1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

İslâm’da Sünnetin Yeri

Konusu 'Hz. Muhammed (SAV)' forumundadır ve wien06 tarafından 29 Mayıs 2010 başlatılmıştır.

  1. wien06

    wien06 V.I.P V.I.P

    Katılım:
    30 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    6.117
    Beğenileri:
    148
    Ödül Puanları:
    4.480
    Meslek:
    Serbest
    Yer:
    Viyana
    Banka:
    292 ÇTL
    Lügatte "Suret, yol, istikâmet âdet ve tabiat mânâlarına" gelen "Sünnet" kelimesi9 bir ıstılah olarak usûlcü, muhaddis ve fakihlere göre değişik mânâlarda kullanılmıştır.

    Istılahların geliştiği, müteahhirîn hadisçilerin döneminde ise sünnet, hadisle müteradif olarak "Hz. Peygamber’e (sav) nisbet edilen söz, fiil, takrir ve sıfat"a10 denmiştir.

    Diğer taraftan Sünnet, kaynağı itibariyle Hz. Peygamber’e (sav) verilen iki şeyden (Kur'ân ve Sünnet) biridir11. "Peygamber (sav), size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan da kaçının..." (Haşr,7) "Kim Rasûle itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur...." (en-Nisa, 80) "ey Rasul'üm sana da Kur'ân'ı indirdik, insanlara ne indirildiğini anlatasın" (Nahi. 44) gibi bir çok âyet, bu hakikati (Sünnetin, dinin ikinci derecede bir kaynağı olduğunu) göstermektedir.

    Sünnet, Rasûlullah'ın takib ettiği yol ve hayat tarzı.. İslâm'ın tümüdür, denmiştir12.

    İslâm'ın ilk yıllarından beri, Sünnetin kaynağı, korunması, değeri üzerinde ihtilaflar olagelmiştir. Ancak yine de İslâmî ilimlerin hemen hepsi ondan istifâde edegelmiştir. Zamanımızda ise, bazı araştırmacılar tarafından yapılan taarruzların yanında, bazı ehl-i bid'at tarafından da değeri üzerinde, itirazvari sözler söylenmektedir. Onlar böylece insanları, kendi mezheblerine çekmek istiyorlar.

    işte bu düşüncelerin ışığında yukarıda kısaca zikrettiğimiz, Sünnetin kaynağı, meseleleri hususunda ilmi bir araştırma yapmak ve gerçekleri ortaya koymak bu eserin yazılış gayelerinden biridir.

    Kaynağı İtibariyle Sünnet

    Yukarıda kısaca izah edildiği üzere "vahy-i matluv" olan Kur'ân, İslâm'ın birinci; "gayr-i matluv" olan sünnet de ikinci kaynağıdır. Vahyin malum şeklinin yanında, sahabe tarafından bilinen vahiy şekilleri de vardır. Diyebiliriz ki, Hz. Rasûl'ün kalbine doğuveren bir mânânın, Allah'tan gelen bir vahiy mi veya beşer olarak kendi beyin fonksiyonlarının eseri mi? Onu bilmek bizim işimiz olmasa gerektir. Ama şurası kesindir ki; Allah'ın elçisi, gerektiğinde tüm Kur'ân vahiylerinde uyarılmış, onları en mükemmel tarzda tesbit yollarına tevessül etmiştir. Hadiste vahiy kokusu var mıdır acaba?13 diyen sayın Ali Osman Koçkuzu, devamla, "... bu çetin soru başlıca üç zümrenin değişik cevabları ile karşılaşmıştır", der. Biz bu yazıda, üstadın bu üç zümrenin verdiği cevabları ile ilgili yazısının bir özetini vermek istiyoruz.

    l- Sünnet de Kur'ân Gibi Vahyin Mahsûlüdür Diyenler

    Bu fikri savunanların arasında, el-Evzaî (ö.157/774), eş-Şâfiî (ö.204)/8i9), İbn Hazm (ö.456/1063), el-Gazzâlî (ö.505/1111) ve İbn Kayyim el-Cevziyye (ö.751/1350) gibi alimler vardır. Bunlar Kur'ân-ı Kerîm'de, Peygamber'e verildiği söylenen "Hikmetken maksadın sünnet olduğunu14, en-Necm suresinde beyan edilen, "...konuştuğu, vahiyden başkası değildir" (en-Necm,4) ayetinin sünneti ihtiva ettiğini, Mikdâm b. Ma'dikerb'den gelen, "Kur'ân ve bir benzerinin kendisine verildiğini...”15 beyan eden hadisler gibi delillerle,sünnetin de vahyin mahsulü bulunduğunu müdafaa etmişlerdir16.

    2- Sünnetin Vahiyden Sayılmasına İtiraz Edenler

    Bunların arasında zamanımızın bilginlerinden Subhî es-Sâlih (ö. 1984) ve başkaları bulunmaktadır. Onlar Ebu'l-Bekânın Külliyyât'ı ve İbn Hazm'ın el-İhkâm'ından istifade ederek Kur'ân'la sünnetin Peygamber tarafından dahi ayrıldığını, sünnetin vahyin mahsulü olamayacağını söylemişlerdir. Ancak müdafaaları yeterli görülmemektedir17.

    3- Orta Yolu Tutanlar

    Bu fikri savunanların arasında da Abdu'l-azim ez-Zerkânî vardır. O, özetle; görüldüğü gibi sünnette insanî bir unsur da görülür, demektedir. Görüşlerini, açık vahiyle sabit olmayan bazı rivayetlerle isbat etmeye çalışmıştır, ilham ve gizli vahiyle sabit olanların insanî hususiyet taşıdığını söyler. Bu arada, sünnetin büyük ekseriyetinin vahyin mahsulü olduğunu kabul eder.

    4- İçtihadlar Meselesi

    Yapılan bu açıklamalardan sonra sünnetin, fıkıh usûlü kitablarında da beyân edildiği üzere iki kısma ayrıldığını görürüz. Zahir vahiy, Kur'ân-ı Kerîm; bazı kudsî hadisler ve kalbine atılan ilhamlar da "Bâtın" vahiyden olan İçtihadlar ki beşerî unsur taşırlar. Hz. Peygamber'in yanılabileceği mevzubahis edilmektedir18.

    5- Daha Önceki Görüşler de Dahil, Sünnetin Vahiyle İlgisi Hususunda Detaylı Bilgi

    Hz. Peygamber'den (sav) sâdır olan söz ve fiillerin, yani sünnetinin bir kaynağının Kur'ân-ı Kerîm olduğunda şüphe ve ihtilaf yoktur. Hz. Peygamber, elçiliğini yaptığı Allah'ın kelâmını, herkesden önce bizzat kendisi hayatına uygulamış ve Hz. Âişe'nin ifadesiyle "ahlâkı Kur'ân'dan ibaret"19 olmuştu.

    Hz. Peygamber'den -Kur'ân dışında- "beyân" olarak veya çeşitli meseleler hakkında açıklamaları ve uygulamaları olarak gelen şeylere "sünnet" denildiği bilinmektedir.

    Daha önce zikredilen birinci görüş hakkında kısa bir bilgi verelim: Sünnetin tamamının vahyin mahsulü olduğunu savunanlar; O, hevadan konuşmaz, O kendisine vahyedilen bir vahiydir (en-Necm, 34) mealindeki âyetle istidlal ederler. Onların hadîslerden de birtakım delilleri vardır: Resûlullah'ın şöyle buyurduğu nakledilir: "İyi bilin ki bana Kur'ân ve onunla beraber benzeri verilmiştir"20. "Allah bana Kur'ân'ı ve onun iki misli 'hikmet' vermiştir!"21.

    Ancak bu ve benzeri deliller bu görüşü haklı çıkaracak mahiyette değildirler. Şöyleki; Necm süresindeki mezkûr âyetler, her ne kadar yaygın bir şekilde öyle anlaşmıyorlarsa da başta müfessirlerin çoğunluğu olmak üzere pek çok alim onları öyle anlamamışlardır. Meselâ Ahmed b. Hanbel22 ve Katâde23 bu âyetlerde Kur'ân'ın sözkonusu olduğunu söylemişlerdir. Taberî, Zemahşerî, Râzî, Beyzâvî, Ebu's-Suûd ve Âlûsî de tefsirlerinin bu âyetlerle ilgili kısımlarında aynı görüşü beyân etmişlerdir. Şu halde bu âyetlere dayanarak Hz. Peygamber'in her sözünün vahiy kaynaklı olduğu söylenemez. Zikredilen hadislere gelince, ikinci hadîsin mürsel olması bir tarafa onlar Hz. Peygamber'e Kur'ân dışında bir şeylerin verildiğini gösterseler de O'nun sünnetinin hepsinin vahiy kaynaklı olduğuna delâlet etmezler.

    Bu hususta, Hz. Peygamber'in bazı sorulara hemen cevap vermeyip vahiy beklediğini gösteren haberler24 de delil olarak zikredilmektedir. Ancak, ileride misallerini zikredeceğimiz gibi Hz. Peygamber her zaman böyle yapmamıştır.

    Tahâvî ise, başka bir hadîsten yola çıkarak, bütün hadîslerin Allah katından olduğunu söylemiştir: Ahmed b. Hanbel, Ebû Ya'lâ ve Bezzâr'ın kaydettiği bir habere göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Siz, benden nakledilen bir hadîs işittiğinizde eğer onu kalbleriniz tanır, tüyleriniz ve cildleriniz tiksinmediğinden yumuşar ve onu kendinize yakın görürseniz (bilin ki) ben ona sizden daha yakınım. (Fakat) benden size nakledilen bir hadîsi işittiğinizde kalbleriniz ondan tiksinir, tüyleriniz ve cildleriniz ondan (nefret ettiği için ürperir ve onun sizden uzak olduğunu görürseniz ben de ona sizden daha uzağım!25 Tahâvî, Allah zikredildiğinde mü'minlerin kalblerinin titrediğini, Rabb'lerinden korkanların derilerinin Kur'ân'da ürperdiğini (el-Enfal,2) ve Resûl'e indirileni (Kur'ân'ı) işittiklerinde hristiyanların gözlerinin yaşla dolup taştığını (Zümer, 23), (Mâide, 83) bildiren âyetleri zikrederek, Hz. Peygamber'in hadîsleri işitildiğinde de aynı hallerin görüleceğini, "çünkü hadîslerin hepsinin Allah katından olduğunu" söylemektedir26. Ancak, Kurtubî27 ve Suyûtî'nin28 "sahîh", Heysemî'nin; "Hâvileri, sahîh râvilerdir."29 dedikleri bu hadîse bakarak da hadîslerin hepsinin vahiy kaynaklı olduğunu söylemek isabetli olmalıdır. Çünkü "büyük bir ahlâk üzere" olan (el-Kalem, 4) ve kendisinde "Allah'a ve ahiret gününe inananlar için güzel bir numune" bulunan (el-Ahzâb, 21). Hz. Peygamber'in bizzat kendi sözleri de "muhataplarında30 tabiî olarak bazı etkiler uyandırmalıdır. Maamafi, sonraki dönemlerde mânâ ile rivayet sebebiyle hadîs lafızlarının aynen kalmamış olduğu da bir vakıadır.

    Binaenaleyh zikredilen bu âyet ve hadîsler Hz. Peygamber'in sünnetinin tamamen vahiy kaynaklı olduğunu sarahaten göstermemektedirler.

    Diğer taraftan, Hz. Peygamber'e Kur'ân'da yer almayan bazı "vahiy"lerin indiğini gösteren âyet ve hadîsler de vardır. Bunlardan bir kaçını şöylece sıralayabiliriz:

    1. Tahrîm sûresinin 3. âyetinde Hz. Peygamber'in hanımlarından birine sır olarak söylediği bir şeyi bu hanımın başkasına haber vermesi üzerine Allah sırrının ifşa edildiğini Hz. Peygamber'e bildirdiğinden, Hz. Peygamber'in de bu durumu hanımına söylediği, bunun üzerine hanımın: "Bunu sana kim haber verdi?" diye sorması üzerine Hz. Peygamber'in: "Bana alîm ve habîr olan Rabb'im haber verdi" buyurduğu anlatılır. Fakat biz Kur'ân'da "Hanımın sırrını ifşa etti!" şeklinde bir âyete rastlamamaktayız. Şu halde Hz. Peygamber'e bu mealde bir "vahiy" indirilmiş ama bu, bir hikmete mebni, Kur'ân'a alınmamıştı.

    2- Nisa sûresinin 113. âyetinde; "Allah sana kitabı ve hikmeti indirmiştir" buyrulur. Bu âyette Hz. Peygamber'e "indirildiği" bildirilen bu "hikmet"ten ne kasdedildiği konusunda farklı tefsirler vardır. Bu âyetteki "kitab", Kur'ân-ı Kerîm olarak anlaşılırsa, onunla beraber zikredilen "hikmet"in ondan ayrı bir şey olması gerekir. Hz. Peygamber'den Kur'ân dışında gelen herşeye de "sünnet" dendiğine göre bu âyetteki "hikmet"le "sünnet'"in bir kısmının, meselâ temel hükümler ihtiva edenlerinin kasdedilmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Nitekim Hassan b. Atıyye de; "Cebrâîl (as), Resûlullâh’a (sav) Kur'ân'la indiği gibi sünnetle de iner ve ona Kur'ân'ı öğrettiği gibi onu da öğretirdi."31 demiştir. Aralarında İmâm Şafiî'nin de bulunduğu bazı alimler de "hikmet'le “sünnet”in kasdedildiğini söylemişlerdir32.

    3- "Sonra Onu açıklamak bize aiddir (el-Kıyâme,19) âyetinin" açıklamak; "Kur'ân'ın sana müşkil gelen mânâlarını ve ahkâmını açıklamak", "Kur'ân'daki hadleri, helâl ve haramları tefsir etmek, onu senin lisanınla açıklamak" "Kur'ân'ın mânâlarını sana açıklamak ve ilham etmek"33 şeklinde tefsir etmek de Hz. Peygamber'in Kur'ân açıklamalarının vahye dayandığını gösterir.

    4- Hz. Peygamber'in (sav), vahiy kaynaklı olduklarını gösterir ifadeler taşıyan bazı hadîsleri de şöylece sıralanabilir:

    a- Bunların içinde ilk akla gelenler şüphesiz kudsî hadîslerdir. Bilindiği gibi Hz. Peygamber bir çok sözü yüce Allah'a nisbet ederek nakletmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de yer almayan bu ilâhî sözler, "vahy"ın herhangi bir şekliyle inmiş olmalıdırlar34.

    b- Hz. Peygamber'in "Ben... ile emrolundum."35 "..den menolu'ndum"36 şeklindeki hadîslerinde geçen emir ve yasaklar, Hz. Peygamber'in yüce Allah'dan başka âmiri olmadığına göre Allah katından bir "vahiy"le gelmiş olmalıdırlar.

    c- "Şüphesiz Rabb'im bana... emretti." "Şüphesiz Allah bana emretti ki..., Şüphesiz Allah bana ... diye vahyetti"37 şeklindeki hadîsler de Kur'ân'da yer almayan vahiylerin varlığını göstermektedirler.

    d-"Bana Rabb'imden bir elçi geldi ve şöyle haber verdi..."38. "Bana Cibrîl gelip müjde verdi ki..."39 "Bunu bana Cibril söyledi."40 "Muhakkak ki Cibrîl benim kalbime (veya zihnime) attı ki..."41 ve "Rûhu'l-Kudüs kalbime üfledi ki..."42 şeklindeki hadîsler de "Kur'ân olmayan vahiyler"e örnek teşkil ederler.

    Zikredilen bu âyet ve hadisler, Hz. Peygamber'e, Kur'ân'a girmeyen "vahiy"lerin de indiğini göstermektedirler. Nitekim bu konuda yani Hz. Peygamber'e Kur'ân'dan başka şeylerin de vahyedildiğine dair icma vardır43.

    Bazı "vahiy'lerin böylece -şüphesiz Allah'ın iradesi dahilinde- Kur'ân'a girmeyişi onların geliş şekilleri ve vasıflarıyla ilgili olabilir. "Vahiy" kelimesi çok geniş kapsamlı olup her türlü "gizli ve çabuk bildirmeyi ifade eder."44 Kur'ân'da ise, sadece melek vasıtasıyla gelen vahiyler bulunmaktadır45. Kur'ân'a girmemiş vahiyler, girenlerden daha aşağı derece ve evsafta "vahiy"ler olabilirler. Herhalde yüce Allah bunların sürekli okunacak "Kur'ân", daima ezberlenecek ve hatırlanacak "Zikr" olmalarını irade buyurmamıştır. Nitekim O; "zikr'i Biz indirdik Biz; ve onun koruyucusu da elbette Biziz!" (Hicr, 9) buyurmaktadır. Allahu a'lem.

    Diğer taraftan Hz. Peygamber'in bazı hareketlerinin, karar ve açıklamalarının vahye dayanmadığını gösteren âyet ve hadîsler de vardır. Bu hususta misal olarak Hz. Peygamber'in Bedir savaşında esir düşen müşrikleri fidye alıp salıvermesi (Enfal, 67), Tebûk savaşına bir bahane ile katılmak istemeyenlere izin vermesi (Tevbe, 43), Allah'ın kendisine helâl kıldığı (bal şerbetini) haram kılması (Tahrim, 1), İbn Ümmi Mektûm'dan yüz çevirmesi (Abese, 1,2) ile ilgili âyetleri ve Bedir savaşında seçtiği yeri bir sahâbînin teklîfi üzerine değiştirmesi46, hurma ağaçlarının aşılanması47 ile ilgili hadîsleri zikredebiliriz48.

    Şu halde denebilir ki, Hz. Peygamber'in sünnetinin bir kısmının vahiy kaynaklı olduğu kesindir. Sünnetin bir kısmı ise onun görüş ve içtihadına dayanmaktadır. İmam Şafiî de sünnetin kaynağı konusunda alimlerin bir kısmının bu görüşte olduğunu bildirmektedir49.

    Şah Veliyyullah Dihlevî de, netice itibariyle buna benzer ve ayrıntılı bir taksim yapmıştır. Ona göre Hz. Peygamber'den (sav) rivayet edilip hadîs kitaplarında toplanan şeyler iki kısımdır. Bunlardan biri, risâleti teblîğ yollu olanlardır ki; "Resul size ne verirse onu alın, sizi neden menederse ondan geri durun" (Haşr, 7) mealindeki âyet bu kısım hakkındadır. Bu kışıma âhiretle, gayb alemiyle ilgili bilgiler -bunların hepsi- vahye dayanır; ibâdetlerle ilgili usûl ve kaidelerin bir kısmı vahye, bir kısmı içtihada dayanır. Hz. Peygamber'in içtihadı ise vahiy mertebesindedir; -iyi ve kötü huylar gibi vakit ve sınırları belirlenmemiş genel hikmetler ve yararlı şeyler- ki bunlar, Allah, Hz. Peygamber'e faydalı şeylerin kanunlarını öğretmiş, O' da bunlardan "hikmet" (amelî yararlı bilgi) çıkarmış ve onlarda küllî esaslar belirlemiş mânâsına ekseriya içtihada dayanırlar. Amellerin faziletleri, amel sahiplerinin iyi işleri -ki bunların bir kısmı vahye, bir kısmı içtihada dayanır- ile ilgili hadîsler girer.

    Diğeri ise risâleti teblîğ konusuna girmeyenlerdir. Hz. Peygamber'in; "Ben ancak bir beşerim. Size dininizden bir şey emrettiğimden onu alın. Size kendi görüşümden bir şey emrettiğimde ise, o zaman ben sadece bir beşerim."50 hadisi ile hurma ağaçlarını aşılama olayındaki; "Ben ancak bir zanda bulundum. Zandan dolayı beni muaheze etmeyin. Fakat size Allah'dan bir şey naklettiğimde onu alın. Çünkü ben Allah'a hiç yalan isnadda bulunmadım!"51 hadîsi bu kısım hakkındadır. Bu kısma tıbbî hadîsler, Hz. Peygamber'in (sav); "Siz yağız ve alnının ortasında beyaz nişan bulunan ata bakın!" türünden hadîsleri, -ki bunlar tecrübeye dayanır- Hz. Peygamber'în ibâdet olarak değil âdet yollu, bir maksada bağlı olmaksızın tevâfukan yaptığı şeyler, toplumdaki insanların bilgisi dahilindeki türden anlattığı şeyler, o gün için cüz'î bir yarar kasdederek yaptığı veya buyurduğu ve bütün ümmete gerekli olmayan şeyler, delillere ve yeminlere dayanarak verdiği bazı özel hükümler girer52.

    Abdulğanî Abdulhalık (1908-1983) de "Allah'dan ahkâm tebliği" esasına dayalı bir taksim yapmıştır. Ona göre Resûlullâh'dan (sav) sâdır olan şeyler iki kısma ayrılırlar:

    1- Allah'ın ahkâmını teblîğ maksadıyla, sâdır olanlar. Bu kısım kesinlikle vahye dayanır. Hanefî alimlerin cumhuru buna "vahy-ı zahir" adını verir53. Bu kısım da ya lafızla birlikte veya lafızsız vahyedilmiştir. Lafızla vahyedilenler de kendisiyle ibadet edilme, mucize olma ve inanmayanlara benzerini getirmeleri hususunda meydan okuma özelliklerine sahip olanlar -ki bunlar Kur'ân'dan ibarettirler- ve böyle olmayanlar -ki bunlar da, bir anlayışa göre kudsî hadîslerden ibarettirler- şeklinde ikiye ayrılırlar. Bu kısmın lafızsız vahyedilenleri ise "nehevî hadîsler"dir.

    2- Allah'dan teblîğ maksadı olmaksızın sâdır olanlar. Bunlar da, yüce Allah'ın değiştirmeyip aynen bıraktıkları ("takrir" ettikleri) ve böyle olmayanlar şeklinde ikiye ayrılırlar. Allah'ın "takrir" ettikleri, her ne kadar vahiy kaynaklı değillerse de, vahyedilmiş mertebesinde ve hükmündedirler. Çünkü, Kur'ân-ı Kerîm'de Resûlullâh'a mutlak olarak itaat etme emredilmiştir. Hz. Peygamber'in içtihadıyla verdiği hükümlerle, âdeten ve yaradılış gereği yaptığı, söylediği şeyler bu kısma girer. Hz. Peygamber'den bir şey sâdır olur da Allah onu "takrir" etmezse bundan o şeyin "sünnet" olmadığı açıkça anlaşılır54.

    Netice olarak, Hz. Peygamber'den (sav) sâdır olup da yüce Allah'ın takrîr ettiği şeylerin ya vahye dayandıktan veya vahye dayalı şey mertebesinde oldukları söylenebilir. Şunu da eklemek gerekir ki, hadislerin vahiy kaynaklı olup olmamaları, onlardan hüküm çıkarma hususunda ehemmiyetli değildir. Zira Resûlullâh'a itaati emreden âyetlerde böyle bir kayıt bulunmamaktadır. Zaten her hadîsin vahiy kaynaklı olup olmadığını tesbit etmek de mümkün değildir.


    DIPNOTLAR
    9 İbn Manzur, Lisânu'l-Arab XIII, 221-226 Beyrut 1968.
    10 Subhî es-Sâlih, Ulûmu'l-Hadis, s.3 Beyrut 1969.
    11 Seyyid Süleyman Nedvi, Hz. Muhammed Hakkında Konferanslar (trc. O. Keskioğlu) s.III Ank. 1974; Ebu Davud, es-Sünne, 6 (V, 10 h.No: 4604.)
    12 İbn Hazm, el-İhkâm I,43 Mısır t.sız.
    13 Koçkuzu, Ali Osman, Rivayet İlimlerinde Haber-i Vahit s. 39-41 Ank. 1988.
    14 eş-Şâfiî, er-Risâle s. 91-93.
    15 el-Hatip el-Bağdâdî, el-Kifâye s. 8 Mısır 1972.
    16 Koçkuzu, A.O. s.40.
    17 Koçkuzu, A.O. a.g.e. s.41
    18 Molla Hüsrev. Mir'atu'l-Usûl s. 385-389.
    19 Müslim, Musâfirîn, 139 (1,513).
    20 Ebu Davud, Sünnet, 6 (IV, 200).
    21 Ebu Davud, Kitabu'l-Merâsil s. 359 Beyrut 1988; Kibabü's-Sünen, es-Sünne, (V. 10-11 h. No: 4604)
    22 Ahmed b. Hanbel, er-Reddü alâ'z-Zenâdika s.75 İskenderiye 1971, Akâidü's-Selef'in içinde.
    23 el-Kurtûbî el-Câmî'li Ahkâmi'l-Kur an XVII, 84 Beyrut 1966.
    24 Müslim. el-Hacc, 6 (II,836. h. No: 1180)
    25 Ahmed b. Hanbel, Müsned, II,497, V, 425.
    26 el-Mu'tesâr mine'l-Muhtasar min Müşkili'l-Âsâr II,383 Beyrut t.siz.
    27 İbn Arrak, Tenzihü'ş-Şeri'a I,7 Mısır t.siz.
    28 el-Münâvî, Feyzü'l-Kâdir I,383 Mısır 1938.
    29 el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid I,150.
    30 el-Hakim et-Tirmizî'den menkul (Feyzü'l-Kadir I,382-383)
    31 Ebu Davud, Kitabu'l-Merâsil s. 361; ed-Dârimî, Mukaddime. I,153.
    32 eş-Sâfiî er-Risâle s. 32,78, 93.
    33 el-Beyzavi, Envâru't-Tenzil II.522; Alûsî XXIX, 142.
    34 el-Kâsimî Kâvvâidu'l-Tahdis s. 59,64.
    35 Bak, el-Münâvî a.g.e. II,188; VI, 289; Müslim, el-Münâvî a.g.e. II,214.
    36 el-Münavi, VI, 289.
    37 Müslim, Cenne, 63 (IV, 2197-2199)
    38 Müslim, Cenâiz (II,69).
    39 et-Tirmizî, İmân V,27.
    40 et-Tirmizî, Cihâd, IV, 212.
    41 el-Hakim, Müstedrek, II, 5.
    42 el-Heysemî, a.g.e. IV,72.
    43 Abdü'l-Ğanî, es-Sünne, 338.
    44 İbn Fâris, Mucemu Mekayisi'l-Luğa VAHY maddesi; Subhi es-Salih a.g.e s. 23,25
    45 Sadru'ş-Şeria et-Tavdih II, 452 H. 1304.
    46 İbnu'l-Esîr, el-Kâmil II,122 Beyrut 1965.
    47 Müslim Fezâil, IV, 1835.
    48 Abdu'l-Celîl İsa (trc. H.Merttürkmen) Ankara 1976.
    49 eş-Şâfiî, er-Risale s. 92,184.
    50 Müslim, Fezâil, 140 (IV, 1935-1936)
    51 Müslim a.g.e. IV. 1835.
    52 Şah Veliyyüllâh, Hüccetullâh I,271-272.
    53 Sadru'ş-Şeria, et-tavdih II,452 H. 1304.
    54 Abdu'l-Ganî Abdu'l-Halık a.g.e. s.334-341.
     

Sayfayı Paylaş