1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

İki Şehrin Hikayesi / CHARLES DICKENS/ Geniş Özet

Konusu 'Kitap Özetleri' forumundadır ve Suskun tarafından 20 Nisan 2011 başlatılmıştır.

  1. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    [​IMG]
    Fransız İhtilali döneminde krallık ve ruhbanlığın kaldırılması için farklı sosyo ekonomik
    grupların tamamı birlik olmuşlardı. Kral devrildikten sonra tüm bu gruplar birlik,
    beraberlik ve neşe içinde ülke yönetimini sürdürmediler; aksine şapka düşünce kel
    görünmüş, bu grupları birbirine bağlayan hiçbir şey kalmamış ve herkesin birbirine
    daha da düşman kesildiği terör dönemi başlamıştı. Kırkbin kişinin giyotinde can verdiği
    bu korku dolu yılları Charles Dickens "İki Şehrin Hikayesi" adlı romanında gerilim
    kaynağı olarak kullanır. Bu terör döneminin tam ortasına bir aşk hikayesi koyan yazar,
    sevgilileri, her yolun giyotine çıktığı Paris sokaklarından Londra'ya kaçırmaya çalışarak
    soluksuz bir gerilim yaratıyor ve terör döneminin korkusunu somutlaştırıyor.


    Paris’te yaşayan soylu bir ailenin mensubu olan Charles Darnay, soyluluktan elde
    edilen kazancın haksızlık ve zorbalık üzerine kurulu olduğuna inandığı için, bu
    haklarından vazgeçerek soyadını değiştirmiştir. Niyeti Londra’da yaşayan sevgilisinin
    yanına yerleşmek ve orda bir iş tutturmaktır. Fakat Darnay'ın soylu ailesinin kötü geçmişi
    yakasını bırakmaz ve kendini Paris’te bir zindanda giyotini beklerken bulur. Bunu haber
    alan sevgilisi, babası Doktor Manette ile birlikte derhal Londra’dan Paris’e yola çıkarlar
    Onların Paris’e vardıkları gün, Bastil Hapishanesinin basıldığı gündür. Dünya geri
    dönüşü olmayan bir sürece girmiştir artık. İnsan hakları ve özgürlük fikirlerinin kanla
    yıkandığı terör yıllarında bir soyluyu öfkeli halkın elinden kurtarmak mümkün değildir.
    Özgürlüğün büyük bir bedeli vardır; bir kurban almadan Paris’ten çıkmayacaktır.



    Özgürlük için verilen kurbanlardan biri gazeteci Marat'dır. Ressam David,
    banyosunda hançerlenen Marat'ı bu tablosuyla ölümsüzleştiriyor. Marat ve
    Robespierre çıkardıkları gazetelerde Fransız Devriminin ilerici yönlerini savu-
    nurken halkın memnuniyetsizliğinide yazdılar ve halk tarafından çok sevildiler.
    Marat eğer hançerlenmeseydi, o da Robespierre gibi giyotinde can verecekti.


    Bastil baskınından iki ay önce soylular, din adamları ve halk meclislerinden oluşan üçlü
    meclis, kralın başkanlığında toplanmışlardı. Bu durum İhtilal tarihinin önemli olaylarından
    biridir, çünkü Fransa’da yüz elli yıldır hiç toplanmamış olan meclis, bu toplantıda kralın
    başkanlığını kabul etmeyerek yeni bir meclis kurmaya ve bir anayasa çıkarmadan da-
    ğılmamaya and içiyordu. Bu yeni kurucu meclis, krala karşı koyma gücünü halkın öfke-
    sinden alıyordu. Bastil baskını bu desteğin somut bir ifadesi oldu ve kurucu meclis insan
    ve yurttaş hakları bildirgesini yayınladı. İnsanların özgür ve eşit doğduğunu belirten ilk
    anayasa doğmuştu.



    David, Sabin Kadınları


    İnsanların özgür ve eşit olduklarını söyleyen anayasa Darnay için sevindirici bir haber
    olmalı, çünkü soylu geçmişi onun özgürlüğü için en büyük engel... Sevgilisine
    kavuşmak ve bir iş bulmaktan başka bir isteği olmayan Darnay Londra’ya kaçmayı
    boşuna düşünmemişti, çünkü Fransa’da aristokratların çalışma hakları yoktu. Yalnızca
    toprak sahibi ve imtiyazlı idiler. Üçlü meclisi yüz elli yıl aradan sonra tekrar toplayan
    kralın amacı, aristokrat soyluların imtiyazlarını kaldırıp onlardan vergi alabilmekti.
    İngilizlerle ezeli düşmanlığından dolayı Amerika kolonilerine bağımsızlık için mali destek
    veren kralın kaynakları yetmiyordu. Aristokratlar ise vergi verebilmek bir yana,
    topraklarının eskisi kadar para getirmediklerinden şikayetçiydiler. Çünkü coğrafi
    keşiflerin ticareti kalkındırması zengin bir burjuva sınıfı yaratırken kendileri bu
    zenginlikten hiç pay alamıyorlardı. Bir aristokrat soylusu olan Darnay’ın tüm isteğide
    buydu: Çalışabilmek. Kurucu meclisin çıkardığı İnsan Hakları Bildirgesinin ilk
    maddesindeki özgürlük kavramı “çalışabilme özgürlüğünü” ifade eder.



    Eugene Delacroix, Sakız katliamı


    Charles Darnay’ı soylu geçmişinden dolayı giyotine göndermek isteyen öfkeli
    kalabalığın önünde Bayan Defarge bulunmaktadır. İki Şehrin Hikayesinde Bayan
    Defarge’nin elinden düşürmediği bir örgüsü var. Yazar için Bayan Defarge, giyotine
    gönderilecek herkesi ilmik ilmik beynine ören bir intikam meleği gibidir. Onun tek
    amacı ailesini öldüren soylulardan intikam almaktır. Burda romantik edebiyatın
    karakteristik bir özelliği göze çarpıyor: Kadınların melek ya da şeytan olarak iki kutuplu
    tasviri… Ki bu durum, Cumhuriyet döneminde Türkçe’ye çevrilen ilk eserler Fransızca
    eserler olduğu için siyah beyaz Türk filmlerindeki iyi-kötü kadın karakterlerinede
    kaynaklık edeceklerdir.



    Eugene Delacroix: Missolonghi harabeleri


    Kadınların 1949 yılına kadar Avrupa’da haklardan mahrum olduklarını hatırlarsak Kurucu
    Meclisin 1789’da yayınladığı İnsan Hakları Bildirgesindeki eşitlik kavramının kadınları
    kapsamadığını tahmin etmek zor değil; yazar Dickens için de böyledir bu. Fransız İhtilali
    sonrasında ortaya konan İnsan Hakları beyannamesindeki eşitlik kavramı “fırsat
    eşitliğini” ifade eder. Herkes para kazanma konusunda eşit fırsatlara sahiptir. Hiç
    kimse dil, din, ırk gibi ayrımlarla çalışmaktan men edilemez; cinsiyet istisna… Eric
    Hobswam “Devrim Çağı” adlı kitabında Fransız İhtilali'ndeki burjuvazi temelini anlatırken
    eşitlik kavramında altını çizdiği güzel bir nokta var: “İnsanlar yasa önünde eşitti,
    meslekler yetenekli olan herkese eşit ölçüde açıktı; ancak yarışın başında herkesin eşit
    olması kadar, yarışmacıların yarışı birlikte bitiremeyebilecekleri de aynı biçimde
    önceden kabul edilmişti.”




    Napolyon'dan bir özdeyiş: "Kadınlar örgü örer". Ressam David.


    Çalışma özgürlüğü ve fırsat eşitliği uzun vadeli bir çözümdü, Bastil Hapishanesini
    basan öfkeli halkın açlığına derman değildiler. İnsan hakları bildirgesini yayınlayan
    kurucu meclis bu sebepten dolayı dört yıl sonra giyotinde buldu kendini. Halk tüm
    zenginliğin herkese pay edilmesinden bahsediyor ve devrimi yağmaya dönüştürüyordu.
    Öfkeli halkın sesine kulak veren Jakobenler işbaşındaydı ve aristokrat soylusu Charles
    Darnay soyadını değiştirip Londra'ya kaçarak Jakobenlerin katliamlarından kurtulmayı
    planlıyordu. Fransız devrimi amacından uzaklaşıyor, Fransa, Avrupa iç savaşlarında
    kazandığı başarılarla mecliste adını duyurmaya başlayan topçu Napolyon’un diktatör-
    lüğüne doğru yol alıyordu.



    Botticelli: Venüs'ün doğuşu

    Öfkeli halk sadece politika ve siyaset sahnesini değil; resim ve edebiyatı da çiğnedi.
    Botticelli'nin 1482 tarihli bu meşhur tablosu, tanrıça Venüs’ün güzelliğini, bir istiridyenin
    içindeki inci kadar nadir ve de göksel yaratıklar tarafından kutsanmış bir şekilde
    resmeder. Fransız İhtilali ile açılan yeniçağda, tanrısal güzellikler ve şövalyelere mahsus
    elit aşk hikayeleri, öfkeli ve yalınayak binlerce insanın tecavüzüne uğrayacaktır. Eugene
    Delacroix’nin 1830 tarihli aşağıdaki resmi bunu hissettirmişti. Tanrıça Venüs'e mahsus
    bir güzelliğin, yeryüzünde çirkin bir kavganın ortasına konması herkese tecavüz gibi
    görünmüş ve resim çoğu sergiye bile alınmayıp sanatçıya geri gönderilmişti.



    Eugene Delacroix, Fransız İhtilali’nin sembolü haline gelen “halka önderlik eden özgürlük” adlı tablosunda, kahramanlar ve nesneleri belirli bir fikir vermek için özel bir düzenle yerleştirerek alegori yaratıyor. Durmuş Akbulut "Resim Neyi Anlatır" adlı kitabında, gökyüzünün renklerinin bayrak renklerine tamamlandığını yazar. “Gökyüzünün yeşilimsi mavisi, kırmızımsı turuncusu ve beyazı tüm bayrağın tamamlayanıdır. Ressamın bu bayrağı ve renkleri tesadüfen kullanmadığı çok açık; Delacroix özgürlük temasını genel sahnenin doruk noktasında kullandığı bayrak figüründe baskın bir şekilde işlemiştir".Ressamın kafasındaki alegori, Venüs'ün eline bir bayrak tutuşturmaktı...


    İki Şehrin Hikayesi bunu edebiyata taşıyor. Aristokrat şövalyelerin kahramanlık
    hikayeleri ortaçağda kalmış, yeniçağda sıradan insanın hayat mücadelesi başlamıştır.
    Umberto Eco "Güzelliğin tarihi" adlı ciltlli kitabında, Venüs'ün erişilmez güzelliğini
    feodaliteye olan itaatle bütünleştiriyor: "Şövalyelerin senyörün karısına duydukları
    erişilmez aşk hikayelerinde, feodaliteye olan itaat senyörün karısıyla yer değiştirmiştir.
    Bu güzelliğe duyulan ölçülü saygının ızdırabı şövalyeyi erdemli kılar." Yeniçağ
    kahramanı Darnay ulaşılmaz bir aşkın ızdırabı içinde erdemli olmayı değil; ulaşabileceği
    basit bir aşkın tadını çıkarmayı hedefler. Ve romantik eserlerin karakteristik özelliği
    gereği, ömrünün sonuna kadar mutlu bir şekilde yaşar.



    Ders kitaplarında 2007 yılından bu yana Delacroix'nin resminin yerine Zeki Faik İzer'in resmi kullanılıyor.İzer’in “İnkılap Yolunda” adlı tablosu, ressamın ölümünün yüzüncü yılında tartışma konusu olmuştu; resimdeki kavramın kopyalandığını öne sürenler İzer’in tablosunun cumhuriyet devrimimizin tablosu sayılamayacağını söylüyorlar.


    Napolyon'a ne mi oldu? Elbe Adasına sürgüne gönderildi. Monte Kristo Kontu olarak
    ün salmış Edmon Dantes onu bir gemiyle almaya gidene kadar... Bir başka romanda
    Devrimin izlerini sürmeye devam edeceğiz.
     

Sayfayı Paylaş