1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Havran isyanı yada isyanların genel sorunlarından biri..

Konusu 'Osmanlı Tarihi' forumundadır ve ahhsen tarafından 18 Şubat 2009 başlatılmıştır.

  1. ahhsen

    ahhsen Üye

    Katılım:
    28 Ocak 2009
    Mesajlar:
    11
    Beğenileri:
    1
    Ödül Puanları:
    20
    Banka:
    0 ÇTL
    Osmanlı Dönemi
    Suriye vilayeti Osmanlı hakimiyeti boyunca hac yolunun güvenliği nedeniyle diğer vilayetlerden ayrıcalıklı bir konuma sahip oldu. Suriye vilayetindeki ulema ve köklü ailelerin reislerine Osmanlı’nın diğer vilayetlerinde rastlanmayan bu uygulaması yıllarca sürdü. Genel olarak Arap vilayetlerinde mevcut örf ve adetlerin uygulanmasına Osmanlı olumlu bakmaktaydı. Anadolu ve Balkanlarda hakim olan Osmanlı iktidarının bağlı olduğu Hanefi mezhebinin dışında Suriye’deki diğer mezheplerin eğitim faaliyetlerine herhangi bir kısıtlama getirilmemişti. Osmanlı’nın bölgeye hakim olmasıyla mahkeme kararları Hanefi mezhebine dayansa da Şer’i mahkemelerde yerel ulemanın görüşleri önemli bir yer teşkil edebiliyordu.
    Suriye’de dengeler Osmanlı’nın iç işlerine müdahale eden Batılı devletlerin etkisiyle hazırlanan ve gayrimüslimlere eşit haklar tanıyan Gülhane Hatt-ı Hümayunu’nun 1839’da kabulüyle değişti. Batılı devletlerin himayesinde gayrimüslimlerin vergiden büyük oranda muaf tutulmalarıyla birlikte Müslüman halk için sıkıntılı bir dönem başladı. Ticari anlamda Müslüman eşraf özellikle Hıristiyan tüccarlar karşısında ezildi. Müslüman halkın, içinde bulunduğu bu sıkıntılı durumdan Hıristiyanları sorumlu tutarak sonu ölümlere kadar varan şiddet eylemlerine başvurmaları, gayrimüslim esnafın mallarına ve tezgahlarına zarar vermeleri sert tepki gördü. Osmanlı yönetimi batılıların tepkisini çekmemek için sorumlu oldukları düşünülen Suriyelileri idamla cezalandırdı. Bu da yetmiyormuş gibi, İngiltere ve Fransa, kendi himayeleri altında gördükleri bölge Hıristiyanlarına yönelik saldırılara engel olmak amacıyla bölgeye gönderdikleri savaş gemilerini Suriye kıyılarında devriye olarak dolaştırdılar. Fransa, 1740’da I. Mahmud’un XV. Louis’le yaptığı bir anlaşmaya dayanarak Suriye’deki bütün Katoliklerin hamisi olduğunu iddia ediyordu. Hatta toplumlararası şiddetin arttığı 1860 yılında bir Fransız sefer kuvveti Lübnan’a çıktı. Şiddet hareketlerinin artması üzerine birçok Suriyeli Hıristiyan ve Müslüman Ortadoğu’da başka bölgelere veya İngiltere, Amerika, Avustralya gibi ülkelere göç etti. 1860 ve 1914 yılları arasında göç eden Suriyelilerin sayısı 330 000 civarındaydı.
    Tanzimat Fermanı’yla birlikte uygulanmaya başlanan “merkezileştirme” reformları ulemanın ve yerel aşiret reislerinin nüfuzlarını daha da zayıflattı. 1864’te bu reformlar çerçevesinde valilerin yetkileri artırılarak yerel yönetimde düzenlemelere gidildi. Bölgede var olan ordu birlikleri de sayıca artırılarak Osmanlı merkezi otoritesinin tüm Arap bölgelerine ulaşması sağlandı. Artık Arap vilayetleri genel olarak resmi kayıtlarda Avrupa ve Anadolu vilayetlerinden daha fazla geçer olmuştu. Arap vilayetlerine atanan valilere, diğer vilayetlerin valilerine göre daha yüksek maaş ödenmeye başlanmıştı. İletişim kurulması, merkezle vilayetlerin haberleşmesinde ve merkezileştirme reformlarının yerine getirilmesinde önemli olduğundan bölgedeki telgraf hatları genişletildi. Neticede bu reformlar güvenliği ve ekonomik gelişmeyi sağlayarak Suriye halkının yararına oldu.
    Meşrutiyetin kabulüyle kurulan 1877-78 meclisine Suriye en çok mebus gönderen vilayet oldu. Suriyeli mebuslar hükümeti en sert şekilde eleştiren, aktif mebuslardı. Bunlardan Abdürrahim Bedran, Suriye’deki mevcut durumla ilgili yaptığı konuşmasında anayasanın garanti altına aldığı özgürlüklerin, uygulamada hala var olmadığını ve 600 senedir Osmanlı idaresinde önemli makamlara hiçbir Suriyelinin getirilmediğine değiniyordu. Bu ifadeleri ayrılıkçılığı körükleyen bir tutum olarak tanımlayan meclis başkanı, Bedran’ı susturmuştu.
    II. Abdülhamid’in meclisi feshetmesiyle birlikte tehlikeli görülen 10 Arap mebusun İstanbul’u terk etmeleri emredildi. Alınan bu kararın üzerine Suriye mebusu Yusuf Ziya gönderilen 10 mebusun da Arap olmasının ardında ayrımcılık olduğunu ifade etmişti. Aslında iktidar bu mebusları ayrılıkçı bulduğundan değil mecliste hükümeti sert bir şekilde eleştirme cesareti göstermesinden ötürü tehlikeli bulmuştu. Abdülhamid iktidara geldiğinde Suriyeli aydınlar arasında “Arapçılık” akımının yansıtıldığı Arap basınına uygulanan sıkı sansür nedeniyle bu tarz neşriyat faaliyetleri Avrupa’ya kaydırmıştı. Yayılmacı çıkarları için Avrupalı devletler bu faaliyetlere destek oldular. Osmanlı Devleti’nin bütünlüğüne yönelik tehlikeli fikirler içirdiğine inanılan, gazete ve mektuplar uygulanmakta olan sansür nedeniyle yabancı posta şirketleri tarafından dağıtılmaktaydı. Yabancı posta şirketlerinin bu faaliyetleri üzerine Hariciye Nezareti’nden bu konunun dikkate alınıp, yabancı postaların özellikle önemli bölgelerde kontrol edilmesi istendi.
    1876-78 yıllarında yapılan Osmanlı-Rus Harbi neticesinde baş gösteren kıtlık ve artan vergiler Suriye halkında da bıkkınlık ve tepkiye neden olmuştu. Çok geçmeden, aralarında gayrimüslimlerin de bulunduğu bazı Suriyeliler 1881’de “Arap Ulusunun Haklarını Koruma Cemiyeti” imzalı Türk karşıtı bildiriler yayınladılar. Bildiride Türkleri, savaşları, vergileri artırmak için bahane etmekle, bağımsızlığını kazanan milletlerin ardından tüm baskıları Arap halkına yöneltmekle ve özellikle son savaşlarda Arapları karşılığı verilmeksizin fiziksel ve maddi anlamda kullanmakla suçlayan ifadeler yer alıyordu. Türklere nazaran Arap memurların terfi ettirilmediği, yaralı Arap askerleriyle ilgilenilmediği, Türkler tüm idari pozisyonları doldurduğu öne sürülüyordu. Bildiriyi hazırlayanlar Osmanlı Devleti’nin çökmesi olasılığına karşı Suriye’nin geleceği hakkında halifenin tanınmaya devam edileceği bir bağımsızlık planlıyorlardı. 1890’da Paris’te Abdülhamid’e karşı bir cephe oluşturmak isteyen Osmanlı libarellerinden bazıları bağımsız bir Arap devleti fikrini savununca Hıristiyan olmasına rağmen liberal ve İslami bir Osmanlı Devleti hayalini kuran Suriye mebuslarından Halil Ganem, Arap devleti düşüncesine karşı çıkarak “400 yıllık yönetimleri boyunca Türkler bir santimetre mülkümüzü dahi almamışlardır. Toprakları, mülkleri, sanayii ve ticareti yerli halka bırakmışlardır... Arap aydınlarının ve ileri gelenlerinin, ümmetlerinin Osmanlı çıkarları çerçevesinde yaşamasından başka bir isteği yoktur.” demiştir.
    Araplar arasında eğitimde devletin adaletli davranmadığına, Türk öğrencilerle Arap öğrenciler arasında ayrımcılık yapıldığına dair bir memnuniyetsizlik de mevcuttu. Şam’daki idadide okuyan orta halli ailelerden gelen öğrenciler, İstanbullu üst düzey askeri ve sivil erkanın oğullarına hem okula girişte hem de eğitim esnasında yapılan ayrımcılıktan hoşnut değillerdi. Harbiyede erkanın oğullarına özel yemek ve daha iyi yatakhaneler tahsis ediliyordu. Aynı ayrıcalıklı muamele aşiret reislerini ve ulemayı memnun etmek için idadide okuyanlara da yapılıyordu. Arap öğrenciler bu ayrımcılığa husumet besleyerek aralarında bazı örgütler kurdular. Bu çerçevede 1895’te Suriyeli aydınlar Milli Arap Komitesi’ni kurarak Arapça konuşan bütün Osmanlı tebaası arasında milliyetçi fikirleri yayma konusunda çalışma başlattılar. Araplar bu faaliyetlerinde İngilizlerden destek almaktaydı.
    1908 yılına gelindiğinde iktidarı ele geçiren İttihat ve Terakki Cemiyeti, dini azınlıkların örgütlenme girişimlerine karşı olumsuz tutumu nedeniyle Türk olmayanları sistematik olarak yerleşik sosyal, siyasi ve kültürel haklarından mahrum bırakmakla suçlandı.
    Arapların İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne yönelik ilk ciddi muhalefeti 1908 seçimlerinin usulsüzlüğüne dairdi. Seçimlerde 7,5 milyon Türk nüfusa, 150 Türk mebus seçilirken, 10,5 milyon Arap nüfusa, 60 Arap mebusun seçilmesinin Kanun-i Esasi’ye aykırı olduğu gündeme getiriliyordu. Arap milliyetçileri, önemli görevlerden uzaklaştırmak maksadıyla Arap oldukları için birçok kişinin yolsuzlukla suçlandığını da ileri sürüyorlardı. Meclis-i Mebusan’da Arap mebuslar, bir Arap fırkası kurmak için Halep mebusu başkanlığında toplantılar düzenledi. Gazetelerde Arap fırkası kurulacağına dair çıkan haberler, İttihatçıların büyük tepkisine neden olunca Arap mebuslar, basındaki haberleri tekzip etmek zorunda kaldılar. Arap mebuslar bu tepki üzerine Osmanlı Ahrar Fırkasında ve Hürriyet ve İtilaf Fırkası içinde muhalefetlerini sürdürdüler. Hürriyet ve İtilaf Fırkası Trablusgarp’a İtalyanların saldırmasından sonra İttihat ve Terakki’yi yıkmak amacıyla Hama mebusu Abdülhamid Zöhravi’nin de aralarında bulunduğu Arap mebusların yoğunlukta olduğu muhalefet grubu tarafından kuruldu. 1908’de bütün Osmanlı vatandaşlarına, kimseye önceden haber vermeden teşkilatlanma ve toplantı hakkı veriliyordu. 1909’da mecliste görüşülen Cemiyetler Kanunu’nun dördüncü maddesine göre milliyetçilik esası üzerine siyasi bir cemiyetin kurulması yasaklanmıştı. İttihatçılar bu maddeyi Osmanlı birliğinin korunması için gerekli görürken Araplar, Türklerden başka diğer unsurları yok etmek veya haklarını kısıtlamak olarak kabul ediyorlardı.
    Söz konusu madde, 69 ret oyuna rağmen 90 kabul oyuyla yürürlüğe girdi. Kanunun ikinci maddesine göre bir cemiyet kurmak izne tabi değildi. Fakat cemiyetin kuruluşunun ardından hükümete bildirilmesi gerekiyordu. Buna rağmen Suriye’de bağımsızlık yanlısı birçok gizli cemiyet kuruldu. Paris’te kurulan Suriye Arap Cemiyeti’nin reisi eski mebus Halil Ganem 1910’da Le Temps gazetesinde yazdığı bir makalede Suriye’nin özerk olmasına karşı çıktığını da belirterek Osmanlı hükümetinin memuriyet, ordu, bahriye, hariciye gibi devlet hizmetlerine yapılan atamalarda, hatta mecliste Araplara karşı ayrımcılık yapıldığına dair suçlayıcı ifadeler kullanmıştı. Arap muhalifler İttihat ve Terakki Cemiyetini, Türkçe’yi dayatarak Arapları Türkleştirmeyi ve Türkçe konuşmayanları dışlamayı amaçladığı şeklinde suçluyorlardı.
    Abdülhamid’in tahttan indirilmesine neden olan 31 Mart hadisesinde İttihatçıların muhalifleri olarak Araplar da rol almışlar, Arap bölgelerinde meydana gelen hadiseler üç gün sürmüş ve ancak kontrol altına alınabilmişti. 1910’da eski Şam yakınlarındaki Havran’da bazı Dürzi kabilelerinin isyan ederek adam öldürme ve yağma hareketine girişmeleri üzerine hükümet bölgeye önemli miktarda askeri güç göndererek isyanı bastırmaya çalıştı. 16 Eylül 1910’da sıkıyönetim beyannamesi yayınlanarak silah taşımak yasaklanmış ve bir bölgeden diğerine geçişler izne bağlanmıştı. İsyana kadar işlenmiş suçlara yönelik umumi af ilan edildi. İsyanın bastırılması sırasında 400 Dürzi öldü.
    Osmanlı dönemindeki ihlallere ilişkin olarak, 1912’de Meclis-i Mebusan’ın feshedilmesinin ardından yapılan seçimlerde İttihatçıların muhalefeti bastırmak için tehdit, dayak ve tutuklama gibi uygulamalara başvurması da dikkat çekicidir. İttihatçıların aldıkları tedbirler neticesinde seçimler beklenildiği gibi sonuçlandıysa da, bu meclis seçimlerinin usulsüzlüğü ve Arnavutluk’ta çıkan isyan karşısında etkili olamayan İttihatçılara yönelik sert eleştiriler üzerine fazla uzun ömürlü olamadı. Trablusgarb mağlubiyeti ve Birinci Balkan Savaşı Araplar arasındaki memnuniyetsizliği daha da artırdı. Arap milliyetçilerin adem-i merkeziyetçilik esası üzerine idare sistemiyle ilgili taleplerini İttihatçılara belirtmeleri sonucunda Arap eyaletlerinin idari sistemindeki değişiklikleri araştırmak amacıyla bir komisyon oluşturuldu. Arap vilayetlerine bazı imtiyazların verilmesi kabul edilerek 9 Mart 1913’te çıkarılan kanunla eyalet maliyeleri imparatorluk maliyesinden ayrıldı. Her eyaletin bütçesi kendi genel meclisi tarafından hazırlanacaktı.
    Araplar arasında ıslahat yapılmasını savunanlardan bir kısmı adem-i merkeziyetçiliği Osmanlı Devleti’ni yabancı istilalardan korumak için bir kısmı ise istiklal için bir adım olarak görüyorlardı. Arap basınında istiklal elde ettikten sonra devlet işlerinin tanzim edilmek üzere yabancılara bırakılabileceğine dair makaleler bile yayınlanıyordu. Beyrut Valisi Edhem Bey iktidara gelen Kamil Paşa kabinesine bölgede Fransız ve İngilizlerin faaliyetlerinden bahsederek Osmanlı hakimiyetinin bölgede sona erme tehlikesine karşılık yapılacak uygun ıslahatlarla bu faaliyetlerin tesirlerinin önüne geçilebileceğini bildirmişti. Kamil Paşa kabinesi, Edhem Bey’in ve ileri gelen Arap liderlerin talepleri doğrultusunda ıslahat yapma kararı aldı. Vali Edhem Bey tayin ettiği iki Müslüman ve iki gayrimüslim azaya danışıp ıslahat tasarısı hazırlayarak vilayet meclis-i umumisine tasdik ettirdikten sonra Babıali’ye göndermiştir. El-Cem’iyyet El-Umumiyye El-Islahıyye (Umumi Islahat Cemiyeti) adında kurulan cemiyet belediyede düzenlenen tasarı toplantılarına katıldı. Hazırlanan tasarının 14. ve 15. maddelerince mahalli lisanın vilayetteki muamelelerin resmi lisanı olacağı, Arapça’nın Meclis-i Mebusan’da Türkçe gibi resmi lisan olacağı ve zaruret olmadıkça herkesin askerlik hizmetini kendi vilayetinde yapacağı belirtilmişti.
    Islahat Komisyonu’nun Hıristiyan üyeleri 12 Mart 1913’te yayınladıkları, Cemal Paşa’nın valiliği sırasında ele geçirilen beyannamede, “Suriye’nin Fransa tarafından işgali, Beyrut vilayetinin Fransa himayesinde mutlak muhtariyetinin sağlanmasını, merkezi hükümetin jandarma, adliye, posta ve telgraf, rusumet idareleri için Türkçe, Arapça veya Fransızca dillerinden birine vakıf olmak şartıyla ecnebilerden bir müşavir tayin etmesini” içeren kararlar alınmıştı. Kamil Paşa kabinesinin Babıali baskını sonucu düşmesiyle yeni gelen Mahmut Şevket Paşa kabinesi ıslahatları benimsemekle birlikte devletin içinde bulunduğu durumu göz önünde bulundurarak ıslahat çalışmalarını erteledi. Hükümet, yayınlanan bir tebligatla cemiyetler kanununa aykırı olarak kurulmuş ve ıslahat adı altında Kanun-i Esasi’ye muhalif isteklerde bulunan Islahat Cemiyeti’nin faaliyetlerine, “yeni vilayetler kanunun çıkartılacağı için böyle bir cemiyete ihtiyaç bulunmadığı”nı belirterek son verdi. Şam’da kurulan Islahat Cemiyeti’nin de yapılacak olan ıslahatlara dair, Beyrut Islahat Cemiyeti’nden pek de farklı istekleri pek de farklı değildi. Cemiyet Beyrut Islahat Cemiyeti ile birlikte kapatıldı.
    Bunun ardından 8 Müslüman ve Hıristiyan Suriyeli aydın, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin politikalarını kınayan bir bildiri hazırlayıp Paris’te genel bir Arap kongresi düzenlediler. Aslında kongrenin organizesinin arkasında gizli bir cemiyet olan El-Fatat vardı. Kongrede ele alınması öngörülen başlıklar şunlardı:
    Arapların ulusal varlığı ve yabancı işgaline karşı muhalefeti,
    Osmanlı İmparatorluğu içindeki Arapların hakları,
    Adem-i merkeziyetçi temelde gerçekleşecek reformların gerekliliği,
    Suriye’den göçler ve Suriye’ye göçler.
    Kongreden çıkan ortak karar adem-i merkeziyet siyasetinin izlenmesi gerektiği idi. İttihat ve Terakki, kongreyi hazırlık safhasından itibaren takip ediyordu. Kongrenin Fransa’da yapılmasını engelleme girişimlerinde bulunduysa da sonuç alınamadı. İttihatçılar kongreyi düzenleyenlerle yine de bir uzlaşma zemini aradılar. İstanbul’da iki ay süren çalışmalar neticesinde heyetle Dahiliye Nazırı arasında bir anlaşma imzalandı. Anlaşmanın maddeleri şöyleydi:
    “Eğitim bütün Arap vilayetlerinde ilk ve orta dereceli okullarda Arapça olacak, Türkçe dersleri orta dereceli okullarda zorunlu ders olacak, valiler dışında Arap vilayetlerinde bütün memurların şefleri Arapça bilecek, kadılar ve reisler merkez tarafından atanacak, bölgedeki vakıfların idaresi mahalli idarelere terk edilecek, bayındırlık işleri mahalli idareye bırakılacak, askerler, memleketlerine yakın yerlerde ve kışlalarda görev yapacak, vilayetlerin meclis-i umumilerinde kararlar yürürlüğe konacak, başlangıç olarak bakanlardan en az üç tanesi Arap olacak, bakanlıklarda müsteşar ve yardımcı olarak bir kısım Arap istihdam edilecek, Araplardan iki veya üç kişi Meclis-i Şura’da, Temyiz Mahkemesi’nde, Meşihat Dairesi’nde görevlendirilecek, bakanlıkların diğer merkezlerinde iki veya dört Arap istihdam edilecek, Araplardan en az beş vali ve on mutasarrıf tayin edilecek, mülkiye, adliye, ilmiye sınıfına emsalleri kadar Arap tayin edilecek, Meclis-i Ayan’a her Arap vilayetinden iki Arap tayin edilecek, mahalli idarelerinin bütçelerindeki açık, merkezi hükümet tarafından kapatılacak ve resmi muamelelerin Arap vilayetlerinde Arapça olarak icrası prensipte kabul edilip tedrici olarak buna geçilecek.”
    14 Nisan 1913’te bir irade yayınlanarak bu anlaşma kanunlaştırıldı. Aslında anlaşma resmi bir niteliği olmayan sadece iki grup arasında yapılmış bir anlaşma hükmünde olduğundan, İttihatçılar Arapların isteklerini bütünüyle kabul etmişlerdi. Bu istekler İrade-i saniye olarak kanunlaştırılmadığından hükmü yoktu. İrade-i saniye ile kanunlaştırılan maddeler vakıflar, dil meselesi ve askerlik meseleleriyle ilgili olanlardı. Bunlar da zaten kongreden beş gün önce kabul edilen Vilayetler Kanununda mevcuttu.
    İttihatçıların Arap milliyetçilerinin faaliyetlerini arttırdığı bölgede kontrolü eline alması için 1915’de olağanüstü hal yetkisiyle Şam’a atanan Cemal Paşa bir süre sonra muhalifleri sindirme harekatına başladı. 21 Ağustos 1915’de Fransa yanlısı bir Maruni papaz ve 11 Müslüman lider vatana hıyanet suçuyla asıldı. Cemal Paşa bazı Arapları başka yerlere iskana zorlamakla suçlanıyordu. Sivil askeri personelin yerel halk arasından atanacakları ve Arapça’ya daha geniş kullanım alanı verileceğine dair Araplara verilen vaatlerin aksine Cemal Paşa, Arap birliklerini savaşın uzak bölgelerine gönderdi. 1916’da yürürlüğe giren bir yasayla da tüm ticari yazışmalarda ve belgelerde Türkçe kullanma zorunluluğu getirerek kamu yaşamında Türkçe kullanmayı mecbur kıldı. Cemal Paşa’nın halkın kıtlık içinde yaşadığı bir dönemde kamuda israfı ve orantısız harcamaları kötü idaresinin bir başka misaliydi.
    Aslında Cemal Paşa 4. Ordu’yu kumanda etmek üzere bölgeye geldiğinde “Araplara karşı yumuşaklık ve tolerans” politikası yürütmeyi planlıyordu. 1915‘de Şam’da yaptığı bir açıklamada, “Ben, sizi Türk ve Arap çıkarlarının çatışmadığı hususunda temin etmek üzere burada bulunuyorum” demişti. Ne var ki Mısır’ı kaybetmesi ve istihbaratın Türk karşıtı Arap hareketlerini rapor etmesi üzerine baskı politikasına başvurdu. Bulduğu her fırsatta Osmanlı ordusundaki Arap birliklerini Suriye dışına gönderip Türk birlikleriyle yerlerini değiştirdi. Fransız konsolosluğunda ele geçirilen belgelere göre vatana hıyanet suçuyla yargılanan ileri gelen Arap sivillerinden 20’si Mayıs, 11’i Ağustos 1916 tarihinde Şam meydanında idam edildi.
    Cemal Paşa’nın valiliği sırasında Suriyelilerin kurduğu cemiyetlerin Osmanlıya karşı Fransızlarla işbirliği içinde olduklarının kanıtı olarak Fransız konsolosluğunda ele geçirilen belgeler daha sonra İzahat adı altında ve Cemal Paşa’nın kendi hatıratında yayınlandı. Suriye ve Lübnan devletlerinin kurulması sürecinde de etkin olan El-Fatat üyelerinden bir kısmı Cemal Paşa’nın emriyle bu belgelere dayanarak idama mahkum edilmişti
    Osmanlıya karşı Arap milliyetçiliğini destekleyen İngiltere tarafından Haşimi ailesine vaat edilen Suriye toprakları, 1916 tarihli Sykes-Picot anlaşması gereği, 1920 yılında toplanan San Remo Konferansı’nda Fransız Mandasına bırakıldı. İngiliz kuvvetlerinin geri çekilip Fransız işgaline yol açmalarıyla birlikte Anadolu ve Suriye halkı arasında ortak bir direniş başlatılsa da 1920’de kabul edilen Misak-ı Milli kararına göre yabancı işgali altındaki Osmanlı topraklarında yaşayan Araplara kendi kederlerini tayin hakkını verildi.
     
    Düş bunu beğendi.

Sayfayı Paylaş