1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Hatırla devrimci ...

Konusu 'Serbest Kürsü' forumundadır ve Mavi Gül tarafından 27 Mayıs 2009 başlatılmıştır.

  1. Mavi Gül
    Avare

    Mavi Gül ѕση_¢ıqℓıк Özel üye

    Katılım:
    3 Mayıs 2009
    Mesajlar:
    4.647
    Beğenileri:
    375
    Ödül Puanları:
    3.730
    Yer:
    Misafir Sevmez
    Banka:
    677 ÇTL
    Yalnızsın...


    [​IMG]

    Evde “Hatırla Sevgili” dizisini izliyorsun.

    O günler, unutmaya çalıştığın günler...

    Kimbilir belki de hatırlamaya çalıştığın, ama utancından hatırlamaya bile cesaret edemediğin günler.

    Bir taraftan kahveni içiyorsun, yanında karın, yan odada çocuğun.

    Kaç yıllık evlisin?

    12 Mart’tan mı hemen sonrasıydı, 12 Eylül’den mi evlendiğinde?

    Evlilik; birleşmek, bölüşmek, çoğalmak demekti.

    Evet, evlilik bir özeleştiriydi ve bir nevi “düzeltme harekâtı” değil mi!

    Evet, aynen böyle düşünüyordun.

    O yanlışlardan kurtuluşun bir başlangıcıydı senin için.

    Devrimcilik adına girdiğin yanlışlardan.


    [​IMG]
    ...

    Önceleri her şey normaldi, güzeldi.

    Kalabalıktınız.

    Çok kalabalık.

    O kalabalık sana güven veriyordu.

    Daha da çoğalacak ve en sonunda devrimi yapacaktınız.

    Devrim çok yakındı, o nedenle gelecek kaygın yoktu.

    Okul, iş, evlilik gibi şeylerin hepsini devrimden sonrasına ertelemiştin.

    [​IMG]
    ...

    Ama işler birden değişmişti, kalabalıklar çekilmiş, yapayalnız kalmıştınız.

    Yalnızlık...

    O günlerde en çok duyumsadığın şey buydu.

    Yalnızız diyordun önceleri, arkadaşlarına bile açılamadan kendi kendine: Yalnızız işte bizi yalnız bıraktı bu halk!

    Hücre evindeydin.

    Yanında iki arkadaşın daha vardı.

    Bir yandan Türkiye devriminin teorik meselelerini tartışıyordunuz ama için içini yiyordu; ya bu yalnızlık gibi çok pratik sorunu nasıl çözecektiniz!

    ...

    Birden o hücre evindeki günlere daldın gittin.

    Biraz sonra dizi bitti.

    Çocuğunun odasına gittin, ne de güzel uyuyordu, öptün, üstünü örttün.

    Sonra bilgisayarının başına geçtin.

    Birazdan karın da yattı.

    Evde ayakta kalan tek sensin.

    Ne işin var bilgisayarın başında bu saatte?

    Ne yazacaksın ki?

    Bildiri mi!..

    Artık yazdığın tek şey, şirket toplantıların için aldığın notlar, raporlar...

    Evet, uykusuz bir gece bir şeyler var rahatsız eden seni bugün.

    Biliyorsun aslında dizi seni çok rahatsız etti.

    Bu bölümde Deniz’ler idam edildi!

    Yutkundun kaldın televizyonun karşısında.

    Evet onlar gerçekten öldüler ve sen yaşıyordun.

    “Keşke ben ölseydim de onlar yaşasaydı” diye geçirdin içinden en çok.

    Sinirlerin daha da bozuldu.

    Sinirini bozan şey tam da bu düşünceydi ama.

    Onlar yaşamalı ve sen ölmeliydin, ama sen hiçbir zaman ölme cesareti gösterememiştin!

    Evet gösterememiştin.

    ...

    Hücre evini hatırlıyorsun değil mi?

    İçine o kurt düştüğünde kafan nasıl da çalışmaya başlamıştı.

    Kendini ilk defa böylesine zeki sanıyordun.

    Artık sorgulamaya başlıyordun.

    Her şeyi.

    Örgütü de.

    Teoriyi de.

    Bugüne kadar hep birileri yazmış sen o yazılanları dağıtmıştın.

    Birileri emretmiş sen yerine getirmiştin.

    Evet böyle başlamıştı...

    ... Dönekliğin!

    Evet gecenin bu yarısında kendine itiraf edemediğin şey tam da bu!

    ... Dönekliğin!

    Senin sorgulama dediğin şeyin, daha doğrusu sorgulamak, özeleştiri yapmak, düzeltmek dediğin şeyin, aslında döneklik olduğunu çok iyi biliyordun, ama hep bilinçaltına itiyordun.

    ...

    Bilinçaltına iterken çok rahatsız da olmuyordun.

    Çünkü girilen yanlış ortadaydı.

    Devrim kitlelerin işiydi, devrim halkla buluşmak, onunla birlikte yürümek işiydi.

    Ama siz bu yoldan kopmuş, silahlı eylem gibi bir maceracılığa sapmıştınız.

    Bu yolla devrim olmayacağı da ortadaydı.

    Yani haklıydın kendince.

    Haklıydın ama bu gece soruyu bir de başka türlü soruyorsun kendine:

    Yanlıştan vazgeçip doğruyu yapmamıştın ki!

    Tamam madem kitle hareketinden kopup bireysel eylemlere girişmek yanlıştı, ama sen bu yanlışı görüp, düzeltmemiştin ki!

    Önünde iki yol vardı, ya doğru yola gidecektin ya da her şeyi bırakıp gidecektin.

    Sen her şeyi bırakıp gittin.

    Her şeyi bıraktığın için bugün hiçbir doğrun yok savunulacak.

    ...

    Evet sen o hücre evinden bir gün çıktın ve gittin...

    Sonrasını da hatırlatayım mı?

    Sen çıktıktan hemen bir gün sonra basıldı ev.

    O kızı hatırlıyor musun?

    Hani evde birlikte kaldığınız.

    İçten içe sevdiğin kız.

    Ev basıldığında hiçbir tepki vermedi.

    Diğer erkek arkadaşın da vermedi.

    Akıllarına sen geldin, dün gece eve gelmemiştin.

    Endişe etmişlerdi senin için.

    Senin dönek olabileceğine pek ihtimal vermemişlerdi ya da vermek istememişlerdi.

    Polisler alıp götürürken sadece göz göze geldiler, birbirlerinin gözbebeklerine baktılar...

    ...

    Hücre evinden hücreye atıldılar.

    İhbar vardı; üç kişiydiler.

    Ama biri yoktu evde.

    O sendin.

    Yerin tam üç kat dibinde işkenceciler sorguya başlamışlardı.

    Her şeyi soruyor, her şeyi öğrenmeye çalışıyorlardı.

    Kim, kimler, nerede, nerelerde.

    Ya bir yer soruyorlardı, ya da birilerini.

    Bilmiyoruz diyordu arkadaşların.

    Yoldaşların mı demeli yoksa.

    O zamanlar yoldaş derdiniz birbirinize.

    En çok da evdeki üçüncü kişiyi soruyorlardı.

    Yani seni.

    Seni çok sordukları için senin kaçak olduğunu düşünüyorlardı.

    Dönek olmadığını sanmak onlara direnç veriyordu.

    Konuşmadılar da.

    Ama konuşmamak kurtuluş değildi.

    Gerçekten değildi.

    ...

    Sonra gazetede o ölüm haberini okuduğunda ilk önce dünyan allak bullak olmuştu.

    Evet o çocuk ölmüştü, hücre evindeki arkadaşındı, adı, adının ne önemi vardı, devrimciydi o, ölmüştü.

    O devrimciydi ve ölmüştü.

    Sen o sabah kahvaltını annen ve babanla birlikte yapar, okulunu bitirip hayata atılma hazırlığı yaparken...

    O hayata veda ediyordu.

    Hiç bilmedin neden öldüğünü.

    İşkencede ölmüştü.

    Ama bilmediğin, senin adını vermemek için öldüğüydü.

    Canın sıkıldı o gün.

    Sadece canın sıkıldı.

    Ve geçti gitti.

    Sonra o kızı da düşündün, ama o düşünceyi savuşturdun.

    Ölse okurdun gazeteden!

    Gazeteleri takip ettin, yoktu bir ölüm daha.

    Bu bile seni mutlu etti.

    Oysa o karanlık dönemde ölüm bile bazan bir kurtuluştu.

    Çünkü kızların üzerine daha fazla gidiyorlardı.

    Ama konuşmadı o da.

    Sustu.

    Yaşadı belki ama o işkencelerde yapılanları herkes gibi sen de duymuşsundur.

    Konuşmayalım.

    Hayata veda etmedi ama hayatı kararmıştı.

    Ondan sonra, o işkenceden sonra artık istese de çocuğu olmayacaktı.

    ...

    Canın sıkılıyor bu gece yarısı.

    Bu hikayeyi bilmiyordun.

    Belki senin gerçek hikayen bu değil, ama bu hikaye sen ve senin gibi tüm döneklerin ortak hikayesi.

    Ölüler hepimizin ölüleri.

    Direnenler hepimizin gururu.

    Ama dönekler hepimizin yüz karası.

    Sen ve senin gibiler zoru görüp ortadan kaybolurken birilerine direnmek ve ölmek düştü.

    Biliyorsun bunu.

    ...

    Hücre evini terk ettin de ne oldu sanki?

    30 yıl geçmiş üstünden.

    Şimdi neredesin?

    Güvenli, konforlu bir sitenin, lüks bir dairesinde...

    Demek ki parayı da bulmuşsun.

    150 dairelik bir apartmanın içindesin.

    Ama komşu daire dahil tek bir komşun yok...

    -Evet! karın da çalışıyor, sen de çalışıyorsun, gece geç geliyorsunuz eve-

    Ama sebep bu değil biliyorsun.

    Çok iyi biliyorsun.

    Şimdi o otuz yıl önceye git ve bir daha düşün:

    O hücre evinde mi daha yalnızdın, şimdi mi!

    Biliyorsun cevabını ve bu canını çok sıkıyor...

    O hücre evinden bu hücre evine sorgula hayatını.

    O gün sorgulamayı keşfetmiştin ya hani!

    Döneklik için çalıştırıyordun ya kafanı?

    Biraz da şimdi çalıştır.

    Kimden emir alıyorsun?

    Patronundan.

    Örgütün kölesi olmaya çok isyan etmiştin, ya şimdi kimin kölesisin!

    Patronunun.

    Televizyon karşısında geçiriyorsun ömrünü, başka yaptığın hiçbir şey de yok...

    İtiraf et, bu hücre evine kendi kendini hapsettin.

    ...

    Ne için?

    Sadece ve sadece kendi rahatını bozmamak için.

    Şimdi sakın teori üretme.

    Bir defa olsun hayatında gerçekten namuslu ol.

    Ne davan için, ne ülken için seçmedin bu yolu.

    Bu yola sadece ve sadece kendi hayatını kurtarmak için girdin.

    ...

    Ama diyeceksin ki ben fikirlerimden hiç taviz vermedim.

    Hâlâ solcuyum, sosyalistim.

    Hâlâ Atatürkçüyüm.

    Hâlâ antiemperyalistim.

    Hâlâ devrimciyim.

    Hâlâ...

    Hayır! Hayır! Hayır!

    Hâlâ değil sen hiçbir zaman dediklerinden hiçbiri olmadın.

    Sen, Atatürk’ü savundun hep, ama Atatürk’ten öğrendiğin şey, bu ülke için gerekirse canını vermek olmadı.

    Atatürk koskoca paşalık rütbesini söküp attı, profesyonel devrimci oldu.

    Sen?

    Sen!

    Hiçbir şey olmadın...

    Deniz Gezmiş!

    İstese avukat olurdu, devrimci olmayı seçti.

    Diğerleri, Mahir, Sinan...

    Savunuyorum dediğin insanların nesini savunuyorsun!

    Devrimciliklerini savunmuyor, hatta insanların o devrimciler gibi olmaması için teoriler üretiyorsun.

    Sonra bir de diyorsun ki, şu Kürtçüler Deniz’in Atatürkçülüğünü niye kabullenemezler!

    Kızıyorsun onlara, Deniz’i Kürtçü göstermeye çalışıyorlar ama o Atatürkçüydü!

    Evet Kürtçüler Deniz’i çarpıtıyor.

    Tıpkı senin gibi!

    Sen belki onlardan daha da namussuzca davranıyorsun.

    Deniz, elbette antiemperyalistti, solcuydu, Atatürkçüydü, milliyetçiydi.

    Onlar Deniz’in bu yanlarını saklıyorlar diyorsun?

    Ama sen Deniz’in devrimciliğini neden saklıyorsun?

    Deniz Gezmiş’ten insanlara vereceğin örnek ne?

    Atatürkçü olun mu diyeceksin!

    Milliyetçi olun mu!

    Sosyalist olun mu!

    Devrimci olun niye diyemiyorsun...

    ....

    Canın sıkılıyor.

    Daha da çok.

    Birden o kızı hatırladın ilk defa.

    Evet karınla ne kadar mutlusun ki...

    Öğrenilmiş bir mutluluk.

    Neyi ne kadar paylaşıyorsunuz ki?

    Oysa ne düşünüyordun o zamanlar...

    Evlilik; birleşmek, bölüşmek, çoğalmak demekti.

    Öyle mi oldu!..

    Hücre evinde en azından arkadaşlarınla daha fazla şey paylaşıyordun.

    Bunu biliyorsun.

    Çok iyi biliyorsun.

    Onlar senin için ölüme gittiler biliyorsun ve karım dediğin hayat arkadaşının senin için bir yürüyüşe bile gelmeyeceğini de!

    Bedreddin yarın yanağından gayrı her şeyde ortağız derdi.

    Sizin ortaklığınız ne peki?

    Sadece eviniz, hücre eviniz.

    Bir evin böldüğü iki ayrı ruhsunuz aslında.

    Biliyorsun bunu.

    Hücre evleri devrim için birleştirirdi ruhları ama bu ev, bu lüks sitenin lüks dairesi devrimci olan ne varsa bölüyor...

    ...

    Sen, karın, çocuğun üç kişilik dünyanız.

    Çocuğun iyi bir eğitim alsın, bir yerlere gelsin istiyorsun.

    Her şeyi de aslında onun için yapıyorsun...

    ...

    Hayır hayır hayır.

    Biliyorsun aslında bu da bir yalan.

    Sadece kendi çocuğunu düşünmesi bir insanın, biliyorsun alçaklıktır, namussuzluktur.

    Hani paygamber efendimiz demiş ya, komşusu açken kendi tok yatan...

    Nerden çıktı bu peygamber şimdi?

    Eskiden Marks vardı, Lenin vardı:

    Sonra Nâzım’ın şiiiri:

    “Düşmesin bizimle yola:
    evinde ağlayanların
    göz yaşlarını
    boynunda ağır bir
    zincir
    gibi taşıyanlar!
    Bıraksın peşimizi
    kendi yüreğinin kabuğunda yaşayanlar!”


    ...

    Off çekiyorsun canın çok sıkılıyor.

    Deniz’in de en sevdiği şiirmiş bu.

    Her gösteride bunu okur ve güneşi zapta yürürlermiş..

    Evet artık yürüyemiyorlar.

    Ama zaten ölüler yürüyemez.

    Ya dönekler ne kadar yürüyebilir?

    Nereye kadar yürüyebilir?

    ...

    Deniz’i düşünüyorsun.

    Hâlâ kahraman.

    Bugün televizyonda abisini gördün Deniz’in.

    Babasını da hatırlıyorsun.

    Yıllar sonra bile Deniz’i nasıl da savunuyordu adamcağız...

    Biricik oğluydu oysa.

    Ama hiçbir zaman “keşke yaşasaydı oğlum” demedi biliyorsun.

    Annesi de demedi.

    Kardeşleri de.

    Oysa bir aile için ne zor kabullenilir şeydir ölüm.

    Hele genç ölüm.

    Hele böylesine namuslu bir ölüm.

    ...

    Hınç duyuyorsun sonra mahkemeye, savcılara, düzene.

    Suçsuz yere astılar diyorsun Deniz’i.

    Deniz çok haklıydı diyorsun.

    Sonra şimdi şaşıyorsun kendi komikliğine, ikiyüzlülüğüne.

    Madem haklıydı gitseydin ya peşinden!

    Evet gidemedim diyorsun.

    Yoo gidenler peşinden gitti, sen gitmedin.

    Gitmek istemediğin için gitmedin!

    ...

    Kahramanlık gösterecek kadar yiğit değildin belki.

    Yiğit olmayana biz Türklerde eskiden isim bile vermezlermiş gerçi ama...

    Madem o kadar yiğit değildin, biraz namuslu da mı olamazdın!

    Biraz sözünün eri de mi olamazdın.

    Evet kahraman değil er de mi olamazdın.

    Madem kavgada komutan olamadın, neden nefer olamadın?

    Neferlik üstelik o kadar tehlikeli de değildi.

    Yine hayat kurabilirdin kendine, belki hatta kendi işini yapardın ama bir şekilde hizmet ederdin mücadeleye ve örgüte.

    Bunu da yapmadın.

    Sen Devrim için hiçbir şey yapmadın.

    Karşı tarafa geçtin.

    Biliyorsun ve gecenin bu saatinde kendine itiraf da edemiyorsun.

    Etsen rahatlayacaksın aslında.

    Aslında Deniz’i asan 12 Mart cuntası değildi sendin!

    Ve hatta o kız arkadaşına da 12 Eylülcüler değil sen tecavüz ettin işkencede!

    Kahramanlık Deniz’e düşmüştü, sen nefer olabilirdin onu da yapmadın.

    Sana tek bir rol kaldı cellat oldun!.

    O kızın belki kocası olabilirdin ama bırakıp kaçtın.

    Onu işkencecilerin eline bırakıp...

    Ne devrimci olabildin, ne yoldaş, ne eş...

    Tarih değil sen biçtin o rolü kendine, tecavüz ettin gelecek güzel günlere ve gelecek güzel günlerin hayalini kuran o genç kıza...

    ...

    Evet içerde çocuğun uyuyor, bilmiyor babasının kim olduğunu.

    Sözde onun geleceği için cellat olduğunu!

    Ama bilecek.

    Aklı erecek.

    Ve keşfedecek içine doğduğu o kara faşist düzenin, aslında babası ve babası gibilerin eseri olduğunu.

    Bilecek, faşizmin faşistlerin değil, faşizme boyun eğenlerin eseri olduğunu.

    Deniz’leri okuyacak, öğrenecek ve soracak babasına.

    Hatta soruyor bile değil mi?

    Baba sen ne yapıyordun o zaman!..

    ...

    Yoksa sıkıntın ondan mı?

    Deseydin ya kızım ben onlar asılırken hücre evini bırakıp kaçtım...

    Diyemezsin değil mi...

    ...

    Ya da senin için yavrum her şey dersin...

    İnanır mı dersin!

    Hiç sanmıyorum...

    Sen çocuğun olmadan önce, evlenmeden önce mücadeleyi bıraktın.

    Şimdi ise mücadele etmemenin gerekçesi olarak çocuğunu ve eşini gösteriyorsun.

    Kanmaz değil mi?

    Kimse kanmaz...

    ...

    Çocuğun senin güvencen.

    Seni mücadeleye çağıran her sese karşılık onu öne sürüyorsun.

    Aslında korumaya çalıştığın çocuğun bile değil, çocuğunu kendine siper etmişsin.

    ...

    Yıllar öncesine git.

    Sibel’i hatırla.

    Maltepe’deki o evi.

    Ulaş’lar o eve girip küçük bir kızı rehin almışlardı hatırlarsan.

    Polis etrafı sarmıştı.

    Ama onlar o kız çocuğunun arkasına saklanmayı seçmediler.

    Devrimcilik, kendi hesabını vermekti.

    Onlar orada öldüler, Sibel yaşadı....

    Aslında ne kadar da benzer durumunuz.

    Ama sen onlar kadar namuslu olamıyorsun.

    Bırak kızının arkasına saklanmayı artık korkak!..

    Sen kızını değil kendi rahatını düşünüyorsun.

    Çünkü sen bencilsin.

    ...

    Evet seni tanımlayacak tek şey bu, biliyorsun.

    Sosyalist, milliyetçi, Atatürkçü, istediğini seç.

    Hepsi mi diyorsun.

    Tamam kabul.

    Peki önüne bir sıfat koy şu sosyalistliğinin, Atatürkçülüğünün, milliyetçiliğinin!

    Devrimci diyebilir misin?

    Elbet diyemezsin.

    Biliyorsun tek sıfatın var senin yoldaş!

    Hadi söyle.

    Bencil...

    ...

    Bak istersen şöyle koy yan yana...

    Devrimci sosyalist misin bencil sosyalist mi?

    Devrimci Atatürkçü müsün bencil Atatürkçü mü?

    Devrimci milliyetçi misin bencil milliyetçi mi?

    Teorin çok iyi yoldaş ama.

    Ya pratik?

    Biliyorsun hayat insanın gözünün yaşına bakmaz, pratiğe bakar.

    Diyalektiği de iyi bilirsin materyalizmi de!

    Ne diyordu Marks ustamız: İnsan bulunduğu konuma göre düşünür.

    Evet yoldaş, sen şimdi o uydu kentteki lüks hücre evinden bakıyorsun dünyaya ve hayata.

    Ama öylesine ikiyüzlü bir dünya yarattın ki kendine, bu ikiyüzlülük artık uykularını kaçırıyor.

    ...

    Yine canın sıkılıyor.

    Gerçekler canını sıkıyor.

    Olsun en azından fikrim doğru diyorsun kendi kendine değil mi?

    Fikrini değiştiren nice dönek var etrafında değil mi?

    Evet işte sen kendini ancak onlarla karşılaştırabilirsin.

    O küçücük dönekler dayanışma grubunuzda kaç kişisiniz?

    Neyin dayanışmasını yapıyorsunuz?

    Bildiğim devrimciliğin dayanışması olur özgürlüğün değil.

    Özgürlük devrimci olmaktır, devrimci olmayana özgür değil, bencil denir.

    Birey mi diyeceksin?

    Varsın öyle olsun, o zaman hadi bir basamak sıçra ve bireyci ol...

    Bravo sana yoldaş...

    ...

    Bu gece uyku yok sana anlaşılan.

    Bir film mi seni etkileyen bu kadar.

    Yoksa kapını çalan o gençler mi?

    Hani şu “biz TÜRKSOLU’ndan geliyoruz” diyen genç kızla delikanlı.

    Tam da dizinin ortasında gelmişlerdi, akşam akşam...

    Neyi hatırlattılar sana?

    Terk ettiğin hücre evini değil mi!

    İtiraf et ve kurtul.


    ...

    Kapıyı açtığında çocuklar konuşuyordu ama sen bir yandan onları dinlerken bir yandan da derinlere dalmıştın.

    Sanki, o hücre evinde terk ettiğin iki arkadaşındı kapıdakiler!

    Ve sana devrimcilerin pes etmediğini, etmeyeceğini göstermek için gelmişlerdi, utandırmaya seni.

    Belki de onların çocukları dedin içinden.

    Sonra gerçeği hatırladın kapıyı kapatınca, işkencede ölmüştü arkadaşın, çocuğu olamazdı.

    Kızın akıbetini ise bilmiyordun, merak edip hiç araştırmamıştın da.

    Araştırsan o hücre evinden geriye, bir ölü, bir sakat ve bir de cellat çıktığını bilecektin.

    Onun için araştırmadın zaten.

    ...

    Ama şimdi bir kabus gibi kapına dayanan gerçek ne?

    Kıza takıldın daha çok değil mi, ne kadar da ona benziyordu.

    Belki onu terk etmesen kapındaki genç kız sizin kızınız olacaktı...

    Cesurdu, kendine güveniyordu.

    Bir an imrendin, keşke benim kızım da böyle olsa dedin.

    ...

    Kızdan aldığın gazeteyi açtın.

    Nâzım’ın şiiri:

    Biz topraktan, ateşten, sudan, demirden doğduk!
    Güneşi emziriyor çocuklarımıza karımız,
    toprak kokuyor bakır sakallarımız!
    Neş’emiz sıcak!
    kan kadar sıcak,
    delikanlıların rüyalarında yanan
    o «an»
    kadar sıcak!
    Merdivenlerimizin çengelini yıldızlara asarak,
    ölülerimizin başlarına basarak
    yükseliyoruz
    güneşe doğru!
    Ölenler
    döğüşerek öldüler;
    güneşe gömüldüler.
    Vaktimiz yok onların matemini tutmaya!
    İşte:
    şu güneşten
    düşen
    ateşte
    milyonlarla kırmızı yürek yanıyor!
    Sen de çıkar
    göğsünün kafesinden yüreğini;
    şu güneşten
    düşen
    ateşe fırlat;
    yüreğini yüreklerimizin yanına at!
    Akın var
    güneşe akın!
    Güneşi zaptedeceğiz
    güneşin zaptı yakın!

    ...

    Yutkundun, kapattın gazeteyi.

    Tekrar kızı düşündün.

    İlk defa kendi kızın dışında bir kızı düşündün.

    Bu düşünce daha da irkiltti seni.

    Oysa ne kadar da hümanist bilinirsin değil mi?

    ...

    Yalnızsın.

    Lüks hücre evinde, aşağı yukarı dolanıyorsun.

    Seni orada vicdanınla baş başa bırakıyorum yoldaş.

    ...


    [​IMG]
     

Sayfayı Paylaş