1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Hunlar Hakkında - A. Deliorman

Konusu 'Genel Türk Tarihi' forumundadır ve e-PaCk tarafından 12 Mayıs 2009 başlatılmıştır.

  1. e-PaCk

    e-PaCk Forum Gururu

    Katılım:
    12 Ekim 2008
    Mesajlar:
    2.481
    Beğenileri:
    44
    Ödül Puanları:
    1.880
    Banka:
    331 ÇTL
    Hunlar Hakkında


    Tarihte kurduğumuz bütün devletlerin kaynağı, Asya’daki Büyük Hun Devleti’dir. Varlığını çeşitli şekillerde 600 yıldan fazla sürdüren Hun toplumu, Attila’nın Avrupa Hun Devleti’ni, Güney Asya’daki Akhun Devleti’ni, Çin’deki Tabgaç Devleti’ni de bağrından çıkarmıştır. Milattan hemen sonraki yıllarda Karadeniz’in kuzeyine göçen Hunlarla Attila’nın vârislerinin aynı bölgeye getirdikleri Hunların karışmasından Bulgarlar meydana gelmiştir. (Eski Türkçede "bulgamak" karışmak anlamına geliyordu). Bu süreç daha sonra Göktürkler ve Uygurlar vasıtasıyla, İslâm-Türk devletlerine intikal etmiştir. Selçuklularla Osmanlılardaki askerî yapı, devlet anlayışı, Türk cihan hâkimiyeti ülküsü gibi unsurlar, Büyük Hun Devleti döneminden beri sürüp gelmiştir.

    Tarihimizde bütün Türkleri tek devlet, tek bayrak altında toplayan ilk siyasî kuruluş Hun Devleti’dir. Bazı tarihçiler, -özellikle batıdakiler- bu devleti "gevşek konfederasyon" olarak nitelendiriyorlar. Öyle bile olsa, sonuçta siyasî birlikten bahsediyoruz. Adını veya niteliğini şöyle veya böyle ansanız dahi Hun birliği, devletten başka bir şey değildir.

    Asya’nın en eski yerleşik toplumu olan Çinliler, Hunlarla asırlar boyu başa çıkamamışlardır. Ancak, kendi kültürlerini kabul ettirmek suretiyle bazı Hun boylarını Çinlileştirmeyi başarmışlardır. Bir Türk siyasî kuruluşu olarak ortaya çıkan Tabgaç Devleti böylece kimlik değiştirmiştir. Çin’e yerleşen dağınık bazı boylar da aynı âkıbete uğramıştır. Bu gelişmeden, bugün dahi çıkaracağımız dersler vardır. Maruz kaldığımız ağır kültür baskılarının bizi ne kadar kötü etkileyeceğini söyleyip durmamız bu sebeptendir.

    Hunlar hakkındaki ikinci iddia, onların göçebe olduklarıdır. Bazı tarihçiler "göçebe atlı kültürü" diyerek bir bakıma Hunları küçümsemeye çalışmaktadır. Halbuki Hun hayatı ile göçebeliğin bir ilgisi yoktur. Göçebe kültürünün karakteristik unsurları Hunlarda bulunmuyordu. Hunların ekonomisi, hayvancılığa dayanmaktaydı.. Çünkü bozkır şartlarında tarıma öncelik vermek mümkün değildi. Büyük hayvan sürülerini beslemek için geniş otlaklar gerekiyordu. Sürüleri yazın yüksek yaylalara (yaylak), kışın vadilere (kışlak) götürmek gerekiyordu. Bunu, bugünkü sosyal hayata getirirsek, sıcak bölgelerimizdeki yaylaya çıkma geleneğine benzetebiliriz. Kışın büyük şehirlerde yaşayanların yazları Ege ve Akdeniz bölgelerindeki yazlık evlerine giderek tatil yapmaları da aynı niteliktedir. O zaman bugünkü Türk toplumuna da "göçebe" mi diyeceğiz?

    Hunlar usta demirciydiler. Esasen "demir" bizim eski tarihimizin karakteristik bir unsurudur. Hun ülkesindeki zengin demir yatakları da bu sanatı besliyordu. Demirden, mükemmel kılıçlar, kargılar, ok uçları, yani döneminin en gelişmiş silâhları yapılıyordu. Hunların Çinlilere, Moğol Siyenpilere ve başka Asya kavimlerine kolayca hâkim olmalarının sırrı da buydu. Evlerde masa, sandalye, dolap gibi eşyalar kullanılıyordu. Yani demir sanayiinin yanı sıra diğer zanaatlar da gelişmişti. Bu bakımdan Hun toplumunda kalabalık bir esnaf ve zanaatkâr zümresinin bulunduğu anlaşılmaktadır. Hayatları daha ziyade çadır ve otağlarda gecen Hunlar, sayılı yerleşim yerlerinde evler de inşa ediyorlardı. Bu evlerin altından sıcak su borularının geçtiği kazılardan anlaşılmıştır. Demek ki, dünyadaki ilk kalorifer örnekleri de Hunlarda görülmüştür.

    Hunlardaki dinî inancın Şamanlık olduğu da ileri sürülmüştür. Tamamen yanlıştır. Çünkü Hunların inanışı Gök Tanrı’ya dayanıyordu. Hun hükümdarının unvanı "Gök Tanrı’nın tahta çıkardığı Tanrı Kut’u Tanhu" idi ki, kısaca Tanhu kelimesiyle ifade ediliyordu. Şamanlar ise, kendilerinde doğaüstü özellikler olduğu farz edilen kimselerdi. Bunlar, öteki âlemden haber verirler, hastaları iyileştirirler, fal bakarlar, bir nevi müneccimlik vazifesi görürlerdi. Dine müdahale imkânları yoktu. O bakımdan Şamanizm adıyla anılan sistem Hunlarda geçerli olmamıştı. Tanrı, gökteydi, göğün kendisiydi. Göğü hiçbir mekâna sığdırmak ve maddî unsurlarla tasvir etmek mümkün değildi. Onun içindir ki, Hunlar Tanrı’yı simgeleyen putlar ve putların korunması için gerekli büyük tapınaklar yapmamışlardır. Yunan ve Roma medeniyetlerinin, Azteklerin, Mezopotamyalıların, İnkaların ve Mayaların tapınak kültürüne Hunlarda rastlanmamasının sebebi budur. Bu saydıklarımızı medenî, Hunları göçebe addedenlerin iddialarını bu cihetten de gözden geçirmeleri gerekmektedir. İkisini bu bakımdan mukayese etmek yanlışların büyüğüdür.

    Hunlar, başta Mete (Motun) olmak üzere büyük başbuğlar ve devlet adamları yetiştirmişlerdir. Onların sayesinde Hun Devleti, tarihteki birkaç büyük imparatorluktan biri hâline gelmiştir. Yazı olmadan böyle bir devleti yönetmek hemen hemen imkânsızdır. Onun için Hunların yazıyı kullandıkları tahmini yapılıyordu. Esik Kurganı’nda ele geçen Altın Elbiseli Adam’ın mezarındaki bir tas üzerinde Orhun yazısının ilkel harfleri bulununca bu tahmin kesinleşmiştir. Demek ki Hunlar, M.Ö. 4.yüzyılda yazıyı kullanmaktaydı. Bir yazının ortaya çıkıp gelişmesi uzun zaman istediği için, Türk tarihindeki yazının geçmişini daha da ileri götürmek gerekir.

    Hunlar hakkında bildiklerimiz yine de sınırlıdır. Yeni kazılar yapılıp yeni bilgilere ve bulgulara ulaşıldıkça Hun tarihinin ve medeniyetinin daha da aydınlatılacağı şüphesizdir. Ama, bize düşen, bu uzak atalarımızla övünç duymaktır, onları küçümsemek değil.

    Altan DELİORMAN
     

Sayfayı Paylaş