1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Hazel Turan - Aklımın Sürüngenleri

Konusu 'Okunası Yazılar' forumundadır ve Hazangülü tarafından 11 Nisan 2009 başlatılmıştır.

  1. Hazangülü

    Hazangülü Forum Onuru

    Katılım:
    7 Haziran 2006
    Mesajlar:
    9.885
    Beğenileri:
    117
    Ödül Puanları:
    4.480
    Banka:
    991 ÇTL
    AKLIMIN SÜRÜNGENLERİ/HAZEL TURAN


    Bir gün daha lazımdı bana; yalnızca bir gün daha...

    Zihnimde tek başıma cevaplayamayacağım sorular vardı, tek başına bulamayacağım yanıtlarını.



    Soğuk bir kasım akşamında işten çıkmış yürüyorum. Yalnızca bir hafta önceki heyecanımı anımsıyorum, gülümsüyorum sokakta tanımadığım yaşlı adama. Farkına vardı mı bilmiyorum; dalmışım işte. Düşüncelerimi kontrol altında tutamıyorum. Günlerdir gözyaşları içindeyim. Üstelik fark ettirmemek için çaba sarf etmeliyim; kimse fark etmemeli yaşadığım buhranı. Kendi başıma bulaştım bu işe, kendi başıma çıkacağım içinden...

    Bir gün daha lazımdı bana. Aklımdaki sorular cevapsız, havada kalacaktı yoksa, dayanamazdım biliyordum bunu...

    Durağa gelince vazgeçtim otobüse binmekten. Yürümeye karar verdim. Belki biraz açılırdı yüreğim, belki daha mantıklı düşünebilirim. Bulvarda çiçekçilerden gelen fesleğen kokuları arasında tetiklenen geçmiş günler geldi aklıma. Durdum caddenin orta yerinde. Gelip geçen insanlar arasında nereye gidiyordum, neredeydim?

    Mendil satan çocuklardan biri çarpınca koluma; irkildim. Rüyadan uyanmış gibi baktım ona. Anlaşılmaz bir şeyler söyleyip gitti arkasını dönüp. Sanırım sezinlemişti kendimde olmadığımı. Yağmur çiselemeye başlamıştı.

    “Tam zamanı...” dedim kendi kendime. Tam zamanıydı yağmurun.

    Yürümeye devam ettim. Acele etmiyordum aslında, acele edecek, yetişecek bir şey kalmamıştı. Arabalar hızla geçip gidiyordu yanımdan, aklımdan geçenleri umursamayan kalabalığın orta yerinde kapana kısılmış gibi kendime çıkış yolu arıyordum. Yürüyordum, yağmur yağıyordu...

    Son birkaç aydır ne yaşıyordum bu adamla; yıllardır tanıdığımı sandığım, güvendiğim adam kimdi aslında; yabancı bir yüreği nasıl kendime yakın bulmuş, sevgimi onunla nasıl paylaşmıştım. Telefon görüşmelerimizde yeniden bir araya geleceğimiz günlerden bahsediyor hayal kuruyorduk kendi kendimize. İleride paylaşacağımız ortak günlerden, çocuklarımızdan, evimizden bahsediyorduk. Kendi düşlerimizden, yaşamlarımızdan söz açıyorduk zaman zaman. Bazen araya giren mesafelerin öfkeleri de oluyordu sözlerimize gizlenen. Ama yine de aşktı yaşadığımız, her şeye rağmen sevgiydi bizi bir arada tutan. Geçmişte yaşadığımız kötü günlerden, ayrılıklardan sıyrılmıştık. Başkaları yoktu artık; bizden başka kimsenin önemi yoktu; herkes değerini yitirmişti geçmişe dair. Artık “biz”dik. Bizimle beraber yeni bir tarih yazılıyordu, yeni günleri düşlüyorduk...

    Yağmur yağıyordu. Aklımdan düşünceler geçiyordu peşi sıra. Yürüyordum...

    Şehre geldiğini haber verdiğinde yüreğimin gürültünü gizlemeye çalıştım ondan. Sadece “hoş geldin” diyebildim, içimdeki arzu ve özlem kendini ifade edebilecek kelimeler bulamıyordu çünkü...

    “ Ne zaman görüşebileceğiz?” dedim sonra, ancak bu kadarına cesaret edebiliyordum.

    “ Akşam evden alırım seni” dedi.

    Sessizliğimdi bu aşk, masumiyetimdi kimseyle paylaşmadığım. Arzuların nasıl ifade edileceğini hiçbir zaman bilememiştim. Kelimeler bu yüzden tutuk kalıyordu, aslını anlatmaktan aciz cümleler kurmaya mahkum bırakıyordum kendimi.

    Evin önünde arabayla beklerken buldum onu. Yanına oturdum.

    “Nasılsın” dedi. (İyiydim; uzun süredir kendimi bu kadar iyi hissetmiyordum belki. Boynuna sarılmak, başımı göğsüne yaslayıp, ağlamak istiyordum sevinçten.)

    “İyiyim” dedim. ( Ancak bu kadar kötü söylenebilirdi sanırım, ancak bu kadar büyük bir beceriksizlik içerisinde kıvranabilirdi, saklanabilirdi düşünceler.)

    “Güzel bir yerlere gidelim” dedi.

    “ Peki bir tanem” dedim.

    Yürüyordum. Islanıyordum yağmurun altında. Kendi kendime konuşuyordum bir yandan. Biraz daha zaman vermeliydin bana. Tek açıklaması bu olamaz, ilişkimize son noktayı koymak için ne kadar kötü bir zamanlamaydı bu böyle... birkaç ay sonra yılbaşı; yeni seneyi böyle kırık dökük bir kalple, anlaşılmamış bir ilişkiyi beraberimde sürükleyerek karşılayamam.

    Biralarımızı yudumluyorduk karşılıklı.

    “ Seni çok özledim” dedim.

    “ Bende çok özledim. Sana sarılmayı, yanında olmayı özledim.”

    “ Bugünü o kadar uzun zamandır bekliyorum ki...”

    “ Bana gidelim mi?” dedi.

    “Gidelim” dedim.

    İçkilerimizi yarım bırakıp kalktık masadan. Elimden tutuyordu. Gerçekten de öyle uzun süredir bekliyordum ki onu. Yanında olmak, ona sarılmak istiyordum. Gidelim demiştim. Gidelim... Uzun yol boyunca konuşmadık pek fazla. Sanki anlatacağımız her şey, aşkımız yanında anlamsız kalacaktı. Sanki kuracağımız cümleler bu gerçek dışı rüyanın içerisine, zamanı ve uzaklıkları katacaktı. Sustuk yol boyu... kendimizi saklıyorduk vaktin geleceği ana...

    Evin içine hafif bir rutubet kokusu sinmişti. Pencereleri açtık.

    Sonunda birlikteydik işte; sonu gelmişti günün. Beraberdik.

    “ Seni çok özledim” dedi.

    Sarıldım. Öylesine sarhoş hissediyordum ki kendimi. Yanındaydım; onunlaydım. Dakikalarca sarılabilirdim, sarabilirdim bedenini.

    Yağmur yağıyordu; ıslanıyordum. Ve ağlıyordum galiba. Soğuk kesiyordu bedenimi. Ellerim üşümüştü. Yanaklarımdan süzülen yaşları sildim usulca. Terk etmişti beni. Birini terk etmek için ne kötü bir zaman seçmişti. Kasım ayıydı, kıştı, soğuktu. Yağmur yağıyordu üstelik. Aynı şehirde, aynı nefesi paylaşırken, benden uzaklaştığını, beni artık sevmediğini bir an olsun sezdirmeden, bir kelime etmeden bana üstelik yalanların içinde sarıp sarmalayarak benim ona sevgimi, kirleterek, kırarak gidiyordu; uzaklaşıyordu benden. Bağırıyordum ama yalnızca ben duyuyordum çığlıklarımı. Günlerdir acıkmıyor, susamıyordum. Odama kapanıp ağlıyordum yalnızca. Kimseye sezdirmemeliydim, kimse bilmemeliydi, kimse görmemeliydi göz yaşlarımı. Öfkeliydim ama gürültüsüzdüm. O; hiçbir şey bilmeden, hiçbir şey umursamadan gidecekti bu şehirden. Ve ben çektiğim acının içerisinde havada kalan sorularımla boğulacaktım. Oysa bir gün daha lazımdı bana; yalnızca bir gün daha vermeliydi. Cep telefonumu çıkardım, bir şeyler yazmalıydım. İçimden geçen öfkenin ve nefretin dışında bir şey yazmalıydım. Göz yaşlarımdan telefonun ekranını göremiyordum. “ Boğuluyorum” dedim. “ Nefes alamıyorum, atlatamayacağım gibi geliyor. Belki bir çıkış yolu biliyorsundur, belki bunu aklımdan çıkarmanın bir yolu vardır.” Cevap bekliyordum, henüz gitmemişken, henüz buralardayken bir cevap yazmasını bekliyordum. Oysa boşunaydı. Saatler, günler, yıllar geçse de bir cevabı yoktu sorularımın. Kendisini kurtardığını anladım bir anda benden, kendi cevaplarını bulmuştu ve artık başka bir şeyin önemi yoktu.

    Yağmur yağıyordu; ıslanıyordum. Telefonumu çantama koyup, yürümeye devam ettim. Derin derin nefes alıyordum. Bedenim uyuşuyordu; kendime gelmeye çalışıyordum. Eve gitmek istemiyordum; aklımdan geçenleri unutmaya, sarhoş olmaya, kırıp dökmeye ihtiyacım vardı. Bana ait olmayan fikirler arasında kendimi arıyordum oysa zihnim kendini bulma niyetinde değildi. Niye yürüyordum, nereye gidiyordu bu ayaklar, nereye sürükleniyordum? Dibe vurmaktan söz edilirdi, dibe vurunca anlarmış insan doğrunun ne olduğunu. Oysa bugün anlıyordum ki dibe vurmak yeterli gelmiyordu bazen. Doğru olmak ya da yanlış olmakta önemli değildi. Soğuk bir kış günü şehrin göbeğinde hızla geçen arabalara gittikçe yaklaşarak yürüyordum. Bu ben değildim; belki de ben gerçekten hiçbir zaman kendimi bulamamıştım. Tepkilerimi öngöremiyordum.

    Kendimi sorguluyordum; her anı tekrar yaşıyordum zihnimde. Yanlış olanı, fark edilmeyeni, anlatılamayanı anlamaya çalışıyordum. Günlerin sürati ve heyecanı içerisinde kaybolmuş o küçük ayrıntıyı arıyordum. Kendimi arıyordum ona sarıldığım salonun ortasında. Bana söylediği yalanın içinde olmayan doğruyu, yaşanmayan sevgiyi arıyordum. Ölüyordum; biliyordum bunu. Kendime ait ne varsa bırakıp gitmek geçiyordu içimden. Adım adım silinsin istiyordum gölgem bu sokaklardan. Bir yandan kendimi yok etme arzusuyla savaşıyor, diğer yandan da onun evine gidip yüzünü son kez görmek geçiyordu içimden. Gözlerine bakıp ne kadar aşağılık bir adam olduğunu haykırmak, geride kalan ne varsa tüm yaşanmışlıklarla beraber paramparça etmek, yokluğun karşısında elimde içkiyi yudumlamak ardından bardağı alevlerin içine atmak istiyordum. Ama gidemiyordum işte; cesaretim yoktu kendimi daha da bulandırmaya. Zihnimden geçen anılara durun diyordum, yeter artık. Bu cehennemin içerisinden çıkmalıydım; çıkacaktım.

    Yoldan geçen taksilerden birini durdurdum. Evime gidiyordum. Sükunetimi korumaya çalışarak sohbet ettim şoförle. Oysa herhangi birini öldürebilirdim şu an, boğazına sarılıp tüm gücümle sıkıp herhangi birini öldürebilirdim tam şu an. Evin biraz ilerisindeki markete varana kadar sohbet ettim şoförle. İyi akşamlar dileyip indim arabadan.

    Yağmur dinmemişti hala. Koşarak markete girdim. İçki reyonuna girip, biralarımı aldım. Ardından bir şişe meyveli şarap, cips ve mısır. Kasada iki paket sigara ama onun içtiğinden.

    Apartmanın önüne geldiğimde elimde poşetlerin ağırlığından dizlerim bükülerek bir süre durdum. Burada mı olmalıydım? Başka bir yerde mi? Gerçekten burası mı olmam gereken yer...

    Evde kimse yok, poşetleri mutfağa bırakıp odama geçiyorum, teybe uzun süredir dinlemediğim gürültülü kasetlerden birini takıyorum. Üzerimdekileri çıkarıp yatağa uzanıyorum. Buradayım geldim işte... telefonu çıkarıp son kez ekranını kontrol ediyorum. Cevap yok hala; bende artık burada değilim zaten...

    Bedenim öyle kırık, öylesine yorgun ki... günlerdir bir şey yemiyorum. İnsan aç kalarak öldürebilir mi kendisini rızasıyla? İçerek ölebilir mi ya da anlaşılmadığı, anlayamadığı, yabancılaştığı için her şeye değer mi ölmek? Göz yaşlarım akıyor yanaklarımdan; yastık ıslanıyor. “Bu kaçıncı?” diyorum. “Bu kaçıncı, daha kaç kez üzüleceğim, daha kaç kez yanıltacak bu hayat beni? Daha ne zamana kadar her darbeden sonra ayağa kalkmak ve bu rutin, kendi dışındaki hayata devam etmek zorunda kalacak bu beden? Kaç kez daha anlamadığım insanlara yakın hissedeceğim kendimi? Bu duvarlar arasında daha kaç kez boğulmamak için çırpınacağım ve daha kaç kez sırf cesaretimi toplayamadığım için yaşamak zorunda kalacağım?”

    Gitmeliyim; evet gitmeliyim buralardan. En uzaklara, o gitmeden, o terk etmeden bu şehri, hala aynı nefesi paylaşırken, hala aynı sokaklarda farklı zamanlarda dolaşırken gitmeliyim. Artık biliyorum bunu; algılamakta zorlanıyorum insan ilişkilerini, yalanla doğru arasındaki farkı göremiyorum, kendimle ilgili hiçbir konudan tam anlamıyla emin değilim. Artık biliyorum yaşam ne yazık ki böyle bir şey işte; kırılıp dökülen bir yürekle devam etmek zorunda insan, kimseye güvenmeden, kimseden bir şey beklemeden, kimse için hiçbir şey yapmadan sürdürmelisin, kendin dışında herkesin bir gün sana ihanet edeceğini, sana seni sevdiklerini söylediklerinde aslında yalanlara sığındıklarını, kişisel çıkarlarının başkalarının çıkarlarıyla sürekli çakışacağını, bencil davranman gerektiğini artık her şeyi biliyordum, öğrenmiştim ve son noktaydı o artık benim için. Daha derini, daha dibi yoktu bu denizin. Boğuluyordum, tuzlu deniz suyu ciğerlerime doluyordu; bu yüzden gitmeliydim, kaçmalıydım, kurtarmalıydım bu öfkenin girdabından kendimi.

    Uzanmış; tavanı seyrediyordum...

    Terk edilmiş olmaktan çok anlaşılmamak yüzünden midem bulanıyordu, damarlarımda akıp giden kan dışarı çıkmak için kendisine yol arıyordu. Gitmeliydim buralardan; gitmeli uzaklaşmalıydım ondan.



    “Uzaklara gidelim, yağmurun çanlarına

    Işıklar gölgeler kralının, suyun çıplaklığına”



    Gitmeliyim gerçekten; en uzağına yaşadığım hayatın. Yüreğimin götürdüğü yere; aklımdan geçirip de bir türlü adlandıramadığım, hiç görmediğim zamanların örttüğü yerlere gitmeliyim. Salkım söğüt ağaçlarının gölgelendirdiği nehirlere; akarsuyun dehşet verici bir süratle döküldüğü okyanus kıyılarına, deltalarına eski göllerin, deniz kıyısını görebileceğim ormanlık tepelere gitmeliyim. Olabildiğince uzaklara buradan, olabildiğince derinlerine hayatın. Gitmeliyim yeter ki gideyim buralardan. Kimsenin sesini duyamayacağım, insanların zihinlerinden uzaklaşacağım, silineceğim yüreklerden, sileceğim yüreğimdeki gölgeleri; uzaklara olabildiğine uzaklara gitmeliyim...



    “yürüsün yol, uysal ve inatçı bir yoldaş

    yanımız sıra, çoğalan arzusuna patikaların

    ay tozu yamaçlara, kanın çığlıklarına

    dursun zaman, biz gidelim, çağrılı bir konuk gibi.”



    Gerçekten de gitmeliyim; uzakların nefesi çekmiyor mu yalnız, umarsız gecede. Her an yürek soğuyacağına bu şehirlerin köhne meyhanelerinde, kaçıp gitmeliyim olabildiğince uzaklara. Kimseyi tanımadığım, kimsenin beni tanımadığı yerler aramalıyım ruhumun hayatta kalan son parçasını; yüreğimi de yanında götüren adamın peşinden belki, belki kendime ihanet ettiğim gecelerin birinde kilitleyip denize attığım düşlerin peşinden gitmeliyim. Kendimden uzağa gitmeliyim kendimi bulmak için...



    “Gidelim göğün suretini çizen denize,

    kımıldayan

    taşların şarkılarına, yer altı madenine

    kardeş,

    dağların, sözün tapınağına, soluksuz

    yankısına”



    Gideyim; gideyim ki izi kalsın derinliğinde gölgelerin. İçimi acıtan yüreksizliğimden kurtulabilmek için en uzağa; adını bilmediğim, sözün geçmediği yerlere gitmeliyim. Gideyim ki izi kalsın gölgemin derinlerinde hayatın. Bu akşamın sonunda yola çıkıp tüm cesaretimi toplayıp. Akşamı örterken gecenin karanlık gölgesi, yıldızlara bakıp bulmalıyım yolumu. Ayaklarımı kendi dengesine bırakarak adımlayayım yolları; ardımda zihnimden yavaşça silinen geçmiş, önümde yaşanmamış günlerin telaşı olsun. Yüreğimi götüren adamın sessiz ve sakince adımladığı şehrin sokaklarında bir benzerini, belki de onun kendisini tesadüfen görebilme arzusu içten içe bir hastalık gibi kemirirken bedenimi, öfkelendiren, öfkeden kudurtan yüreğimi; arkada bırakmaktan, ağlamaktan, çıldırmaktan başka yapacak ne kaldı geriye?

    Yapayalnızım evin içinde; büyük bir düş görüyorum. Yanımda boş bira kutuları, sigara izmaritleri kül tablasında ve belki de yirminci kez dönen kasetin sesi. Geçmiş aylarda yazdıklarını okuyorum; sanki bana yazılmamış bu satırlar, onun zihninden dökülmemiş bu cümleler. Sanki başka birileri yaşamış bu aşkı, sanki başka bedenler sarılmış tutkuyla, sanki başkalarının gözleriymiş özlemle bakan birbirine. Yazdıklarını okuyorum, bazı cümleleri tekrar, tekrar okuyorum sonra. sanki bahsedilen yürekler bizimki değil, sanki başka dudaklardan çıkmış seni seviyorum’ lar, sanki ben değilim burada okuyan, yazanda hiçbir zaman O olmamış sanki... Midemde nükseden ağrı yükseliyor, içimden hiç çıkamayacak travmatik, kanserli bir tümör... Kalbimin orta yerine yayılmış, yavaş yavaş sezdirmeden bedenime dağılan, sonunda tüm hücreleri kaplayacak olan. Buradayım ama gitmeliyim artık, çırpınıyor ruhum çıkmak için bedenimden.

    Yazdıklarını okuyorum.

    “ Sana ihtiyacım var! Sakın gitme, terk etme beni.”

    Yazdıklarını okuyorum.

    “ Sensiz zor geçiyor burada zaman. Yanında olmayı özledim. Başımı dizlerine yaslayıp uyusam birazcık. Sonra sen bana bir şeyler içer misin diye sorsan.”

    Yazdıklarını okuyorum gözyaşları içinde;

    “ Üzme kendini. Bizim ilişkimiz düşündüklerinden farklı olacak. Öyle güzel günler yaşayacağız ki. Belki istediğin gibi deniz kenarında bir evimiz olur. Sen çocuklarımızı yetiştirirsin orada. Sıcak iklimlerde yaşarız kendimizi.”

    Odamın ortasında uzanmışım; yanı başımda boş bira şişeleri, izmaritler kül tablasında... Ağlıyorum. okuyorum yazdıklarını gözyaşları içerisinde.

    “ Üzülme sevgilim. Üzme artık kendini. Bu kadar karamsar olma. Artık her şey güzel olacak; seni seviyorum ve en kısa zamanda yanında olacağım. Dün sesin kötü geliyordu. Meraklandırdın beni. Bu kadar üzülme. Geleceğim yanına; bekle beni...”

    Bana yazılmamış bu satırlar sanki; bir aşk romanı okur gibi okuyorum sayfaları. Kendimde değilim artık; bu ben değilim büyük ihtimalle. Dışarıda yağmur yağıyor, gürültüsü odanın içinde doluyor. İçimden hiçbir şey geçmiyor artık, okuyorum ve hiç anlamadığımı fark ediyorum bugüne kadar onu. Mesafelere esir kalmış sözlerinden hangisi gerçek, hangisi anlamlı bilmiyorum artık. Yazdıklarını okuyorum; her sayfasında bu ben değilim diyorum, bu satırları yazanda o değildi hiçbir zaman.

    “ Kasımın son haftası yanındayım. Güzel bir program yap bir tanem. Burada öyle çok sıkıldım ki biraz hava değişikliği iyi gelir bana da. Sen de çok bunaldın biliyorum. Üzme kendini; bırak hayat kendi akışı içerisinde devam etsin. Gelecek günleri düşün yalnız. Beraber olacağımız, bir aile olacağımız günleri düşün. Beni düşün sevgilim.”

    Öfkeyle bağırıyorum odanın içinde. Öfkeden çıldırıyorum belki de çıldırdım bile. Biz böyle değildik; bizim ilişkimiz olamaz böyle sonlanan. Sevmemesini anlayabilirim, artık bir gelecek görmemesini, beni istememesini anlayabilirim. Ayrılmayı istemesini, ürkmesini benden hatta başka birini bile anlayabilirim. Ama bu şekilsiz bitişi, bu kadar yalanı, bu tuhaf ayrılığı anlayamam ki. Oysa öyle uzun zamanlardır tanıyoruz ki birbirimizi, buna ihtiyacımız yok. Bunu anlayamam ki, bunu kabullenemem ki. Biliyor o da farkında ama umursamıyor işte. Yazdıklarını okuyorum akşam karanlığı vururken odanın içine.

    “ Sana karşı kendimi suçlu hissediyorum. Bunun bir şekilde sona ermesi gerekiyordu. Tek açıklaması bu...” Tek açıklaması buydu ona göre ilişkimizin. Bu sona, bu kaçışa bulabildiği tek çözüm buydu...
     
  2. Hazangülü

    Hazangülü Forum Onuru

    Katılım:
    7 Haziran 2006
    Mesajlar:
    9.885
    Beğenileri:
    117
    Ödül Puanları:
    4.480
    Banka:
    991 ÇTL
    “Nefret ediyorum senden” dedim. Duvarlarında yankılandı zihnimin sözler.

    “Nefret ediyorum” senden. Söyleyebildiğin sadece bu mu? Aklına gelen sadece bu mu? Bari başka bir şeyler söyle. Senden nefret ediyorum.” Yalan söylüyordum aslında; ondan nefret etmiyordum. Anlamıyordum sadece, neden bu noktaya geldiğimizi, neden bana bu kadar büyük bir yalan uydurduğunu, neden gerçekleri birkaç gece önce söylemediğini anlayamıyordum. Gerçekten de bu durumun yüreğimin kabullenmediği kısmı, anlayamamaktı. Hiçbir şeyin doğru zamanda konuşulmamasıydı. Dayanamayacağım, tahammül edemeyeceğim yanı buydu işte. En kötü ne hissederdim ki gerçekleri söyleseydi; örneğin başka biri var deseydi, seni sevemiyorum uzaklaşıyoruz birbirimizden deseydi. Ne kadar korkunç olabilirdi ki sözleri. En fazla ne söylerdim ki ona. İnsan kabullenmek zorundaydı yaşamda hiçbir şeyin sonsuza kadar sürmeyeceğini. Yapılacak bir şey kalmadığını anlayabilmeliydi sevdiği başka birini seviyorsa artık. Savaşmanın anlamını yitirdiği zamanlar vardı ilişkilerde; zaman bunu da öğretmişti üstelik bana. Kabullenemediğimin ne olduğunu asla bilemeyecekti. Tutku sanacaktı, aşk sanacaktı, yalnızlık sanacaktı. Oysa ben midemde büyük bir girdapla odamın ortasına uzanmış, zihnimde artık hayali hale gelen geçmiş günler, baş ucumda boş bira şişeleri ile yarı uykulu tavanı seyrederken yalnızca anlaşılmamaktan, anlayamamaktan dolayı öldürüyordum kendimi.

    Sendeleyerek kalkıp; pencerelerden birini açtım. Hava alamıyordum, boğuluyordum. Kasım ayının keskin rüzgarı daldı içeri. Derin nefesler çaldım yüreğinden gecenin. Balkona çıktım sonra; uzaklara bakıp bir ışık aradım kendime. Beynimin karanlığını aydınlatacak, soğutacak yüreğimi. Kendim dışında birini aradı gözlerim karşı balkonlarda; huzur aradım, doğruları aradım, geceyi gündüze çevirecek gün ışığını aradım. Bulamadım benden başkasını görebildiğim uzaklıklarda...

    Eve girdim; yalnızlık kapattı balkonun kapısını. Mutfak masasına dayanıp dengemi sağlamaya çalışırken tuttu iç sesim kolumdan.

    - Biraz dinlen- dedi.

    “İnsan yüz yüze gelmeden herhangi bir şeyi değiştirme imkanına sahip değil galiba” dedim.

    -Hayır- dedi hüzünle.

    Bira şişeleri ve izmaritleri alıp çöp kutusuna dolduruyorum. Sadece yapılması gerektiği için yapıyorum bunu. Teybi kapatıyorum; dayanamayacağım bir kez daha dinlemeye... Yatağımın köşesine oturuyorum. Ellerim uyuşuyor; içimden hıçkıra hıçkıra ağlamak geçiyor ama gözlerim yorgun düştüğünden midir sessizce kendimi dinliyorum. Duvardaki resmine bakıyorum. Özenle çerçevelettiğim fotoğrafından hüzünlü gözlerle bakıyor bana.

    “Ne istiyordun benden, neden yarattığın bu karmaşa... buradasın biliyorum; yüreğimde hissedebiliyorum gözlerini. Aynı şehirdeyiz ve sen bir tek bu yolumu buldun bizim için.”

    Sessizce bakıyor bana.

    Gitmeliyim diyorum. Çıkmalıyım, boğulacağım yoksa...

    Apartmanın merdivenlerinden koşarak iniyorum. Yağmur hala devam ediyor; nereye gideceğim. Bu karanlık sokakta düşünmemek ve kendimden kurtulmak için nereye gitmeliyim. Başka birini aramalı mıyım? Beni daha da yıpratacak birine mi koşmalıyım gecenin yarısı. Bir başkasını mı üzmeliyim kendi hüznümle; yoksa batmaya devam mı etmeliyim, yok olmaya, kan kaybetmeye devam mı etmeliyim?

    Sokak lambasının altında durmuş, düşüncelerimin sakinleşmesini bekliyorum.

    Sokak lambasının ışığı aydınlatıyor geceyi....

    Yağmur damlaları asfaltta akıp gidiyor; sokakta bir başına duruyorum; kendime gelmeyi bekliyorum.

    Derin derin nefes alıyorum; boğulacağım. Kendimde değilim biliyorum.

    “Sakinleş” diyorum kendi kendime.

    - Ölüyorum- diyor iç sesim. -Yardım et bana... Boğuluyorum.-

    Hayal kırıklığı içerisindeyim, nefes alamıyorum. Akciğerlerim kabul etmiyor havayı, her nefes alışımda midemde bir kramp hissediyorum. Yaşamadığım duygusu saplanıyor beynime. Hatta nedense aklıma gelen tek düşünce bu. Zihnim karmakarışık; bilmiyorum. Neden diyorum kendime, neden bu şekilde olsun? Kabullenebilirdim her şeyi, başka birini bile kabul edebilirdim. Neden bu kadar çirkin, bu kadar şekilsiz?

    “Hayır” diyorum kendime; hiç bir şey bu kadar dramatik başlayıp, bu kadar kötü finalle sonlanamaz. Yanılmış olabilirim belki, yanılgılarım konusunda dehşet derecesinde kendimi tanıyorum çünkü, ama böylesi bir son yüreğime, hissettiğim sevginin büyüklüğüne aradan geçen neredeyse on uzun seneye, yaşımıza ve yaşadıklarımıza birbir, hangisine yakışıyor, hangisi hak ediyor bunu; bilmiyorum. Midemde bir kramp, odanın ortasındaki halıya uzanmış, tavanı seyrediyorum.

    “Hayır” diyorum kendi kendime.

    “Evet” diyorum sonra. Kendime bir çıkar yol bulmalıyım. Kafamın içindeki sonu gelmez çarpıntıya daha fazla dayanamayacağım. Kısa bir süre içinde derin sarhoş şekilde arabamı kullanırken, yanağımdan akan gözyaşlarını silerken bir elimle, diğer elimi direksiyondan ayırmadan karanlık bir yolun sonunda kendi uçurumumu bulacağım sanırım. Ayaz kış gecesinde arabadan inip gökyüzünden derin bir nefes alıp, karanlığın içinde bir tanık arayacağım kendime. Yıllardır yüreğimde sakladığım cesaretsizliğimi bir kenara bırakıp, öfkeyle haykırarak dağlara isimlerini, sırdaşım olacak gökyüzünden gelecek yardımı bekleyeceğim. Sıkılacağım bir süre sonra, arabanın direksiyonuna geçip, sarp kayalığın en tepesinden bırakacağım gökyüzüne kendimi. Boşluğun içinde debelenirken, teypten gelen gürültülü müziğin içinden beni isteyen, çağıran sesleri dinleyeceğim. Yere çarptığımda patlamanın verdiği ani şokla düşünmekten çok anın keyfini çıkarmaya karar vereceğim. Gideceğim derin sarhoş buralardan. Yürüyüp gideceğim; aklımdan geçirip de bir türlü adlandıramadığım, hiç görmediğim zamanların örttüğü yerlere gideceğim.

    “Hayır” diyorum sonra tekrar. Burada kalmaya devam edeceğim. Kollarımda güç kalmayıncaya, nefesim boğazımda düğümlenmiş, midemde büyük bir girdap, beynimin duvarlarına çarpan binlerce düşünce odamın içinde bağırmadan, gürültü yapmadan gideceğim buralardan. Öyle sessiz olacak ki gidişim, yok olduğumu fark edemeyecek kimse. Ardımda ne bir not, ne de veda mektubu bırakacağım. Belki günlük yazılarım içerisinde insanlar kendilerine yazılmış bir söz, arkada bırakılmış biraz sevgi arayacaklar. Oysa zamanla anlayacaklar ki; büyük bir telaştı benim için yaşam. Sürekli öğrenmeye çalışarak mutlu olmanın sırrını, sürekli koşturmalar, büyük ve ihtiraslı aşklar peşinde sürüklenerek, hayatın bana uzaktan bakan gözlerinden geleceği görmeye çalışarak geçti tüm zamanlarım. Adımlarımı öyle hızlı atıyordum ki sokakta yürürken, insanlar sağa sola çekilmek zorunda kalıyorlardı. Oysa kesilmesi gerekiyordu yolumun; birinin bana “Dur artık!” demesi gerekiyor, kolumdan çekip kendi hayatıma zarar verdiğimi anlatması gerekiyordu. Durmalıydım artık, durmalı, nefes almak için kendime zaman tanımalıydım. Düşünmeden geçecek huzurlu günlere ihtiyacım vardı. Uzaklaşmalıydım caddesinin kenarından. Kendimi yok ediyordum; kendi hayatıma farkında olmadan son veriyordum belki. Rahatlamalı ve düşüncelerimin içindeki tüm karamsar, riyakar ve belki de tutkulu yanları birbir ortadan kaldırmalıydım. Durmalıydım artık... Durmalıydım.

    -Hayır- dedi iç sesim. -Bu hayattan keyif almana olanak yok artık. Yaşlandın ve her şey yıpratıcı geliyor sana. Durursan eğer, nefes alırsan tekrar, bir limanda olduğunu varsayıp kendini kandırmaya başlarsan, bugüne kadar kendin için yarattığın ama her zaman görmekten kaçındığın hiçlik içerisinde tekrar kaybolursun. Kendine bu koyu girdap içinde bir yer bulamazsın; artık her şey için çok geç. -

    “Kendimi affetmeliyim herkesten önce, bu şekilde devam edemem. Bu ahmaklığın boyunduruğunda yaşamaya, her geçen gün biraz daha yanmaya kendi cehennemimde.” Durmalıyım ve durmalı dünya; ben durduğum için caddeden hızla geçen arabalar durmalı, sonbahar rüzgarında savrulan yapraklar, gökyüzünde uçan küçük kuş yavrusu, karşıdan karşıya geçen kedi, camın ardında gazete okuyan yaşlı adam, bahçede top oynayan çocuklar, yaşayan ve yaşamayan her şey durmalı; yalnızca bir dakikalığına düşünmeye, yaşamaya ve nefes almaya devam eden “ben” kalmalıyım geriye.

    “Durmalıyım”

    -Hayır- diyor içsesim. -Kendine ihanet ettin severek bir başkasını. Yüreğini O’ na vererek, güvenerek tüm benliğinle, inanarak günbegün herkes dışında en çok kendine ihanet ettin. Bu saniyenin sonunda yalnızca kendini sakatladığın, yarım bıraktığın, yok ettiğin için durmayacak ayakların; yürümeye, hızla yürümeye devam edeceksin. Yüreğin kan ağlamaya devam edecek. Terk edildiğin için değil, terk edemediğin ve yenildiğin için kendini aşağılanmış, körleştirilmiş, kırılmış hissedeceksin.-

    “Durmalıyım” diyorum. Susturmaya çalışıyorum kalbimin atışını. “Her seferinde böyle olmak zorunda mı? Hata yapmadım oysa ben, inanmak hata olabilir mi gerçekten? Söylenene inanmayarak başlayabilir mi bir ilişki? Karşındaki sana, seni sevdiğini söylüyorsa, seni kırmaktan, üzmekten korktuğunu söylüyorsa, her gece saçlarını okşarken beni sevmeye devam et olur mu, bir gün sevmekten vazgeçme beni, seni kaybetmek düşüncesi yüzünden uyuyamıyorum diyorsa ve sen inanıyorsan bu sözlere, yılların verdiği o tuhaf güven duygusu yüzünden belki de mutlu olduğun için onun yanında, huzurlu hissettiğin için kendini hata yapmış yanılmış olabilir misin? Yanılmış olabilir miyim?”

    -Hala farkında değilsin hayatın anlamının öyle değil mi? Şu güçlü, kendinden emin, soğuk bedeninin, öfkeli gözlerinin ardında hala hiç kurtulamadığın kırılgan ve hala aşka inanan, hala sevebilen bir yürek var biliyorum. Bu yüzden hiç büyüyemeyeceksin, hep çocuk kalacak zihninin bir kısmı. Bu yüzden ahmaksın diyorum sana. Bu yüzden bir tek ben tanıyorum ve anlıyorum seni. Bu yüzden yalnızsın ve yalnız dönüyorsun geceleri yatağına. Bu yüzden ürküyor insanlar senden; nerede duracağını, ne yapabileceğini tahmin edemiyorlar, çekiliyorlar yolundan. Bu yüzden yalnızsın ve yalnızlık mutsuz ediyor seni. Güven vermiyorsun ve güvenilir insanlar girmiyor hayatına. Hala farkında değilsin üstelik; artık gidemezsin, ayrılamazsın kendine kurduğun bu hayat içerisinden. Üzerinde durduğun dünyaya ait değilsin, kendine kurduğun tuhaf ve biçimsiz yaşama aitsin sen.-

    “Durmalıyım” diyorum. “Durmak zorundayım artık, bitiyorum; yok oluyorum. Üstelik yanılıyorsun, tanımıyorsun beni. Kendi kördüğümüm içerisinde bir tek sana danışıyorum diye beni tanıdığını iddia edemezsin.

    -Hayır; artık çok geç bir tanem... Kan kaybediyorsun; ölüyorsun. Her seferinde yeni bir ders alamazsın hayattan. Binlerce hata yapma şansı vermiyor yaşam. Gerçek olan diye sıkı sıkıya sarıldığın her şeyi avuçlarında sıkıp, öldürdün sonunda. Kalbin atmıyor artık, kendine yenildin, artık kendin değilsin...Artık çok geç bir tanem... Artık çok geç hayatı anlamak için. Rüzgar gibi geçti yaşam önünden; biraz çaba gösterseydin anlayabilecektin onu, yakalayabilecektin eteklerinden. Şimdi çok geç bir tanem. Yaşamıyorsun sen; az önce arabayı park ettiğin uçurumun kenarından atarak kendini son seçim şansını da kullandın. Yoksun sen şimdi; bu yüzden insanlar fark etmiyor, bu yüzden kimse tanımıyor bu şehirde seni, bu yüzden soğuk havalar, bu yüzden odanın ortasına uzanmış kıpırtısız yatıyorsun.-

    “Yanılıyor olmalısın, bir tercih yapmadım ben; tercih şansı vermedi kimse bana. Bu ayaz kış gecesinde kendime ihanet etmedim ben; bir ağaçtım ormanda. Soğuk kesiyordu bedenimi, terk edilmiştim. Başıboş bırakılmıştım, sokaktaydım, yalnızdım. Aklımdan geçenlerden çok bu yalnızlık, bu terk edilmişlik duygusu öldürüyordu beni. Soğuk kesiyordu; üşüyordum.”

    - Şimdi çok geç bir tanem. Yaşamıyorsun sen; ne ormanın ortası var artık, ne bir zamanlar yürüdüğün cadde, ne geçmiş ne de gelecek... Yaşamıyorsun sen. Bir tercih yaptın, uçurumun kenarında. Düşünsene! Düşünmeye hatırlamaya çalışsana kendini. Bu yüzden tuhaf geliyor sana artık yaşamak. Bu yüzden yolda yürürken görmüyor insanlar seni. Bu yüzden her nefes alışında hissettiğin yalnızca acı. Bu yüzden akciğerlerin kabul etmiyor içine havayı. Hatırlamaya çalışsana; terk edildiğin gün karar verdin buna. Güçlü davranmaya çalıştın önce; kendin olmaya, aynı sen olmaya çalıştın. Oysa biliyordun aynalar yalan söylemiyordu. Devam ettiremeyecektin, aynı sen olamayacaktın bu hiçbir şeye, hiçbir ana benzemiyordu çünkü.-

    “ Öyle keskindi ki gecenin soğuğu; üstelik terk edilmiştim. Başıboş bir sokak kedisi gibi beni arkada bırakıp giden adamı çağırıyordum. Gece inliyordu çığlıklarımdan; dayanamıyordum, dayanamayacaktım. Öyle çok inanmıştım ki beni sevdiğine, gün gelip gideceğini aklıma bile getirmemiştim. Üstelik soğuktu gece. Nefes alamıyordum, boğuluyordum karanlıktan. Yalvarıyordum geri dönmesi ve beni tekrar sevmesi için. Oysa O çoktan uzaklaşmıştı; umurunda değildim artık. Dün gece yanımdayken söylediklerini anımsıyordum bir bir. Sokaklarında yürürken şehrin ellerimi sıkıca tutuşunu, sarılmasını belimden; birer birer anımsıyordum. Zihnimden arta zamanda yaşadığımız her şey canlanıyordu. Bir yandan ağlıyordum; göz yaşlarıma engel olamıyordum. Ve biliyordum sevmiyordu artık beni; üstelik uzun süredir sevmiyordu. Kandırmıştı, yalan söylemişti. Şimdi bir sokak kedisi gibi bilmediğim, tanımadığım bir yolda yapayalnız ölmeye bırakmıştı. Öyle keskindi ki gecenin soğuğu; nefes alamıyordum. Çığlıklarım dinmeye başlamıştı; tükeniyordum. Ölüyordum üstelik. Bir süre sonra göz yaşlarımın akmadığını fark ettim.”

    -Biliyorum bir tanem. Bende oradaydım. Başıboş bir sokak kedisi gibi bıraktı seni ve umurunda değildin artık. Ne kadar ağır geldiğini biliyorum yüreğine, yürüyemez oldun. Bacakların tutmuyordu, konuşamıyordun. Sonra oturup yolun kenarında çimenlerin üstüne, seni tekrar almaya geleceği anı bekledin. Biliyorum ne kadar ağır geldi yüreğine söylediği yalanlar. Dün akşam saçlarını okşuyordu elleri ve bugün seni bıraktı aynı ellerle. Sözleri hala yankılanıyordu kulaklarında biliyorum bir tanem.-

    “Soğuktu hava; kilitlenmişti dudaklarım. Hiç bir şey söyleyemeyecektim bundan sonra. hiçbir şey düşünemeyecektim. Karanlıktı gökyüzü, uzandım çimenlere. Durmuştu zaman bir anlığına sanki, tüm ağırlıyla gökyüzü omuzlarımdaydı. Orada karanlık gökyüzüne gözlerimi dikmiş oturuyordum. Ölüyordum; öldüğümü biliyordum sessizce. Haykırdım ismini; öyle çok bağırdım ki sonunda kendi sesimi tanımaz oldum. Sanki yankılanıyordu gürültüyle, sanki bana ait değildi, sanki başka bir yerlerden başka bir zamandan

    HAZEL TURAN
     

Sayfayı Paylaş