1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

İslam Ve Sanat

Konusu 'Genel Dini Konular' forumundadır ve cırcırböcee tarafından 26 Nisan 2007 başlatılmıştır.

  1. cırcırböcee

    cırcırböcee V.I.P V.I.P

    Katılım:
    13 Haziran 2006
    Mesajlar:
    3.525
    Beğenileri:
    66
    Ödül Puanları:
    2.880
    Banka:
    335 ÇTL
    TOPLUM İÇİN SANAT

    İslam ve sanat...Son zamanlarda sömürgeci uluslar karşısında verilmeye çalışılan mücadelemizde göz ardı edilen , öncelik sıralamalarında gerilere düşen bir konu...Halbuki bir zamanlar - pek çok konu gibi bu konuda da - İslam Alemi ileride idi.Sonra gerileme, yıkılış ... ve günümüz.Taklit, aşağılık duygusu ve yozlaşma ... gibi bir çok kavram karmaşasının Müslümanların hayatına girdiği günümüzde genel bir uyanış var İslam Toplumunda ...Bu dolayısı ile sanat alanına da - yavaş yavaş ta olsa -yansımaya başladı...İslam ve sanat kavramlarını incelerken başta şunun altını çizmek gerekir :İslam'da sanat toplum için vardır.Ve sanat topluma hizmet ve onu ileri götürmek için kullanılmalıdır...!Aşağıda İki İslami derginin sanat ile ilgili sayılarından , bazen birbirine zıt olan görüşler derledik...Belli bir sonuca varıp karar vermek ise okuyucuya aittir...!

    İSLAM VE SANAT

    Rabbim sanatı nasıl yasaklayabilir ki...Bir kere O En büyük sanatçı ...Musavvir sıfatı ne demektir ki..En güzel şekil veren, tasvir eden...!O'nun şekillendirdiği hangi canlı-cansız şey bir sanat eseri ve teknoloji harikası değil ki...!?

    Ama günümüzde bile hala insanlar Putlara taparken - Budist, Hinduist ve en başta Hıristiyanlar kiliselerini Heykellerle doldurup onların önünde ruku...vs ile ibadet eder, yanlarında küçük çarmıhlı İsa heykelleri taşırken ...- heykeller için " Nasıl bu çağda hala yasaklanabilir ?" diye asla soramayız ...Cünkü İslam " Kötülük kadar kötülüğe götüren yolları da yasaklamıştır !"

    Bir çok gazete arka sayfa güzeli diye bilmem kaç milimlik kağıta çıplak kadın resmi koyup satarken, bir çok sex resmi ile dolu dergi hala insanların almasına neden olunan bir özelliğe sahipken ...-Ve bunlara bakıp eşini beğenmeyenler, etrafına saldıran mütecavizler ...varken - , dikkat lütfen ; doğa,tabiat ...değil, başta kadın ve erkek olmak üzere resimlerin bazılarına İslami fetva hala cevaz vermezse .. burada sorunu İslam'da mı aramak gerekir yoksa , "Hala bu çağda " pagan ürünü ibadet ve hayat tarzı yasayan bir çok ülke ve milyarlarca insanlarda mı...!?Asıl mesele eğitim ve bilinc sorunudur..İnsanlık uzaya çıkmış olabilir ama hala şirk içindeler hala ortaçağ zihniyetinden kurtulamadılar ...

    Soru şu olmalı :İslam hangi , insanı insanlık sıfatından çıkarmayan , sanat dallarına izin vermiştir! Delileri tedavide kulanılan sanat musikisinden , günümüzde insanı delirten - hatta hayvanlaştıran - müzik dallarına ...gelinen ve gidilen yol nereye ve daha ne zamana dek...!


    İslam dini her zaman, her devirde geçerli, normal her insanın anlayabileceği, zorlanmadan uygulayabileceği çok sâde hükümler içeren bir nizamdır. Korkutmayı değil müjdelemeyi, zorlaştırmayı değil kolaylaştırmayı, nefreti değil sevgiyi, büyüklenmeyi değil tevazuyu tavsiye eder. Herkesi gücünün yettiği kadarından mesul tutar, insanlar arasında âdil bir paylaşımı öngörür.

    Yemede, içmede, giyim ve kuşamda, iş ve sözde, kullanılan her türlü eşyada, hülasa her hususta sâdelik ister, lüks, israf ve gösterişten meneder.İslam, bunaltan, nefret ettiren, tahakküm eden katı kuralları olan bir din değil, dağınıklıktan, başıbozukluktan, bencil zararlı davranışlardan koruyan, bütünleşmeyi, güçlenmeyi, karşılıklı sevgi ve saygıyı, hukuku, huzur ve emniyeti sağlayan, haksız kazanımlara fırsat vermeyen bir disiplin dinidir.

    İslam dininde katı bürokrasi kuralları, sıkıcı, bunaltıcı gülünç teşrifat kuralları da yoktur. Herşey fıtrata uygundur, tabiidir. Yapmacık söz ve davranışlardan asla hoşlanılmaz.İşte İslam toplumunda ferdî, ailevî, toplumsal yaşantı, beşerî münasebetler, iş ve sanat hayatı bu tabii, fıtrata uygun bir ortamda, sağlıklı bir disiplinle âhenkler cümbüşü içinde cereyan eder.

    Şu husus bilinen bir gerçektir ki, kişi ve toplumların inancı, ahlakı değer verdiği, kendisini bağlayıcı kabul ettiği ve bu doğrultudaki yaşantısı onların, düşüncesine, söz ve işine, sanat ve mesleğine, yapacağı her türlü seçime etki eder.Ondan dolayıdır ki inancı, yaşantısı, değerleri farklı toplumların meydana getirdiği sanat, edebiyat, mimarî eserler, kültür ve medeniyetler de çok tabii olarak farklılıklar arzetmektedir.

    Ayrıca, aynı inancı, aynı değerleri paylaşan, aynı ortamda yaşayan, aynı kültür ve medeniyete sahip kişilerin zevk, anlayış, kavrayışları ruh yapıları ve kabiliyetleri farklı farklı olduğundan meydana getirdikleri sanat, edebiyat ve benzeri eserler genelde aynı özelliklere sahip olmakla beraber, özelde bir kısım farklılıklar oluşturmaktadır ki, bu husus da o toplumun, o medeniyetin zenginliklerindendir.Araştırmacılar sanat eserlerini, kültür ve medeniyetleri değerlendirirken yukarıda zikri geçen hususlara dikkat etmek durumundadırlar. Aksi takdirde sağlıklı bir değerlendirme yapamazlar.

    Mesela, müslümanların insan resim ve heykelinin yapılması hususuna bakış açısını bilmeden İslam sanatı hakkında en azından bu sanat kolu hakkında yapılacak bir inceleme, bir değerlendirme asla sağlıklı olamaz.Müslümanlar insan resim ve heykelinin yapılmasına pek olumlu bakmamış, uygun görmemiştir. Dolayısıyla müslümanlar arasında bu konuda yetişmiş fazla bir sanatkar ve sanat eserleri yoktur. Bu duruma bakarak, bu kolda istediği sanatkâr ve sanat eserleri bulamamak müslümanların sanata, sanatkâra önem vermediği kanaatına götürmemelidir.

    İslam’da insan resmine ve heykele olumsuz bakış insanımızı ağaç oymacılığı, taş oymacılığı, çini sanatı, yazı sanatına yönlendirmiş ve bu hususta benzerine başka medeniyetlerde pek rastlanamayan şaheserler meydana getirilmiştir.Meselâ; “Kur’an Mekke’de nâzil oldu. Kahire’de okundu. İstanbul’da yazıldı.” sözü meşhur olmuştur.Bilhassa Osmanlılar zamanında hat sanatı zirveye ulaşmış, misilsiz eserler yazılmış, tablolar yapılmıştır.Meşhur hattatların yazdığı el yazması Kur’an-ı Kerim’ler, kitaplar, levhalar, bütün görkemiyle zamanımıza kadar ulaşmış paha biçilmez hat sanatlarıdır.Müslümanlar çini üzerinde de kayda değer çalışmalar yapmış özellikle camiler, kısmen türbe, medrese, saray ve konaklar, üzerinde çeşit çeşit, rengarenk çiçek, gül, lale ve benzeri motiflerin işlendiği çinilerle süslenmiş, sanki bahar cümbüşü dört mevsimde bu mekanlara taşınmıştır.

    Keza taş ve ağaç oymacılığı da bize has, bizim ruhumuzudan yansımalar taşıyan, bizimle bütünleşmiş, bizim medeniyetimizin simgelerinden olmuştur.Taş ve ağaç oymacılığı bilhassa Selçuklular zamanında çok ileri bir seviyeye yükselmiş, benzersiz eserler meydana getirilmiştir.Selçuklu mimarisinde cami, medrese, kervansaray ve benzeri sosyal hizmetler için yapılan eserlerin giriş kapıları çok yüksek ve görkemli olur ve bu kapılar taş oymacılığının bütün maharetleri kullanılarak, muhteşem bir eser meydana getirilirdi. Sonra camilerin giriş kapıları gibi mihrapları da aynı maharetle işlenir, çiçek motifleri, ayet-i kerimelerle tezyin edilirdi.Keza kervansarayların, saray ve köşklerin avlu kapıları, saraya, kervansaraya giriş kapıları da aynı şekilde oymacılık sanatının birer şaheserleriydi.Türbelerin giriş kapıları çok mütevazı yapılmakla beraber, dış duvarları çeşitli motiflerle işlenir, ruha huzur veren bir manzara arzeder.Ağaç oymacılığı daha ziyade, cami minberlerinde, cami, medrese, türbe ve benzeri binaların ahşap kapılarında kendini göstermektedir.

    Selçukluların hüküm sürdüğü Anadolu şehirlerinde bu eserlerin zamanımıza kadar ulaşan örneklerini büyük bir hayranlıkla temaşa etmekteyiz.Hülâsa müslümanlar her sanat dalında kendilerine mahsus bir tarz geliştirmiş ve bu geliştirilen tarzın zirvede örneklerini vermişlerdir.Elbette bütün medeniyetler karşılıklı olarak birbirinden etkilenirler. Bu çok tabii bir durumdur. Ancak birbirinden aldıklarını kendi tarzları içinde kendine has üslupla geliştirmez, ona kendine has özelliklerin damgasını vurmaz, meczetmezse bu etkilenmelerin bu alışverişlerin yeni şaheserlerin meydana gelmesine, sanatta yeni ilerlemelerin kaydedilmesine katkısı olmaz. Ya iki taraf birbirini taklitten öteye bir iş yapamaz. Ya da onlardan biri diğerini taklit ederek, çoğu kez aslını da aynen taklit edemediğinden bir sürü bozuntu, zevksiz, hiçbir sanat değeri olmayan ucubeler meydana gelir. Genel olarak da zayıf olan, kendine güvenini yitiren, kendi değerlerinden habersiz, ya da kendi değerlerinden yüz çevirmiş geri toplumlar, ilerlemiş toplumların seviyesiz taklitçileri olurlar.Bugün İslam ülkelerinde, kendi memleketimizde, mimarîde, edebiyatta, çeşitli sanat kollarında ortaya konanlara bir bakınız. Allah aşkına, bir zevk, bir estetik, gelecek nesillere ulaştırabileceğimiz, işte bizde bunları yaptık, ecdadımızdan bize kalan mirası koruduk, daha da ileriye götürerek sizlere teslim ediyoruz, sizler de bizlerden aldığınız bu mirası daha da geliştirerek sizden sonraki nesillere bırakınız diyebileceğimiz sanat değerini taşıyan hangi eserlerimiz var?

    Ufacık bir sarsıntıda yerle bir olan, zevksiz, çürük, iklim şartlarıyla asla bağdaşmayan şu beton yığınlarını mı? Yoksa şiir adına yazılan saçmalıklarını mı? Ya da sanatkâr diye çırılçıplak soyunmuş, vücudunu teşhirden başka hiçbir marifeti olmayan, ekranları çıplaklar kampına çeviren adı sanatkâra çıkmış şu kişileri mi?

    Nereye baksanız gözünüzü, neyi tutsanız elinizi, nerede yürüseniz ayağınızı kirleten, kalbinizi karartan, ruhunuzu bunaltan, tüm değersizliklerin değer kabul edildiği, bütün değerlerin ayaklar altına alındığı, ayakların baş, başların ayak olduğu, çok yüzlülüğün, ahlâksızlığın, zulüm, katliam ve soykırımların pervasızlaştığı şu zamanımızı, şu toplumları işte size insanca bir yaşantı üstün bir medeniyet diye mi takdim edecek, bunları mı onlara miras bırakacağız.Bütün endişesi midesi, şehveti, çıkarları olan; paraya, maddeye tapan, güçlünün zayıfı ezdiği bir toplumda gerçek sanatkârlar yetişebilir mi, sanat eserleri meydana getirilebilir mi? Asla ve kat’a!..

    Ecdadımızdan bize miras kalan o muhteşem, muhteşem olduğu kadar da, sâde, zarif, estetik; üstün bir medeniyetin, güçlü bir imanın yansımalarını gördüğümüz şaheserlere baktığımız zaman bu sanat eserlerini meydana getiren sanatkârların yüksek ruh yapısını azim ve aşkını müşahede ederiz.İslam sâdeliği ister, İslamî sanat eserleri de bütün ihtişamına rağmen büyük bir sâdelik arzeder.İslam israf ve lüksü meneder. İslamî eserlerde bu inanıştan dolayı bazı müstesnaları dışında israf ve lüks göremezsiniz. İslamî eserlerde korkutucu, ürkütücü bir manzara da göremezsiniz. Bilâkis cezbedici, huzur verici, rahatlatıcıdır.

    İslam sanatında, sanat eserlerinde bir tabiilik, bulunduğu ortama bir uygunluk vardır. Kendini toplumdan ayrı tutan, toplumla aykırılıklar gösteren bir görüntü yoktur.Müslümanların, İslam’la iç içe yaşadığı devirlere ve o devirlerde vücut bulan sanat eserlerine bakınız. Adeta bu eserlerle, sanatlarla toplum kucak kucağa, iç içe, ikiz kardeş gibi bir beraberlik, bir bütünlük arzetmektedir.Yüzyıllarca beraber aynı topraklarda, aynı beldede yaşayan insanların oluşturduğu bir mahalle kültürü meydana gelmiştir.

    Halk şairlerinin hece vezniyle meydana getirdikleri, türküler, ağıtlar, deyişler bir toplumun acı, tatlı, neşeli, üzüntülü günlerini, asırlar boyunca yaşadıkları serüvenleri dillendirir.Daha üstte, divan edebiyatı şairleri, başka bir tarzda, başka açılardan bir medeniyetin edebî coğrafyasını gergef gibi işlerler.Ayrı ayrı dallarda, ayrı ayrı tarzlarda ve fakat İslam’ın genel çerçevesi içinde bir inancın, bir medeniyetin, bir kültürün yansımaları sanat eserlerinde tezahür etmektedir.

    Göklere yükselen o zarif minareler, kubbeler, bir ömür boyu ayetleri, hadisleri levhalaştıran, kitaplaştıran kubbeleri, mihrapları, duvarları çeşit çeşit motiflerle tezyin eden hattatlar.Tekbirleri, salat u selamları ruhun derinliklerinde seslendiren, na’tlar, kasideler, ilahilerle yüksek seciyeleri, üstün kişileri gönlümüzün sultanlarını vasfeden, inancımızı, dini hassasiyetlerimizi seslendiren Itrîler ve benzerleri İslam sanatının kıyamete kadar zirvedeki temsilcileridir.Yüksek sanat eserleri, yüksek medeniyetler meydana getirmek, güçlü, sağlam bir iman, yüksek bir seciye, azim, sabır, aşkı ve muhabbet, kabiliyet, ince bir ruh yapısı, estetik zevk ister. İşte bizim ecdadımız, İslam’ın, hakkın insanları bu vasıflara sahip yüksek seciyeli insanlardı. Meydana getirdikleri sanat eserleri de onların yüksek şahsiyetlerinin bir belgesi, bir delilidir.İlahi! Mazlum, mağdur, mustazaf bir durumda bulunan bu ümmete yâr ve yardımcı ol.Sadece müslümanları değil bütün insanlığı canilerin vahşet ve zulmünden kurtaracak, dünyayı madden ve manen kirleten necis insanlardan temizleyip yeniden sanat şaheserleri yükseltecek, yüksek medeniyetler, yeni bir dünya kuracak imanlı, şuurlu, ahlaklı yeni nesiller nasip eyle. Böyle bir dünyanın kurulmasında, böyle bir neslin

    yetişmesinde bizleri hizmetkâr eyle!...Amin ya Mu’in!.. ZEKİ SOYAK



    "Sanatla Allah’a varan insanlarIn imanI estetik bir imandIr”

    Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, İslam Tarihi ve Sanatları Bölüm Başkanı Prof. Dr. Nusret Çam ile İslamda Sanat-Sanatta İslam kitabı üzerine:

    - Hocam, İslam’da Sanat-Sanatta İslam kitabını yazmaya neden ihtiyaç duydunuz?

    - Türkiye’nin ve İslam dünyasının kanayan yaralarından biri de sanatla İslam’ın, İslam’la sanatın bağdaştırılamamasıdır. Bu son derece ciddi bir olaydır. Çünkü bazıları İslam deyince maalesef kötü şeylerle anlıyor. Veyahutta heykel kırmayla anlıyor. Afganistan’da olduğu gibi tarihî eserlerin tahrip edilmesi bu yanlış anlamalara sebep oluyor. Halbuki sanatın İslam’da önemli bir yeri vardır. Ben lise yıllarından itibaren edebiyat ve şiirle ilgilenmeye başlamıştım. Sanata meylettiğimden ve sanat tarihçisi olduğum yıllardan sonra gerçekten ciddi ciddi sordum kendime: Acaba bu yaptığım iş İslam’la ne kadar bağdaşıyor. Sonra gördüm ki İslam doğrudan doğruya estetikle alakalıdır. Sanat İslam’ın bir parçası temel unsurlarından bir tanesi. Zira “Allah güzeldir ve güzeli sever.” diye bir hadis-i şerif var. Allah’ın güzel isimleri var. Bu güzel isimlerden biri Musavvir’dir. Yani tasvir edici, suret yapandır. Allah insanı güzel bir surette yaratmıştır. Bütün bunlar çerçevesinde baktım ki iş çok ciddi bir boyut kazandı ve bu kitabı yazmaya karar verdim.

    - Peki tasvir İslam’da yasak mıdır? Bu konuya açıklık getirir misiniz?

    - Konuşmak nasıl yasak değilse, yemek nasıl yasak değilse tasvir de yasak değildir. Kur’an-ı Kerim’de resim yapmanın yasak olduğuna dair en ufak bir ifade bulamazsınız. Hatta Kur’an-ı Kerim’de resmin yasak olmayıp tam tersine mübah olduğunu gösteren pek çok ayet vardır. Sebe’ suresinin 13. ayetine göre Süleyman Peygamber’e (a.s.) yakın kimseler O’na heykel yapmışlardır. Sarayda kullanmak (süs) için.

    - Kendisi müsaade etmiş mi?

    - Tabi kendisi yaptırmış. Bu ayete göre mihraplar, saraylar veyahut da mabetler, büyük büyük havuzlar, büyük büyük kazanlar yaparlardı. Ve temasil yaparlardı. Temasil heykel demektir, hatta estetik değeri olan heykel demektir.

    - İnsan heykelleri mi bunlar?

    - Bunu tam bilemiyoruz. Tefsirciler bu konuda anlaşmış değil ama benim kanaatime göre at heykelidir. Çünkü Sa’d suresinin 31. ayet-i kerimesine bakarsanız burada Süleyman Peygamber’in (a.s.) atları sevdiğini anlarsınız. Hatta bu cennet atlarının kendisine özel olarak gönderildiğini görürsünüz. Ve Hz. Peygamberimizin (s.a.s.) Hz. Aişe’yle olan bir şakası sırasında Hz. Peygamber’in bu atların kanatlı atlar olabileceğini belirttiği anlarsınız. Peygamberimiz bir gün Hz. Aişe’nin yanına geliyor. Odasında oturmuş bir şeyle oynadığını görüyor. Peygamberimiz soruyor: Ya Aişe, bu nedir? Oğullarım diyor. Peki ya Aişe şunlar nedir? Kızlarım diyor. Peki ya şu ortadakiler? At diyor. Efendimiz tebessüm ederek gülüyor. Ya Aişe atların kanatları mı olur diyor. Demek ki kanatlı atmış. Hz. Aişe’nin verdiği cevap çok enteresan: “Bilmiyor musun ki Süleyman’ın da kanatlı atları vardı.”

    Hz. Süleyman hakkındaki Sebe suresinin 13. ayeti, Sa’d suresinin 31. ayeti ve bu hadisi, üçünü yanyana koyduğunuz zaman tablo meydana çıkıyor.

    - Hocam Peygambere Efendimiz’den başka bir örnek daha aktarmanız mümkün mü?

    - Evet mümkün Peygamber Efendimizin kendi ayak izini yaptırdığını, resmettirdiğini söyleyebiliriz. İspatı İstanbul’dadır. Topkapı Sarayı’nda Kutsal Emanetler Dairesi’nde Hz. Peygamberimizin kendi rızasıyla yaptırdığı ayak izi vardır. Üstelik “Çamura basılmış da ayağının izi çıkmış değil.” Yakından bakarsanız o taşın bazalt olduğunu görürsünüz. Bazalt, işlemesi çok zor mermer taştır. Dolayısıyla çamura basmak suretiyle çıkan bir iz değil bu. Doğrudan doğruya birisi bunu yapmıştır. Peygamber efendimiz yaptırmıştır. Bu kendisinin resim yaptırdığına dair işarettir. Örnekleri çoğaltmak mümkündür.

    Mesela bir gün Peygamber Efendimiz, ya Aişe şu perdeyi kaldır diyor. Hz. Aişe mesciddeki bu perdeyi kaldırıyor. Çünkü perdede suret var, resim var. Hz. Aişe bu perdeden yastık yapıyor ve üzerinde resim bulunan bu yastıklar Peygamber Efendimiz tarafından kullanılıyor.Hâlâ İslam’da resim ve tasvirin haram olduğunu düşünürsek fotoğraf, televizyon (dini yayın yapsanız bile) haram olur. Surettir çünkü. Dolayısıyla resimi günlük hayatımızdan çıkarırsak ne olur? Gazete biter, dergi biter, kitap biter, bilgisayar biter, internet biter.

    - Bu fıkıhçıların söyledikleriyle çelişmiyor değil mi? Daha doğrusu bu yeni bir yorum mudur zamana göre?

    - Tabii ki zamanın fıkha etkisini inkar edemeyiz. Mesela ben bugün değil de 200 sene önce yaşasaydım bu şekilde söyleyebilir miydim?

    Bir de ayet ve hadislerin iyi irdelenmesi gerekiyor. Perde hadisi gibi. Peygamber Efendimizin namaz kılarken dikkatini çektiği için kaldırılması, fakat bir yandan da onu yastık olarak kullanmakta beis görmemesi dikkat çekicidir.

    - Namaza engel olduğu zaman kaldırılması önemli değil mi?

    - Evet. Çünkü Peygamberimizin odasının öbür tarafı mescit. Yani avludan, mescidden giriliyor Efendimizin evine. Dolayısıyla orası dînî bir alan. Ama evinin diğer tarafı sivil bir alan. Yani sivil alanlarda resim kullanmakta bir beis yoktur. Ama mescitlerde resim yasaktır.

    - Hocam İslam dünyasında bir estetik erozyon ve tarihi tahripten bahsediyorsunuz. Bu düşüncelerinizi biraz açar mısınız?

    - Camilerimizden başlayalım. Camilerimizin avlusuz, bahçesiz yapıldığını görüyoruz. Hem cennetten bahsedeceksiniz, cennetin bahçeden ibaret olduğunu söyleyeceksiniz, hem de camilerinizi bahçesiz yapacaksınız. Kaldırımdan çıkılan bodrum katlarındaki camiler, veyahut da altı hızar atölyesi, torna atölyesi ve üstü cami. Bu İslam estetiğine, Allah’ın evi imajına hiç uygun değildir.

    Güncel bir konuya geleyim. Popstar yarışmalarına bakınız. Bunlar estetik erozyon değil midir? Ne ses var, ne müzik terbiyesi var, ne de adab-ı muaşeret var. Ya da oturduğumuz evlere bakalım. Evlerimizdeki yaşantılarımıza bakalım. Bizi rahatsız edecek şekilde önünden geçilmeyen evler ve sokaklar. Hangi konuda biz büyük eserler meydana getirmişiz? Kaç eserimiz var bu şekilde? Hâlâ Sultan Ahmet’le övünüyoruz, Selimiye ile övünüyoruz. Aradan 500 yıllık bir zaman geçmiş. Bunlara yeni şeyler eklemeyelim mi? Romancılığımıza bakalım, durum aynı. Şiir bitmiş, mektuplar bitti. Romanı kim okuyor? Hala Çalıkuşu’ndayız. Bir Cengiz Aytmatov yoktur Türkiye’de. Bütün bunlar estetik erozyondur. Estetik kirlenme son derece yüksektir.

    - Hocam eskiler daha estetik yaşıyordu diyebilir miyiz?

    - Tabii ki kaliteli yaşayan insanlar o zaman da vardı bu zaman da vardır. Fakat onlar kendilerine has bir değer oluşturmuşlardı. Kendilerine has bir estetik anlayışları vardı. Belki padişahtan vezire, paşalara kadar herkes aynı estetik seviyede değildi ama estetik bir hassasiyet vardı. Mesela Aşık Veysel, okuma yazması olmayan, Sivas’ın köyünden çıkmış bir adam. O kültüre hitap eden bir adam. Bir onun yaptığı esere bakın; bir de Hacı Arif Bey’in eserine bakınız. İkisi de farklı sahalarda olmakla beraber ne kadar güzel duyguları ifade ediyor. Okumuşluğun da bununla alakası yok. Ama şimdikilere bakıyoruz; estetikten ve kaliteden çok uzak.

    - Sanat deyince akla güzel olan geliyor. Peki güzelin bir ölçüsü var mıdır? Güzel nedir?

    - Bu dünyanın en zor sorularından bir tanesi. Şiiri tarif edebilir misiniz? Ruhu tarif edebilir misiniz? Peki Allah’ı (c.c.) tarif edebilir misiniz? Aşk! Aşkı tarif edemezsiniz ama onun eserini görürsünüz. O bakımdan güzel olan, insanlarda olumlu duygular uyandıran ve fizikî olaylar, görüntülerdir. İnsanlarda pozitif duygular uyandırır. Bu genel bir tanım olabilir ama izafidir. Bir de çok izafi olan, gerçek olan güzellikler de vardır.

    - Peki sanat da hakikate ulaşmanın bir yolu mudur?

    - Ta kendisidir. Ama düşünebilen bir beyin, hissedebilen bir ruh için. Hissedemeyen bir ruh, düşünemeyen bir beyin için binlerce delil serseniz yine de fayda etmez. Ebu Cehil inandı mı, Peygamber Efendimiz’in o güzelliği karşısında? İnanmadı. Birazcık düşünebilen bir insan için sanat hakikatın ta kendisidir. “Çünkü sanatla Allah’a varan insanların imanı estetik bir imandır.” Kendisiyle barışık bir imandır. Ve dolayısıyla bu iman kişisel bir imandır. Baskıyla oluşan veya taklide yönelik bir iman değildir. “Sanatla, ilimle, aşkla elde edilen iman gerçek bir imandır.” Bunda taklit olmaz. Aşk ilim ve estetik. Bu üçlü temele dayanan iman güçlü bir imandır. Böyle bir iman dünyanın en sağlam kalesinden daha sağlamdır, kimse yıkamaz.

    Allah Cemil’dir mesela. Sanat da Cemil’dir. Güzelliği hissedebilen bir sanatçı Allah’ın Cemil sıfatını, musavvir sıfatını, bedi sıfatını ötekilerden çok daha iyi kavrar. Benim Allah’ım güzeldir ve güzeli sever. Ben mesela, şiir yazıyorum, fotoğraf çekiyorum. Cenneti çok iyi anlıyorum. Ama estetikle bir alakası olmayan, bir gülü koklamayan, sevdiğine bir çiçek vermeyen, bir ağaç ekmeyen, tebessümle bakmasını bilmeyen bir insan Allah’ı nasıl tanır? Ne kadar iyi tanır? O bakımdan hakikate ulaşmak için sanat şarttır.

    - Peki eski devirlerde sanatın daha çok tasavvuf çevrelerinde gelişmiş olması bir tesadüf müdür?

    - Hayır tesadüf değildir. Tasavvuf saf halde kalp rikkatidir. Bunu tarikat boyutuyla değil, felsefî boyutuyla ele alıyorum. Tasavvuf rikkatli kalp elde etmeyi başarmıştır. “Kalp inceliği” Kur’an’ın bütün mesajı burada toplanıyor: Sorumluluk bilinci, incelikli düşünme. Sevgi ve güzellik duygusu. Tasavvuf dediğimiz de budur zaten. Bu bakımdan sanatın tasavvuf çevrelerinde gelişmesi bir tesadüf değildir. Mesela onların ne çok kullandıkları yazılar “Edeb Ya Hu”, “Ya Vedûd” gibi yazılardır. “Ya Vedûd” seven ve sevilen; aşık ve maşuk demektir. Allah (cc) seven ve sevilen bir varlıktır. Demek Allah da bize aşıktır. Vedûd, Allah’ın isimlerinden biridir. Bunun anlamını en çok bilen de eski mutasavvıflardır. Bu yüzden sanatla uğraşmışlardır. Allah’ın güzel sıfatlarıyla hemhal olmuş sanatçılar bu yüzden ince insanlardır.

    - İslam sanatlarından soyut sanatların ağırlık kazandığı dikkat çekiyor. Acaba soyuta yönelmenin sebebi nedir?

    - Her sanatın arkasında bir felsefe vardır. Bizim İslam sanatlarının da, Batı sanatlarının da arkasında kendi felsefeleri vardır. Bizim klasik sanatlarımızın arkasında soyutluk vardır. İslam’da da soyut inanç vardır. Allah (c.c.) soyut bir varlıktır. Biz soyut bir varlık olan Allah’a inanıyoruz. Yani gözle görülebilen bir Tanrı yok bizim inancımızda.Budistlere bakıyorsunuz Tanrı bir insan. Eski yunanlılara bakıyorsunuz, insandan ilahları var. İlahlaşmış insanlar, insanîleşmiş ilahlar. Çok şeklî düşünen insanlar.Hristiyanlara bakıyorsunuz, onlar da Hz. İsa’yı, beşer olan Hz. İsa’yı ilahlaştırmışlar ve Tanrıyı bu şekilde düşünmüşler. Bu bakımdan onların sanatlarının soyut olmaması gayet normal. Figüre yönelmeleri tabiidir.Bizim tanrı inancımızda böyle bir şey yoktur. Bizim Allah inancımız mücerrettir. Somut değildir. Dolayısıyla biz almışız bir gülü, soyutlaştırmışız.Bunu bir fotoğrafla anlatmamışız. O Allah inancı ruhumuza işlemiş. Hiç farkında değiliz. Sanatkâr onu yaparken benim Allah inancım böyledir diye düşünmemiş belki ama biz her şeyde soyutlaştırmaya gitmişiz. Mesela Selçuklu sanatçıları insan figürlerini soyutlaştırmışlar, üsluplaştırmışlar. Bunları fotoğrafik, natüralist bir anlatımla anlatmamışlar. Bunun yerine stilize ederek kendilerinden bir şey katarak anlatmışlardır.

    - Günümüzde İslam dünyasında (özellikle Türkiye’de) sanat faaliyetleri ne durumda?

    - 30-40 yıl öncesine göre bir kıpırdamanın olduğunu görüyoruz. Tezhibin yeniden canlandığını görüyoruz. Minyatür yeniden doğdu. İstanbul’da güzel örneklerini görüyoruz. Tasavvuf musikisinde beste yapan sanatkarlarımız var. Refet Hatiboğlumuz var. Demek ki eski klasik sanatlarımızda faaliyetler başladı. Yeter ki devlet desteklesin, bizi arabeske boğmasın. Yine bir takım cemaatler klasik sanatlarımızı alıcı olarak desteklesin. Mesela beni düğünlere davet edenlere ben altın hediye etmiyorum. Tencere, kap kacak vs. hediye etmiyorum. Ebru hediye ederim. Bir sanat eseridir. Onu anlayacak seviyedeyse tabi. Odama bakın tablolarla dolu. Evim de böyledir. Tablolar, eski yazılar, tezhipler, fotoğraflar vardır. Mesele insanın estetik zevkini yükseltmektir.

    - Hocam son olarak Batı sanatlarıyla Doğu sanatları arasındaki temel fark nedir sizce?

    - Batı sanatlarının arkasında felsefe vardır. Darvin vardır, Karl Marks vardır… İnsanların ihtiyaçları, arzuları vardır. Batıda bunları görürsünüz. Arka plana bakmak gerekir. Bizim insanımız para kazanmak için sanatla uğraşmaz, içinden gelir. Biz de sanat, insanın kendisini ifade etmesi için vardır. Sanat gayedir, onlarda ise vasıtadır.
     

Sayfayı Paylaş