1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

İletişim Çatışmaları Ve Empati

Konusu 'Kitap Özetleri' forumundadır ve Joker7238 tarafından 25 Haziran 2013 başlatılmıştır.

  1. Joker7238

    Joker7238 _Pure Love_

    Katılım:
    23 Haziran 2013
    Mesajlar:
    562
    Beğenileri:
    2
    Ödül Puanları:
    620
    Meslek:
    Eczacı Teknisyeni
    Yer:
    Batman
    Banka:
    16 ÇTL
    Üstün Dökmen; kitabında iletişim çatışmasının ne olduğunu, etkili bir
    iletişim için nasıl bir ortam hazırlanması gerektiğini ve empatinin iletişimdeki
    önemini anlatmıştır.

    Sevmek yeterli değil. Anlamak da gerekli. Anlayarak
    sevmek, büyük bir erdem olsa gerek…

    İnsanların birbirlerine karşı tavır
    alıp aktif çatışmaya girmelerinin, belirgin ya da örtük çeşitli sebepleri
    olabilir. Örneğin karşımızdaki bir kişi ile ilgili olumsuz bir geçmiş yaşantımız
    varsa, bugün bizim düşündüğümüz bir şeyi bile dile getirse, yine de ona
    sinirlenebiliriz. ”Boşa gitmez kötüye bir ceza verilince” misali, hazır
    fırsatını yakalamışken geçmişin intikamını almaya çalışabiliriz. Bugünkü ilgisiz
    bir olayı bahane edip, geçmişin, intikamını almaya çalışmak ise bir hatadır.
    Geçmişteki öfkemizi, geçmişte halletmeliydik. Eğer bir öfkemizi ertelemek
    zorunda kalmışsak, bu öfkemizi ilgisiz olaylara bulaştırmamaya çalışmalıyız.
    Aksi halde, aktif çatışmalar başımızdan eksik olmaz. Bu konuda şöyle bir örnek
    verilebilir: Diyelim ki bir arkadaşınız size belli bir konuda haksızlık etti;
    siz de ”ayıp olur” diyerek sesinizi çıkarmadınız. Aradan zaman geçti ve aynı
    arkadaşınız, sizin yanınızda farkında olmadan küçük bir pot kırdı. Siz de hemen
    parlayıp sen zaten hep böyle yaparsın” derseniz, bir aktif çatışma başlatmış
    olursunuz. ”Sen zaten hep…” sözü, zamanlaması kötü ve suçlayıcı bir
    genellemedir. Böyle yapmak yerine, arkadaşınız size haksızlık ettiğinde, anında
    tepki vermeliydiniz. Eğer anında tepki veremediyseniz ve aradan da iki ay
    geçtiği halde bu olayı unutmadıysanız, o arkadaşınızı karşımıza alıp ”şu
    davranışın beni üzmüştü” diyerek söze başlamalısınız. Böyle yaparsanız, o
    arkadaşınıza yönelik öfkenizin, ilgisiz olaylarda patlak vermesini önlemiş
    olursunuz.

    Sosyal kurallar zaman içinde değişebilir. Fakat her toplum
    mevcut kurallarını korumak, onların zaman içinde değişmesini en azından hızla
    değişmesini önlemek ister. Bunu sağlayabilmek için de, kurallara uyanlar
    ödüllendirilir, uymayanlara değişik ağırlıklarda cezalar verilir. Özellikle
    belli ortamlardaki kuralları ciddiye almayanları, giderek diğer insanlar da
    ciddiye almamaya, hatta ortamın dışına itmeye başlarlar. Eskilerin deyimiyle
    ”her şeyin bir adabı vardır”. Kahvenin de bir adabı vardır. Söz gelişi kahvede
    söz erbabının (söz ehlinin) sözü kesilmez, tavlayı kaybeden çay, kahve
    paralarını öder. Şimdi siz kahvede, söz erbabının sözünü keser ya da tavlayı
    kazandığınız halde çay parasını ödemeye kalkışırsanız, bu ortamda giderek
    istenmeyen kişi haline gelebilirsiniz. Ortamın dışına çıkarılmak bazen soyut
    anlamdadır; insanlar sizinle olan iletişimlerini azaltarak sizi ortamın dışına
    iterler. Fakat bazen somut olarak da bir ortamın dışına atılabilirsiniz. Örneğin
    bazı yörelerimizdeki lokantalarda, masada kül tablası göremeyince, boşalan
    tabağınıza sigaranızın külünü silkelemeye kalkışırsanız, borcunuzu bile ödemeye
    fırsat bulamadan kendinizi lokantanın dışında bulursunuz. Kural açıktır; yemek
    yediğiniz tabağı, kül tablası niyetine kullanamazsınız.

    Bir toplumda
    konuşulan dilin niteliği, o toplumdaki iletişim biçimini yansıtır. Başka bir
    ifadeyle, her toplumun dili, o toplumdaki iletişim ihtiyacına cevap verecek
    niteliktedir. Söz gelişi Amerikalılar, bugün davrandıkları gibi davranıp Japonca
    konuşamazlardı. Aynı şekilde Japonlar da bugünkü kişiler arası iletişim
    tarzlarını, İngilizce konuşarak sürdüremezlerdi. Aynı şey bizim için de
    geçerlidir. Örneğin bizler, batıdaki insanlara nazaran birbirimize daha
    bağımlıyız ve dolayısıyla da akrabalık ilişkilerine daha fazla önem veririz. Bu
    durum, konuşma dilimizde kendini gösterir. Batı dillerine oranla bizim dilimizde
    çok sayıda akrabalık gösteren kelime bulunmaktadır; dayıoğlu, amcaoğlu,
    halakızı, görümce, baldız, bacanak, elti gibi… Dilimizdeki bu zenginlik, sanırım
    başka hiç bir dilde yoktur. Söz konusu kelimeler muhtemelen, birbirlerine
    bağımlı olan ve sıklıkla bir araya gelen insanlarımızın birbirlerine hitap
    etmelerini kolaylaştırdığı için, günümüze kadar yaşamıştır.

    Dünyanın
    hemen her ülkesinde kadınlar ve erkekler özellikle evli olanlar hem çok iyi, hem
    de çok kötü geçine gelmişlerdir. Bu ikilem bizim kültürümüz için de geçerlidir.
    Kadınlarımızı bir yandan baş tacı ederken, bir yandan da onların haklarını ve
    kişiliklerini gözardı etmiş, onları erkeklerin bir adım gerisinde saymış, hatta
    bu durumu somutlaştırarak, onları sokakta birkaç adım arkamızda yürütmüşüzdür.
    Kadın-erkek ilişkilerinde ortaya çıkan ikilem, dilimizde de ifadesini bulmuştur.
    Kadınlarımızın, bir yandan Karacaoğlanın Elifi betimlediği gibi, ”Yayla çiçeği
    kokuşlu, yavru baladan bakışlı” dırlar; bir yandan da ”eksik ve can sıkıcı”
    varlıklardır. Bu yüzden onlara, zaman içinde ”eksik etek” ya da ”kaşık düşmanı”
    demişizdir.

    Çocuk-ana-babalar toplumundan yetişkinler toplumuna, belki de
    ileride empatik topluma giden yolumuzda, Atatürk önemli bir isimdir. Aklı
    kullanmayı, pozitif bilimi, özetle yetişkin olmayı, toplumumuzun gündemine
    getirmiştir. Ancak, çocuk-anababalar toplumundan yetişkinIer toplumuna -ya da
    empatik topluma- geçmek, galiba bir anda mümkün değil. Sanırım, Atatürk ile
    toplum arasında da anababa-çocuk etkileşimi vardı. Çeşitli anılardan okuduğum
    kadarıyla, Atatürk, yaşları kaç olursa olsun çevresindekilere ”çocuk” diye hitap
    edermiş. Çocukları çok sevdiği için böyle davranmış olabilir; ya da hemen
    herkeste çocuklara ait özellikler gözlediği için böyle davranmış olabilir
    .Gerekçe ne olursa olsun, her yaştaki insana böyle hitap edebildiği, belki de
    böyle hitap edebilen tek kişi olduğu için, Atatürk, çevresindeki çocukların ana
    babası konumundaydı. Soyadındaki ”ata” kelimesi, onu gelecek kuşakların da atası
    yapmaktadır. Atatürk, ana baba olmanın yanı sıra, kendi aklını kullanma sorunu
    olmayan bir yetişkin ve gerektiğinde spontan ve şakacı bir çocuktu. Böylece o,
    üç kişisel rolünü birlikte kullanabilen bir kişi, belki de gelecekteki empatik
    toplumun aramızdaki üyelerinden birisiydi.

    Hiçbir zaman kişi onuruna
    sahip olmamış, sürekli horlanmış bir insanın, bu durumdan sıkıntı duymayacağı
    ileri sürülebilir. Fakat şu kesin ki, bir defa bile ”insan” yerine konulmuş,
    kişi onuruna sahip olmanın tadını tatmış bir kişi için geriye dönüş acı olur.
    Dostoyevskinin kahramanlarından Suşilovun problemi bu olsa gerek. Suşilov,
    kendisine insan olarak değer veren Dostoyevskiyi, bir anlık bile olsa geri
    çekildiği için affetmemiştir. Çünkü kişi onurundan vazgeçmek çok zordur. Bu
    yüzden, tarihimizde bir gelgit grafiği çizen yetişkin tavrının, Cumhuriyetten
    itibaren eskiye oranla daha istikrarlı bir seyir göstereceğini düşünebiliriz. Bu
    konuda sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Uluğ Beyin, Fatihin, Hezarfen Ahmet
    Çelebinin -muhtemelen daha başkalarının- kişiliklerinde, kısa sürelerle ortaya
    çıkan yetişkin tavrı, son kez Atatürkün kişiliğinde Cumhuriyet Döneminde ortaya
    çıkmıştır. Bu son çıkışın öncekilerden farkı, yetişkin tavrının Cumhuriyet
    Döneminde kurumsallaşmaya başlamış olmasıdır. Ancak bu durum yaşamımıza henüz
    yeterince sinmemiştir.

    Eğer bir hastanede, okları izleyerek, işinizi
    kendi başınıza hallederseniz bir yetişkin olmuş olursunuz. Eğer tanıdık bir
    hasta bakıcı bulursanız ve o da elinizden tutup sizi gereken yerlere götürürse,
    o ana-baba, siz ise çocuk olmuş olursunuz.

    Çocuk rolünü pek
    severiz;
    özellikle devlet kapısında (Devlet babanın huzurunda) çocuk rolünü
    daha çok severiz. Bu tavrımız, yüzlerce yıllık bir alışkanlığın ürünü
    olabileceği gibi, yaşam biçimimizin zorunlu kıldığı bir davranış da olabilir.
    Yani yaşam biçimimizle ve gelişmişlik düzeyimizle, tanıdık aramamızı gerektiren
    bağımlı davranışlarımız bir bütün oluşturmaktadır. Örneğin okların, tabelaların
    yeterli olmaması ya da vatandaşın okuma-yazmasının kıt olması, tanıdık aramayı
    zorunlu hale getirebilir. Fakat aynı zamanda, tabela ya da okuma-yazma sorunu
    bulunmasa bile, kişiler arası ilişkilerin sıcaklığına alışmış insanımız, “yalnız
    bir yetişkin ” olup okları izlemek yerine, bir tanıdığın elinden tuttuğu çocuk
    olmayı tercih etmektedir.

    Sonuç olarak; etkili bir iletişimin
    mevcut olması için ortamda bulunan çatışmaların kaldırılması gerekmektedir.
    Çatışmaları kaldırıp kendimizi iletişim halinde olduğumuz insanların yerine
    koyduğumuz müddetçe iletişimde başarılı ve sevilen bir insan oluruz.
     

Sayfayı Paylaş