1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

II. Dünya Savaşı’ndan Sonra Çok Partili Hayata Geçişte CHP ve İsmet İnönü

Konusu 'Cumhuriyet Tarihi' forumundadır ve e-PaCk tarafından 22 Mayıs 2009 başlatılmıştır.

  1. e-PaCk

    e-PaCk Forum Gururu

    Katılım:
    12 Ekim 2008
    Mesajlar:
    2.481
    Beğenileri:
    44
    Ödül Puanları:
    1.880
    Banka:
    331 ÇTL
    II. DÜNYA SAVAŞI’NDAN SONRA ÇOK PARTİLİ HAYATA GEÇİŞTE CHP VE İSMET İNÖNÜ



    Durmuş Ali KOLTUK​

    Araştırma Görevlisi, Gazi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü​



    Özet: Türkiye’nin Tek Partili hayattan çok partili hayata geçişi sorunlu ve sancılı olmuştur. Özellikle Cumhuriyetin kurucu kadroları 1925 ve 1930’daki deneyimlerinde etkisiyle muhalefete asla hoşgörüyle bakmamışlardır. II. Dünya Savaşı’nı ABD ve İngiltere’nin başını çektiği ‘Demokrasi Cephesi’nin kazanması, Savaşın sonundan itibaren Türkiye’yi bir nevi Demokrasi’ye ve çok partili hayata geçişte itici bir unsur olmuştur. Bu makalede, özellikle savaşın sonuna doğru dış gelişmelerin, Türk iç politikasına yansımaları anlatılmak istenmiştir.​



    Anahtar Kelimeler: II. Dünya Savaşı, Cumhuriyet Halk Partisi, Demokrat Parti, İsmet İnönü.​





    Giriş



    Türkiye, 23 Şubat 1945’de Almanya ve Japonya’ya savaş ilan edip Müttefiklerin yanında yer alınca Birleşmiş Milletler’in kurucu üyesi olmaya hak kazandı. Ardından çok önemli bir gelişme olarak 24 Şubat 1945’de ABD ile Türkiye arasında ‘‘Ödünç Verme ve Kiralama Antlaşması’’ imzalandı. Bu olayların ardından ABD ve İngiltere’nin müttefiki olarak Türkiye’nin, demokratikleşme yolunda önemli adımları atması gerekliliği ortaya çıktı. Bu bağlamda 1945 ve Ocak 1946’da Demokrat Parti’nin kuruluşuna kadar ki geçen dönem Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi hayatında çok önemli bir dönüm noktasını teşkil eder. Bizde bu çalışmada, dünyadaki gelişen olayların etkisiyle Türkiye’nin siyasi, demokratik reformları gerçekleştirmek zorunda kalmasını ele alacağız.​



    Birleşmiş Milletler örgütü demokrasi temeli üzerine inşa ediliyordu ve son anda Almanya ve yandaşlarına savaş açan Türkiye’de düşünce, vicdan, örgütlenme özgürlüklerinin kısıtlanmasına, tek partili bir düzenin sürmesine kimse hoşgörüyle bakamazdı. Nitekim Cumhurbaşkanı, Milli Şef İsmet İnönü, 19 Mayıs 1945’deki nutkunda çok partili yaşama geçileceği müjdesini vermişti. Mecliste ve basın organlarında muhalefet daha bir açığa çıkmıştı. Dış dinamiklerin adeta daha kaçınılmaz hale getirdiği demokratikleşme, iç dinamikler tarafından da öne çıkartılıyordu (Çavdar, 1999; 402).​



    1945’te, İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda, Türkiye hala kapalı bir toplumdu. 1923’de Mustafa Kemal Paşa’nın kurduğu Halk Fırkası ilk önce Cumhuriyet Halk Fırkası, daha sonra da Cumhuriyet Halk Partisi’ne (CHP) dönüşmüştü. CHP tek partili bir sistem içerisinde muhalefetsiz bir iktidardaydı. Bu sistemde anlamlı olan sadece bir tek partinin varlığı değildi. Daha da önemlisi, parti ile hükümet arasında bir ayrımın olmamasıydı. Gerçekte parti, hükümetti. Bu nedenle de birçok durumda partinin il yöneticileri aynı zamanda ilin valileriydi ve neredeyse tüm devlet memurları CHP üyesiydi (Ahmad, 1996; 15).​



    A. CHP’nin Kuruluşu



    1940’lardaki Türk Siyasi sisteminin kökleri, 1920’lerin başındaki Milli Mücadele dönemine ulaşır. Kentli orta sınıf ve aydınlar, ordu ve devlet görevlileri ve Anadolu eşrafı arasında zımni bir ittifakın sonucuydu. Bu ittifak, Anadolu’yu Batılı galip güçler tarafından bölünmekten kurtardı ve sonra da yeni rejimin temellerini attı. Daha Milli Mücadele sırasında bile, milliyetçiler Türk Devleti’ne yeni bir yapı ve biçim vermeye başladılar. Hâkimiyet padişah-halife’den alınıp koşulsuz millete verildi; bütün iktidar, yeni ortaya çıkan Türk Devleti’ni yöneten Büyük Millet Meclisi’ne verildi. Türk siyasi sistemi, değişen koşulların​

    gereklerine cevap ermek için zamanla değişti. Eylül 1919’da Sivas Kongresi’nde kurulan Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyeti, Ekim 1923’de Halk Fırkası’na, Kasım 1924’de Cumhuriyet Halk Fırkası’na dönüştürüldü. Milli Mücadele sırasında ortaya çıkmakta olan Kemalist devletin biçim ve yapısını tanımlamak için çeşitli kararlar, 20 Nisan 1924 Anayasası’nda birleştirildi (Ahmad, 1996; 16).​



    Türkiye’de çok partili sisteme geçiş yıllarında, basın yayın araçları ve okuryazarlık düzeyinin çok yüksek olduğu söylenemezdi. Ancak 1923 Cumhuriyet’in ilanı yılları ile kıyaslandığı zaman bu konudaki oranların hızlı bir gelişme gösterdiği, örneğin; okuryazarlık oranının 1927’de %8,5’den, 1935’de %20,4’ü ve 1945’de de %30,2’yi bulduğu, bu dönemde kitap gazete, dergi tirajlarında önemli artışlar olduğu ve 1940’lı yılların en hızlı kitle iletişim araçlarından birisi olan radyo sayısının 1945’de 176.242’ye yükseldiği anlaşılmaktadır. Bilindiği gibi toplumda kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması, o toplumdaki sosyo kültürel yapının değişmesini hızlandırır. Bu durum ise, bireylerin toplumsal, siyasi ve ekonomik ihtiyaç ve özlemlerin artmasına, bunların fark edilmesine yol açar. Bu gelişmeler 1945 Türkiye’si içinde geçerlidir​

    (Albayrak, 2004; 34).​



    İkinci Dünya Savaşı’nı demokrasi cephesinin kazanması Batılı ülkelerin siyasi rejimi demokrasiyi ön plana çıkarmıştır. Bu ülkelerin gücü, refahı, toplumsal ve ekonomik örgütlenme biçimi, artık Türkiye içinde ulaşılması gereken bir hedef durumundadır. Türk basınının 1945 yılının ilk gününden başlayarak demokratik gelişmelere karşı duyarlı olduğu görülmektedir. Basın için o günlerdeki başlıca konu, Türkiye’nin müttefik ülkeler arasındaki yeridir. Gazeteler, 1945 yılı başında yaptıkları bir önceki yıla ait değerlendirmelerde Müttefiklerin başarılarını alkışlamakta, Türkiye’nin savaş sırasında izlediği politikanın isabetliliğini överek, bu ülkelerle dostluğunu vurgulamaktadır (Gürkan,​

    1998; 95).​



    B. Birleşmiş Milletlerin Kurulması ve Türkiye’nin Katılımı



    İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Türkiye’de tek parti idaresini sona erdiren ve o zaman göründüğü gibi, ülkeyi liberal ve parlamenter demokrasi sistemine oturtan hızlı ve ani değişim süreci başlamış oldu. Bu süreç, 1945 de Türkiye Birleşmiş Milletler’e katıldığı ve San Francisco’da yeni kabul edilmiş olan Birleşmiş Milletler Anayasası’nın onaylanmak üzere Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne geldiği zaman başladı (Lewis, 1998; 303). Birleşmiş Milletler Anayasası’nı kabul etmekle Türkiye bu anayasanın demokratik prensiplerine uygun, daha hür bir rejime geçmeyi taahhüt etmiş oluyordu. San Francisco’da 1945’de toplanan konferansa giden Türk delegesi, Reuters Ajansı muhabirine Türkiye’de cumhuriyet rejiminin siyasi bakımdan kesinlikle modern demokrasi yolunda ilerlediğini, Türk Anayasası’nın en ileri memleketlerin anayasalarıyla kıyaslanabileceğini, hatta bazılarından daha üstün olduğunu belirtiyor ve harpten sonra Türkiye’de her türlü demokratik cereyanın gelişmesine müsaade edileceğini söylüyordu. Bu beyanattan birkaç gün sonra da -19 Mayıs 1945’de Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Cumhuriyet rejimindemeydana gelmiş bulunan siyasi sistemle halk hükümeti şeklinin her cephesiyle her bakımdan gelişeceğini ve harbin zorunlu kıldığı şartlar ortadan kalktıkça memleketin siyasi ve kültürel hayatında demokrasi prensiplerinin gittikçe daha fazla yer tutacağını tekrarlıyordu. Bu büyük demokratik müessese olan Büyük Millet Meclisi en baştan beri idareyi elinde tutmuş ve memleketi demokrasi yolunda geliştirmiştir (Karpat, 1967; 127).​

    C. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün Çok Partili Sisteme Yaklaşımı



    CHP idaresinin liberalleşme belirtileri, bazı işaretlerini daha önce bulmak mümkünse de, 1944 yılında görünmeye başlamıştır. İsmet İnönü, Cumhurbaşkanı ve CHP’nin lideri, 1 Kasım 1944 tarihinde Büyük Millet Meclisi’nde yapmış olduğu şu konuşmayla bu yeni durumu teşvik etmiştir: ‘‘İdaremiz bütün manasıyla halk idaresidir. Bu idare, demokrasi prensiplerini Türkiye’nin bünyesine ve hususi şartlarına tekâmül ettirmektedir’’. Daha güçlü bir teşvik 19 Mayıs 1945’te İnönü’nün şu ifadesiyle gelmiştir:​

    ‘‘Cumhuriyet rejiminin kurduğu siyasi rejim ve halk idaresi her veçhede ve her yönde gelişecek ve savaş koşullarının dayattığı şartlar ortadan kalkınca, demokratik ilkeler, ülkenin siyasi ve kültürel hayatında tedricen daha büyük yer edinecektir. En değerli demokratik kurumumuz olan Büyük Millet Meclisi, iktidarı baştan beri elinde tuttu ve sürekli olarak ülkeyi demokrasi istikametinde inkişaf ettirdi’’ (Özbudun, 2007; 20).​



    1945 yılında uluslar arası ortamdaki değişmelerin yanı sıra, yurt içinde de önemli siyasi gelişmeler olmuştur. Muhalefetin ortaya çıkışı ve çok partili sistem fikrine yaklaşılması 1945 yılı içinde gerçekleşmişti.​



    1945 yılının Ocak ayında TBMM’nde gündeme gelen, ‘‘Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’’ tasarısı muhalefetin canlanmasında ve örgütlenmesinde büyük bir rol oynamıştır. Bu tasarı Mayıs ayında mecliste görüşülmeye başlamış, görüşmeler sırasında karşı görüşte olanları da ortaya çıkarmıştır (Gürkan, 1998; 139).​



    Halkevlerinin kuruluşunun 13. yıldönümünde Başbakan Şükrü Saraçoğlu bir konuşma yaparak, ‘‘…Tarihin memleketimizdeki derin hatalarını birer birer düzeltmek şerefi Cumhuriyet rejimimize nasip olmuştur.​



    Şimdi sıra geç olmakla beraber, köyün ve köylünün yaralarının sarılmasına gelmiştir… Bütün bunlardan başka (halk evleri, halk odaları, köy okulları ve sıhhiye memurları v.b) en büyük yarayı saracak olan toprak kanunu tasarısını Meclis’e göndermiş bulunuyoruz…’’ dedi. Bu sıralarda bu toprak kanunu tasarısı, CHP içerisinde bir muhalefetin doğmasına yol açan en önemli amillerden biri oldu (Ahmad F. ve Ahmad B.T, 1976; 12).​



    D. Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu ve Etkileri



    Yıllar boyunca hükümete karşı belirmiş olan muhalefet Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’nun Mecliste görüşülmesi sırasında bazı şahıslarda kendi temsilcilerini bulmuştu. Gerek Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün verdiği beyanat, gerekse Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Anayasasını imzalamış olması muhalefeti cesaretlendirdi. Birleşmiş Milletler Anayasası’nın tasdik T.B.M.M’ye getirilişinde muhalefet ilk defa kendini açığa vurdu. Tek parti idaresini, sözünü hiç sakınmadan tenkit eden Adnan Menderes, bu münasebetle, Birleşmiş Milletler Anayasası’nın memleket idaresinde halkın egemenliğinin sağlaması gerektirdiğini belirtti. Ayrıca bunun devlet ve kişiye ait siyasi ve toplumsal hakların uygulanmasında karşılıklı saygı gösterme ve serbest seçim yolu ile mümkün olabileceğini belirterek, halk idaresini sınırlayan engellerin ortadan kaldırılmasının milletin hürriyet ve bağımsızlığının kuvvetlendirilmiş olacağını söyledi. Adnan Menderes’e göre Birleşmiş Milletler Anayasası ile Türkiye’nin Anayasası birbirine tam uyuyordu ama CHP’nin aldığı hürriyet aleyhtarı tedbirler iki anayasa arasındaki ahengi bozuyordu. Birleşmiş Milletler Anayasası’nın kabulü ile Türk hükümetinin girmiş olduğu taahhütlerin yerine getirilmesi için hürriyeti kısıtlayan tedbirlerin ortadan kaldırılması gerekiyordu.​

    Adnan Menderes’in tek parti idaresine karşı yaptığı bu konuşma Meclis’teki CHP’liler şiddetli bir tepki gösterdilerse de Birleşmiş Milletler Anayasası’na uymak isteği çok geçmeden basının ele aldığı ana konu oldu (Karpat, 1967; 128). Zaman ve atmosfer demokrasiye elverişli görünüyordu. Bizzat Cumhurbaşkanı İsmet İnönü 19 Mayıs 1945 Spor Bayramı’nda, toprak reformu ve demokratik gelişmelerden bahsetmiş ve ‘‘siyasi hayatımızda ‘‘demokratik prensipler daha büyük ölçüde hâkim olacaktır’’ demiştir (Lewis, 1998; 304).​



    Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün Gençlik Bayramı için verdiği mesajda: ‘‘Memleketimizin siyasi idaresi Cumhuriyetle kurulan halk idaresinin her istikamette ilerlemeleri ve şartları ile gelişmeye devam edecektir’’ şeklindeki ifadeleri Türkiye’de siyasetin liberalleştirilmesinde bir dönüm noktası olarak kabul edilmektedir (Ahmad F. ve Ahmad B.T, 1976; 13).​



    CHP’nin bir grup üyesi bu fırsattan yararlanarak, Türk Hükümeti’nin Birleşmiş Milletler’de teorik olarak onayladığı hak ve hürriyetleri Türkiye içinde teminat altına alacak birçok kanuni reform teklifinde bulundu. Grubun liderleri şunlardı: Bağımsızlık Savaşında rol oynamış ve 1937 ile 1939 yılları arasında Başbakanlık yapmış, bankacı ve İktisatçı, İzmir Milletvekili Celal Bayar, seçkin bir bilim adamı-tarihçi Türkiye’nin entelektüel hayatında önde gelen bir sima, Kars milletvekili Fuat Köprülü; hukukçu ve pamuk yetiştirici, Aydın milletvekili Adnan Menderes, hakim ve vali olarak geniş tecrübesi olan İçel milletvekili Refik Koraltan. Fuat Köprülü dışında, bunların hepsi Halk Partisi’nin ileri gelen ve tecrübeli parlamento üyesiydi (Lewis, 1998; 304).​



    CHP içerisinde ilk muhalefet 1945 yılı bütçe tartışmaları sırasında ortaya çıktı. Başta Celal Bayar olmak üzere, Feridun Fikri Düşünsel, Adnan Menderes, Hikmet Bayur, Emin Sazak bu görüşmeler sırasında hükümetin –başta ekonomi politikası olmak üzere- birçok kararlarını eleştirdiler. Özellikle Celal Bayar’ın bütçe eleştirisi basında da geniş yankılar uyandırdı (Çavdar, 1999; 409).​



    Mecliste yapılan bütçe konuşmalarında bazı CHP’liler Hükümetin siyasetini eleştirdi. Tenkitler her şeyden önce şu noktalarda toplanıyordu; bütçe açığı dolayısıyla artan devlet borçları, ölçüsüz emisyon, hayat pahalılığı, dar gelirlilerin ve özellikle memurların acı durumu, vurgunculuk, karaborsa, vergi sisteminin verimsizlik ve adaletsizliği (Ahmad​

    F. ve Ahmad B.T, 1976; 13).​



    Mecliste çekirdekleşmeye başlayan muhalefetin bir başka çıkışı da Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’nun ünlü 17. ve 21. maddelerinin tartışması sırasında görmekteyiz. 17. maddenin tartışılması sırasında gene Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Emin Sazak’tan oluşan muhalefet, teklif edilen yasayı faşist bir uygulama olarak niteleyecek kadar sert hücumlarda bulunmuşlardır. Bu iki yasanın tartışılması (Konuşmanın tam metni için bakınız, M. Emin Sazak, Meclis Konuşmaları, 1920– 1950, Tolkun Yayınları, Ankara–2007, s.331–335. ) sırasında, gelecekteki ana muhalefet partisinin de kimlerden oluşacağı iyice belli olmuştu (Çavdar, 1999; 409).​



    Yedi CHP’li bütçe aleyhine oy verdi. Celal Bayar, Refik Koraltan, Fuat Köprülü, Adnan Menderes, Emin Sazak, Hikmet Bayur ve Recep Peker. Bunların ilk dördü ileride Demokrat Parti’nin kurucuları olacaktı (Ahmad F. ve Ahmad B.T, 1976; 13).​



    Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’nun çıktığı günlerde Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü sonraları ‘‘dörtlü takrir’’ olarak ün salacak olan bir önergeyi CHP grubuna verdiler. Bu önergede dört milletvekili ‘‘Milli hâkimiyetin tek tecelli yeri’’ olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde, hakiki bir murakabenin sağlanmasına, demokratik müesseselerin serbestçe doğup yaşamasına engel olan ve anayasanın halkçı ruhunu takyid eden bazı kanunlarda değişiklik yapılmasını ve parti tüzüğünde de yine bu maksatların icap ettirdiği tadillerin hemen icrasını istiyorlardı (Çavdar, 1999; 410).​



    1945 yılının Mayıs ve Haziran aylarında Mecliste hükümet tarafından verilen toprak reformu yasa tasarısı üzerinde yoğun ve hararetli tartışmalar meydana geldi. Bu, normalde yirmi yıldır uyum içinde olan tek partili Meclisteki hakiki ve uzun süreli ilk ihtilaf olmuştur.​



    Gerçekten de, yasa tasarısı İnönü’nün kişisel girişimiyle kurtarılmıştır. Bu sıralarda, toprak reformu yasa tasarısına muhalif durumda olanların liderlerinden dört CHP milletvekili genel söylemler çerçevesinde, parti tüzüğünün ve bazı yasaların demokratik ilkeler doğrultusunda değiştirilmesi gerektiğini içeren bir takrir -önerge- sundular (Özbudun, 2007; 20).​





    E. Demokrat Parti’nin Kurulması



    CHP’nin Meclis grubu 12 Haziran 1945’de toplanarak gizli olarak takriri yedi saat görüştükten sonra, mevcut kanun ve kaidelerin değiştirilmesine yol açacağı ve bu çeşit tekliflerin görüşülme yeri grup toplantısı olmayıp TBMM olduğu gerekçesiyle reddetti (Karpat, 1967; 130).​



    CHP tarafından bu ‘‘dörtlü takrir’’ ilk etapta çok sert bir şekilde karşılanmadı. Hatta Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün bu muhalefeti teşvik ettiği ve cesaretlendirdiği söylenir (Bekata, 1960; 10).​



    Bu takrire imza koyan dört kişi eleştirilerini basın yoluyla sürdürmeye devam ettiler ve bunun üzerine üçü partiden ihraç edildi ve dördüncüsü, Celal Bayar, hem partiden hem de milletvekilliğinden istifa etti (Özbudun, 2007; 20).​



    Çok partili siyasi hayata geçiş kararı verildikten sonra Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün bu yeni yapıyı geliştirip korunmasında partisi içindeki az sayıda liberal görüşlü ve demokrasiye inanan yeni neslin aydınlarına güveniyordu. İsmet İnönü, Kasım 1945, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yeni dönem açış konuşması şöyledir; ‘‘Demokrasinin her millet için müşterek prensipleri olduğu gibi, her milletin karakterine ve kültürüne göre birçok özellikleri de vardır.​

    Türk Milleti kendi bünyesine ve karakterine göre, demokrasinin kendi için özelliklerini bulmaya mecburdur.’’ Ancak şurası açıktır ki, 1946–1950 arasındaki siyasi hayata CHP, bir yandan muhalif partilerle yarışırken, diğer yandan da kendi iç bünyesinde demokrasi mücadelesi vermiştir (Yeşil, 1998; 25).​



    Bu takririn ret sebeplerini anlamak biraz zordur, çünkü bu ret kararı ile 1945 ilkbaharı ile CHP’nin yaptığı bütün hürriyet vaatleri inkâr edilmiş olunuyordu. CHP ekseriyetinin siyasi hürriyeti birden vermeyi, fazla aşırı bir hareket olarak gördükleri düşünülebilir. Şu da olabilir ki, CHP ileri gelenleri gerçek bir muhalefet partisinin kurulmasına imkân vermek için takriri kasten reddetmişlerdi. Böylece takrir sahiplerine er geç partiden ayrılmak için bir sebep verilmiş oluyordu. Gerçektende, hemen birkaç ay sonra CHP’nin aldığı demokratik tedbirlerin hepsi veya bir kısmı o grup toplantısında kabul edilmiş olsaydı, takrirde ileri sürülen isteklerin çoğu karşılanmış olacak ve böylece takrir sahiplerinin partiye karşı tenkitçi bir tavır almaları için pek sebep kalmamış olacaktı (Karpat, 1967; 130).​



    Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün 1 Kasım 1945 tarihli konuşması daha fazla demokratikleşme için kesin bir yeşil ışık olarak nitelendirildi.Konuşması şöyleydi:​



    “Demokratik karakter Cumhuriyet dönemi boyunca prensip olarak muhafaza olunmuştur. Diktatörlük prensip olarak hiçbir zaman kabul olunmadıktan başka, zararlı ve Türk milletine yakışmaz olarak daima itham edilmiştir. Bizim tek eksiğimiz hükümet partisinin karşısında bir parti bulunmamasıdır. Bu yolda memlekette geçmiş tecrübeler vardır. Hatta iktidarda bulunanlar tarafından teşvik olunarak teşebbüse girilmiştir. İki defa memlekette çıkan tepkiler karşısında teşebbüsün muvaffak olmaması bir talihsizliktir. Fakat memleketin ihtiyaçları sevkiyle hürriyet ve demokrasi havasının tabii işlemesi sayesinde başka siyasi partinin de kurulması mümkün olacaktır” (Özbudun, 2007; 21).​



    İsmet İnönü, parti içinde bir hizip olarak çalışmak yerine açık bir şekilde ortaya çıkmaları hususunda, CHP’nin içindeki muhalifleri teşvik etmiştir.​



    Milli Şef ve Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün 1 Kasım 1945 tarihindeBüyük Millet Meclisi’ni açarken yapmış olduğu konuşmada, söz ve yazı özgürlüğünün halk yönetiminin temeli olduğunu belirttikten sonra, muhalefetin izlediği yöntemden yakınarak; ‘‘Gazetelerimizde en nazik dış meseleleri ve memleketin karşısında bulunduğu ağır ihtimaller önünde, milletin maneviyatını zayıflatacak, Devletin varlığının kanuni temeli olan Büyük Millet Meclisi üzerinde bile saygılı denilemeyecek surette dil uzatılmıştır.’ Dedikten sonra, ‘Hürriyet ve demokrasi ile tecavüz ve anarşi arasındaki unsurların kanun yolu ile bulunmasını…’’ önerecekti (Albayrak, 2004; 58).​



    E. Basın Yasası



    İsmet İnönü bu konuşmasında, muhalefetin Basın Yasası’ndan şikâyetini haklı bulduğunu belirttikten sonra, Dernekler Yasası’nın değiştirilmesini istedi ve sözü 1947’de yapılması planlanan genel seçimlere getirerek;​



    ‘‘Tek dereceli olmasını dilediğimiz 1947 seçiminde, milletin çoklukla vereceği oylar iktidarı tayin edecektir. O zamana kadar bir karşı partinin kendiliğinden kurulabilip kurulamayacağını ve kurulursa, bunun Meclis içinde mi, Meclis dışında mı, ilk şeklini göstereceğini bilemeyiz.​

    Şunu biliriz ki, bir siyasi kurul içinde prensipte ve yürütmede arkadaşlarına taraftar olmayanların hizip şeklinde çalışmalarından fazla, bunların kanaatleri ve programları ile açıktan durum almaları, siyasi hayatımızın gelişmesi için daha doğru yol; Milletin menfaati ve siyasi olgunluğu için daha yapıcı bir tutumdur. ’’ derken, adeta 7 Temmuz’da​

    (1945) kurulmuş olan Milli Kalkınma Partisi’ni de ciddiye almadığını, güçlü bir muhalefet partisinin kurulmasını istediğini, bununda Dörtler tarafından kurulması gerektiğini ima ediyordu. Artık yeni bir muhalefet partisinin kurulması için bütün şartlar hazırdı (Albayrak, 2004; 59).​



    İsmet İnönü’nün teşvik edici bu ifadelerinden bir müddet sonra 7 Ocak 1946’da, daha önce sözü edilen teklife imza koyan dört kişi Celal Bayar’ın liderliğinde Demokrat Parti’yi (DP) kurdular. Bayar, DP programını, hükümete resmi olarak sunmadan önce, onayını almak için İnönü’ye götürmüştür. Cumhurbaşkanı İnönü üç noktadaki hassasiyetini açıkça belirtmiştir: devletin laik karakterinin korunması, dış politika ve ilköğretimin yaygınlaştırılmasına yönelik kampanya (Özbudun, 2007; 21). 23 Nisan 1920’de Meclis’in açılışından 14 Mayıs 1950’ye kadar kesintisiz 30 yıl ve 8 dönem Eskişehir milletvekili olarak Meclis’te olan Emin Sazak, hatıralarında da bu olaylardan bahsederek, ‘‘Yeni partiler kurulmaktadır. Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve arkadaşları, Demokrat Parti’yi kurdular. Daha önce, Nuri Demirağ tarafından Milli Kalkınma Partisi kurulmuştu. Tutunamadan hemen dağıldılar. Biraz başarı unsuru olan Birinci Devre milletvekillerinden Hüseyin Avni, kurucular arasında idi. O çekildi ve felce uğradılar. Celal Bayar’ın partisi, yeni teşkilatlanmaya çalışıyor. Bu partinin devamlı olacağı umulur. İsmet Paşa’da dünyadaki demokrasi akımının tesiri altında, bu işi himaye eder tavrı takınmaktadır. Demokrat Parti de, Paşa’yı kuşkulandıracak bir harekette bulunmuyor. Bu partinin memlekete lazım olduğu kanaati yerleşiyor. Devamı, demokrat cereyanların dünyadaki itibarına, özellikle İngiliz ve Amerikalıların bu işe verecekleri öneme, ayrıca İsmet Paşa’nın hazım ve sabrına bağlıdır. Türkiye’de, iktidardaki hükümeti denetleyecek bir kuvvete ihtiyaç olduğuna, bizler de inanıyoruz. İsmet Paşa’da inanıyor. Fakat bu parti, gelişme sürecinde İsmet Paşa’yı incitmezse iyi olur. Eğer, işleri tahlil ederken, bütün kötülüklerin İsmet Paşa’dan kaynaklandığını iddiaya kalkarlarsa, Paşa’nın tahammül edeceğine inanmıyorum. İnşallah, tarihi bir görev yapmak niyeti, gerçek olur’’ (Sazak, 2007a; 290).​



    Yeni partinin programı tamamlandığında Celal Bayar arkadaşlarına bir teklifte bulundu. Programı Hükümete vermezden önce Cumhurbaşkanıİnönü’ye götürmek iyi olacaktı. Bayar’a göre bu nazik bir jest idi. Nasıl olsa Hükümet, Demokrat Parti’nin programını Milli Şef’e göstermeyecek miydi? Kurucular erken davranmış olurlardı. Elbette ki bu nazik jestte, Türkiye’de kudreti elinde mutlak bir şekilde tutan adamın onayını almak gayesi de bulunuyordu. İnönü, kendisinden istenen randevuyu derhal verdi. Bayar, yeni partisinin programı elinde Çankaya Köşküne çıktı. Partinin rozeti de hazırlanmıştı ve Bayar onu da getiriyordu.​



    Cumhurbaşkanı, kendisini köşkün kütüphanesinde kabul etti. D.P. rozeti üzerindeki şakalaşmalardan sonra Celal Bayar,​



    – Paşam, bunu da yakanızda görmek bize şeref verecektir, dedi.​

    İsmet İnönü programı aldı ve sordu,​

    – Terakkiperverlerde olduğu gibi, İtikadatı diniyeye biz riayetkârız,​

    diye madde var mı?​

    Celal Bayar,​

    – Hayır Paşam. Laikliğin dinsizlik olmadığı var, dedi.​

    – Ziyanı yok. Köy Enstitüleriyle, ilkokul seferberliğiyle uğraşacak mısınız?​

    – Hayır.​

    – Dış politikada ayrılık var mı?​

    – Yok!​

    – O halde, tamam.​



    Refik Koraltan birkaç gün sonra program ile tüzüğü, 7 Ocak 1946’da saat 16.30’da (mesai 17.00’de bitiyor) götürüp İçişleri Bakanı Hilmi Uran’a veriyor ve Hükümet aynı gün mesai saati bitmeden, Türkiye’de bir harikulade kaderi olacak Demokrat Parti’nin kurulmasına müsaade edildiğini bildiriyordu (Toker, 1970; 112–113).​



    Bu görüşme, daha sonraki yıllarda DP’nin, İnönü’den izin alınarak kurulduğu yolundaki görüşlerin ortaya atılmasına neden olacaktı. Kuruluş hazırlıklarını tamamlayan ve ciddi anlamda ilk muhalefet partisi olan DP, Dörtlü Önerge’nin imzacıları olan Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan tarafından kurulmuş oldu. DP bu tarihten başlayarak Ankara, Yenişehir, Sümer Sokak, No:8’ de yer alan CHP’den 22 Aralık 1945’de istifa eden Cemal Tunca’ya ait apartmanda çalışmalarına resmen başladı (Albayrak, 2004; 62).​



    Sonuç

    II. Dünya Savaşı’nın sonunda Türkiye, Almanya ve Japonya’ya savaş ilan edip müttefik güçlerin yani ABD ve İngiltere’nin, yanında yer alınca Birleşmiş Milletler’in kurucu üyesi olmaya hak kazandı. Ardından da ABD ile çok önemli bir anlaşma olan Ödünç Verme ve Kiralama Antlaşmasını imzaladı. Demokrasi temeli üzerine inşa edilen Birleşmiş Milletlere üye, Müttefik güçlerin yanında savaşa giren Türkiye, bu dış tesirlerin etkisiyle çok partili hayata geçiş gibi köklü demokratik reformlar gerçekleştirmek zorunda kalmıştır. CHP içerisinde başlayan parti içi muhalefet Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün de onayıyla kurumsal hale gelerek 1946’da Demokrat Parti’nin kurulmasıyla çok partili hayata geçildi. Sonraki dört yılda gittikçe güçlenen muhalefet partisi tüm Türkiye’de hızlı bir biçimde teşkilatlanmasını tamamlamıştır. Bu hiç şüphesiz Türkiye’de Cumhurbaşkanı, Milli Şef İsmet İnönü’nün ve ‘Devletin Partisi’ CHP’nin iktidarının sonu olan 14 Mayıs 1950’ye giden bir sürecin başlangıcı olmuştur.​
     

Sayfayı Paylaş