1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Ingmar Bergman’ın Filmlerinin İncelemesi

Konusu 'Sinema, Televizyon Dünyası' forumundadır ve Çağlayağmur tarafından 4 Şubat 2012 başlatılmıştır.

  1. Çağlayağmur
    Hoşgörülü

    Çağlayağmur ... Süper Moderatör

    Katılım:
    15 Aralık 2010
    Mesajlar:
    15.092
    Beğenileri:
    4.415
    Ödül Puanları:
    11.080
    Cinsiyet:
    Bayan
    Yer:
    Ankara
    Banka:
    794 ÇTL
    Yaban Çilekleri
    "İnsanlarla olan ilişkilerimizde, temelde onların karakterini ve davranışlarını tartışır ve değerlendiririz. İşte bu yüzden, bu sözde ilişkilerin tümünden kendimi geri çektim. Bu benim yaşlılık günlerimi daha da yalnız kıldı. Hayatım çalışmakla geçti ve buna müteşekkirim."

    Profesör bir rüya görür, akrebi yelkovanı düşmüş bir saat…ölüm yaklaşmış olabilir mi, eh artık evet. Bu rüyaları biz de film boyunca onunla görürüz, kendi rüyalarımızı da hatırlayarak. Ve ölüm yaklaşmışsa doğal olarak yapılan en hüzünlü şey, oralara bir daha gitmek, rüyalarımızda ve hayallerimizde. Her birini teker teker hatırlayarak, en çok yaralayanları ve mutlu edenleri…Ama artık hüzünlü bir tebessümle.

    "Geçmişe bir ağıt" diyor film için, evet ağıt ama sessiz, dille değil gönülle yakılan bir ağıt. Filmde profesör rolünde kendisi de sessiz sinema döneminin ünlü yönetmenlerinden olan Victor Sjöström var. Epey oyuncu izlemişimdir denilebilir ama bu adam kadar başarılı bir oyuncu görmedim, tanımadım. Filmi kendi gözlerinizle değil, onun gözleriyle izliyorsunuz, birkaç saatliğine gözlerinizi ona emanet ediyorsunuz. Ve gözleriniz film bittiğinde onun gözleriyle tanışmış olmaktan memnun, hüzünle ve neşeyle kapanıyor…


    Yedinci Mühür
    Babama küçükken sorardım "ölüm nasıl olacak, Azrail nasıl gelecek?". Hep aynı cevabı verirdi: "En sevdiğin kim ise onun suretinde gelir". Aklım almazdı, en sevdiğim beni üzer mi, beni sevdiğim şeylerden alıp götürür mü, büyüyünce öğrendim tabii en çok sevdiklerimiz en çok canımızı yakanlar…Büyüdükçe ölüm algım da Tanrı anlayışım da değişti, ama babama hala ne zaman sorsam aynı cevabı verir "en sevdiğinin suretinde gelecek". O zaman bir türlü oturtamazdım kafamda "işte şunun yüzüyle gelecek" diyemezdim ama eğer babam haklıysa, şimdi gelse kimin suretinde gelecek biliyorum.
    Bergman'ın bu filmi ölümle satranç oynayan bir şövalyeyi anlatıyor, onu mat edebileceğine inanıyor mu, bilemem ama ondan "bilgi" istiyor, inanç ya da başka bir şey değil: bilgi. Tanrı'ya, ölüme, varlığa dair bilgi. Ve tabi ki ölüm onu mat ediyor, sırrını veriyor mu, asla!
    Filmde şövalyenin yardımcısı şeytanla beraber olduğu için yakılan bir kız ölürken şunu soruyordu: "şimdi o kız neyi görüyor, Tanrı'yı mı, şeytanı mı, meleği mi, hiçliği mi?". Biz de en çok bunu merak ediyoruz sanırım. Gerçi Epikuros Eğer sen burada isen ölüm yoktur, yok eğer ölüm buradaysa sen yoksun" diyor, ne yani o son deneyimde de mi "bilgi"ye ulaşamayacağız eyvah?[/FONT]Filmden bir alıntı, şövalye ölümle konuştuğunu bilmemektedir, bir rahibe içini döktüğünü sanır:

    Ö: Yine de ölmek istemiyorsun.

    Hayır istiyorum.

    Ö: Neyi bekliyorsun?

    Bilgi istiyorum.

    Ö: Garanti istiyorsun.

    Her neyse. İnsanın duyularıyla Tanrı'yı kavrayabilmesi o kadar imkansız mı? O neden yarım vaatlerin ve görülmeyen mucizelerin ardına saklansın ki?

    Kendimize inancımız yoksa başkasına nasıl inanç duyabiliriz?

    Benim gibi inanmak isteyen ama yapamayanlara ne olacak?


    Ya inanmayan, inanamayanlar?

    İçimdeki Tanrı'yı neden öldüremiyorum?


    O'nu kalbimden atmak istememe rağmen…neden alçaltıcı ve acı verici şekilde

    içimde yaşamaya devam ediyor.

    Neden her şeye rağmen bu gerçeklikten kurtulamıyorum?

    Dinliyor musunuz?

    Ö: Dinliyorum.

    Ben bilgi istiyorum!

    İnanç ya da varsayım değil, bilgi.

    Tanrı'nın kendini göstermesini, benimle konuşmasını istiyorum.

    Ö: Ama o suskun.

    Karanlıkta Ona sesleniyorum. Ama sanki hiç kimse yok.


    Ö: Belki de kimse yoktur.


    O halde yaşam korkunç bir şey.


    Her şeyin bir hiç olduğunu bilen biri ölüm karşısında yaşayamaz.

    Ö: Çoğu insan ne ölüm'ü ne de yaşamın hiçliğini düşünür.

    Ama bir gün hayatın son anlarında karanlıkla yüzleşmeleri gerekecek.

    Ö: O gün…

    Korkumuzdan bir imge yaratır ve sonra o imgeye Tanrı adını veririz.

    Ö: Endişelisin.

    Bu sabah Ölüm bana geldi.

    Birlikte satranç oynuyoruz.

    Bana tanıdığı sürede acil bir işi halledeceğim.

    Ö: Neymiş o?

    Tüm yaşamım nafile bir arayıştan…anlamsızca konuşmalardan başka bir şey değildi.

    Kızgınlık ya da sitem duymuyorum. Çünkü çoğu insanın yaşamı benimki gibi.

    Ama kalan süremi anlamlı bir işte kullanmak istiyorum.

    Ö: Onun için mi Ölüm'le satranç oynuyorsun?

    Zeki bir rakip ama daha bir taş bile kaybetmedim.

    Ö: Ölüm'ü nasıl yeneceksin peki?

    Fil ve atı birlikte oynuyorum henüz farketmedi.

    İlk hamlede kenardan çökerteceğim.

    Ö: Bunu unutmayacağım.

    Beni kandırdın aldattın.

    Ama yine karşılaşacağız.

    Bir yol bulacağım.
     

Sayfayı Paylaş