1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

İslam ve Kadın Hakları

Konusu 'Genel Dini Konular' forumundadır ve Suskun tarafından 28 Temmuz 2010 başlatılmıştır.

  1. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL

    İslam ve Kadın Hakları

    KADIN

    İnsanın dişisi. Erkeğin eşi. Dişi'nin erişkin olanı.
    İslâm'da erkekle kadın bir bütünün parçalarıdır. Biri diğeri için vazgeçilmez hayat arkadaşıdır. İbadet ve muamelelerde cinsiyet ayrılığından doğan önemsiz bazı farklar dışında, dinî görev ve sorumluluklarda kadın-erkek eşitliği esastır. İslâm'ın gelişinden önce toplumda hak ettiği yeri alamayan kadın, İslamiyet'le insana yakışır haklara sahip olmuştur. Kadının durumundaki bu önemli değişikliği bizzat Kur'ân-ı Kerîm getirmiş ve Hz. Peygamber bunu tamamlamıştır.
    Hz. Peygamber'e ilk inanan, başka bir deyimle ilk müslüman olan Hz. Hatice'dir. İlk İslâm kadınları Mekke ve Medine'de ağır ve büyük hizmetleri yüklenmekten kaçınmamışlar, askerî ve siyasî işlerde erkeklere yardımcı olmuşlar, hemşirelik mesleğini ilk defa kurarak, yaralı mücahidleri tedavi etmek, su taşıyıp içirmek, yaralarını sarmak ve hatta yaralıları Medine'ye kadar taşımak gibi fedakârlıklarda bulunmuşlardır. Mücahidlerin yanında onlara destek ve cesaret veren bu hanımların kahramanlıkları hadis mecmualarında kaydedilmektedir.
    Kadınlara karşı iyi davranmak, tatlı ve yumuşak dille konuşmak, kaba ve sert hareket etmemek Allah Rasûlünün ahlâkındandır. O şöyle buyurmuştur: "Dikkat ediniz, sizin kadınlarınız üzerinde, kadınlarınızın da sizin üzerinizde hakları vardır. Kadınların, üzerinizde olan hakkı günün şartlarına göre onların yiyecek ve giyeceklerini sağlamanızdır" (Tirmizî, Sünen, V, 111; İbn Mâce, Sünen, l, 594, No: 1851). "Sizin en hayırlınız kadınlarına karşı huyu en iyi olanlarınızdır. Ben de aileme karşı en hayırlı olanınızım" (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 472). "Kadınlarınız hakkında Allah'tan korkunuz. Şüphesiz, onlar sizin yanınızda yardımcılarınızdır. Onları Allah'ın emâneti olarak aldınız ve cinsiyet uzuvlarınız Allah'ın kelimesi ile helâl edindiniz" (Ebû Dâvud, Menâsik, 56; İbn Mâce, menâsik, 84; Dârimî, menâsik, 34).
    Hz. Peygamber evlenilecek bir kadında aranacak vasıfları şöyle belirlemiştir: "Bir kadınla dört özelliği için evlenilir; Malı, asaleti, güzelliği ve dindarlığı. Sen dindar olanı tercih et" (Buhârî, Nikâh, 15; Ebû Dâvud Nikâh, 2; Nesâî, Nikâh, 13; Ahmed b. Hanbel, II, 428).

    Ana-babaya itaat etmek, iyilik yapmak, şefkat ve merhamet göstermek, tatlı ve yumuşak davranmak gibi hususlar âyet ve hadislerle emir buyurulmuştur. Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Rabbin, yalnız kendisine kulluk etmenizi, ana ve babaya iyilik etmeyi emir buyurmuştur. Eğer onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlarsa, onlara öf bile deme, onları azarlama, onlara güzel ve tatlı söz söyle. Onlara merhametle tevazu kanatlarını indir. Onlar için, "Rabbim onlar beni küçüklüğümde yetiştirirken nasıl merhametli davrandılarsa, sen de onlara öylece merhamet eyle" diye dua et" (İsrâ, 17/23, 24). Hz. Peygamber en çok kime saygı, şefkat ve bağlılık göstermek gerektiğini soran bir sahabiye "anana" diye cevap vermiştir. Bu soru üç defa tekrar edilmiş, üçünde de aynı cevabı vermiş, ondan sonra kime sorusuna ise, "babana" demişlerdir (Buhârî, VII, 69). Anne müslüman olmasa bile, çocukları üzerindeki saygınlığını korumaktadır.

    Buna şu hadiseyi örnek gösterebiliriz. Hz. Ebû Bekr'in kızı Esma'nın, babasından boşanmış ve müşrik olarak kalmış annesi, bir gün kızını görmeye gelmişti. Esma, Hz. Peygamber'e, 'Müşrik olan annem' bana geldi. Onunla görüşeyim mi?" dedi. Hz. Peygamber, "annenle görüş" buyurdu (Buhârî, III, 142). Başka bir hadiste; "Cennet annelerin ayakları altındadır" buyurulur (el-Aclûnî, Keşfu'l-Hafâ, Kahire, 1351/1932, I, 335, No: 1078).
    Bu duruma göre, İslâm'da anneliğin yeri, değeri ve şerefi çok yüksektir. Ebeveyne itaatsizlik şirkten sonra en büyük günah sayılmış, bunun kapsamı sadece "Allah'a isyanda kula itaat yoktur" prensibi ile sınırlandırılmıştır (Buhârî, Ahkâm, 4; Müslim, İmâre, 39). Annelerin çocuklarına karşı olan, şefkatinin ne derece büyük olduğunu göstermek üzere, Hz. Peygamber, Hz. Süleyman devrinde cereyan eden bir olayı şöyle anlatmıştır: İki kadının birer oğlu vardı. Birisini kurt alıp götürdü. Bunun üzerine her iki kadın birbirine "seninkini götürdü" dedi; sonuçta, her ikisi meselenin çözümü için Hz. Dâvud'a başvurdular. Hz. Dâvud, büyük kadının lehine hüküm verince, küçük kadın memnun olmadı ve ihtilaflı meseleyi bir kere de Hz. Dâvud'un oğlu Hz. Süleyman'a arz etmek için huzura çıktılar. Hz. Süleyman: "Bana bir bıçak getirin ki çocuğu ikiye bölüp aralarında taksim edeyim", deyince, küçük kadın dehşete kapılıp, "aman yapma, Allah sana merhamet etsin, çocuk onundur" dedi. Bunun üzerine Hz. Süleyman sağ kalan çocuğu küçük kadına verdi (Buhârî, Sahih, IV, 136, 137).

    Hz. Peygamber devrinde kadın sahabîler ilme büyük katkıda bulunmuşlardır. Allah Rasûlü'nün kızı Hz. Fatıma duygulu bir şâir olduğu gibi Hz. Peygamber'in bazı hadislerini de rivâyet etmiştir (İbn Sa'd, Tabakât, VIII, 19, 30). Hadis rivâyet eden kadın sahabilerin sayısı çoktur.
    Bazıları şunlardır: Ümmü Habibe binti Ebu Süfyan, Ümmü Abd, Esmâ binti Ebu Bekr, Zeyneb binti Cahş, Meymûne binti Hâris, Fâtıma binti Kays, Dürre binti Ebı Leheb, Ümmü Haram binti Milhan vd. Bu son sahabi hanım Kıbrıs'ta vefat etmiş olup. Larnaka civarında medfundur. Kıbrıs müslümanlarınca türbesi bir ziyaret yeridir (İbn Hayyât, et-Tabakât, Dimaşk 1968, II, 859, 884; M. Tayyib Okiç, İslâmiyet'te Kadın Öğretimi, Ankara 1979, s. 22, 23).
    Hz. Peygamber kadınların eğitimine büyük önem vermiştir. Kadınlar mescide geliyor, hadisleri dinliyorlardı. Umumî toplantılara katılır ve bayram namazlarında da hazır bulunurlardı. Hz. Peygamber bayram hutbesini erkeklerin saflarına irad ettikten sonra, kadınların saflarına geçer, onlara da talim ederdi. Ancak hanımlar her zaman mescidde hazır bulunmadıkları için bir sahabî kadın Hz. Peygamber'e gelerek; "Ya Rasûlüllah, erkekler geliyor, senin sözünü dinliyorlar. Bizim için de bir gün tahsis et. O günde gelelim, Allah'ın sana öğrettiklerini bize öğret" dedi. Hz. Peygamber de onlara haftada bir gün ve yer tahsis ederek orada toplanmalarını söyledi, belirlenen günde onların eğitim ve öğretimleri ile meşgul oldu (Muhammed Ebû Zehv, el-Hadîs ve'l Muhaddisûn, Mısır 1958, s. 55; Buhârî, Sahih, I, 36). İslâm özellikle Hz. Peygamber'in ailelerine mahrem meseleleri tebliğ etme görevini yüklemişti. Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Evlerinizde okunup duran Allah'ın ayetlerini ve hikmeti hatırlatın ve nakledin" (el-Ahzâb, 33/34). Sahabe hanımlarının haya ve utanması dini konuları sorup öğrenmelerine bir engel değildi. Özellikle bir fikıh ve hadis âlimi olan Hz. Aişe'nin (ö. 58/677) bu konuda sayısız hizmetleri olmuştur. O, yalnız kadınların değil, sahâbe büyüklerinin bile bir çok meselede başvurdukları kimse idi (Nevzat Aşık, Sahabeye Hadis Rivayeti, İzmir 1981, s. 78, 79). Hz. Aişe, verdiği hüküm ve fetvalar bir cilde ulaşan yedi sahabe müctehidinden (Fukaha-i seb'a) birisidir (İbn Kayyim, İ'lâm, I, 14 vd.). Urve b. Zübeyr (ö. 94/712) "Fıkıh ilmini Hz. Aişe'den daha iyi bilen kimse görmedim" der (el-Mekkî, Fethu'l Mübîn, s. 157). Ebû Mûsa el-Eş'ârî'de (ö. 44/664) şöyle demiştir: "Muhammed'in ashabının bize sorduğu herhangi bir hadisin içinden çıkamadığımızda onu Hz. Aişe'ye sorardık ve onun yanında sorulan hadise ait muhakkak bir şeyler bulurduk". İbn Hazm (ö. 456/1064) sahabe devrinde yetişen hanım fakih ve hukukçular olarak şu isimleri zikretmektedir: Ümmü Seleme, Ümmü Habîbe, Hafsa binti Ömer, Hz. Fâtıma, Fâtıma binti Kays, Esma binti Ebî Bekr, Havlâ binti Tüveyt, Ümmü Şerîk, Sehle binti Süheyl, Ümmü Eymen, Âtike binti Zeyd, Ümmü'd-Derdâ, Zeyneb binti Ümmü Seleme ve Ümmü Yûsuf (İbn Hazm, Cevâmiu's-Sıre, s. 319, 323). İslâm tarihinde çeşitli alanlarda büyük hizmet ve yararlılıklar göstermiş müslüman kadınların sayısı az değildir. Tefsîr, Hadîş Fıkıh, Tasavvuf, Şiir, Hüsnühat, güzel sanatlar, çeşitli hayır işleri vb. İslâm kadınının ilgi alanları olmuştur.
    Sonuç olarak, İslâm kadınla erkek arasında genel anlamda bir görev bölümü yapmış, kadına evin iç işlerini, çocukların yetiştirilmesini, ihtiyaç ve zaruret bulunduğunda da dışarıda çalışma işini yükleyerek, onu kocasının en yakın yardımcısı kılmıştır. Koca, evin dışında ağır işleri, eşinin ve çocuklarının yeme içme, barınma ve giyim ihtiyaçlarını karşılama görevini yüklenmiştir. Erkeğe, bu malî ve ekonomik yükümlülüklerinin bir sonucu olarak mirasta, kıza göre fazla hak vermiştir.

    Kadın Sesi
    Yüce Allah Adem'le Havva'yı yaratmış, İnsan nesli onlardan ve onların zürriyetinden meydana gelmiştir. Allah Adem'e eşya isimlerini öğretmiş, ilk insanlar bu kelimelerle anlaşmaya başlamıştır. Kadın da toplumun bir bireyi olarak, hem cinsleriyle ve gerektiğinde karşı cinsle kelimeleri seslendirerek konuşmuştur. Günlük hayatın gereği olan normal görüşme ve konuşmalarda, kadın sesinin yabancı erkeklere meşrû olmadığını öne süren hiç bir bilgin yoktur. Kur'ân-ı Kerîm'de kadınların yabancı erkekle konuşmalarının örnekleri çoktur.
    Musa (a.s) Mısır'ı terkedip Medyen'e varınca bir su başında koyunlarını sulamak için sıra bekleyen iki hanım kız gördü. Yardıma ihtiyaçlarının olup olmadığını sordu. Bundan sonrasını Kur'ân-ı Kerîm'den izleyelim: "Onlar şöyle dedi: Çobanlar sulayıp çekilmeden biz sulayamayız. Babamız oldukça yaşlı bir adamdır. Bunun üzerine Musa, onların hayvanlarını sulayıverdi. Sonra gölgeye çekildi. "Rabbim, göndereceğin hayra ve rızka çok muhtacım" dedi. O sırada hanımlardan biri utana utana yürüyerek Musa'ya geldi. "Babam hayvanlarımızı sulama ücretini vermek için seni çağırıyor" dedi" (el-Kasas, 28/23, 25).
    Hz. Peygamber'in gerektiğinde genç veya yaşlı hanımlarla konuştuğuna dair pek çok örnek vardır. Ebû Said el-Hudrî (r.a) şöyle anlatır:
    "Bir kadın Allah Rasûlüne gelerek dedi ki: Her zaman mescide çıkarak sözlerinizi dinleyemiyoruz. Bize bir gün tayin et de o gün gelelim, sen de Allah'ın sana öğrettiğini bize öğret". Hz. Peygamber bu teklifi uygun bulmuş ve hanımlara ders vermiştir (Buhârî, Sahîh, I, 34, VIII, 149; M. Tayyib Okiç, İslâmiyet'te Kadın Öğretimi, Ankara 1979, s. 25). Diğer yandan Hz. Peygamberin hanımları, özellikle Hz. Aişe ashab-ı kiramın fetva için başvurdukları bir merci idi. O, onların sorularını sözlü olarak cevaplıyordu. Hz. Ömer, hilâfeti zamanında bir cuma hutbesinde evliliklerin kolaylaştırılmasını ve mehrin azaltılmasını tavsiye edince cemaat arasında bulunan Kureyşli bir kadın ayağa kalkarak bir âyetle (Nisâ, 4/20) cevap vermiş, halîfe onu haklı bularak sözünde ısrar etmemiştir (İbn Sa'd, Tabakât, VIII, 58, 81; İbn Kudâme, el-Muğnî, VII, 210 vd.).
    Bu duruma göre, kadınların normal ihtiyaç ve muameleler yüzünden erkeklerle sesli konuşmasının caiz olduğunda şüphe yoktur. Alimler arasında tartışılan ise, sevinçli gün ve zamanlarda şarkı, türkü vb. ni söylemeleridir. Bunlardan sözleri ve söyleniş biçimi müstehcen ve tahrik edici olmayan bazı şarkıları Allah Rasûlünün ve bazı sahabelerin müsamaha ile karşıladıkları bilinmektedir. Örnek verecek olursak; Hz. Âişe'den şöyle dediği nakledilmiştir: "Bir kere Rasûlullah (s.a.s) yanıma gelmişti. Yanımda Buas (olayıyla ilgili olarak söylenmiş kahramanlık şiirlerini def çalarak) terennüm ederek çalan iki cariye bulunuyordu. Rasûlüllah (s.a.s) yatağına yatıp yüzünü öbür tarafa çevirdi, sonra Hz. Ebû Bekr içeri girdi. Bu ne hal, Rasûlüllah'ın huzurunda şeytanın mizmârı (yani şeytanın düdüğü ve sesi) ne arıyor? diye beni azarladı.
    Bunun üzerine Rasûlüllah ona dönüp: "Bırak onları, her milletin bir bayramı vardır, bu da bizim bayramımızdır" buyurdu. Babam başka şeyle meşgul olunca câriyelere işaret ettim, dışarı çıktılar" (Buhârî, II, s. 3; Müslim, II, s. 605; Nesaî, III, s. 59).
    İbn Abbas der ki; Hz. Aişe, yakınlarından birisini bir Medineli müslümanla evlendirdi. Hz. Peygamber geldi ve; "Kız gönderdiniz mi" dedi. Hz. Aişe; "Evet" dedi. "Beraberinde şarkıcı gönderdiniz mi?" sorusuna, "Hayır" cevabını alınca, Allah Rasûlü şöyle buyurdu: "Medineliler eğlenceden hoşlanır. Beraberinde; "Size geldik, size geldik..." diyerek bir şarkıcı gönderseydiniz... " (Buhâri, Nikâh, IV, s. 140; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 391).

    Hanımlar arasında bile olsa bir şarkının şu özellikleri taşıması gerekir:

    1) Şarkının konusu ve sözleri İslâm ahlâk ve âdâbına aykırı bulunmamalıdır. Meselâ, içkiyi öven, onu içmeyi teşvik eden şarkı meşrû sayılmaz.
    2) Şarkıcının giyim şekli jest ve mimikleriyle şehveti tahrik etmemesi gerekir.
    3) Meşrû eğlenti, ibadetten alıkoymamalı ve zaman israfına yol açmamalıdır.
    4) Şarkı, türkü, dinleyenin şehvetini coşturuyor, fitneye doğru sürüklüyor ve hayvanî duygularını güçlendiriyorsa kendini bundan kurtarması gerekir.
    5) Şarkı, türkü beraberinde içki, kumar, zina gibi haramları getiriyorsa, müslümanın bu gibi ses ve yerlerden uzak durması gerekir. İslâm kötülüğe giden yolu kapama (sedd-i zerâyi') prensibini esas almıştır.
    İşte kendisine karşı uyardığı şarkılar beraberinde kötülük olan ve kötülüğe götüren şarkılardır (İbn Mâce, Fiten, 22; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 342; Yusuf el-Kardâvî, el-Helâl ve'l-Harâm fî'l-İslâm, trc. Mustafa Varlı, Ankara 1970, ş 321, 322; Süleyman Uludağ, İslâm Açısından Musikî ve semâ, İstanbul 1976, s. 37, 88; İbn Âbidin, Reddü'l-Muhtâr, trc. A. Davudoğlu, İstanbul 1985, I, 48, V, 259, VIII, 294, IX, 207, XII, 507, 508, 516, XIV, 140, 571).
    Hamdi DÖNDÜREN

    Kadına Bakmak
    İslâm dini kadınlara bakma konusunda birtakım ölçüler ortaya koymuştur. İslâm'ın ana kaynağı Kur'ân-ı Kerim, toplumlarda çıkabilecek fitnenin yolunu kesmek, sosyal düzeni sarsıcı hareketlere engel olmak için pek çok konuda genel kurallara yer vermiştir. Toplumu oluşturan fertlerin, genellikle kadın ve erkeklerden müteşekkil olduğu düşünülürse, bu konuda da İslâm'ın bağlayıcı hükümler getirmesi tabiîdir. Öncelikle İslâm dini, sağlıklı ve temiz bir toplumu meydana getirmek için, iki cins arasında yaradılıştan kaynaklanan arzuların kontrol edilmesini ve yerli yerinde kullanılmasını öngörür. Bu konuyla ilgili olarak Kur'an-ı Kerim'in Nur sûresinde, önce erkeklere, hemen akabinde de kadınlara bazı önemli uyarılarda bulunulmuştur. "Mü'min erkeklere söyle; gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler ve mahrem yerlerini korusunlar. Bu kendileri için daha temizdir. Allah yaptıklarınızdan şüphesiz haberdârdır. Mü'min kadınlara da söyle; gözlerini yasak olandan çevirsinler, iffetlerini korusunlar, süslerini, kendiliğinden görüneni müstesnâ, açmasınlar. Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar. Süslerini, kocaları veya babaları ve kayınpederleri veya oğulları veya kocalarının oğulları veya kardeşleri veya erkek kardeşlerinin oğulları veya kızkardeşlerinin oğulları veya kadınları veya câriyeleri veya erkekliği kalmamış hizmetçiler ya da kadınların mahrem yerlerini henüz anlamayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizledikleri süslerin bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar. Ey mü'minler! Saadete ermeniz için hepiniz tevbe ederek Allah'ın hükmüne dönün" (en-Nûr, 24/30-31).
    Bu iki âyet, özellikle mü'min erkek ve kadınların, gözlerini yasak olandan çevirmelerini isterken ayrıca kadınların belirtilen onüç sınıf insan dışında giyimlerine dikkat etmelerini zorunlu kılmaktadır. Böylece çıplaklığın yol açacağı tehlikeler, daha başlangıçta etkisiz hâle getirilmiş olmaktadır. Bunları zikrettikten sonra, kadına bakma konusunda ortaya konan hükümleri anlatabiliriz:
    Bir müslümanın şehvetle bakabileceği kadın sadece kendi hanımıdır. Hanımı dışında hiçbir kadına şehvet nazarıyla bakması câiz değildir. Şehvetle bakmada ölçü, bir kadına devamlı bakmaktır. Bir insanın çarşı pazarda yürürken hiçbir kadını görmeden, yolda gözü kapalı veya başı eğik bir şekilde yürümesi mümkün değildir. Karşısındakini görecek, ancak bir hanım ise sürekli gözleri onda olmayacak; yoksa bakışı devam ettirmek yasak sınırına girmiş olmak demektir. Bu konuda Hz. Peygamber (s.a.s.)'ın Hz. Ali'ye ikazı şöyledir: "Ali! Arka arkaya bakma; birinci bakış hakkın ise de, ikinci bakma hakkın yoktur" (Tirmizî, Edeb, 28).
    Hanefi mezhebine göre, kadının yabancı erkekler karşısında avret yeri (yani açılması, gösterilmesi ve bakılması yasak olan yer), yüzü, elleri ve -bir rivâyete göre de- ayakları müstesnâ olmak üzere bütün bedenidir.
    Kadının avret yerlerine şehvetli veya şehvetsiz bakmak haram olup kadınların da bunları kapamamaları haramdır. Avret yerleri, ancak kimsenin görmediği yerde (tuvalet ve banyoda) ve eşlerin cinsî münasebeti esnasında açılabilir. Yine bazı durumlarda, zarûret miktarını aşmamak üzere doktor, ebe, hâkim vb. karşısında da açabilir. Ayrıca evlenecek kimse, kızın yüzüne -şehvetle de olsa- bakabilir. (bk. Hayreddin Karaman, Günlük Hayatımızda Haramlar Helâller, İstanbul 1981, s. 84).
    Müslüman bir erkeğin, mahrem (nikâhı haram) olmayan kadınların avret yerleri hariç, ellerine ve yüzüne bakması câizdir. Bir müslümanın evine akraba olmayan dost ve arkadaşları gelebilir. Ayrıca bazı sebepler yüzünden kadınların erkeklerle beraber oturması ve evin kızı veya kadınının misafirlere hizmet vermesi gerekebilir. Bu durumlarda erkeğin kadını görmesi kaçınılmazdır. Ancak bu hususta en önemli şart, kadının tesettüre (örtünmeye) riâyet etmesidir. Bu konuyla ilgili olarak hadis kitaplarında şöyle bir olay anlatılmaktadır:
    "Ashab-ı kirâmdan Ebu Üseyd evlenirken zifaf gecesi, Peygamber Efendimizi ve dostlarını davet etmiş; fakat onlar için bir yemek hazırlayamamış ve bir şey de ikram edememişti. Ancak eşi, geceden bir taş kabın içinde hurma ıslatmış ve bunu ezip sulandırıp şerbet yapmış ve misafirlere bizzat kendisi ikram etmişti" (Buhârî, Nikâh, 77).
    Bu olayda sahabinin eşi tesettüre riâyet ederek, akrabası olmadığı halde eşinin dost ve arkadaşlarına ikram için yanlarına çıkmıştır. Zaten İslâm dini kadın-erkek ilişkilerine sınır koymakla birlikte, kadınların ilim öğrenmek, alış-veriş yapmak, düğün ve ibadet gibi meşrû sebeplerle evlerinden dışarı çıkılmasına izin vermiştir. Ancak tesettüre riayet şartı getirilmiştir (Bu konuyla ilgili ayrıca şu hadislere bk. Buhârı, Nikâh, 115; Cuma, 13; Muslirn, Salât, 136).

    Kadının Yolculuğu
    Yolculuk yapmak müslüman için mübah bir olaydır. Kadınlar da seyahat edebilirler. Yalnız kadının uzak yerlere yolculuk edebilmesi için yanında bir mahreminin bulunması hadiste şart koşulmuştur. Peygamberimiz, "Hiç bir erkek (yanında mahremi olmayan) bir kadınla sakın yalnız bulunmasın. Hiçbir kadın da kendisiyle beraber bir mahremi (nikâh düşmez akrabası) bulunmaksızın sakın yolculuk etmesin," buyurmuştur. Rasûlüllah'ın bu nehyi üzerine (Ashab'dan) bir kişi ayağa kalkarak, "Yâ Rasûlüllah, ben şöyle şöyle bir gazaya yazılmıştım; halbuki karım haccetmek üzere yola çıkmıştır (ne buyurulur?) diye sordu. Rasûlüllah, "Haydi sen de git, karınla beraber haccet", (Buhârî, Nikâh, 111). buyurdu.
    Bundan başka Peygamberin, yanında mahremi bulunmadan bir günlük, iki ve üç günlük mesafelere kadının gidemeyeceğini bildiren hadisleri vardır (Müslim, Hac, 413-424).
    Yukarıdaki hadisten birinci derecede elde edilen hüküm, fesada vesile olabileceğinden, aralarında nikâh caiz olan bir kadınla bir erkeğin yalnız olarak bir arada bulunmalarının kötü sonuçlarını önlemek için yasaklanmış olmasıdır. İkinci olarak da kadının yanında mahremi bulunmadan yolculuk yapmasının yasak olmasıdır (Tecrid¡ Sarih Tercümesi, VIIl, 382).
    Mahremden maksad, kadının kocası veya kendisine nikâhı ebediyyen haram olan yakınlarıdır. Başka bir deyişle neseb (kan bağı), nikâh veya süt akrabalığı dolayısıyla evlenmesi caiz olmayan kimsedir.
    Hanefî ile Hanbelî mezhepleri, yanında mahremi bulunmayan genç veya ihtiyar bir kadının, kendisi ile Mekke arasında üç konaklık mesafe bulunduğu zaman, üzerine hac vacip olmaz. Yani hac yolculuğu yapamaz demişlerdir. Malikî ile Şâfiî ise yanında birkaç tane güvenilir hanım bulunduğu takdirde mahremi olması da kadın hacca gider görüşünü savunurlar (Mezâhibü'l Erbaa, I, 633; Bidayetü'l Müctehid, I, 322).
    İmam Şâfiî ile İmam Malik bu konuda yol emniyeti var ise veya üç beş güvenilir kadın bir arada bulunurlarsa hac edebilirler derken Hz. Ömer'in tertib ettiği son haccı delil getirirler. Bu hacda Peygamberin hanımlarından bazıları, Hz. Ömer'den izin alarak, yanlarında mahremleri olmadığı halde hacca gitmişlerdir (Mekke'den Medine'ye gitmişlerdir) (Fıkhü's Sünne, I, 635).
    Netice olarak kadın iffet ve namusuna leke gelebilecek herhangi bir yolculuğa çıkamaz, yanında kendisinin can, mal ve namus güvenliğini sağlayacak birilerinin bulunması gerekir.
    Mefail HIZLI

    Ailede Kadın
    İslâm, yaratılış itibarıyla kadın ve erkeğin eşit olarak yaratıldığını bildirir "Ey insanlar; Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık..." (el-Hucurat, 49/13). Yine İslâm dini kadın ve erkek arasında bir ayrımın sözkonusu olmadığını, doğum, ölüm ve daha sonraki hayatlarında bu iki cinsin birbirinden üstün bir tarafı olmadığını beyan eder. Çünkü insan Allah huzuruna yardımcısız, tek başına çıkarak, hesabını kendisi verecektir (Meryem, 19/93). İman sahibi, salih amel işleyerek Allah yolundan ayrılmayan kadınların durumu Kur'an'da "ahirette ebedî bir hayat sürüp Cennete gidecek kişiler" arasında zikredilir (en-Nahl, 16/97).
    Kadınla erkek arasındaki farklılık uzviyetten ileri gelmekte ve kadınların zayıf, hassas varlıklar olduğu belirtilmektedir. Bunun için fert ve toplum hayatında bu iki cinsin fonksiyonlarında farklılıklar görülmekte ve bunda da kadının korunduğu ortaya çıkmaktadır. İslâm dini cahiliyyet hayatı inançlarında olduğu gibi kadını ne aşağılara itmiş ne de maderşahi (ailede kadının hâkimiyetinin geçerliliği) bir modelle aile yaşantısının sürdürmüştür. O, öyle bir aile modeli çizmiştir ki, bu ailede bütün aile fertlerinin ayrı ayrı görevleri bulunmakta ve bu görevlerinde kesinlikle biribirlerine karşı haksızlık görülmemektedir. İslâm düzeni aile hayatına getirdiği yenilikle adalette çığır açacak nitelikte bir modeli benimseyerek erkeğe ve kadına aile içerisinde baskı unsuru olabilecek ailenin zararına tüm davranışları ortadan kaldırmıştır.
    İslâm aile reisi olarak bu görevi erkeğe vermiştir. "Erkekler kadınlar üzerinde hâkimdirler (ailenin reisidirler). Bu sebepledir ki Allah bazılarını (erkekleri) bazılarınızdan (kadınlardan) üstün kılmıştır. Bir de (erkekler onlara) mallarından infak etmektedirler..." (en-Nisâ, 4/34). Yine Allahu Teâla başka bir âyette "...(Erkeklerin kadınlar) üzerindeki (hakları) gibi kadınların da erkeklerin) ma'ruf şekilde lehlerine de (hakları) vardır. Erkeklerin ise kadınların üzerinde bir dereceleri vardır. Allah, aziz (mutlak galib)dir, hakîm (gerçek hüküm ve hikmet sahibi)dir" (el-Bakara, 2/28) buyurarak aile reisliği görevini erkeğe vermiştir. Erkeğin aile reisliğinde, ailenin ihtiyaçlarını karşılamak ve aileyi her türlü dış tesirlerden koruma görevi de sözkonusu olduğu için ona büyük sorumluluk düşer. Buna karşılık erkek aile içerisinde kadının şahsi malına karışamadığı gibi ona bazı yükümlülükler yükleyemez. Hatta kadın çocuğa bakmak istemezse kocasından bir bakıcı bile isteyebilir ve ev işlerini yapmayabilir. Ama buna rağmen bu tür ev ile ilgili iş ve sorumluluklar kadının takvasının göstergesi olduğundan Peygamberimiz (s.a.s) tarafından teşvik edilmiştir. Kadın erkeğin meşru dairedeki emirlerine itaat etmekle mükellef tutulmuştur (Ebu Davud, Nikâh, 40).
    İslâm aile hayatının devamı karşılıklı hakların korunmasıyla mümkündür. "Sizin kadınlar üzerinde haklarınız, kadınlarınızın da sizin üzerinizde hakları vardır" (Tirmizi, Radâ', 11). Karşılıklı haklarda kadının teslimiyeti ve itaatinden maksat ise kocasına karşı vazifelerini meşru dairelerde yerine getirmesidir.

     
  2. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    Kadın'ın Koca Üzerinizdeki Hakları
    Erkek ailenin geçimini sağlamakla görevli olduğu için kadının maddi ihtiyaçlarını karşılamak ve bunu da İslâm dairesi içerisinde gerçekleştirmek zorundadır (en-Nisa, 4/34). Erkek kadınla iyi geçinmek ve onun haklarını korumakla yükümlüdür "...Onlarla (zevcelerinizle) iyi geçinin. Şayet onlardan hoşlanmadınızsa (sabredin). Olur ki bir şey hoşunuza gitmez de Allah (ü Teâlâ) onda bir çok hayır takdir etmiş bulunur. (Olur ki Allah size onlardan hayırlı evlâd ihsan eder, yahud, aranızda muhabbet oluverir)" (en-Nisâ, 4/1 9).
    İslâm, her şeyden önce erkeğe verilmiş olan aileyi yönetmek ve reislik yetkisini kötüye kullanmayı yasaklar. Bundaki amaç aile düzeninin korunmasıdır. Bu bakımdan erkeğin bu şekilde bir imtiyazı kadın üzerinde zulümkâr bir şekilde kullanması caiz değildir. Ancak böyle bir ilişki sonucu kadın ve erkek arasındaki ilişkiler normal seyrinde gidebilir.
    İslâm, kadının sosyal ilişkiler yönünden yeteneklerini ve yeterliliğini, mümkün olan azami düzeyde meşru daireler içerisinde kullanmasına izin verir. Yine bu sosyal çerçevede en güzel şekilde müslümanlara yardımcı olması için çalışma ve faaliyetleri yerine getirme, ilim öğrenme özgürlüğünü verir (Buhârî, İlim, 36;İbrahim Cemal, Müslüman Kadının Fıkıh Kitabı, terc. Beşir Eryarsoy, İstanbul 1987, s. 483 vd.).
    "Kadın eğe kemiği gibidir. Eğer onu doğrultmaya kalkarsan kırılır. Mutlu olmak istersen o eğrilikle birlikte kabul et" (Buhârî, Nikâh, 79). "Sizin en hayırlınız hanımına karşı en iyi olandır" (Tirmizi, Radâ, 11; İbn Mace, Nikâh, 50). Bu hadislerden Peygamberimizin kadınlar konusunda müslümanları sürekli uyardığı ve onlarla iyi geçinmeyi tavsiye ettiğini öğreniyoruz. Kadın dövülmez, nasihat edilir. Yalnız kadın âsî olur erkeğini İslâmî ölçülerde dinlemezse ve mahrem olmayan kimselerle oturup kalkar ve erkeğin malını savurganlıkla harcar, aile sırlarını dışarı çıkarırsa önce uyarıda bulunulur, bunun şiddeti biraz arttırılır ancak yine fayda sağlamıyorsa duruma göre korkutmak için biraz dövülebilir (en-Nisa, 4/34). Ancak bu da fayda vermiyorsa dövülmemelidir.

    Kocanın Kadın Üzerindeki Hakları
    "Erkekler kadınlar üzerinde yönetici (kavvâm) dırlar. Çünkü Allah kimini kiminden üstün kılmıştır ve çünkü erkekler (kadınlara) mallarından harcamaktadırlar" (en-Nisa, 4/34). "İyi kadınlar; gönülden boyun eğenler ve Allah'ın korunmasını emrettiğini kocasının bulunmadığı zamanlarda koruyanlardır... " (en-Nisa, 4/34).
    Kadınlar kocalarına karşı itaatli ve saygılı olmalıdırlar ki koca da aile içerisinde gereği gibi vazifelerini yapabilsin. Kadın meşru şartlarda kocasına itaat etmekle mükelleftir. Ayrıca yaptığı ev işleri ve çocuk yetiştirme ise kadının takvasını artıran hususlardır. Çünkü İslâm böyle bir sorumluluğu kadına şart koşmamış, teşvik ederek Allah'ın rızasını kazanacaklarını bildirmiştir.
    Erkekler kadınlardan, kadınlarda bulunmayan bazı doğal nitelik ve güçlere sahip oldukları için üstündürler. Yoksa bu onların şeref ve fazîlet bakımından üstün oldukları anlamına gelmez (Mevdûdî, Tefhimu'l Kur'an, I, İstanbul 1986, s. 317, 318). "Kadın beş vakit namazını kılar, yılda bir ay orucunu tutar, ırzını korur ve kocasına itaat ederse cennet kapıları ona açıktır" (Buhârî, Miskat, II, 202). Yalnız buradaki itaat Allah'ın emirleri çerçevesinde olacağından kocanın bunu hiçe sayması durumunda kadının kocasına karşı itaatı gerekmez. Çünkü Allah'a itaat, kocaya itaatten önce gelir.
    Ailede karı-koca arasında karşılıklı tatmin gerekli olan bir ihtiyaç olduğundan her iki tarafın bunu gözardı etmesi doğru değildir. Normal hallerde kadın kocasının bu durumunu bilmeli ve ona karşı saygılı olmalıdır. İslâm yaradılış bakımından kadın ve erkeğin eşit olduğunu savunur. Erkek-kadın eşitliğinde dünyaya ait cezalarda da fark bulunmaz. Kadına karşı işlenen suçlarla, erkeğe karşı işlenen suçların cezası aynıdır. Mirasta kadının erkeğin yarısı kadar hisse alması kadını küçültücü bir hareket olmadığı gibi eşitsizlik de değildir. İslâm'ın kadına bakışı ve erkeğin onun işlerini çekip çevirmekle yükümlü oluşu, evliliğinden önce gerekli harcamaları yapma görevini kadının velisine vermiş olması, evliliğinden sonra ise bu harcamaları kocasına yüklemiş olduğu hususu bilindiğinde, Allah'ın bu konuda ne gibi bir hikmet murad ettiği açıkça anlaşılır.
    Kadın, almış olduğu mirastan erkeğe sadece gönül rızası ile olanın dışında hiç bir şey harcamamakta serbesttir. Buna karşılık erkek, her durumda harcamak görevi ile yükümlüdür. Böylelikle kadın miras almakla birlikte ona el de sürmeyebilmektedir (İbrahim Cemal, a.g.e. s. 485).
    Allahu Teâlâ kadını evin sahibesi olarak yaratmıştır. Erkek ailenin geçimini sağlamak, mal kazanmakla görevli olduğu gibi, kadın da bu malları evin işlerini gereken şekilde yürütmek üzere harcamakla yükümlüdür. Çünkü kadın, kocasının evinin çobanıdır. Bunun dışında İslâm, evin dışında kalan görevlerin hiçbirinde kadını yükümlü tutmaz. Kur'an "Ve evlerinizde oturunuz" (el-Ahzâb, 33/33) âyetiyle kadını evinde oturmaya teşvik etmiştir. Ancak bazı hallerde kadının evin dışına çıkması gerekebilir. Meselâ; kadının işlerini görüp gözetecek erkeğin bulunmaması, yahut ailenin içinde bulunduğu sıkıntılar dolayısıyla evin dışında çalışmak zorunda kalması, erkeğin geçim sıkıntısı içerisinde bulunması, hasta olması, geçimi sağlamaktan âciz olması bu türden şart ve durumlarla karşı karşıya kalınması halinde İslâm hukukunda bir genişlik ve bir çıkar yol sözkonusudur. "Allah, siz kadınlara ihtiyaçlarınız için dışarı çıkmanıza izin vermiştir. (Buhârî-Müslim). Ancak bütün bunlara karşın içinde bulunduğumuz koşullarda ne kadar İslâmî ölçülere uyarsa uysun müslüman bir kadın çarşıda-sokakta, iş hayatında kötülerin gözünden kendini koruyamamaktadır. O bakımdan geçimi zor şartlar içerisinde olsa da kadınlar sokaklardan uzak olmalıdır.
    İslâm kadına evinde görev vererek, çalışma problemini ortadan kaldırmaktadır. İslâm, harem ve selâmda ihanete uğrayan insan ruhunu aynı anda kurtaracaktır. (Seyyid Kutub, İslâm Kapitalizm Çatışması, İstanbul 1988, s. 129; Ayrıca bk. Said Havva, İslâm, terc. Said Şimşek, Ankara ts., s. 197 vd; İbrahim Cemal, a.g.e. s. 481 vd; Mustafa Sibai, Kadının Yeri, İstanbul 1988, s. 57 vd.; Abdullah Nasuh Ulvan, İslâmda Aile Eğitimi, I, s. 221 vd.; Ömer Ferruh, İslâm Aile Hukuku terc. Yusuf Ziya Kavakcı, İstanbul 1976, s. 228 vd; Hz. Peygamber ve Aile Hayatı, Komisyon, İstanbul 1989, s. 171 vd.; M. Ali Haşimi, Kur'an ve Sünnette Müslüman Şahsiyeti, terc. Resul Tosun, İstanbul 1988, s. 63 vd.).
    Naci YENGİN
     
  3. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL

    İslâm'da Kadın

    Hayati OTYAKMAZ


    İslâm, en son ve en mükemmel "Din"dir. (ı) İslâm, hem dünyevî hem de uhrevî konularda insanlığa en güzeli, en iyiyi, en doğruyu getirmiştir. Gerçek manâda İslâm'ı yaşayan fert ve cemiyetler, gerçek mutluluğu da elde etmiş olurlar. Çünkü insanın mutluluğu için gerekli prensipleri koyan İslâm Dini'dir. Her konuda olduğu gibi "kadın" konusunda da en güzel prensipleri İslâm ortaya koymuştur. İslâm'a göre kadın, her şeyden önce insandır. İnsan; mahlûkatın en şereflisi, en mükerremi ve en güzelidir. Allah'ın lütfuyla; mükemmel olarak dünyaya gelen, yaratılanlar içinde iradesi eline verilen, akılla donanan en şerefli varlıktır insan. Âlem, insanlık için yaratılmıştır. Her şey insanın hizmetine sunulmuştur. İnsan kâinatın özüdür, göz bebeğidir.

    İslâm'ın kutsal kitâbı, insanlığın son ilâhi rehberi olan Kur'ân-ı Kerîm'de, insanın yaratıcısı olan Allah Teâlâ, insanı şöyle tarif ediyor: "Biz, insanı hakikat en güzel şekilde yarattık." (2)

    Bir yanda iyilikler ve güzellikler, diğer yanda kötülükler ve çirkinlikler... Dilerse Nûru, dilerse Nârı bulmak, vazifelerinin şuurunda olup, güzelliğine güzellik katmak kendi irade-i cüz'iyesinde olan varlık... Dilerse Eşref-i mahlûkat, yeryüzünde Allah'ın Halifesi olabilecek varlık; dilerse hayvânâttan da aşağı bir duruma düşebilecek sefil bir varlıktır insan. Fakat İslâm'ın istediği insan; nûr-u sürûru bulan, vazifesinin ve yaratılış gayesinin şuurunda olup; yeryüzünde Allah'ın Halifesi, mahlukâtın en şereflisi ve en güzeli olan seçkin varlıktır.

    Erkek ve kadın ise, insan neslinin devamı için var olması gereken iki unsurdur. İnanan erkek ve kadının dünyadaki vazifesi nedir? İşte Kur'ân-ı Kerîm'de, Yüce Allah bunu şöyle beyan ediyor:

    "Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar. Namazı kılarlar, zekâtı verirler, Allah'a ve Peygamberine itaat ederler.

    İşte Allah, bunlara rahmet edecektir. Allah, şüphesiz Aziz'dir, Hakîm'dir." (3)

    Erkek ve kadının takip edeceği yol, birbirleriyle üstünlük, özgürlük yarışı değil; omuz omuza, gönül gönüle verip iyilik ve güzellikte en güzel mertebeye, Allah'ın rahmetine ulaşabilme yarışı olmalıdır. Gösterilen yolda titizlikle ilerleyip rahmete garkolmak ne büyük mükâfattır insan için...

    İslâmiyet, kadının başına analık tâcını giydirerek, onu bu vasfıyla erkeklerden ayırmış, yüceltmiştir. Analar iyilik ve güzelliğe öncelikle lâyıktırlar. Bunu insanlığın son peygamberi, mü'minlerin önderi Hz. Muhammed (s.a.s.)'in hayatında ve mübarek kelâmında açıkça görmekteyiz.

    Peygamber Efendimize bir adam gelerek şöyle dedi:

    - Bana ne emredersiniz?

    Peygamber-i Zişan Efendimiz:

    - Annene iyilik etmeyi, buyurdu. Adam yine sordu:

    Hz. Peygamber (s.a.s.) yine:

    - Annene iyilik etmeyi, buyurdu.

    Bu soru ve cevap dört defa tekrarlandı. Adam beşinci kez yine sordu. Peygamberimiz:

    - Babana iyilik etmeyi, (4) buyurdular.

    İslâm'ın kadına koyduğu isimlerden biri ANA'dır. Dininin icabını yerine getiren her kadının bir ismi ve şahsiyeti vardır.

    Bilhassa Müslüman Türk Milleti bunu çok iyi bilir. Edebiyatımızda bile anne sevgisi ve saygısı en büyük ilgi konuları arasında yer almıştır. Satır satır, hece hece, cümle cümle ana sevgisi, ana hasreti, ana kucağı en güzel temalar olarak işlenmiştir:


    "Ana başta tâc imiş,

    Her derde ilâc imiş,

    Bir evlad pîr olsa da

    Anaya muhtâc imiş."


    "Ağlarsa anam ağlar,

    Gerisi yalan ağlar,

    Sen ağlama anacığım,

    Sesin yüreğim dağlar." (5)


    Anne rızası olmadan Cennet'e girilemeyeceği sözü, Rasûlullâh'ın mübârek fem-i saâdetlerinden südûr etmiştir.

    Müslüman anne için, aylarca çektiği sıkıntı ve zahmetlere rağmen bütün acı ve güçlükleri göğüsleyip o mutlu sona ermek, annelik tâcını giymek, yavrusunu doyasıya sevmek dünyalara bedeldir. O misk kokulu yavrusunu kucakladığı an, kendisini bulutların üzerinde zanneder. Başına konan şeref tâcını bütün benliği ve özünde hisseder. Bundan sonra yüklendiği mesuliyetlerin düşüncesine dalmakla birlikte kendini bir kuş gibi hafif hissetmek... Bu mutluluk ve saâdet her şeye değer onun için.

    Bu mutluluktan sonra, Allah'ın ona ihsan ettiği ruh ve yetenekler ve Rasûlullâh (s.a.s.)'ın gösterdiği eğitim üzerine kucağındaki yavrusunu yoğurup, şekillendirir. O yavruya, Allah ve Peygamber sevgisini, onun emirlerini öğretip, doğru ve Hakk yolu seçebilmesi için gayret eder. Tek dileği, yavrusunun Allah'ın hoşnutluğunu kazanacak bir kul olmasıdır.

    "Cennet annelerin ayakları altındadır."

    Bu samimi sevdaya ancak böyle bir hediye, böyle bir taltif ve böyle bir takdir yaraşır. Zaten bu yürekten gayret ve şuûrun kaynağı, kadına şahsiyet kazandıran ilham rüzgârları o iklimden gelen emir, nehiy ve vaadler değil midir?

    Kadının adı yok mu, var mı?

    Bu kavga, ancak Cahiliyye Devri düşüncesinin mahsûlüdür. Bu kavganın nedeni, İslâm'dan uzak sistem ve görüşlerin kadını horlaması, ezmesi ve sömürmesidir. İşte bu kavgalar, bu etkilere bir tepki olarak doğmuştur. Halbuki, eğer İslâm gerçek manâda bilinip anlaşılsaydı ve İslâm'ın değerleri sosyal hayatta tam manâsıyla yaşanmış olsaydı böyle bir kavga meydana gelmezdi. Çünkü İslâm, kavgaya, anarşiye, zulme ve haksızlığa giden yolları tıkamıştır. Getirmiş olduğu âdil ve insanî değerlerle, insanlığa gerçek medeniyeti sunmuştur. Bugün insanlığın en büyük problemi, İslâm'ı tanımamak, bilmemek ve yaşamamaktan kaynaklanmaktadır...

    Kadının itibar ve değerinin İslâm tarafından nasıl verildiğini, haklarının ne şekilde korunduğunu daha iyi anlayabilmek için, diğer dinlerde kadının yeri neymiş, kısaca bir göz atalım: Yahudilikte, kadının miras hakkı elinden alınmıştır. Kocasının ölümünden sonra ikinci bir evliliği aklından bile geçiremez. Kız olarak dünyaya gelmek utanç vesilesidir. Kadın horlanmış ve ezilmiştir. Hatta bir sömürü aracı olarak görülmüştür.

    Hıristiyanlıkta kadına verilen hakları, Peder Tertuhan'ın St. Paul Tymothus'a gönderdiği mektuplar ortaya koyuyor: "Erkek kadın için doğmadı, fakat kadın erkek için doğdu. Kadın, kendini köleliğin sembolü saymalıdır."

    Hinduizm'de kadının bir köle statüsünde muâmele gördüğü açıktır. Hintli hukukçu Manoe Raj: "Kadın, çocukluğunda babasının, gençliğinde kocasının, dul kaldığında oğullarının buyruğu altında olmalıdır." diyor.

    Grek ve Roma'da olduğu gibi, İslâmiyet'ten önce Arabistan'da da bir kızın doğumu karşısında babalar utanç ve üzüntüye boğulur, yüzleri simsiyah kesilirdi. Kadına-kıza karşı şefkat ve sevgi şöyle dursun, kız çocuklarını diri diri toprağa gömerlerdi. (7)

    Sahabeden biri, Hz. Peygamber'e cahiliye günlerindeki tutum ve davranışlardan bahsediyordu. O sahabe şöyle anlatmıştı: "Beni çok seven bir kızım vardı. Ne zaman çağırsam, koşarak ve sevinçle bana doğru gelirdi. Bir gün onu çağırdım, yine koşarak yanıma geldi. Ve beni takip etti. Onu bir kuyunun yanına götürüp, içine ittim. O anda (baba, baba) diye ağladı." deyince Peygamber Efendimiz (s.a.s.)'in mübarek gözleri yaşla doldu.

    Bu vahşi ve ürpertici karanlıklardan kadınları kurtaran, ebedî nûruyla onları hürriyetlerine kavuşturan, mutluluk yollarını açan İslâm Nizâmı'dır. Kur'ân-ı Kerîm'in bazı âyet-i kerimeleri şöyledir: "Beyinsizlikleri yüzünden, körü körüne çocukları öldürenler ve Allah'ın kendilerine verdiği nimetleri haram sayanlar mahvolmuşlardır." (9)

    "Çocuklarınızı yoksulluk korkusuyla öldürmeyin..." (10)

    "Kız çocuğun hangi suçtan ötürü öldürüldüğü kendisine sorulduğu zaman..." (11)

    Kız çocuğunu öldürmeyi yasaklayan ve kınayıp, cezalandıran âyetlerin yanında; kız çocuğu yetiştirmenin faziletinden bahseden birçok hadis-i şerif vardır. İşte bunlardan birkaçı: "Allah, annelerinize itaatsizlikten, kız çocuklarını diri diri gömmekten sizleri menetti." (12)

    "Kız sahibi olan bir adam ne onu aşağılar, ne de onu canlı canlı gömer ve erkek çocuğu da ona tercih etmezse, böyle davranan kimseye Allah Cennet'i vaad etmiştir." (13)

    "Kim üç kız çocuğu yetiştirir ve onlara iyi muamele ederse, Cennet onlar içindir." (14)

    Bugün bazı çevrelerde bile, illâ da erkek çocuk istenir. Doğan kız çocukları için yalnızca kadın suçlanır. Halbuki, asırlarca önce İslâm, kız çocuk yetiştirmeyi teşvik etmiş, yetiştiren ve iyi eğitenlerin mükâfâtlandırılacağını açıklamıştır. Kız ve kadının en iyi bir şekilde yetişebilmesi için âdetâ prim verilmiştir. Çünkü onlar geleceğin anneleri, dolayısıyla istikbâlin fertlerinin, işlenmek üzere ellerine teslim edileceği sanatkârlarıdırlar. Ellerindeki cevherleri en iyi bir biçimde şekillendirebilirlerse, insanlık kurtarılmış olur.

    Kadın kendi benliğini kaybederse, çocuklarına verebilecek ne iyiliği olabilir. Ahlâkını kötü özentilerle dejenere etmiş, aklını fikrini "feminizm"e adamış, erkeklere savaş açmış bir annenin çocuklarından meydana gelen toplumdan ne umulur?

    Halbuki İslâm Dini, kadın ve çocukların ihtiyaçlarını karşılamaya erkeği memur etmiştir. Ve erkeğe de insan gibi yaşayabilmenin yollarını en güzel şekilde açmıştır. İşsize iş bulmak, fakir ve yoksulları korumak Müslüman devlet yöneticilerinin aslî görevlerinden biri kabul edilmiş ve bu konuda ağır mesuliyetler yüklenmiştir. Ayrıca hanımını sıhhatli, dinç ve huzurlu tutmak erkeğin görevidir.

    Bütün insanlığa, ondört asır önce ilan edilmiş ve "Evrensel İnsan Hakları Beyannâmesi" hükmünde olan Vedâ Hutbesi'nde, kadınların ev dışındaki işlerde ve ilişkilerde incitilmemeleri, evlerinin sultanı olmalarının sağlanması için bir kez daha erkekler nezâkete davet ediliyorlar. İnsanlığın Efendisi Hz. Peygamber (s.a.s.), bu muhteşem hitabesinde insanlığa ve bilhassa Müslümanlara şöyle buyuruyorlar: "Ey İnsanlar! Kadınların haklarına riâyet ediniz. Bu hususta Allah'tan korkunuz. Kadınlarınız, size Allah emânetidir. Onları Allah adına söz vererek helâl edindiniz. Sizin kadınlar üzerinde haklarınız olduğu gibi, kadınlarınızın da sizin üzerinizde hakları vardır. Sizin kadınlar üzerindeki haklarınız: Kadınlarınızın âile şerefinizi hiç kimseye çiğnetmemesidir. Eğer, onlar râzı olmadığınız herhangi bir kimseyi yuvanıza alırsa onları men edebilirsiniz.

    Kadınlarınızın da sizin üzerinizdeki hakları: Örfe göre onların her türlü yiyecek ve içecek ihtiyaçlarını karşılamanızdır. Onlar sizin haklarınıza riâyet etsinler, siz de onların haklarına riâyet edin." (15)

    Kur'ân-ı Kerîm'de, kadınların adını taşıyan bir sûre vardır. Bu sûrenin adı: Nisâ Sûresi'dir. İşte bu sûrede Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Kadınlarınızla iyi geçinin..." (16)

    Kadın hakları Allah'ın koruma ve himâyesi altındadır. Bu ilâhî haklardan daha güzelini ortaya koyabilmek mümkün değildir.

    Öyleyse insanlığa düşen görev; bu haklara sarılmaktır. Bu hakları gerçek manâsıyla sosyal hayatta uygulamaktır. Ancak bu sayede erkek ve kadın arasındaki anlaşmazlık, kavga ve anarşi önlenebilir.

    Eş, gönüldaş, hayat arkadaşı, çocukların annesi olan kadın incitilmemelidir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.), böyle tatsızlıklara meydan verilmemesini, güzel ahlâk ve huy güzelliğinin aile saadetine yansımasını öğütleyerek şöyle buyururlar: "Mü'minlerin imanca en olgunu, huy itibariyle en güzel olanıdır. Hayırlınız; kadınlarına hayırlı olanınızdır." (17)

    Madem ki kadın annedir, neslin devamına vesile olandır, insandır; ona sevgiyle yaklaşılmalı, şefkat ve hürmet sunulmalıdır.

    "Ana gibi yâr olmaz" sözü ne kadar anlamlıdır.

    Rasul-i Ekrem (s.a.s.) Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde buyururlar ki: "Bana dünyada güzel koku ve kadınlar sevdirildi. Benim en mes'ud ânım namazda bulunduğum zamandır." (18)

    Keşke kadınlarımız haklarının ne olduğunu hakikî kaynağından öğrenebilseler. "Şüphe yok ki, kadınlar erkeklerin dengi ve eşidir." (19) İşte eşitlik, eşitliğin yegâne uygulayıcısından, bu eşitliği dengeleyip, sürdürebilmek her iki cinsin de kendilerine ait hak ve hukuka riâyeti, İslâm ahlâk ve adâbına bağlılıkları nispetinde gerçekleşecektir.

    Erkeğin kendine has, kadının da kendine özgü özellikleri vardır. Bir erkek ne kadar istese, bütün varlığını fedâ etmeyi göze alsa da anne olma saadetine ermesi mümkün değildir. Çocuğu göğsüne yaslayıp, onun hem karnını, hem de rûhunu doyurabilmesi de öyle...

    Kadınlara bu dünyada kısıtlama gibi görülen bazı şeyler muhakkak ki onların lehinedir. Aslında onlara sağlanan kolaylıktır.

    Onların ince yaratılış ve ahlâklarının dünyanın zor ve çetin şartlarının etkisinden korunabilmesi için toleranstır.

    Kadının Cennet'e nâil olabilmesi de, erkeğe göre daha kolaydır. Bunun yolunu iki cihanın serveri Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle açıklamışlardır: "Kadın beş vakit namazını kılar, orucunu tutar, ırzını muhâfaza eder ve eşiyle uyumlu bir hayat sürerse cennet kapılarının dilediğinden girsin." (20)

    Hz. Aişe (r.a.), mükerrem ve muhterem eşleri Peygamber Efendimize sordular:
    - Cihad kadınlara farz mıdır?

    Efendimiz (s.a.s.) buyurdular ki:
    - "Evet onlara farzdır. Fakat bu harpteki cihad değil, farz olan hac ve sünnet olan umredir." (21)

    Erkeğin binbir tehlike ve güçlük içerisinde kazandığı ecir ve sevap, kadına hac ve umre ile veriliyor. Fakat gereğince uygun şekilde yapılırsa elbette...

    Bununla beraber, kadını bilfiil cihadın içinde de görüyoruz. Gerek yaraları sarmak, cephane taşımak, erzak temini gibi işlerde; gerektiği yerde eline geçen silah ve âletlerle...

    Hz. Meryemler, Hz. Âsiyeler, Hz. Fâtımalar, Hz. Sümeyyeler, Hz. Hafsalar, Nene Hatunlar, Kara Fatmalar ve isimlerini saymakla bitiremeyeceğimiz daha nice Müslüman hanımlar bu hususta en büyük delildirler. Kurtuluş Harbimiz'de, Türk askerine cephane taşırken yavrusunu bile fedâ edebilen muhtereme hanımlar hiç unutulur mu? Onlara olan vefâ ve minnet borcumuzu ancak onların amaç ve inançlarına bağlı kalmakla ödeyebiliriz...
    İslâm'ı ilk kabul eden, Peygamber Efendimizin dâvetine ilk icâbet eden, Hz. Hatice (r.a.) annemizdir.

    İlk İslâm şehidi olma saadetine eren de bir kadındır. Kureyşlilerin kendisine revâ gördükleri çeşitli işkenceler karşısında cihadını sürdürüp, Ebû Cehl'in süngüsü altında ilk şehadet şerbetini içen Hz. Sümeyye (r.a.)'dır. Hz. Sümeyye'nin bu yüce davranışı üzerine âyet bile nâzil olmuştur. Bu âyet-i kerime şudur: "Ey inananlar! Sabredin, düşmanlarınızdan daha sabırlı olun. Cihada hazır bulunun. Allah'a karşı gelmekten sakının ki başarıya erişebilesiniz." (22)

    Onları İslâm uğrunda, Allah yolunda can fedâ edebilecek şuura erdiren İslâm'ın teşvik ve eğitimidir...

    Kadına verilen, onu kayırıcı bir çok kolaylık ve haklara rağmen; yapılan vaadlerde hiçbir ayırım yoktur. Kur'ân-ı Kerîm'de bir âyet-i kerime'de Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Oraya, ADN cennetine girerler. Babalarının, eşlerinin, çocuklarının iyi olanları da oraya girerler. Melekler her kapıdan yanlarına girip, sabretmenize karşılık size selâm olsun; burası dünyanın en güzel sonucudur, derler." (23)

    İnsan olarak herkes eşit ilâhî adâlette! İster erkek, ister kadın olsun. Yeter ki bu eşitliği reddedip, hüsrânına sebep olmasın,

    Yeter ki kuvvetli iman ile İslâm'ı yaşayıp, O'nun yoluna baş koysun...
    "Rableri duâlarını kabul etti. Birbirinizden meydana gelen sizlerden erkek olsun, kadın olsun sâlih iş yapanın işini boşa çıkarmam. Hicret edenlerin, memleketlerinden çıkarılanların, yolumda ezâya uğratılanların, savaşan ve öldürülenlerin günahlarını elbette örteceğim. And olsun ki, Allah katından bir nimet olarak onları içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Nimetin en güzeli Allah katındadır." (24)

    Kısaca konuyu şöyle özetleyebiliriz: Erkek de, kadın da Allah Teâlâ'nın kuludur. Üstünlük ancak yüksek ahlâk ve ibadetledir. Allah ve Rasûlü'nün yoluna ne derece iyi tâbi olurlarsa o kadar yükselirler. Ne mutlu Allah ve Rasûlü'nün hoşnutluğunu kazananlara!...


    DİPNOTLAR
    1- Al-i İmrân Sûresi, Âyet: 19.

    2- Tin Sûresi, Âyet: 4.

    3- Tevbe Sûresi, âyet: 71.

    4- Buhari, Edebü'l-Müfred, Cilt: 1, Hadis No: 6.

    5- Rıza Akdemir, Şiir Demeti, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayını.

    6- Suyûtî, Câmiu's-Sağir, cilt: 1, sh. 150.

    7- Prof. Dr. Bekir Topaloğlu, İslâm'da Kadın; Prof. Dr. M. Yaşar Kandemir, Örneklerle İslâm Ahlâkı, Özetlenerek alınmıştır.

    8- Dârimi, Sünen.

    9- En'âm Sûresi, Âyet: 140.

    10- İsrâ Sûresi, Âyet: 31.

    11- Tekvir Sûresi, Âyet: 8-9.

    12- Tecrid-i Sarih, cilt: 7, Hadis No: 1078.

    13- Mansur Ali Nâsıf, et-Tac, cilt: 5, sh. 8.

    14- A.g.e., cilt: 5, sh. 8.

    15- İrfan Yücel, Peygamberimizin Hayatı, D.İ.B. Yayını.

    16- Nisâ Sûresi, Âyet: 19.

    17- Riyazü's-Salihin, cilt: 1, Hadis No: 278.

    18- Mişkâtü'l Mesâbih, cilt: 2, sh. 699.

    19- Ebû Davûd, Tahare, 96, Hadis No: 237.

    20- Münzirî, et-Terğib ve't-Terhib, cilt: 3, Hadis No: 19.

    21- İbn Mâce, Sünen.

    22- Âl-i İmrân Sûresi, Âyet: 200.

    23- Râ'd Sûresi, Âyet: 23-24.

    24- Âl-i İmrân Sûresi, Âyet: 195.​
     

Sayfayı Paylaş