1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Hay'lar Nasıl Ermeni Oldu "Ermeni Adının Kaynağı"

Konusu 'Dünya Tarihi' forumundadır ve Suskun tarafından 30 Mart 2010 başlatılmıştır.

  1. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    Her halkın kendine ait bir adı olur ve kendi toplumu içinde bu adla tanınır. Bir halkın, bu şekilde kendini adlandırmasına endoetnonim denir. Bazen her hangi bir halkı komşuları da adlandırır. Bu tür dış adlandırmalara da ekoetnonim denir. Genellikle, dış adlandırma, halkın özelliklerine, hayat tarzına, yaşadığı coğrafyanın adına, hatta giyim tarzına göre verilir. Bu da belirli tarihî-siyasî şartlarla ilişkili olarak zaman zaman değişebilir; fakat halkın kendi içindeki millî adı, binlerce yıl yaşar, çok nadir hallerde unutulur. Etnonim biliminin bu kanunları Ermeni adı için de geçerlidir.



    Asıl adları olan Hay etnonimi, bugün Ermeniler arasında yaşadığı halde, Gürcüler onlara Somehi, Kürtler File, biz ve başkaları Ermeni diyoruz. Ancak Ermeni etnonimi ilk dönemlerde bugünkü Haylara değil, tamamen başka bir dile ve medeniyete mensup Subar Türklerinin Ermen adlı boylarına aitti. Haylar ise, Ermenistan’a geldikten epeyce zaman sonra, özellikle de Hıristiyanlığı kabul etmelerinin ardından, civar bölgelere yayıldıkça bu yeni ekoetnonimle adlanmışlar; zira bazı komşu halklar, tabii olarak onları Ermenistan halkı olarak tanımışlardır. Haylar da, aynı Ermen boylarının adını benimsedikleri gibi, alfabe değiştirip kendilerine tarih yazarken, onların eski tarihini de kendilerine mâl etmişlerdir. Bu sebeple de, Ermeni adının kaynağından bahsederken, gereken şartlardan biri, sonraki sahte Ermeniler(pseudo-ermeniler) (Haylar) ile asıl eski Ermenlerin ayrılmasıdır.



    Bu adın kaynağından bahsetmek için, hangi tarihî çağlarda, hangi coğrafî mekanda, hangi halkın dilinde ve adında kullanıldığını araştırmak gerekir. Bu adın kullanım tarihine bakarsak, çok eskiden mevcut olduğunu görürüz. Kullanım sahasına baktığımızda ise, bu ada Altay’dan Tuna nehrine, Orta Asya’dan Anadolu’ya kadar muhtelif coğrafî arazilerde, özellikle eski Azerbaycan’da rastlarız. Tarihin muhtelif çağlarında Mitanni devletinin, Sami dil ailesine mensup Arami gruplarının, Kafkas dilleri ailesine mensup Hurri-Urartu halklarının, Doğu Germen (Ostrogot) boyunun ve Türk dilli Subar, Bulgar, Mitan boylarının bu adla doğrudan veya dolaylı ilişkilerine ait bilgileri de buraya ilave ettiğimizde ve sonraları Balkan yarımadasından Ermenistan’a gelen Hay gruplarının da burada “Ermenileştiği”ni dikkate aldığımızda, zaman ve mekan ölçüleri çok büyük olan Ermeni adının kaynağını açıklayabilen dil ve tarih delillerini toparlayıp genel bir sonuç çıkarmanıno kadar da kolay olmadığını görürüz.

    [​IMG]

    Önce Ermeni adı ile ilişkisi olan Arman, Arme toponimleri ve Aramey etnonimi üzerinde duralım; çünkü bilim adamlarının çoğu Ermeni adının kaynağından bahsederken bu sözlere dayanırlar (4; 9; 10; 13; 14 vs.) Arman ve Armi yer adları M.Ö. III. bin yıldan beri kullanılmaktadır. Arman toponimine Akad kralı Naram-Suen (2236-2200) ve onun babası Büyük Sarkon’aait yazıtta raslarız:



    1. SAG.GİŞ.RA Ar-ma-nimki u Eb-laki

    2. Ar-ma-namki u Eb-laki (1, 285)

    [​IMG]

    Buradaki Arman ve Ebla bölgelerinden Ebla’nın nerede bulunduğu bilinse de, diğeri hakkında somut bir belge yoktur. Bunun için de, yeni bulunan yazıtlarda adı geçen Arme toponimini Arman ile aynîleştiren araştırmacılar vardır. Bence, bunlar aynı bölgede yerleşseler de, ayrı ayrı yer adlarıdır. 25 yıl önce İtalyan arkeologları kuzeybatı Suriye’de Halep’in güneyinden eski Ebla şehir devletinin arşivlerini buldular. Sümer-Akat yazı sistemi ile şimdiye kadar bilinmeyen bir Sami diyalektinde yazılmış bu kil tabletlerde çok sayıda yer adı ortaya çıktı. Bunların büyük bir kısmı, o devir için malum Sümer, Elam, Sami, Hurri ve Hint-Avrupa dillerinden hiç birine ait değildi (1, 336). Bu toponimlerden biri de, bazı metinlerde tekrarlanan Armeadıdır.



    1. dra-sa-ap ar-miki “Arme şehrinin tanrısı Rasap”
    2. 3 Ar-miki al-KU Gi-za-anki “Kızanda olan 3 Armili”
    3.Eb-laki wa Ar-miki “Ebla ve Armi”
    4. 4 GİŞşilig 1 ninda ku-li en-en Ar-miki “Armi beyinin dostları için 4
    GİŞşilig 1 aş (çörek)”



    Buradaki “Ebla ve Arme” ifadesi ile Akat yazısındaki “Arman ve Ebla” deyimi arasında yakınlık görüp Arman toponimini Armi ile birleştiren araştırmacılar olduğu gibi, beş bin yaşında olan bu Arme bölgesinin, Hayların vatanı olduğunu iddia eden Hay-Ermeni bilim adamları da vardır. İ.M. Dyakkonov, bununla ilgili olarak şöyle yazar: “Bazı bilim çevrelerinde, Ebla ile komşu olan Siriya şehri Armanum’un adı olağanüstü bir ilgi uyandırmıştır; bir çok toponim ve etnonim metinlerinde karşılaşılan ar-miki (morfemi) şöyle bir ümit doğurur: ‘Acaba burada Ermenilerin kaynağını veya atasını göremez miyiz?’ Eblait metinlerinde zikredilen Ermenilere dair mit,kutsal kitaplardaki şehirlere ait mitler gibi erimeye mahkumdur.” (4, 336).



    İ. M. Dyakkonov, fikrini devam ettirerek şöyle der: ”Ermeni adı Haylar arasında hiçbir zaman kullanılmamıştır. Bu adı onlara başka halklar vermişlerdir. Ayrıca, Armanum yer adı, Armi ve Arami etnonimleriyle ilgili olup ‘göçer’ anlamı bildiren Aramey boyunun adından türemiştir.” (4336-337).



    Müellifin, Hay-Armi meselesiyle ilgili fikirleri doğrudur, fakat Arman ve Armi adlarının ikisinin de Arameylere bağlanması, fazla inandırıcı değildir; çünkü Türkçedeki vokal zenginliğine oranla, Sami dillerinde vokaller azdır ve bunların değişmesi gramatik yük taşır. Burada morfemlerdeki farklar da şüphe doğurur. Bunu aynı adlar arasında paralellik arayan Paul Garelli de “Ebla arşivindeki toponimler hakkında kayıtlar” adlı makalesinde itiraf etmiştir (I, 285) Bundan başka, Arman toponimi Türk halklarının onomastikasında ve proto-Azer boyları olan bölgelerde geniş olarakyayılmıştır.



    Arman (Başkurt Türklerinde çağdaş toponim)
    Arman (Aşkabat yakınlarında eski Türkmen şehri)
    Arman (Kerkük’ten aşağıda, Dicle yakasında dağ adı, M.Ö. XV-XII.asır)
    Arman (Kassi devri, Diala üstlerinde bir şehir; Alman olarak da okunur)
    Arman (Urmi kuzeyinde Zengi boyu, M.Ö. VIII. asır)
    Armanku (Kızıl Denizin yukarı kıyısında bir toponim, M.Ö. VIII. Asır)
    Armait (Mana’da Ziviye yakınlarında bir şehir, M.Ö. VIII. Asır)



    Bu listeyi uzatmak mümkün, ancak şimdilik bunlar yeterlidir; zira Türk halklarının dilinde Arman toponiminin muhtelif bölgelere taşındığını görebiliriz. Arme adını da, sadece Arameylere bağlamak doğru değildir; çünkü Arameyler hem bu adın kullanıldığı tarihten bin yıl sonra aynı topraklara gelmişler, hem de Arme toponimi Subar-Hurri boylarının yerleştiği bölgenin adı olarak kullanılmıştır. Yukarıda, Ebla yazıtlarında gördüğümüz Arme toponimi de, daha çok şehir ve bölgelere ad olmuştur. Aynı metinlerde “4 kişilik aş (çörek)” gibi ifadeleri bir tarafa bırakırsak, “Armi’li Dumur” ve “Uti beyi Tamur-lim” ifadelerindeki “demir” sözü, “Arimu’nun yaşadığı Abarsila bölgesi” (1, 251, 310) ifadesindeki (a)barsil enotoponiminin (?)Sami dilleri ile izahı zordur.



    Subarların yaşadığı Arme bölgesine geçmeden önce, aynı toponimin bugünkü Suriye’nin kuzeyinde değil, oradan hayli yukarıda Dicle’nin yukarı kollarından Zebene-su çayı yakasında olduğunu kaydedelim ve Mitanni devletinin merkez bölgelerinden olduğunu dikkate alıp Mitan boyları hakkındaki tarihî belgeleri gözden geçirelim; çünkü hakkında konuştuğumuz “Ermeni” adı ilk defa Armini şeklinde M.Ö. VI. Asırda aynı bölgede ortaya çıkmıştır ve aynı etnonimin bugünkü ilmî literatürde bilinen en eski tarihini yansıtır. Diclenin yukarı kıyılarında Urartulardan önce görülen Hurri boylarının Armini adı ortaya çıkana kadar, buradaki Subarlarla en az bin yıl iç içe yaşadıkları, tarihî kayıtlarda mevcuttur. Bu durum, belirli çağlarda belirli dilli grupların konfederasyonu için tabii şartları yaratmıştır ve Hurriler esasen Subar boylarından olan Mitan grupları ile karışmışlardır; çünkü Hurrilerin kurduğu devlet daha çok Mitan adıyla tanınırdı. Mitan kralı Tuşratta, Mısır firavunu III. Amonhotep’e (M.Ö. 1455-1424) yazdığı uzun mektubunda, ülkesinin adını Hurrice Hurrohe, mektubun Akatça olan kısmında ise, Mitani olarak adlandırmıştır (10, 95). Bizi ilgilendiren Arme bölgesinin Mitani ülkesinin ortasında olması ve Mitan boylarının yaşadığı topraklarda, gittiği yerlerde daima Arman, Ermen toponimlerinin, Ermeni etnoniminin ortaya çıkması gerçeklerini göz önünde tutarak, Mitan boyları hakkındaki bazı belgeleri gözden geçirelim.



    Habur ve Balık ırmaklarının (Balık hidronimi de Eski Türkçedir.) yukarı kıyılarında Batı Hurri boylarının kurduğu devletin (M.Ö. XVI-XIII. asırlar) başkenti Vaşşukanni idi ve ülkenin tamamı, Samice Hanikalbat, Mısır yazısında ise Naharain “İki çay ülkesi” olarak biliniyordu (10, 93). Fakat Hurrilerin doğu boylarından bazı gruplar Dicle’nin orta kıyılarına ve sol yakasına, bugünkü Kerkük bölgesine kadar gelmişlerdi. Bu sebeple de, Hurri izleri batıda Filistin’e, doğuda Güney Azerbaycan’ın güneybatı sınırlarına kadar kendisini gösterir. Elbette, Kafkas eteklerinden Ön Asya’ya gelen Hurriler, böyle geniş ve birbirinden uzak bölgelerde nüfuz sahibi olmak için, Asur baskısı altında yerli Subar boylarının yardımına sığındılar; onların gücünden yararlandılar. Bu sebeple, kaynaklarda Hurri şahıs adları ile zikredilen ve ilmî literatürde Hurri adı olarak sunulan Ariyen (Aryan adı Altay Türklerinde yaygın olarak kullanılır.) adından tutun da, Daşuk, Kaltuk, Siluk, Dada, İkita, Umbin-Api, Puta gibi adlara kadar Subar-Mitanantroponimi ile ilgilidir.



    [​IMG]Huri-Mitan devleti dağıldıktan sonra, Mitan boyları muhtelif bölgelerde ayrı ayrı derebeylikler şeklinde yaşayan diğer Subar boyları gibi zaman zaman şu veya bu devletin nüfuzuna girdiler ve bir kısmı İç Anadolu’ya bir kısmı da Urmi gölü havzası ile Orta Asya taraflarına göçtü; çünkü sonraki tarihlerde Mitan boy adı, aynı topraklarda hâlâ hatırlanıyordu. Kumuş’taki Özbekler arasında Moytan soyunu kaydeden XIX. asır büyük Kazak aydını Çokan Velihanov, Özbeklerdeki Mink, Diyahli, Barkut, Karakalpak, Katakan boylarının yanında Mitan boyunun da adından söz eder (11, 256). Harezm-Mitan ilişkisinden bahseden L.S. Tolstova, Karakalpak-Müyten boyunun atası Tamin Bey’in Kaptav (Kafkas) taraflarına gerçekleşen seferiyle ilgili efsaneyi kaydetmiş; Orta Asya ve özellikle Buhara bölgesinde Mitan boyları ile alakası olan bir çok etnotoponim olduğunu ve Mada-Mitan gibi toponimlerin X-XII. asır kaynaklarında zikredildiğini göstermiş ve bu boyların İran dilli olduğunu söyleyenlere karşı çıkmıştır: “Fakat yukarıda geçen bilgiler, (mes. Zerefşan Mitanlarının efsaneleri) yeni ihtimalleri ortaya çıkarmaktadır. Efsaneye göre, onların ataları Urmi (Güney Azerbaycan)ırmağı kıyısında yaşamışlar ve eski ismi Man imiş. ” (17, 246-253).



    Mitan boylarının Anadolu ve Azerbaycan bölgelerinde yaşaması hakkında Herodot ve Strabon derin malumat verir ve bu malumatlar, en az beş asırlık bir devri (M.Ö. V-M.S.I) kapsar. Eski Azerbaycan arazisinde Dicle’nin iki sol kolu olan “Büyük ve Küçük zap çaylarının Matien bölgesinden geçtiği”ni yazan Heredot, Matien boylarının İç Anadolu’da ve Urmi gölü havzasında yaşadıklarını kaydeder: “Yunanlılar, Kapadokyalılara Suriyeli der. Bu Suriyeliler, Pers hakimiyetine kadar Madalara tâbi idi; sonraları Kuruş’a tâbi oldular. Med ve Lidya krallıkları arasındaki sınır, aslında Halis çayıdır, ki bu da, Armen dağlarından başlayıp Kilikya’dan geçer ve sağında Matien, solunda Frikya bölgelerini bıraktıktan sonra kuzeye dönerek Kapadokyalı Suriyelilerle sol yakadaki Paflagonyalılar arasındaki tabii sınıra çevrilir (I, 72). Kuruş, Babil üzerine yürürken Gind (Diyala) ırmağına rastladı. Kaynağı dağlık Matien bölgesi olan bu ırmak, Dardanların toprağından geçip Dicle’ye dökülür (I, 189). Araz (Kızılırmak) ırmağının kaynağı ise, Matien dağlarıdır. Kuruş’un 360 kanala ayırdığı Gind çayı da, aynı dağlardan geçer (III, 94). Matien, Saspir ve Alarodilere 200 talant vergi konmuştu. Bu 18. daireydi (I, 202). Burada Kilikya’dan sonra Ermeni arazisi gelir; zengin otlakları vardır. Armenilerden sonra Matienlerin bölgesidir. Sonra Kissilerin ülkesi ve Hoapsi çayı yakasında büyük kralın oturduğu ve hazinesinin bulunduğu Sus şehri yerleşir.” (V, 49).



    Kızılırmak’ı Araz diye adlandıran Heredot’a itiraz eden Strabon (s. 500), söz konusu Matien, Armeni, Mada boylarının adından yapılan etnotoponimler hakkında şunları yazar: “Ksanf’ın dediğine göre, Artaksersin devrinde büyük kuraklık olmuş, ırmaklar, göller ve pınarlar kurumuştur. Ksanf, denizden uzak bir çok yerde –Armeniya, Matien ve Frigya’da- balık kulağı şeklinde taşlar görmüştür (I, 1.4). Mada eyaleti Matien...” (II, 1.14); “Aynı şey Mada, Matien, Armeniya Sakasena ve Areksena bölgelerinde de mevcuttur.” (XI, 7.2); “Girkanların öbür tarafında Derbikler yaşar; Kadusiler ise Parahoafr dağı eteğinde Mada ve Matienlerle komşudur.” (XI, 7.8); “Bu bölge (Atropatane) Armeniya ve Matien’dan doğuda, Büyük Mada’dan batıda ve her iki ülkeden kuzeyde yerleşmiştir. Güneydeen Girkan denizinin aşağı burnuna ve Matian’a yakınlaşır.” (XI, 13.2); “Sonra derler ki, önceleri küçük bir ülke olan Armeniya Artaksiy ve Zariadrın kazandığı savaşlar sonucunda genişledi.” (XI, 14.5); “Armeniya’da büyük göller var. Biri Mantiana adındadır ve anlamı “gök rengi”dir. Bu gölün Meotid’den sonra en büyük tuzlu göl olduğunusöylerler. Atropati’ya kadar uzanır.”(XI, 14.8).



    Mitan (matian, matien, moytan) boyları hakkında söylenenlerden, bunların M.Ö. II. bin yılın ortalarında Maveraünnehir’in kuzeybatısında Kafkas dil ailesine mensup Hurrilerin devlet kurmasına yardım ettikleri ve devletlerinin Mitan adını taşıdığı sonucu çıkarılabilir. Bu devletin etnik temeli olan Subar (Mitan)-Hurri boyları kuzeybatı Suriye’den doğuda Dicle kıyılarına kadar (Kerkük) muhtelif

    [​IMG]mıntıkalarda yerleşmişler; Mitan-Ermen boyları da Saka-Kımer boyları gibi aynı halkın soy belirleyicisi olmuşlar ve milattan önceki tarihî belgelerde birbirlerine komşu arazilerde kaydedilmişlerdir. Mitan devleti dağıldıktan sonra, bunların bir kısmı Anadolu’ya bir kısmı da Azerbaycan ve Orta Asya’ya göçmüştür. Heredot devrinde (M.Ö. V. asır), Mitan-Ermen boyları, İç ve Doğu Anadolu’da, Urmi gölünün dört yanını çeviren havzada görülürler. Strabon devrindeki Matien bölgesi, Mada ülkesinin eyaleti olarak zikredilir. Sonraki asırlarda Mitan boyları, Türk halklarının (Özbek, Karakalpak) bir boyu olarak zikredilir.

    Subar (Mitan) boylarından bir kavmin adı olan Ermen etnonimi, sadece eski Anadolu ve Azerbaycan’da değil, Orta Asya ve hatta Baykal gölünün arkasındaki “Erman dağları”na kadar yayılmıştır ve buralarda Erman köyü (Özbekistan’da), Eriman dağı (Kazakistan’da) gibi toponimler kullanılır. Ermen gruplarından güney Azerbaycan üzerinden Sibirya tarafına gidenler olduğu gibi, Azerbaycan’ın kuzeyinden Kafkas dağları tarafına geçenler de olmuştur. Azerbaycan’ın kuzeyindeki (Daryol, Demirkapı) geçit yolları, bu belgelerin izini Osetiya’da Erman toponiminde ve Samur ırmağı deltasındaki Armen-kala adlı eski, küçük bir şehrin adında saklar. Eski Ermik kenti, ermi//armi boyunun izini sakladığı gibi, Ermin adlı Başkurt boyu da, eski Ermeni etnonimini yaşatır. Azak yakasından bugünkü Bulgaristan’a gidip devlet kuran Tuna Bulgarlarının bir boyu da Ermi adındaydı ve oradaki Ermenli Türk kentinin adı 1934’e kadar yaşadı, sonra Drakaş-voyvoda adıyladeğiştirildi.



    Tarihten bellidir ki, güney Rusya çöllerine M.Ö. VIII. asırdan itibaren Saka boylarıyla başlayıp M.S. XII. asra kadar devam eden Hun, Bulgar, Subar, Hazar ve Kuman-Kıpçak boylarının göçleri ve buralarda zaman zaman kurulan devletlerin tarihi, aşağı yukarı iki bin yıllık bir devri kapsar. Tuna Bulgarlarında olduğu gibi, Saka boyları içinde de Armini etnonimine rastlamak mümkündür. Saka hükümdarıSkilur öldükten sonra, Olviya şehri civarında oturan Armeni boyundan savaşçılar, bu şehrin yardımına koşarlar. “Armeni okçuları” ifadesi, burada bulunan yazıda da kalmıştır (18, 53). Burada, milattan sonraki ilk yıllarda Doğu Germen (Ostrogot) boylarından Herusk topluluğunun liderinin adı Arminiy idi. 375’te Hunlar tarafından öldürülen Erman-arih de Doğu Got boyunun lideriydi. Görüldüğü gibi, Karadeniz’in yukarı kıyılarında Türk ve Doğu Germen boyları içinde armeni//erman//ermi//ermen adlı etnonimlerin izleri vardır. Genellikle, Germen-Saka teması Doğu Avrupa’da Germen-Hun çağından hayli önce olmuş ve bu toplulukları Kırım civarında asırlarca komşu olarak yaşamışlardır. Bu sebeple de, bazı söz ve morfemlerin Germen ve Türk dillerinde aynı şekilde kullanılması ve aynı aynı anlamı taşıması şaşırtıcı olmamalıdır. Her iki dilde de kullanılan -man eki de bu tür morfemlerdendir.



    Türk lehçelerinde bu morfemle vasıf bildiren sıfatlar (kocaman, azman, şişman) yapıldığı gibi, etnonimler de (Kuman, Karaman, Türkmen) yapılır. Yapısında bu ek olan Tirmen etnonominden bahseden Bizanslı Stefan (V. asır), Tirmenlerin Saka (İskit) boylarından olduğunu ve bu adın “kovulmuş” anlamı taşıdığını kaydeder (19, 174). Eski Azericede kullanılan it- “itelemek” fiilinden türeyen itir- “uzaklaştırmak, ittirmek” sözü –men eki ile kullanıldığında “kovulmuş” anlamında itirmen > tirmen etnonimi yapılır.Böylelikle, Hazar civarınde dolaşan gerek Saka, Subar, Bulgar gerekse de Azeri veya Türkmen boyları arasında Arman, Ermen, Karaman, Tirmen, Türkmen etnonimlerinin yapılmasına imkan veren dil zemini oluşur. Etnoformant statüsü kazanan –man eki, zamanla men zamiri yerine kullanılır. Kazaklarda, soy adı olan Türkpen modeli ile yapılan etnonim Türkmen modelinden ayrılmaz. Ayrıca, Proto Türkçede men zamirinin me-n şeklinde oluştuğunu da dikkate almak gerekir. Üzerinde konuştuğumuz Ermen adı da ar//er//ér “kişi” ve man //men//mén etnoformantı ile yapılmıştır ve günümüzde Ermin şekliyle Başkurdistan’da kullanılmaktadır (23, 60).



    Buraya kadar söylenenler, Ermen adının eski çağlarda, Türkçe model alınarak Türk boylarının adı gibi yapıldığını, Anadolu’dan Baykal gölüne kadar, Urmi gölünden Azak denizine kadar muhtelif bölgelerde Türk toplumu içinde göründüğünü ortaya koyar. Yukarıda yarım bıraktığımız Armi bölgesi ve onun zemininde yapılan Armini ülkesi bahsine dönelim. Mitan devleti dağıldıktan sonra, Maveraünnehir’in kuzey bölgelerinde ortaya çıkan ayrı ayrı derbeyliklerden biri de Arme bölgesi idi.



    Milattan önce II. binyılın sonları ve I. binyılın öncesinde yukarı Maveraünnehir bölgesine Aremey boylarının akını başlar ve bugünkü Suriye’nin kuzey bölgelerinde yerleşen bu boylara bağlı Asur kaynaklarında KUR Areme, mal Arame, KUR Aramu gibi yer adları ve Aramaia, ahlamaia gibi etnonimler işlek sözlere çevrilir (AVİİU, no.18; no.28). Bu adların Sami dilli Aremeylere ait oluşu şüphe doğurmaz; lakin bütün bu adlar, o çağlarda Kaşgar dağlarının eteklerine kadar yayılsa da, Diyarbakır sınırına ulaşmaz. Bizi ilgilendiren Arme bölgesi ise, Diyarbakır’dan kuzeyde, Murat ırmağının güneyinde ve Subar beyliğinin batısında yerleşmişti. Burada Arameyler değil, Mitanni devrinden kalan Subar-Hurri boyları yaşardı; ülkeleri de Armi etnonimi ile Urartu yazıtlarında Arme, Asur metinlerinde ise Arime olarak adlandırılırdı. Ayrıca, Aremeylerden bin yıl önce Ebla vesikaları, bu Arme ülkesinden bahsetmiştir. Sonraları Tuna Bulgarları içinde gördüğümüz aynı Armi (Ermi) adının ve Azak denizi-Sibirya-Azerbaycan üçgeni dahilinde gözden geçirdiğimiz diğer etnonim ve toponimlerin Sami-Aremey boylarıyla kesinlikle ilgisi yoktur. Aynı çağlarda Urartu kraliyet ailesinde rastladığımız Erimen, Aramu // Arama adlarının da Aremey boyu ile alakası olmadığını kaydedelim. Arme ülkesinden geçen Zebene-su ırmağının eski adı Subna(t) idi ve her iki şeklin mukayesesi, *Sub-Ana ilk şeklini ortaya çıkarır; sonraki pseudo-Ermeni yazıtları, bu bölgede Türk (Tork) adındaki tapınak hakkında dabilgi verir.



    Belirli zamanlarda Asur-Urartu hücumlarına maruz kalan Arme bölgesi zayıf olduğundan, tedricen Asurlara tâbi bir eyalete dönüştü. Fakat onların doğusunda olan küçük Subar beyliği 673 yılına kadar müstakilliğini koruyabildi. Aynı tarihte Asurlar tarafından yıkılan Subar Beyliği’ne Asurların iki valisi atandı ve Arme bölgesi de Batı eyaleti sınırlarına adhil edildi. Her iki eyalet, tahminen bugünkü Muş-Bitlis-Diyarbakır-Hazar gölü arasındaki araziyi çevrelerdi ve o çağlarda burada temel olarak Urmi, Subar, Armi boyları yaşardı. Armilerden yukarıda Bingöl taraflarında Kaşgaylar vardı. Bu Türk boyları içinde Mitan devleti çağından Hurri boyları da kalmıştı. Asur devleti dağılana kadarki yarım asır içinde bu eyalettebazı tarihî olaylar yaşandı.



    Kuzeydoğudan gelen Saka-Kımer boyları, Urartu devletini Van civarında sıkıştırıp zayıflatmıştı. Onlar Asur devletine de Mana sınırlarından itibaren, korku salarak hükmediyorlardı. Bu durumda Saka beyi Partatu ile müttefik olmayı başaran Asurlar, Asur devletinin dağılma sürecini epeyce uzattılar ve kazanılan vakitten faydalanmaya çalıştılar. Mana ve Mada topraklarından henüz çıkan Asurlar, yıktıkları Subar ülkesini güçlendirmek için, Arme bölgesini buraya katarak iki büyük eyalet oluşturdular. Halkın etnik terkibini değiştirme siyaseti güdüp kuzeybatı Suriye ve Frikya bölgelerinden getirdikleri Aremey, Muşk vs. toplulukları buraya yerleştirdiler. Bu esirler arasında Hay topluluklarının olması da muhtemeldir; çünkü sonraki Hay-Ermeni kaynakları, buradaki iskanlar hakkında bilgi verirler. Buradan kuzeye çekilen Subar, Mitan-Armi ve Urmi toplulukları ise, Saka-Kımerlerle birleşip yeni bir güç oluşturdular ve önceleri Urartu eyaletinin olduğu bu arazide, Fırat nehrinin yukarı akıntılarında VII. asrın sonunda Küçük Ermen (tarihî Ermenistan) bölgesi kuruldu. Bu bölgenin askerleri, Asur devletine karşı 615’te başlayan büyük savaşta Mada ordusuna katıldılar ve Mada kralı Kiaksar, Asur devletini yıktıktan sonra, Ermen bölgesini müttefik ülke olarak, müstakil beylik statüsünde Mada vilayetine çevirdi; Saka boyundan Parur Bey’i buraya vali tayin etti. Böylelikle, ilk “Ermen krallığı” 612’de, halkı esas olarak Türk (Armi-Mitan, Urmi, Kaşgay, Subar, Saka-Kımer) ve Hurri-Urartu boylarından ibaret olan bu Mada eyaletinde kuruldu. Hıristiyanlığın yayıldığı çağlarda bu bölgeye sızan az sayıda Hay grubu da, sonraları buranın halkı halinegeldi.



    Fırat nehrinin yukarı kısmındaki Murat nehri kıyıları ile Van gölünün kuzeybatısında kurulan Ermen devleti, Mada devletinden sonra Pers (Ahameni) devletinin bir eyaleti olmuş; sonra da sırasıyla Makedonya-Selevki’nin, bugünkü Türkmenistan’dan gelen Ersakların, Rum-Bizans ve İran’ın (Sasani), Hilafet’in, Selçukluların, Osmanlıların ve Türkiye Cumhuriyeti’nin toprakları olmuştur. Adı geçen devlet ve imparatorluklarun liderleri buraya tayin ettikleri vali ve beylere, bazen komşu bölge ve ülkelerin de idaresini vermişlerdi. Bu da belirli devirlerde Ermen ülkesinin etnik bakımdan değil, siyasî-askeri bakımdan geniş arazileri kapsayan valilik statüsü ile tanınmasına sebep olurdu. “Büyük Ermenistan” ifadesi de böyle ortayaçıkmıştır.



    Buradaki Ermen ülkesinin adı, yukarıda gözden geçirdiğimiz diğer etnonimler gibi, er-men kalıbında yapılmıştır; lakin burada Subarların Mitan-Armi boylarının da olduğunu dikkate alırsak, aynı etnonimin Urartu dili vasıtasıyla oluşturulduğunu istisna kabul edemeyiz. Çünkü Türk lehçelerinde olduğu gibi, Urartu dilinde de Armi yer adından Armini (“armili”) etnonimi oluşturulabilir. Zira, Urartular da hiçbir zaman kendilerine Urartu dememişler ve Van gölünün eski adı Bia sözünden, kendi adları olan Biaine (Bia-ine) etnonimini ve ülkenin adını (Biaine=Urartu) oluşturmuşlardır. Fakat Hurri-Urartu dillerinde etnonimler daha çok –na / -ne ekiyle değil, -ge ekiyle verilir. Her iki durumda, Subar boylarından olan Mitan-Armilerin adından türeyen Armini adının Haylarla ilgisi yoktur ve burada akademisyen İ. Meşşaninov’un Erimen terimi hakkında ortaya attığı fikri bir kez daha hatırlatalım: “Terim, Ermeni saldırısının bilimsel tesbitinden çok daha öncebu çevrede mevcuttu.” (13).



    Buraya kadar söylenenelere şunu da ilave edelim: I. Dara’nın Bisütun kayasına yazdırdığı üç dilli yazıtta Arminiye ve Urartu ülke adları sinonimdir. Aynı yazıtta Babil isyanını yöneten Ermeninin adı da Araka // Uraka şeklinde verilmiştir. Bu da, 1640’ta Kumuk bölgesine yerleşen Nogayların hanı Uraka ile adaştır (25, 278). Nihayet, bugün de Mitan ve Ermen (Ermin) boylarının Türk halklarının içinde olması olgusu, eski Ermenhalkının kaynağını açıkça gösterir.


    Böylelikle, Bisütun yazıtında, isyancı Armini, Araka adındaysa, Armini ülkesine Pers Vaumisle, Dadarşiş adlı bir Armini gönderdiyse, Dara’nın kâtibi ülkenin adını Elam ve Pers dilinde Armini, Akat dilinde Upaştu (Urartu) şeklinde yazdıysa; eğer Genceli Nizamî, Mehbanu’nun diliyle yaylağı Ermen dağları olan Şirin’e “Biz Efrasiyap soyundanız.” diyorsa, bugün Ermin adını Başkurt boyu taşıyorsa, bütün bu adlar sahte Ermeni (Pseudo-Ermeni) Haylara değil, Subar, Saka, Azeri ve diğer Türk boylarına aittir.
     
  2. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    GREGORYEN ERMENİLERİ, KIPÇAK TÜRK’Ü MÜ?

    [​IMG] Ermeni harfleriyle yazılmış Kıpçakça metinler XVI-XVII. Yüzyıllarda başta Lvov ve Kamenets-Podolsk olmak üzere Ukrayna’da, Lehistan’da, Romanya, Moldavya, Kırım ve Türkiye’de bir buçuk yüzyıl boyunca rağbet gören metinlerdi.

    Bu Ermeni Kıpçakçası en çok günümüz Ukrayna topraklarının söz konusu dönemlerde Lehistan devletinin sınırları içinde bulunan kısmında yaygın durumdaydı. Bu durum, adı geçen bölgenin “Ermeni” göçleri için elverişli şartları sunmasından kaynaklanmaktaydı.

    Ukrayna’daki “Ermeni” kolonilerinin ahalisi kendilerini Ermeni olarak adlandırıyorlardı, fakat Ermenice bilmiyorlardı. Onlar başlıca olarak Kıpçakça konuşuyorlar, Kıpçakça yazıyorlar ve Kıpçak dilinde dua ediyorlardı (Psalter2001: XVII).

    Pek çok kaynaklardaki bilgiye göre batı Lehistan’a yapılan Ermeni göçünün ilk dalgası, -yaklaşık 300-400 aile,- XIV. yüzyılda gerçekleşmiş ve bunlar Kırım ve Besarabya’dan gelen Kıpçak asıllı Ermenilerdi. Daha sonraları, XV. yüzyılın sonunda Osmanlı Türklerinin Kefe şehrini ele geçirmeleri ile birlikte (1475) buraya kolonizasyon akınları da eklenmiştir. Kefe’li “Ermeniler” kütlevi şekilde Kırım, Kefe şehrini terk etmişler ve Ukrayna’nın Podolya ve Galiçia bölgelerinde yaşayan dindaşlarının yanına göç etmişlerdir.

    Günümüzde bu Ermeni kolonistleri artık Türk dilli olmaktan çıkmışlardır; onlar artık diğer yerli ahali gibi Ukraynaca, Rusça ve Lehçe konuşmaktadırlar. Fakat onların, önceleri nasıl ve hangi dilde konuştuklarını XVI. Ve XVII. yüzyıllara ait Türk diliyle fakat Ermeni harfleriyle yazılmış çok sayıdaki belgeler açıkça ortaya koymaktadır.

    Söz konusu Gregoryen Kıpçaklar kendilerinden sonra zengin bir yazılı miras bırakmışlardır. 1521-1669 yıllarında Ermeni alfabesiyle fakat Kıpçak dilinde düzenlenmiş ve günümüze kadar ulaşmış olan 112 yazılı eser yaklaşık 25-30 bin sayfaya ulaşmaktadır (Psalter, XIX ).

    Bu literatürü, başlıca olarak Ermeni-Kıpçak Kanunlar Mecmuası ve Mahkeme Usulü

    Kanunu’nun zabıtları oluşturmaktadır; fakat bununla birlikte dinî eserlere, vakayinamelere v.s. de rastlanmaktadır (Garkavets 2003: 758; Garkavets 2002:6).

    Bu kolonilerin başka dillerde yazılmış (Ermenice, Latince, Lehçe, Ukraynaca vs.) yazılı mirası 1519’dan 1786’ya kadarki bir tarihî dönemi kapsamaktadır.

    Sözünü ettiğimiz eserler Viyana Milli Kütüphanesi, Matenadaran Eski El yazmalar Enstitüsü, Lehistan-Varşova Arşivi vs. gibi Avusturya, Hollanda, İtalya, Romanya, Rusya, Ukrayna, Ermenistan vs. olmak üzere dünyanın pek çok çeşitli ülke ve kütüphanelerinde muhafaza edilmektedir.

    Bu belgeler ve eserlerin arasında, Ermenistan’ın Matenadaran-Mesrop Maştots Adındaki Eski Elyazmalar Enstitüsü’nde bulunan 12 Hayvanlı Eski Türk Takvimi ve takvimdeki hayvan adlarının Ermenice tercümesini içeren No: 1232 kayıtlı bir belge (Nerses Lambronats’i / Garkavets 2002: 269) dikkatimizi celbetmiştir. Sözünü ettiğimiz belge ile birlikte, Ermeni harfleriyle yazılmış bir tane Türkçe metin daha bulunmaktadır ki, dil uzmanları bu Türkçe’yi fonetik belirti ve özelliklerine göre Eski Kıpçakça olarak nitelendirmektedirler (Garkavets, 269).

    Aşağıda bu eski Türk takviminin önce Ermeni Kıpçakçasıyla yazılmış şeklini, hemen yanında –tireden sonra- diğer eski metinlerden elde edilen Kıpçakça karşılığını ve sonra karşılaştırmak için takvimin Kırgız Türklerinde kullanılan şeklini veriyoruz:

    1. siçχn ili - sїçχan yїl “sıçan yılı” Çıçkan cılı

    2. ut ili - buγa “boğa”, sїγїr “sığır” Uy

    3. p‘ars - bars “bars” Bars

    4. t‘uşχan - χoyan, tavşan “tavşan”, Koyon tavїşχan, tuşχan

    5. lu - balїχ “balık”, lu “ejder” Uluu

    6. ilan - yїlan “yılan” Cılan

    7. At‘ - at “at” Cılkı / At

    8. γu - χoy “koyun”, χoçχar “koç” Koy

    9. *** - *** “***”, meymun “maymun” Meçin / Maymıl

    10. t‘aχuγu - tavuχ “tavuk” Took

    11. it‘ - it “köpek” İt

    12. t‘anguz - toηuz “domuz” Doηuz2.

    (Kırgız Sovet Entsiklopediyası II, 1977: 545)


    Kendi vatanlarından ve soydaşlarından çok uzaklarda; bir taraftan Katolik Lehliler, diğer taraftan Ortodoks Ukrayna vs. tarafından kuşatılmış durumda olan bu Gregoryen Kıpçakların uzun dönem boyunca Hıristiyan kültür dairesinde bulunmalarına rağmen kendi Kıpçak dilini muhafaza etmeleri ile birlikte Oniki Hayvanlı Türk Takviminin de taraflarınca bilinir, muayyen dönemlerde kullanılmış olduğunu öğrenmek, gerek takvim gerek Türk kültür tarihi bakımından çok önemli bir olaydır. Söz konusu Oniki Hayvanlı Takvim sisteminin menşei hakkında çeşitli faraziyeler ileri sürülmüştür. Haddi zatında bu mesele hala münakaşa götüren meselelerdendir.

    Yalnız, bu konuyla ilgili ne kadar farklı görüşler ileri sürüldüyse de bildiğimiz bir gerçek var ki, çok eski zamanlardan beri Oniki Hayvanlı Takvim sistemini en geniş anlamıyla en çok kullananlar şüphesiz Türkler olmuştur.

    Osman Turan’ın da belirttiği üzere, türlü coğrafî sahalarda yaşayan ve birçok yabancı medeniyetlerin tesirlerine maruz kalan pek çok Türk halkları, bu takvim sistemini ya bağımsız olarak kullanmışlar, yada yabancı medeniyetler ile gelen takvimlerle mezcetmişlerdir (Turan 1941: 32).

    Yukarıda belirttiğimiz Matenadaran-Mesrop Maştots Eski Elyazmalar Enstitüsü’nde bulunan büyük ihtimalle Gregoryen Kıpçakların kullandıkları Oniki Hayvanlı Takvim’deki yıl adlarının sayım düzeni, devre sırası görüldüğü gibi diğer Türklerde kullanılan takvim sisteminin, ez cümle Kırgızların, Altay Türklerinin vs. kullandıkları devrenin tamamıyla aynı olmasıyla dikkat çekmektedir. – Altaylılarda sadece Domuz yılına Kakay yılı denilmesi haricinde söz konusu takvim ile ilgili aktardıkları tüm bilgiler; takvimdeki yıl adlarının devrî vasıfları, devre sırası, halk arasında muhafaza edilen efsaneler, inançlar, halk tefekkürü diğer Türklerinkinin aynısıdır (Asankanov 2005: 81).

    Gerek Orta Asya’da, gerek Kafkasya’da, gerek Anadolu veya Avrupa’nın çeşitli diğer bölgelerinde yaşayan veya yaşamış Türkler arasında benzer halk inançlarının, geleneklerin, kültür değerlerinin görülmesi tarihî, millî ve kültürel bağımızın açık bir ifadesidir. Yani, bu halkların büyük Türk kültürünün birer parçası olduklarının kesin bir kanıtıdır.

    Bu takvimin Türkler arasında tam olarak hangi tarih ve dönemlerden itibaren kullanılmaya başladığını kesin bir şekilde söylemek imkanımız dışındadır. Bildiğimiz, Türk dilinin en eski belgelerini oluşturan Orhun yazıtlarında zikredilen olaylar sözünü ettiğimiz Oniki Hayvanlı takvim sistemine göre tarihlendirilmiştir (Turan 1941: 55; Orkun 1994: 16). Kaşgarlı Mahmud’un klasik eserinde de (Divan I, 1998: 344-347) takvim hakkında, söz konusu oniki ayın adlandırılmasıyla ilgili folklorik içerikte olan çok kıymetli bilgiler bulunmaktadır;

    Oniki yıllık daimî bir devir oluşturan bu takvimin her yılı belli bir hayvana nispet edilmekte ve her yıl mensup olduğu hayvanın adını almaktadır. Halk inançlarına göre devreyi oluşturan hayvanlardan her biri, devrede iken mensup oldukları yılları etkileyebilmekte, yılın mukadderatını değiştirebilmektedir.

    Oniki Hayvanlı daimî bir devir sona erince, bu devir tekrar baştan alınmakta ve hesaba devam edilmektedir.

    Kırgız Türkleri söz konusu Oniki Hayvanlı takvim sistemine göre bir olayın; zafer, toy veya herhangi bir şölenin, bir insanın doğum yılı, yaşı veya ölüm tarihini vs. hesaplama yöntemine Cıl Sürüü (=yıl sürmek, yıl hesaplamak) demektedirler (Kırgız Sovet Entsiklopediyası II, 1977: 545-546). Cıl Sürüü Kırgız Türklerinde VI-VIII. yüzyıllardan beri devamlı olarak kullanılmakta olan bir takvim veya zaman hesaplama yöntemidir. Bazı Kırgız bilim adamlarına göre (Kırbaşev 1999: 215)

    Tan İmparatorluğu devrinde yazılmış bazı kitaplardaki bilgilerden Kırgızların yaklaşık 581-618 yıllarından itibaren Nevruz’u kutlamaya başladıkları görülmektedir. Söz konusu takvime göre Kırgızlar diğer Türklerde olduğu gibi yeni yılın başlangıcı/ilk günü olarak bahar mevsiminin gece ve gündüzünün eşit olduğu günü 21 Mart’ı biliyorlardı. Günümüzde kullandığımız Miladî takvim hayatımızda ne kadar önem taşıyorsa, eskiden Cıl Sürüü de bir Türk için aynı derecede önem taşımaktaydı. Cıl Sürüü’de insan ömrü Miladî Takvime göre hesaplandığında bir sene fazladan eklenerek hesaplanmaktadır. Mesela bir insan, bu takvime göre 1906=At yılında doğduysa 1966 yılında (60 değil) 61 yaşta olur. Bu adam 5 müçöl sayılır. Her 12 yıllık bir devre bir müçölü oluşturur. Yalnız müçöl sayımı 13 yaştan itibaren başlatılmaktadır.

    Sancıra (=Şecere) uzmanlarının (Sancıraçı4) (Soltonoyev 1991: 590; Talıp Moldo 1991: 535) ve yaşlı Kırgız aksakallarının anlattıklarına göre, Kırgız Türkleri bir insanın anasının karnında geçirdiği 9 ayı da bir sene olarak kabul ederler ve bunu ilk 12 yıla ekleyerek (12+1=13) bir müçöl kabul ederlermiş. Dolayısıyla 25 iki müçöl, 37 üç müçöl, 49 dört müçöl, 61 beş müçöl, 73 altı müçöl, 85 yedi müçöl, 97 de sekiz müçöl olur. Bu sebepten ötürü Orta Asya Türklerinde bir insan ölünce gerçek yaşına bir yılı fazladan ekleyerek toprağa verme geleneği mevcuttur. Günümüzde kullanmakta olduğumuz Miladî takvim Orta Asya’da Rusların bölgeye hakim olmasıyla birlikte yayılmaya başlamıştır.

    Rus okuluna gitmemiş veya hiç eğitim görmemiş yaşlı Kırgız, Kazak vs. Türkleri Orus Esebi (=Rus hesabı yani Rus takvimi) olarak gördükleri bu Miladî takvimi bilmezler ve hali hazır da hesaplarını Cıl Sürüü’ye yani Oniki Hayvanlı Takvime göre yaparlar; Benim babam 1932=Maymun yılı doğumludur. Büyük annem Cumagül Rus okuluna gitmemiştir. Fakat zamanında yerli molladan Arapça okuma yazma öğrenmiş ve oturdukları köyde Kuran okumasını bilen, eğitimli, saygıdeğer bir hanım olarak bilinirmiş. O zamanlarda Orta Asya’da, özellikle köy kesiminde şimdiki gibi çocuk doğunca hemen doğum kağıdı alma/ verme imkanları yoktur. Genel olarak böyle bir anlayış, yani çocuk dünyaya gelince hemen kayda geçirme, ilgili makama giderek belge alma, belge isteme gibi bir alışkanlık henüz halk arasında oturmamıştır. Ancak, 1939 yılında oğlu 7 yaşını doldurunca, ilkokulda kayıt yaptırmak için doğum kağıdına ihtiyaç duyulmuş ve büyük annem gereken belgeyi almak üzere oturdukları köyün bağlı olduğu köy muhtarlığına gitmiştir. Köy muhtarlığının ilgili memuru da bir Rus bayanmış. Büyük anneme gereken belgeyi hazırlamak için çocuğunun doğum tarihini sorunca, büyük annem: “Oğlum, Maymun yılında, Çın Kuran ayının onbeşinci gününde, büyük göç sırasında doğdu” diye cevap vermiş. Kırgızların Oniki Hayvanlı Takvim sisteminden haberi olmayan, farklı bir kültür mensubu olan Rus memuru doğal olarak şaşa kalmış. Hatta kızmış; bu cahil Kırgız benden ne istiyor? Ne maymunu? Ne kuranı? Yoksa benimle dalga mı geçiyor …” diye. Her neyse, durum muhtarlıkta çalışan diğer memurlar tarafından anlaşılır hale getirilmiş. Nasıl hesapladılarsa, büyük anneme oğlunun 15 Haziran 1932 yılında doğduğuna dair (aslında ay ve gün hesabında hatalar içeren) bir doğum kağıdı hazırlamışlar ve evine yollamışlar. Rahmetli büyük annem ona “cahil” demelerine çok alınmış, çok kızmış. “Asıl siz cahilsiniz” diyerek ömrünün sonuna kadar bu hakareti unutmamıştır. Ama yine de bu Miladî Takvimi bir türlü öğrenememiştir… Büyük annemin Çın Kuran ayının onbeşinci günü dediği ay ve gün, Miladî takvime göre herhalde 4-5 Mayısa denk gelse gerektir. Yani havaların ısındığı, otların yeşerdiği ve Türklerin yazı

    geçirmek üzere yüksek yaylalara göçe hazırlandıkları veya göç ettikleri bir dönemdir.

    Buradaki Çın Kuran ay adının Müslümanların mukaddes kitabı olan Kuranü’l-Kerim ile hiçbir ilgisi yoktur. Kırgızca’da kuran kelimesinin başka bir anlamı daha vardır; kuran Kırgızca’da erkek karaca demektir (Yudahin I, 1965: 448). Esasen, Oniki Hayvanlı Kırgız takviminde kullanılan ay adlarının yarısından fazlası da hayvan adlarını taşımaktadır. Sancıraçıların sunduğu bilgilerden söz konusu ay adları, ayların başlangıç ve son gün/tarihleri, bunların özellikleri, neden bu şekilde adlandırıldıkları hakkında detaylı bilgiler edinmek mümkündür.

    Mesela B. Soltonoyev Çın Kuran (Çın=gerçek, doğru; Kuran=Karaca) ve Calğan Kuran (Calğan=Yalan) ayları için şöyle açıklamalarda bulunmaktadır:

    Kırgızlar erkek karacaya kuran derler. Karaca Toğuzdun Ayı’nda yetişkin hale gelir, Calğan Kuranda hamile kalır. Bu ayda hayvanın hamile veya kısır olup olmadığı belli/kesin değildir; tartışmalıdır, yalandır. Bundan dolayı adı geçen aya Calğan Kuran denilir. Çın Kuran ayında hayvanın hamile olduğu belirgin duruma gelir. Bu ayda hamile olduğu için söz konusu aya Çın Kuran yani Gerçek Kuran denilir…vs. (Soltonoyev, 586-87).

    Ayların genel olarak her Miladî ayın 21 veya 22’sinde başlaması dikkat çekicidir (Baykara 2001: 35)5. Bunlar:

    Miladî Takvime göre ayların başlangıç Kırgızca ay adları tarihleri

    1. Calğan Kuran 21. Mart-20 Nisan (Kuran=Erkek Karaca)

    2. Çın Kuran 21 Nisan-22 Mayıs

    3. Buğu (=Geyik) 23 Mayıs-22 Haziran

    4. Kulca (=Dağ Koçu) 23 Haziran-22 Temmuz

    5. Teke (Teke, erkek keçi) 23 Temmuz-22 Ağustos

    6. Baş Oona 23 Ağustos-22 Eylül (Oona=Sayga, bozkır antilopu)

    7. Ayak Oona 23 Eylül-21 Ekim

    8. Toğuzdun Ayı 22 Ekim-20 Kasım

    9. Cetinin Ayı 21 Kasım-20 Aralık

    10. Beştin Ayı 21 Aralık-19 Ocak

    11. Üçtün Ayı 20 Ocak-20 Şubat

    12. Birdin Ayı 21 Şubat-20 Mart


    Yani, bu bilgilerden sonra şöyle diyebiliriz ki, Oniki Hayvanlı Takvim sistemi her şeyden önce bir halkın, sosyal-ekonomik faaliyet sürecinde elde ettiği pratik gözlemlerinin bir sonucudur. İnsanların, içinde bulunduğu çevre, yaşadığı zaman hakkında edindikleri coğrafik, ekonomik, kozmolojik, kozmogonik vs. diğer ampirik bilgilerine dayanarak ortaya koydukları bir tecrübe/hayat mahsulüdür; bu bir halk bilgeliğinin mahsulüdür.

    Genel olarak Kırgızlar ve diğer Orta Asya Türkleri hayvancılık ekonomisine dayalı bir hayat sürdükleri için, başka halklara nazaran konar-göçerliği daha uzun yaşadıkları ve hayvancılık onların en önemli geçim kaynağını oluşturduğu için Türklerin yaşamında hayvanların çok önemli bir yeri vardır. Bir Türkün meydana getirdiği maddi ve manevi kültürün her türlü cephesine hayvancılık esasları damgasını vurmuştur; maddi ve manevi kültürün her alanında bunların izlerine, alamet ve işaretlerine rastlanmaktadır.

    Yukarıda sözünü ettiğimiz Podolya, Galiçya, Moldavya, Vlahya vs. gibi Doğu Avrupa’nın çeşitli bölgelerinde yaşayan Ermeni Kıpçakları söz konusu bölgelerde yerleştikten sonra uzun bir süre kendi kültürlerini, milli özgünlüğünü ve dilini korumuşlardır. Anlaşılan, onlar bu bölgelere, yaşadıkları eski ülke ve topraklarından kendi el yazma kültürü, kendi kitapları, el işleri, süs, ziynet eşyaları vs. ile birlikte, vaktiyle Ermeni/ Gregoryen mezhebini kabul etmiş ve artık bu Ermeni-Kıpçak toplumunun ayrılmaz ve önemli bir kısmını oluşturan Kıpçak Türklerinin=Gregoryen Kıpçakların, Gregoryen mezhebine intisap etmeden önceki kültür yadigarlarını da beraberinde getirmişlerdir. Üstelik bu eserleri dikkat ve ihtimamla muhafaza ederek nesilden nesle aktarmışlardır.

    Bu bağlamda, Oniki Hayvanlı Türk Takvimi’nin dünyanın çeşitli ülke ve kütüphanelerinde muhafaza edilmekte olan Gregoryen Kıpçaklara ait pek çok belge ve eserlerin arasında, üstelik Ermenistan’ın Matenadaran-Mesrop Maştots Eski El yazmalar Enstitüsü’nde bulunmasının tespiti şu bakımdan çok önemlidir ki; Doğu Avrupa’nın çeşitli bölgelerinde koloniler meydana getirmiş olan Ermeni Kıpçaklar üzerinde araştırmalar yapmış, konuyla ilgili olarak eserler meydana getirmiş pek çok yabancı, özellikle Ermeni asıllı araştırmacılar ve bilim adamları söz konusu “Ermeniler”in menşeindeki Türk etnik unsurunu tamamıyla gözden kaçırarak/silerek olaya tek taraflı açıdan yaklaşmakta ve tek taraflı değerlendirmeler yapmaktadırlar. Söz konusu çalışmalarda, XVI-XVII. yüzyıllarda anılan topluluk tarafından ortaya konmuş kültürel değerler, Ermeni harfleriyle ama Kıpçakça/Türkçe yazılmış metinler tamamıyla Ermenilere münhasıran bir tarihsel olay olarak, Ermeni tarihi ve kültürünün bir uzantısı, Ermeni kültürü ve edebiyatının mahsulü olarak gösterilmektedir. Mesela bu konu üzerinde yaptığı pek çok araştırma ve eserleriyle tanınan Ermeni tarihçisi V. R. Grigoryan’ın şu sözleri: “Ermeniler, kendi dillerini unuttukları zaman bile Ermeni harflerini unutmamışlardır; Podolya Ermenileri Ermeni harfleriyle ama Kıpçakça ve Lehçe olmak üzere yabancı dillerde yazmaya devam etmişlerdir” (Grigoryan 1980: 236) gibi sözleri pek yaygın ve oturmuş ibarelerdendir. Halbuki V. R. Grigoryan’ın kendisinin de başka bir eserinde ifade ettiği gibi “bu metinlerin sadece cüzi bir kısmı Ermeni dilinde yazılmış, diğer azami bölümü de Kıpçakça ve (sonra G.A.) Lehçe ama Ermeni harfleriyle yazılmıştır” (Grigoryan 1964: 278). Bu eserlerde Ermeni halkıyla Lehistan, Ukrayna, Romanya, Rusya vs. halkları arasındaki eski ve derin dostluklardan vs. söz edilmekte ama metinlerin yazıldığı dilin etnik taşıyıcıları olan Türkler, söz konusu “Ermenilerin” uzaktaki vatanlarını boyunduruğu altında bulunduran barbar işgalciler olarak gösterilmektedir (Grigoryan 1980: 6).

    Halbuki, tarihsel koşulların zoru altında Doğu Avrupa’nın çeşitli bölgelerinde kendileri için yeni bir yurt edinmiş olan bu Gregoryen Kıpçaklar zamanla din/mezhep birliğinden hareketle Ermenileşmişler ama yine de kendi dillerini unutmamışlardır. Töre Bitigi gibi bazı metinler, metinlerde rastladığımız bir takım kültürel veriler, bazı gelenek ve göreneklerin kalıntıları, yukarıda da görüldüğü gibi Gregoryenlik’ten önceki bazı milli inanç ve tefekkürlerin muhafazası, bu Kıpçak asıllı Ermenilerin, intisap ettikleri Ermeni kültürünün içinde Türk kültürünün en güzel örneklerini de yaşattıklarını göstermektedir. Bundan dolayı Podolya, Galiçya, Moldavya, Vlahya vs. gibi Doğu Avrupa’nın çeşitli bölgelerinde yaşamış ve faaliyet göstermiş Ermeni Kıpçak toplumunun önemli bir kısmını Gregoryen Kıpçakların oluşturduğu kanaatindeyiz. Bu Gregoryen Kıpçaklar diğer Ermeni grupları ve mensup oldukları Ermeni kültürüyle kaynaşarak bildiğimiz Ermeni harfleriyle yazılmış Türkçe metinlerin meydana getirilmesinde belli bir katkıda bulunmuşlardır. [Linkleri görebilmek için ÜYE olmalısınız!..]


    Gazi Üniversitesi (gulnisa@gazi.edu.tr)
    Dr. Gülnisa AYNAKULOVA​

    Milli Folklor, 2007, Yıl 19 Sayı 74
    (dip notlar ve kaynakça geniş bir şekilde verilmiştir.)
     
  3. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL

    ERMENİLER KİMDİR?​



    Ermeni kimdir ?Bu sorunun cevabı pek yok çünkü ermeni kelimesini biz ve avrupalılar kullanıyoruz.Oysa ermeni diye bir ırk yoktur.Bunun cevabı yazımızda…

    Çünkü ermeniler kendi aralarında “ermeni” kelimesini kullanmazlar.Ermenice’de “HAY” ermeni;”HAYESDAN” Ermenistan demektir.Peki ermeni,ermenistan,armenia kelimeleri nedir?

    Ermeni eski tarihinde olduğu gibi bu kelimelerin etimolojik anlamı konusunda da tarihçiler arasında bir görüş birliği yoktur.Bazı tarihçiler sözü edilen kelimelerin ortaya çıkışını ,anlamını ve ermeni eski tarihini genellikle tarihsel belgelere dayanmayan ve mitolojik söylemlerden alan bilgilerle açıklamaktadırlar.Mesela Ermeni tarihçi Alişan bu konuda,”HAYK ermenice HAY adının küçültülmüşüdür.HAY da ulusumuzun adıdır.Ermeniler kesinlikle yabancıların adlandırdıkları gibi ARMEN değildir.” der.

    Ermeni tarihçilerden bir kısmı ise HAY adını Hz.Nuh Peygamber’e dayandırır.Buna göre,Hz. Nuh’un oğlu Yafes’in HAY adlı bir oğlu olmuştur.400 yıl yaşayan bu kişi ermeni ulusunun atasıdır.Bu nedenler ermeniler kendilerine onun adından dolayı HAY demektedirler.

    Bu iki görüşte de görüldüğü gibi mesele gerçek tarihsel belgelere dayanmamakta ve hikayelerden öteye girmemektedir.

    “Ermeni” adı en eski tarihsel belge olarak HEREDOT TARİHİ ve DARİUS YAZITLARI’nda geçmektedir.Gerek bu iki kayıtta gerekse sonraki dönemlere ait kayıtlarda “ermeni veya Ermenistan ” adı bugün ermeni denilen toplumun oturduğu ülke anlamında değil Anadolu,Rumeli,Mezopotamya gibi bir coğrafi bölge adı olarak geçmektedir.Bu görüşü bazı ermeni tarihçiler de kabul etmektedir.Farsça Ermenistan veya arapça Ermeniyye kelimelerinin coğrafi terim olarak kullanımı millattan sonra da devam etmiştir.

    Sonuç olarak Türkler Anadolu’ya gelemden önce bu bölge nasıl RUM adıyla anılmış ve bu terim nasıl Türkler yerleştikten sonra da kullanılmaya devam etmişse ermeni veya ermenistan adı da ermeniler bölgeye gelmeden önce bir coğrafi terim olarak kullanılmış ve ermeniler gelince de o toplumun adının ifade etmeye başlamıştırki bir farkla bu isimleri ermeniler hiç benimsememişlerdir.

    Bir etnik grup olarak ermenilere baktığımızda kökenleri hakkında kesin ifadeler kullanan tarihsel bir belge yoktur.Ancak ermenlerin bile pek fazla kullanmadığı KHORENLİ MOİZ gibi ermeni tarihçilerin yazdıklarına göre “Doğu Anadolu’da M.Ö.XI-VII. yüzyıllar arasında bir devlet kurmuş ve ileri bir uygarlık yaratmış olan Urartular,ermenilerin atasıdır.”Ermenilerin bölgedeki varlıklarını gösteren en eski kayıt ancak M.Ö.IV.-III. yüzyıllara rastlamaktadır.Başka bir deyimle urartu devleti yıkıldıktan 300 yıl sonra ermeniler kafkasyaya gelmiştir.

    Ermenilerin bugünkü ermenistan denilen bölgeye nereden geldikleri hakkında iki teori vardır:

    1.Bu kavim Trakya üerinden kafkasyaya geçmişlerdir.

    2.Kafkasyanın kuzeyinden bölgeye gelmişlerdir.

    Sonuç olarak ermeni adı,etnik kökenleri,bölgeye nereden geldikleri hakkında kesin belge ve bilgi halen gün yüzüne çıkmış değildir.

    Ermenistan eski tarihi, ermeni tarihçileinin göstermeye çalıştığı gibi pek de parlak değildir.B.İskender’in İran’ı ele geçirdiği yıllarda Ermenistan bir Pers eyaleti idi.Gerçek anlamda bağımsız bir ermeni devleti yoktu.Ermeni bölgesi, Peraler’den sonra İskender’in bir parçası oldu.Buimparatorluğun parçalanmasından sonra da ermeniler bağımsız olamadı.Selevkoslar’ın eline geçen bölge daha sonraki yüzyıllarda da bağımsız olamadı.Siyasal durum değiştinadol’da Romalılar,İran’da Arsasid hanedanı egemen oldu.Bölge Romalılar ve İran arasında sürekli el değiştiren bir yer oldu.

    M.Ö.95′te Roma’da iç karışıklıklar İran’da ise Arsasidler Saka saldırılarıyla uğraşıyordu.Bu durumdan yararlanan Ermeni derebeyi Tigran(Dikran) bağımsızlığını ilan etti.Ermenilerin bu bağımsızlığı ancak M.Ö.66 yılına kadar dürdü.Bu tarihta Romna Generali Pompe ordusuyla Bölgeyi işgal etti.

    Roma ikiye ayrılınca bölge Doğu Roma’nın(Bizans) eğemenliğine girdi.Ermeniler Bizans’la birlikte hristiyanlığı kabul ettiler ama bu yeni durum ermenistan’da bizans politikasını değiştirmedi.Aksine kısa bir süre sonra ermeniler papaz GREGOR’un GREGORYEN kilisesine bağlanınca bu durum rum kilisesinin hoşuna gitmedi.Diğer yandan ermenistan Bizans için sürakli bir rahatsızlık kaynağı idi.Bu iki neden üzerine Bizans Ermenistan’ı ermenilerden temizleme politikasına girişti.Bizans’ın bu politikası Türkler’in Anadolu’ya gelişlerine kadar sürdü.Bu politika çeçevesinde ermeni feodal aileler bölgeden uzaklaştırıldı.Feodal ailelerin bir kısmı sürüldükten sonra bölge halkının önemli bir kısmı Trakya’ya göç ettirildi.

    10714 Malazgirt zaferinin kazanılması ile birlikte hem ermenistanda Türk egemenliği hem de Türkler’le ermenilerin bugüne kadar süren ortak yaşayışları başladı.Ermenistan bölgesi 1157 yılına kadar Büyük Selçuklu Devleti,1194 yılına kadar Irak Selçukluları daha sonra Harzemşahlar ve İlhanlılar’ın yönetiminde kaldı.İlhanlılar’dan sonra sırasıyla Celayirliler,Timur,Karakoyunlular,Akkoyunlular bölgeye egemen oldu.

    Sonuç olarak Osmanlı yönetimine gelincey kadar Türkler’le Ermeniler arasında gündelik anlaşmazlıkların dışında ciddi çatışmaların olduğu söylenemez.

    Büyük Selçuklular bölgeyi ele geçirdiklerinde 1100 yıldan beri bir bağımsız ermeni devleti yoktu.Bölge Bizanslılar’dan alınmıştı.Osmanlı Devleti 1514 yılında bölgeye egemen olduğunda ise 470 yıldır ermenistanda bağımsız bir ermeni krallığı bulunmuyordu.

    Bu bilgiler ışığında ermenilerin bizim yurdumuz dediği yerler aslında bir coğrafi bölge ve bu bölgede yaşayan ermeniler(Haylar) bir kez bile bağımsız bir devlet kuramamışlar,kuramadıkları gibi egemenlikleri altında yaşadıkları ülkeler tarafından göçe tabi tutturulmuşlardır.Kısaca ermenilerrahat durmamalarını tarihte hep göçle ödemişlerdir.

    KAYNAK:

    1.Uras,Esat,Tarihta Ermeniler ve Ermeni Meselesi

    2. Ercan,Yavuz,Ermeniler ve Ermeni Sorunu
     
  4. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    İskit - Saka İmparatorluğu​


    Batılıların Türkleri Avrupa'dan atma girişimleri karşısında Türklerin Avrupa'nın eski halkları içinde yer aldığını göstermek üzere Atatürk'ün ilk incelettiği eski Türk devletleri içinde İskitler ön sırada yer almaktadır. Tarihin ilk dönemlerinde ortaya çıkan ve Orta-Asya'dan hareketle Avrupa'ya gelen ve burada yaygın bir imparatorluk kuran İskitlerin Türk kökenli olduğu konusunda birçok tarih kaynağı birleşmektedir. Tarihin ilk dönemlerinin en büyük imparatorluğunu kurmuş olan İskitler ve Sakalar Atatürk'ün de haklı olarak belirttiği gibi Avrupa'ya gelen ve ilk Avrupa devletini kuran Türklerdir.

    İskitler, M.Ö.VII yüzyılda Avrupa ile Asya'nın batı kesiminde, Tuna ile Volga ırmakları arasındaki bölgede yaşamış bir Orta Asya kavmidir. Karadeniz'in kuzey kısımlarında daha önceleri yaşayan Kimmerler Türkistan ve Batı Sibirya'dan gelen İskitler tarafından dağıtılmışlar ve Güney Rusya bozkırlarının dışına sürülmüşlerdir. Yunanlılar tarafından İskit (Skuthoi) , İranlılar tarafından 'Saka' adı ile anılan bu kavim Hintlilerce 'Caka' diye biliniyordu. İskitler kendi bölgelerinde zamanlarının en ileri uygarlığını kurmuş olmalarına karşın, sonraları çeşitli nedenlerle imparatorluk dağılmış ve halk başka ülkelere göç etmiştir. Ünlü tarihçi Herodot, İskit adının Karadeniz'in kuzeyinde yaşayan yerli halkın kullandığı 'Skolot' ya da 'Oskolot' sözcüğünden geldiğini ileri sürmektedir. Eski dönem coğrafyasında Karadeniz'in kuzey bölgesine İskitya adı verilmektedir. Bu bölgenin mi kavime, yoksa kavimin mi bu bölgeye adını verdiği tarihçiler arasında tartışma konusudur. Ayrıca İskit adını bu kavimin mi kendisine verdiği, yoksa bu kavim hakkında bilgilerin merkezi olan Yunan kaynaklarının sahibi olan Grek tarihçilerinin mi bu adı taktığı da tartışmalı konular arasındadır.

    İranlılarla beraber Türklerin de Sakalar diye andığı bu kavimin ilk yurtlarının Tanrı Dağları, Fergana ve Kaşgar bölgesi olduğu benimsenmektedir. Sakaların ilk boyları M.Ö.VIII yüzyılda bu bölgeden batıya göç etmişlerdir. Bu göç edenlerden bir grubun Aral gölü dolayında, Seyhun nehri ağzı çevresinde yerleştikleri, diğer bir grubun ise Hazar Denizi'nin kuzeyinden geçerek Güney Rusya'ya gittikleri ve o tarihlerde o bölgede yaşamakta olan Kimmerleri Kafkasya'nın güneyine, Ön Asya'ya doğru göçe zorlayarak yerlerini aldıkları kesin olarak bilinmektedir. İskitlerin konuştukları dil ile İran dili arasında bazı benzerlikler olması nedeniyle tarihçilerin bir kısmı da İskitleri İran asıllı olarak benimsemek eğilimindedir. Diller arasındaki benzerliklere bakarak bir kavimin kökeni hakkında karar vermek son derece hatalı bir tutumdur. Bugün Türkçe'de yaşayan Arapça ve Farsça sözcüklere bakarak Türklerin Arap veya Fars kökenli oldukları ileri sürülemeyeceğine göre, İskit dilindeki İran asıllı sözcüklerin de bu kavimin İran asıllı olduğunu göstermesi yetersiz bir delildir. Ne var ki, İskitlerin geldikleri bölgenin Türkistan olması İskitlerin bir Türk kavimi olduğu konusunda daha güçlü bir kanıtıdır.

    İskitler hakkındaki bilgilerin çoğunluğu Yunan kaynaklarından gelmektedir. O kaynaklarda ise İskitlerin İranlı olduklarına dair herhangi bir bilgi yoktur. Herodot tarihi ise İskitlerin Asya'dan geldiklerini ve Massagetlerin baskısı ile Batı'ya göç etmeye zorlandıklarını belirtmektedir. Ayrıca İran İmparatoru Darius'un İskit ülkesini ele geçirmek için açtığı savaşı anlatırken, Herodot, İskitlerin kesinlikle İranlılara benzemediğini açıklamaktadır. İran da tıpkı Anadolu gibi tarihin çeşitli dönemlerinde birçok kavimin gelip yerleştiği bir bölge olduğundan, birçok kavim veya boy ile kültürel etkileşimi olmuştur. Herodot'un tanımlamasına göre İskitler kentlere yerleşmiyorlardı. Beraberlerinde götürdükleri atlı arabalarda yaşıyorlardı. At sırtında, yay ve ok ile savaşa alışmış bir kavim olan İskitler, yiyecek için tarıma değil, hayvan sürülerine dayanıyorlardı. Genellikle pantolon ve bot giyip, atlarında üzengi kullanıyorlardı. İskitler domuz eti yemedikleri gibi bu hayvanı kesinlikle yetiştirmezlerdi. Yemin törenleri sırasında büyük bir kaba şarap koyan İskitler bu şaraba biraz da kanlarından karıştırarak içerlerdi. Türklere özgü olan kan kardeşliği İskitlerde yaygın olarak görülmekteydi. Kral öldüğü zaman kol ve yüzlerini kesmek, saçlarını tıraş etmek de Türk kavimlerinin bir özelliği olarak gene İskitlerde görülmekteydi. İskitlerin Türklere benzeyen birçok yanı vardı, üstelik araba içinde yaşamaları Türk olmayan göçebe kavimlerde pek sık rastlanmayan bir adetti.

    Bu özelliklerin farkına varan tarihçilerin hemen hepsi İskitleri Türk saymaktadırlar. Ancak, bazı Türk tarihçileri de İskitleri yeterince incelemeden Türk olarak benimsememektedirler. Arabalarda yaşayan İskitler sürekli olarak civar bölgelere akınlar yaptıkları için komşu ulusların sürekli korktukları bir kavim olmuştur. İran'da Medler, Persler tarafından uzaklaştırılınca Güney Rusya ve Aral bölgesine doğru göç etmişler, ama İskitlerle yaptıkları savaşlarda yenilmişlerdir. İran imparatoru Sirüs son seferini İskitler üzerine yapmış ve Aral bölgesinde M.Ö.529 da yenilmiştir. Bu tarihlerde İskit İmparatoru Tomris isimli bir kadındır. Daha sonraları ise Darius'un yaptığı seferler boşa çıkmıştır. İskitler yalnız İran cephesinde değil, sınırları bulunan tüm cephelerde sürekli savaşmış cengâver bir ulus olarak tarih sahnesine geçmişlerdir.

    İskitler, Asur kaynaklarında 'Cogu' diye anılan hükümdarlarının yönetiminde Kuzey Kafkasya yolunu izleyerek göç etmişler ve bu bölgede yaşayan ve gene proto-Türk sayılan Kimmerleri sürmüşlerdir.
     

Sayfayı Paylaş