1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Haremin Derin Dünyası

Konusu 'Osmanlı Tarihi' forumundadır ve ZeyNoO tarafından 2 Ocak 2013 başlatılmıştır.

  1. ZeyNoO
    Melek

    ZeyNoO ٠•●♥ KuŞ YüreKLi ♥●•٠ AdminE

    Katılım:
    5 Ağustos 2008
    Mesajlar:
    58.480
    Beğenileri:
    5.784
    Ödül Puanları:
    12.080
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Muhasebe
    Yer:
    ❤ Şehr-i İstanbul ❤
    Banka:
    3.064 ÇTL
    Haremin Derin Dünyası

    Bir Osmanlı Padişahı bunu asla kabul edemezdi. Çünkü geri ödeyip ödeyemeyeceğinden emin değildi borç alacağı parayı. Üzülerek kabul edemeyeceğini söyledi. Ama eşi yine ısrarcı hatta inatçı çıktı. Bunu borç olarak değil sadece kendisinin devlete olan borcunu ödemek için veriyordu. Bu devlete benim borcum yok mu sanıyorsunuz? Onu geri isteyen kim?

    Son günlerde kocası II. Abdülhamidin kaygılı ve sıkıntılı olduğu gözünden kaçmamıştı Fatma Pesend Sultanın. Hükümdar daha az konuşuyor daha az gülüyor daha az yiyordu. Dudağını bükerek Var bu işin içinde bir şey ama... diye geçirdi derinlerinden. Yegâne kızının babası gözü gibi baktığı hünkâr hazretlerinin başı her zaman yeterince dertteydi ya bu seferki daha bir farklı olmalıydı. İyi ama neydi Sultan II. Abdülhamidi bunca geren olay? Öğrenmeye kararlıydı Fatma Pesend Sultan; lakin nasıl öğrenecek konuya nereden giriş yapacaktı?

    Müsait bir vaktini kollamaya başladı o günden sonra. Geç vakit Mâbeynden yani daireden dönüşünü bekledi Hünkârın. Yorgun argın Harem dairesine girdiğinde onu güler yüzle karşılamaya çıktı. Ancak kendisini fark ettiremedi. Kocası yemeğini alelacele yedikten sonra bu kez haremdeki çalışma odasına geçmiş ve orada yalnız başına kalmıştı. Kâhyası kahvesini söylemeye çıkmış oda bir an için boşalmıştı. Huzura girmek için müsaade istedi Fatma Sultan. Müsaade hemen gelmişti.

    İşte masasında oturmuş yine dalgın yine düşüncelere yelken açmıştı kocası. Onu daldığı kuyudan çıkarmak istemedi ya bu haline de uzun süre dayanamadı. Kendisini fark ettirmek için önündeki uzun masayı hafifçe tıklattı. Çalışma masasındaki dalgın fesli baş onu ancak o zaman fark etti. Sakallı çehre onu görünce elinde olmadan gülümsedi.

    Geliniz buraya dedi kendisine. Halini hatırını sordu yine sizli hitaplarla. Kimseye sen diye hitap ettiğini duyan olmamıştı daha. Evlatlarına dahi siz diye hitap eder ve sizli konuşmaya teşvik ederdi etrafını. Bunun insan ilişkilerine bir ciddiyet bir vakar kattığını düşünürdü.

    Geliniz buraya sözü Fatma Pesend Sultanı uçurmuştu adeta kocasının yanına. Biraz sonra kapının çalındığı duyuldu; kahvesi gelmişti. İki fincan vardı zarif tepside bir de ağzından buhar tüten cezve. Hizmetkâr ilk fincanı kahveyle doldurup saygıyla kenara çekildi efendisinin içmesini beklemeye durdu. Biraz sonra fincanın boşaldığını anlayınca bu defa temiz fincana doldurdu ikinci kahveyi. İlk yudumu çekerken Abdülhamid Han göz ucuyla hizmetkâra baktı. Kaşıyla kendilerini yalnız bırakmasını işaret etti ona. Çekildi saygıyla hizmetkâr. Artık baş başa idiler.

    Padişah bir arzusu olup olmadığını sordu genç eşinden. Sağlığınızı dilerim haşmetmeâb diyebildi Fatma Sultan. Dili dolaşmamıştı sevindi buna. Lakin... nasıl söylesem? dedi son günlerde sizi daha ziyade endişeli görüyorum. Sanki sizi üzen bir şeyler var. Öğrenmemizde mahzur yoksa... Lütfen merakımı mazur görünüz.

    Önce bir şey olmadığını söyleyerek onu geçiştirmeye çalıştı Abdülhamid Han. Ancak eşinin ısrarları karşısında anlatmak zorunda kaldı olan bitenleri bir bir...

    1901 yılında İstanbuldayız. Soğuk bir Kasım ayında...
    Fransızlar Osmanlı Devletinin vaktiyle Lorando ve Tübini adlı iki bankerden aldığı ve bir türlü ödeyemediği 500 bin altın tutarındaki borca karşılık Osmanlı hakimiyetindeki Midilli adasının postanesini işgal etmişlerdi. Borç ödenene kadar da adadan çıkmayacaklardı. İşin garibi bu borcu tam çeyrek asır önce daha kendisi tahta çıkmadan evvel amcası Abdülazizi tahttan indirmek için Mithat Paşa ile Serasker Hüseyin Avni Paşa almıştı. Ve Sultan Abdülazizi öldürmeye kadar giden bu sefil darbenin finasmanı için kullanılan parayı ödemek içinden gelmemişti bir türlü Abdülhamid Hanın. Ama işte borç kapıya dayanmıştı. Ödemesi gerekiyordu ama nasıl?

    Meğer bunun içinmiş bütün o üzüntülü geceleri... Hay Allah!
    Devlet ya Fransayla savaşı göze alacak ya da borcunu kuzu kuzu ödeyecekti. Hazinede yeterli para yoktu ve işin kötüsü bu haksız işgalle Devlet-i Aliye cümle alemin diline düşmüştü. Osmanlının parası suyunu çekmiş deniliyordu kulislerde. Kredi musluklarının kapanması ve zar zor döndürülen hazine çarkının tamamen durması an meselesiydi.

    Fatma Pesend Sultan işin ucunun paraya dayandığını anlayınca biraz rahatlamıştı. Söze Biz bir aile değil miyiz? diye başladı. Devam etti sonra: Ailelerde dertler de saadetler kadar ortak değil midir?

    Hünkâr eşinin lafı nereye getireceğini anlamıştı sanki. Konuşmasını kesmek istedi ama Fatma Sultan üsteledi: Babamdan biraz miras kalmıştı. Onları satıp sıkıntınıza sebep olan paranın hiç değilse bir kısmını ben ödemek istiyorum.

    Bir Osmanlı Padişahı bunu asla kabul edemezdi. Çünkü geri ödeyip ödeyemeyeceğinden emin değildi borç alacağı parayı. Üzülerek kabul edemeyeceğini söyledi. Ama eşi yine ısrarcı hatta inatçı çıktı. Bunu borç olarak değil sadece kendisinin devlete olan borcunu ödemek için veriyordu. Bu devlete benim borcum yok mu sanıyorsunuz? Onu geri isteyen kim?
    Padişah ziyadesiyle duygulanmıştı ama yine de kabul etmek istemiyor şahsi bir parayı devlet işine karıştırmak istemiyordu.
    Bakınız Pesend Sultan dedi çok gençsiniz! Önünde uzun yıllar var. Benim fazla miras bırakacak durumda olmadığımı biliyor olmalısınız. Hayatın bin bir cilvesi vardır. Sanki 7-8 yıl sonra olacakları tahmin ediyormuş gibi Yarın neler olacağını biliyor muyuz? Alamam bu parayı dedi.

    Laf geleceğe dönünce Fatma Pesend Sultan iyice coşmuştu. Kendi malı devletin değil miydi sanki? Saraya girerken varlığını devlete adamaya gelmemiş miydi? Tutalım ki dedi her şeyimizi kaybettik. Ben razıyım her şeye yine de.

    Sultan Abdülhamid bir yandan vatan toprağı olan Midilliyi düşündü öbür yandan eşinin bu asil fedakârlığını. Bir avuç da olsa vatan toprağını kurtarmak her şeyden önemli değil miydi?
    Naçar eşi Fatma Sultanın teklifini kabul etmek zorundaydı. Etti de...

    Genç kadının ertesi günü baba evine yollanıp büyük bir meşin çanta ile geri döndüğü görüldü. Bir yandan da Dışişlerinde Fransızlarla pazarlıklar başlamış gecikme faizleriyle birlikte 750 bin altına yükselen borç 502 bin altına kadar düşürülmüş sonuçta büyük kısmı Fatma Sultandan gelen paralar sayesinde bir vatan parçası daha kurtarılmıştı.
    İşte böyle aziz okur!

    Harem bir zevk ve safa yerinden ibaret değil vatan toprağını kendi varlığının önünde tutan kadınların da yaşadığı bir sosyal birimdi. Fatma Pesend Sultanın babasından miras kalan bütün mal varlığını vatanı uğruna gözünü kırpmadan bağışlaması bunun soylu bir örneği değil mi?
     

Sayfayı Paylaş