşil bağlar
    Ebedi değildir şu yüce dağlar
    Öz kardaşım şu bizim softalar
    Mezarımda bile kırarlar beni

    Dövüştüm çekiştim ham sofuyunan
    Dikildi karşıma boş kafayınan
    Aşıklar gidemez bir sefayınan
    Böyle boşu boşuna yorarlar beni

    Mahzuni Şerif'im gayrı gam yemem
    Ondan ötesini kimseye demem
    Ufak vücuduma kefen istemem
    Varsa insanlıkla sararlar beni
    Mahzuni Şerif

    İşte gidiyorum çeşmi siyahım
    Aramızda dağlar sıralansa da
    Sermayem derdimdir servetim ahım
    Karardıkça bahtım karalansa da

    Haydi dolaşalım yüce dağlarda
    Dost beni bıraktı ah ile zarda
    Ölmek istiyorum viran bağlarda
    Ayağıma cennet sıralansa da

    Bağladım canımı zülfün teline
    Dost beni düşürdü elin diline
    Güldün Mahsuni'nin garip haline
    Mervanın elinde paralansa da
    Mahzuni Şerif

     
  8. dderya
    Ayyaş

    dderya kOkOşŞ Süper Moderatör

    Katılım:
    29 Temmuz 2013
    Mesajlar:
    11.303
    Beğenileri:
    7.491
    Ödül Puanları:
    11.080
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Öğrenci
    Yer:
    izmir :)
    Banka:
    59 ÇTL
    Mevlüt Şafak (Mevlüt İhsani)
    [​IMG]

    1928 yılında, Şenkaya’nın (1950 yılına dek Sarıkamış’a bağlı olan) Çermik köyünde doğdu. Asıl adı Mevlüt Şafak’tır. Resmi kayıtlarda doğum tarihi olarak 1933 geçmesine karşın, Mevlüt İhsani, gerçek doğumunun 1928 olduğunu belirtmektedir.
    Mevlüt İhsani, ilkokul 3. sınıfa gittiği dönemde arkadaşlarıyla oynarken bulduğu bir kapsülün patlaması nedeniyle gözlerini yitirdi ve sol elinin 3 parmağı yaralandı. Gözleri görmemesine karşın köydeki bir
    marangozun yanında çıraklık yaptı.
    Küçüklüğünden beri, köyüne gelip giden aşıklardan etkilenip şiire ilgi duydu. Özellikle Bardızlı Nihani, Narmanlı Musa, Aşık Yusuf gibi aşıklar bunların önde gelenleridir.
    Gördüğü bir rüyada sonra, doğaçlama söylemeye başladı. Annesinin teşvik etmesiyle bağlama öğrenen Mevlüt İhsani’ye, bu konuda özellikle Alişan Usta adlı aşığın çok yardımı oldu. 25 yaşlarında ise rüyasında Alvarlı Mehmet Lütfi Efendiyi gördü. Bunun üzerine Erzurum’a giderek Lütfi Efendiyle görüştü. İhsani mahlası da Lütfi Efendi tarafından verildi.
    1966 yılından beri Konya Aşıklar Bayramına katılan Aşık Mevlüt İhsani, döneminin ünlü aşıklarıyla karşılaşmalar yaptı. Gelenekler çerçevesinde de birçok aşık yetiştirdi. 1974 yılında Kars Çimento Fabrikasında başladığı santraldeki görevinden 1981 yılında malulen emekli oldu. Önce Erzurum’a yerleşen Mevlüt İhsani, son yıllarda İzmit’te yaşamaktadır.
    Göz yaşımla mektup yazdım rüzgara
    Yellere sana ne söyledi bilemem
    Seni hatırlarım günde yüz kere
    Eller sana ne söyledi bilemem

    Lalelerin rengi ayvalaştı mı
    Muhannet dikene gül dolaştı mı
    Bülbül menekşeye fısıldaştı mı
    Güller sana ne söyledi bilemem

    Hayat geçidine taşlar dökülmüş
    Gönül pınarına yaşlar dökülmüş
    Ah çeke ah çeke saçlar dökülmüş
    Yıllar sana ne söyledi bilemem

    Her gelen dünyada bir dava yapmış
    Ne yapsa insana masiva yapmış
    İnsanlar ne saray kuş yuva yapmış
    Dallar sana ne söyledi bilemem

    Mevlüt İhsanî de yandıkça yandı
    Hayatından bıktı candan usandı
    Gönül yaylasını gezdi dolandı
    Çöller sana ne söyledi bilemem
    Mevlüt İhsan
     
  9. dderya
    Ayyaş

    dderya kOkOşŞ Süper Moderatör

    Katılım:
    29 Temmuz 2013
    Mesajlar:
    11.303
    Beğenileri:
    7.491
    Ödül Puanları:
    11.080
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Öğrenci
    Yer:
    izmir :)
    Banka:
    59 ÇTL
    Murat Çobanoğlu (1940–2005)
    [​IMG]

    1940 yılında Kars’ta doğdu. İlkokulu Kars'ta okudu.
    İlk bağlama derslerini Çıldırlı Şenlik’in çırağı olan babası, yörenin usta aşıklarından Gülistan Çobanlar’dan aldı. 14 yaşlarında türkü söylemeye başladı.
    1966 yılından başlayarak sürekli olarak Konya Aşıklar Bayramına katıldı. Birçok kez çeşitli dallarda birincilikler aldı.
    Aşıklık geleneğinin bir parçası olan türkülü hikayeler anlatma konusunda da başarılı örnekler veren Çobanoğlu, kendi türkülerinin yanı sıra usta malı türküleri de genç kuşaklara aktardı.
    Türkiye’nin her yerinde bilinen, tanınan Çobanoğlu yıllarca radyo programları yaptı. Halk edebiyatı ve aşıklık geleneği üzerine çeşitli seminerler verdi. Şiirleri çeşitli dergilerde yayımlandı. Türkiye dışında, Avrupa’dan İran’a dek birçok ülkede konserler verdi, yarışmalara katıldı. Azeri aşıklardan Elesker ve Gaşem’le karşılaştı.
    1971 yılında Kars’ta açtığı, özellikle usta-çırak ilişkisi başta olmak üzere, aşıklık geleneğinin sürdürülmesinde katkısı anlamında bir okul niteliğinde olan Çobanoğlu Halk Ozanları Kahvesi yörenin aşıklar merkezine dönüştü.
    Onlarca plak ve bir o kadar da kaset dolduran Çobanoğlu’nun 2 tane de altın plağı bulunmaktadır.
    Aşıklık geleneğimizin bu güçlü temsilcisi 2005 yılında Ankara'da vefat etti, Kars'ta toprağa verildi.

    Sevdiğim yar bana göndermiş name
    Rüzgar dokunmamış dal ister benden
    Bir lezzet olmasın onun tadında
    Hiç arı görmemiş bal ister benden

    Ne bir çiçeğim var ne de bir bağım
    Ne bir sedirim var ne de konağım
    Ne bir yuvam vardır ne de otağım
    Al kuşam içinde şal ister benden

    Ben bu gidiş ilen nereye varam
    Derman bulabilmem yaramı saram
    Ne bir çölüm vardır ne bir sahram
    Yine yüce dağdan yol ister benden

    Bu fani dünyada çoktur zararım
    Ne bir kazancım var ne de bir karım
    Ne bir ağacım var ne de yaprağım
    Yazın kışın solmaz gül ister benden

    Çobanoğlu’yum ben iz bulabilmem
    Kışın çok ararım yaz bulabilmem
    İnsanlarda doğru söz bulabilmem
    Yalan söylemeyen dil ister benden

    Neyine güvenem yalan dünyanın
    Kerem'i yandırıp kül etmedi mi
    On bir ay bülbülü ettirdi feryat
    Gül için bülbülü lal etmedi mi

    Bülbül aşık idi gonca güllere
    Arzusun söylerdi esen yellere
    Mecnun Leyla için düştü çöllere
    Ferhat'a dağları yol etmedi mi

    Çobanoğlu yaram döndü çıbana
    Kurduğum bağlarım oldu virane
    Kardeşi Yusuf'u attı zindana
    Kaderi Mısır'da kul etmedi mi
     
  10. dderya
    Ayyaş

    dderya kOkOşŞ Süper Moderatör

    Katılım:
    29 Temmuz 2013
    Mesajlar:
    11.303
    Beğenileri:
    7.491
    Ödül Puanları:
    11.080
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Öğrenci
    Yer:
    izmir :)
    Banka:
    59 ÇTL
    Şeref Taşlıova
    [​IMG]

    10 Nisan 1938’de Çıldır’ın Pekşeren (şimdiki adı Gülyüzü) köyünde doğdu. Köylerine gelip giden aşıkların etkisiyle yaklaşık 10 yaşında şiir yazmaya başladı. İlkokuldan sonra bir süre öğretmen okuluna devam etti. Bu yıllarda da bağlama çalmayı öğrendi.
    Aşık Şenlik’in oğlu Aşık Kasım’a çıraklık yaparak kendini geliştirdi ve yöredeki aşıklarla tanışma fırsatı buldu.
    Konya Aşıklar Bayramına başından beri katıldı. Katıldığı yarışma ve festivallerde değişik dallarda birçok ödül aldı. Çeşitli dergilerde folklor yazıları yazdı. Amerika’dan Japonya’ya birçok ülkede programlar yaptı. Taşlıova, Azeri, Fars ve Anadolu kültürüyle yoğrulmuş aşıklardandır.
    Birçok dergi, gazete ve araştırmada aktarılan şiirlerinin bir bölümü HAGEM tarafından “Gönül Bahçesi” (1990) adıyla yayımlandı.

    Bir mektup göndermiş vefalı yarim
    Boz bulanık seller durulanda gel
    Günbegün artıyor gamım efkarım
    Gökteki ay yeni görülende gel

    Gurbete gidenler döndü köyüne
    Anlatırlar hep övüne övüne
    Kırk gün kaldı telli kızın toyuna
    Davullar zurnalar vurulanda gel

    Yedi yıldır sensiz geçirdim yazı
    Çoğu gitti kaldı ömrümün azı
    Meleşir koyunlar peşinde kuzu
    Arılar çiçeğe sarılanda gel

    Böle mi kesmiştik ahtı amanı
    Seçmedin mi yahşi ile yamanı
    Ekinler biçildi harman zamanı
    Bostanlar devşirip derilende gel

    Şeref der ki anlamaya söz gerek
    Kavuşunca utanmayan yüz gerek
    Derdimizi anlatmaya saz gerek
    Aşıklar meclisi kurulanda gel
     

Sayfayı Paylaş