1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

İbn-i Sina Ve Tıp Tarihindeki Yeri

Konusu 'Dünya Tarihi' forumundadır ve Suskun tarafından 24 Nisan 2011 başlatılmıştır.

  1. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    İbn-i Sina Ve Tıp Tarihindeki Yeri
    5000 yıllık tıp tarihi içinde Hipokrat (460-375), Galen (129-200) ve İbn Sina (980-1037), erleri ve tıbbi anlayışlarıyla günümüz modern tıbbının oluşmasında başlıca rolü oynamışlardır.

    Yüzyıllardır, tıp dünyasında bir sacayağı oluşturan bu üç hekimden İbn Sina, Batı dünyasında diğerlerine nazaran daha bilgili ve etkili olduğu düşüncesiyle, Ortaçağ’dan buyana Tıbbın Prensi” olarak vasıflandırılmış, ressamların tablolarında başında bir taç, sağında ve solunda Hipokrat ve Galen’le birlikte resmedilmiştir. Bu düşünce, asında tarihi bir gerçeği yansıtmakla beraber, İbn Sina’yı eşsiz yapan şeyin temelinde geçmiş büyük hekimlerin eserlerinin ve fikirlerinin olduğunu unutmamak gerekir.

    Bilindiği gibi, M.Ö. V. yüzyılda Batı Anadolu’da yaşamış olan Hipokrat, tıbbı sihirden, mitolojiden kurtarmış, müşahede ve tecrübeye dayanan günümüz tıbbının temellerini atmıştır. O’nun ve öğrencilerinin eserleriyle Akdeniz çevresinde yerleşmiş olan tıbbi anlayışla yerişmiş olan Bergamalı Galen, bilhassa anatomi ve fizyoloji gibi temel bilimler alanındaki çalışmaları ve yazdığı beş yüze yakın eseriyle bütün Ortaçağ boyunca yetişmiş hekimlerin hocası durumunda olmuştur.

    Batı dünyasının Roma’nın çöküşünden itibaren yaklaşık bin sene kadar yaşadığı karanlık çağ sırasında, Yakın Doğuda İslamiyet’in zuhuruyla yüz sene gibi kısa bir zamanda, İspanya ve Hindistan arasındaki antik büyük medeniyetleri içine alan, birçok ülkenin İslam Medeniyetine katılmasından sonra, tarihte pek görülemeyen bir hadise vuku bulmuştur:

    Kur’an ve Hadislerin, ilmi teşviki ve alime verdiği ehemmiyet sebebiyle Müslümanlar büyük bir ilim aşkıyla, ilmi nerede bulmuşlarsa oradan öğrenmeye başlamışlardır. Bu maksatla devletin kurduğu tercüme okullarında iki yüz sene zarfında antikitenin hemen bütün eserleri İslam’ın müşterek ilim dili olan Arapçaya çevrilmiş ve müslüman alimlerin hizmetine verilmiştir. Bundan sonra geçmişin bilgileriyle kendi tecrübelerini mezceden müslüman ilim adamları orijinal eserler vermeye başlamışlardır. Binlerle ifade edeceğimiz ilim adamı arasında tıbbi alanda bilhassa Taberi’nin (839-934) Firdevsü’l-Hikme’si, Ebubekir Z.Razi’nin (850-934) Kitabü’Havi’si, Ali B.Abbas’ın (ölm.994) Kamil as-Sinaa (Kitübü’lMeliki)si, İbn Sina’ya gelinceye kadar başlıca tıbbi eserlerdir.

    İşte İbn Sina bu büyük birikim sayesinde kısa zamanda tababeti şahsi tecrübeleriyle birleştirerek devrinin büyük hekimi oldu. Bu hakikat, yüzyıllardır Doğu dünyasında şu veciz ifadeyle söylenegelmiştir:

    “Tıp yoktu, onu Hipokrat buldu.
    Ölmüştü, Galen diriltti.
    Kördü. Huneyn b. İshak Gözlerini açtı.
    Dağınıktı, Ebubekir Razi topladı.
    Noksanlarını da İbn Sina tamamladı.”

    Tıp, felsefe, astronomi, biyoloji, jeoloji, edebiyat, vs… ‘ye dair iki yüze yakın eserin sahibi olan İbn Sina’nın başlıca tıbbi eserleri Düsturu’t-Tıbbi, Risale-i Kulunç, Hasbe’l-Beden, Risale-i Hıfzıssıhha, Urcuze, Edviye-i Kalbiye ve Kanun fi’t-tıb’dır. Bunlar arasında en önemlisi, W.Osler’in Tıbbın Kitab-ı Mukaddes’i” olarak vasıflandırdığı el-Kanün fl’t-Tıb, yaklaşık bir milyon kelimelik bir tıp ansiklopedisidir. Bu eser, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi Hipokrat, Galen, Razi, Ali b.Abbas gibi büyük hakimlerin eserlerindeki bilgiler yanında, kendi müşahedelerinin bir sentezidir. Kitabın orijinal tarafı, kendinden öncekilere nazaran daha sistematik ve didaktik oluşudur. Bu mükemmellik aynı zamanda İslam tıbbının durgunlaşmasına da sebep olmuştur. Çünkü Kanun gibi son derece ihalatı bir kitaptan sonra geriye bir doktorun yapacağı araştırma kalmamıştı.

    Kanun beş kitaba, kitaplar da çeşitli bölüm ve alt bölümlere ayrılarak kaleme alınmıştır:
    I. Kitap: Anatomi, fizyoloji, hijyen ve genel tedavi prensiplerini
    II. Kitap: Farmakoloji ve materya medikayı
    III. Kitap: Organik hastalıkların 22 bölüm halinde anatomi-patolojik bakımdan incelenmelerini
    IV. Kitap: Ateşli hastalıklar, iltihaplar, kaşıntılar, cerrahi ve kırıklar, zehirlenmeler ile cilt hastalıklarını
    V.Kitap: Tedavi metotları ile 800’e yakın ilacı ve tesir mekanizmalarını ihtiva eder.
    Eserde, menenjitin bir beyin zarı iltihabı olduğu, santral ve periferik yüz felçlerini, meme kanserlerinde göğsün sağlam dokuyu da iğne alacak şekilde geniş olarak çıkarılması, suların kaynatılarak veya filtreden girilerek içilmesi gibi daha birçok bugün dahi geçerli fikirler vardır.

    Kanun, kendisinden sonra yeni tıbbın doğuşuna kadar Doğu ve Batı dillerinde yazılmış bütün tıbbi eserlere kaynallık etmiştir.

    İlk defa XII. yüzyılda Cremonalı Gerhard tarafından Latinceye tercüme edilmiş ve matbaanın icadına kadar, bu çevrinin el yazmalarından istifade edilmiştir. Daha sonra, son baskısı 1658’de Louvain’de olmak üzere XV ve XVI. yüzyıllarda 35 defa çeşitli Avrupa şehirlerinde basılmıştır. Ayrıca 1491’de Natan Hameati tarafından İbraniceye çevrilmiş, 1593’te de Roma’da Arapça olarak basılmıştır.

    Netice olarak ifade etmek gerekirse Kanun, Avrupa tıp fakültelerinde 6 yıl bir ders kitabı olarak okutulmuştur.

    İslam dünyasında nasıl, Mevlana denince Celaleddin Rumi, Mesnevi denince onun eseri akla gelirse; eş-Şeyh, er-Reis denince İbn Sina, Kanun denilince de onun eseri akla gelir. İbn Sina, gerek ilim dünyasında, gerekse Türk-İslam toplumunda efsaneleşen bir şahsiyet olmuştur. Nizami-i Aruzi “Eğer Hipokrat ve Galen sağ olsalardı, İbn Sina’nın önünde secde etmesi gerekirdi” demiştim.

    İbn Sina, ilim dünyasında tanındığı kadar, hiçbir ilim adamına nasip olmayacak derecede halka mal olmuş idi. Hakkında masal, hikâye, fıkralar yazılmış şiirlerde ismi ve tıbbi eseri Kanun ile felsefi eserleri Şifa, İşaret, birer sembol olarak kullanılagelmiştir:

    Elvar-ı hatı bağladı Kanun-ı vefayı
    Dil hastalara la’l-Şifa-saz yerinde (Nev’i)

    Şifadur la’l-i çeşmi hikmetü’l-ayn
    Rumfız-ı gamzesi şerh-i İşarat
    (Tacizade Cafer Çelebi)
     

Sayfayı Paylaş