1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

İstanbul'un Fethinin Mânâsı

Konusu 'Osmanlı Tarihi' forumundadır ve wien06 tarafından 19 Nisan 2010 başlatılmıştır.

  1. wien06

    wien06 V.I.P V.I.P

    Katılım:
    30 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    6.117
    Beğenileri:
    148
    Ödül Puanları:
    4.480
    Meslek:
    Serbest
    Yer:
    Viyana
    Banka:
    292 ÇTL
    Dünyanın birçok kaderleri vardır. Memleketimizin de kaderleri sayısızdır. Bunun iyi tarafları tahminden fazladır. Türk milleti her şeyden önce kendi nefsine karşı âdil olup da, toplum bu ananeyi bozmadığı müddetçe ileri gitmiştir.Türkler, dünyanın en güzel memleketlerinde yerleşmiştir. En aşağı on asırdır Anadolu’dayız. Millet, mânen iyi yetiştirilmiş, şahsında ve muhitinde adaletten ayrılmadığı müddetçe ileri gitmiştir.

    Biz Mekânı Değil, Zamanı Fethederiz…

    Hem şair ve hem mütefekkir tarihçimiz Yahya Kemal: "Türkler mekânı değil, zamanı fethederler." demişti. Meselâ biz Suriye'yi aldık, dört yüz sene oturduk. Fransızlar 25 sene dayanamadı. Mısır'da keza, dört buçuk asır kaldık. İngilizler yarım asır duramadı. Rumeli’yi alırken "Biz burada altı buçuk asır oturacağız” dedik. Fethin ertesi günü câmiler, medreseler, mektepler, köprüler, sular getirerek çeşmelerle ve bütün medenî îcaplarla siteler kurduk.

    Bunu hep şahsî ve şahsî olduğu için umuma karşı adaletten ayrılmamakla yaptık. Ne zaman ki, bunun hükümlerinden uzaklaştık, bütün oraları birer birer kaybettik.
    Bizans da bir imparatorluktu. İdarecileri ve insanları adaletten uzaklaştılar. O kadar ki bize karşı dayanamadılar. Nihayet bir şehir içinde, yani İstanbul’da, sembolik, lafta bir imparatorluk olarak kaldılar.

    En Güzel Mükâfat: İstanbul’un Tapusu…

    Nihayet kader yerini buldu. Peygamberimizin de müjdesi üzerine, İstanbul’u 1453 senesinde aldık, isimden ibaret kalan bu şehir bizim yeni payitahtımız oldu. Olan oldu. İslâmiyeti ahlak güzelliği sayan dedelerimiz, bu güzel duygularından mükâfatlandı, İstanbul’da yerleştik.
    Fatih'in İstanbul muhâsarası ve fethi esnâsında kurmay heyetinde âlimler, fâzıllar ve mürşidler de bulunuyordu. Elbette ilmin de, faziletin de sözü olacaktı, İstanbul “Salı” günü fethedildi. Şehrin içinde ümitsiz küçük küçük mukâvemetler de temizlendi.

    Mutlu askerlerden olanlar hemen şehit oldukları yerlere gömüldüler. Bu kadirşinas Türk milleti onlara birer türbe yaptı. Her mahallede, bunlar muhtelif sayıda idi. İstanbul muhâsarasına gelmiş, Peygamberimizin sahabelerinden ve tâbiiyyetinden olanlara da namlarıyla anıt kabirler yapılmış. Bu Hıristiyanlardan zâten boşalarak küçülmüş olan şehir, 25 senede her mânâsıyla tam bir Müslüman sitesi olmuştur.

    İşte bu fetih şehitleri, kabirleri ve sahabe anıt kabirleriyle birer velî gibi bugüne kadar hürmet gördü ve semtlerimizin manevî polisleri gibi sayıldı. Fetihten sonra ilk Cuma namazı, Fatih'le birlikte, hemen camiye çevrilen Ayasofya'da kılındı.

    Çiçekleri Ona Verin, Zira O Benim Hocamdır…

    Fatih İstanbul'a atı üzerinde girdiğinde, Bizans kızlarından bir gurup padişah zannıyla arkasındaki beyaz sakallı Akşemseddin'e çiçek demetlerini uzatıyorlardı. Fatih Sultan Mehmet yirmi iki buçuk yaşında, sakalı henüz terleyen bir genç. Bu vaziyet karşısında Akşemseddin buketleri almayarak genç padişaha vermelerini işaret ediyordu. Bunu hisseden Fatih Sultan Mehmet de: “Yine ona götürüp verin. Zira o benim hocamdır.” diyerek âlimleri ne kadar üstün tuttuğunun büyük misâlini verdi. Âlim ve fâzılları sayıp, onların sözlerinden çıkmadığı için büyüktü.

    Ayasofya'da kapıda, Bizans papazları da karşılayıcılar içinde idi. Onlara tebessüm etti ve gönüllerini aldı.

    Minbere, hutbeye bizzat belinde kılıncıyla çıktı. Bu fethin hâtırasına hatipler, Edirne'de Eski Câmi'de ve İstanbul'da Ayasofya'da ve diğer selâtin denen büyük câmilerde hutbeye kılıçla çıkmak ananesine zaman zaman riayet ettiler.

    Namaz kılınıp bittikten ve dualar edildikten sonra hazır bulunan hocalarından Molla Güranî ve Molla Husrevlerdir ki bunlar da mutlu askerlerden sayılarak Peygamberimizin mutlu müjdesine mazhar oldular. Bu unvan bir nevî mânen «İstiklâl Savaşımızın madalyası» gibi idi.

    İlim Çin’de de Olsa…

    Fatih onlara; “Hemen tedrisata başlayın.” diye emir verdi. Ayasofya'da ve Zeyrek’te Pantokrator manastırında papazlardan boşalan odalara talebe yerleştirilerek dersler her iki yerde verildi. 1470’te, fetihten 17 sene sonra İstanbul’un alınışının hemen ertesi günü kurulan Külliye (Üniversite) en büyük toplantı yeri olan Fatih Camii etrafında muazzam ve 16 kolejli bir tesise kavuştu.

    Memleketimize Fatih tarafından davet olunan Molla Ali Kuşçu adında Semerkand Rasathanesi kurucularından ve Timur’un torunu, o sahanın hükümdarı Uluğ Beyin hocası da Ayasofya’da derslere devam etti.

    Molla Ali Kuşçu ve Molla Husrev bu yeni ve dünya yüzünde 13. sıradaki Fatih Üniversitesinin tüzüğünü hazırladılar. Fen derslerini de programlarına koydular, Fakat Fatih'in ölümünden sonra serbest fikirlerini söylemekten de mahrum edilen bu külliyenin hocaları “cüz'iyattandır” yani “lüzumsuzdur” diye bu fen derslerini programdan çıkarttılar. Ne oldu, Avrupa seviyesinde ve onların arasında yer alacak müspet ilim sahipleri yetişemedi. Bu sahada tam beş asır geri kaldık. Bunun vebalini hâlâ çekmekteyiz.

    Peygamberimizin şu hadis-i şerifinin mânâsını bilmezlikten gelmeyelim: "İlim ikidir: Bedenler ilmi, sonra dinler ilmi." Hele: "İlmi Çin’de de olsa alınız!" hadîsi. Bu ilimden maksat, müspet yani aklî ilimlerdir. Çin’de Müslümanlığın naklî "Şer'î" ilimleri yoktur ki, alınsın. Binâenaleyh hakikî Müslümanların fen bilgisine sahip olmasının, Peygamberimizin sünneti ve Müslümanlığın icabı olduğu Fatih zamanında idrak edilmiştir. Hele bugün Müslümanlar ve âlimlerin her şeyden önce bilgilerinde ilerlemeleri Peygamberimizin emirlerindendir.

    Emsallerinden Farklı Olduğu İçin…

    Fatih çok ileri düşünceli, metot sahibi, açık fikirli bir Müslüman hükümdardı. Onun bu cihetle üstün tarafları vardı.
    İstanbul’a ilk tayin olunan Molla Hızır Bey Çelebi 6 sene hiçbir mızıltıya meydan vermeyen, ilim ve fazlını her gün arttırırken şahsî adalette örnek olarak Fatih'e lâyık ve onun teveccühüne mazhar olmuş, sayılı ilim adamlarındandır.

    Fatih, ordusunun, şehir içinde yağma yapmasına aslâ müsaade etmemiş ve kalan evlere ve binalara sahip çıkanların yaptıkları kamu oyuna haksızlıkları anlayarak çekilmelerini sağlamıştır. Zira halk, hakikaten Müslümanlığın ahlâk terbiyesine sahipti ve adaletin mânâsını iyi anlıyorlardı.

    Fatih, kendisi gibi genç, âlim, fâzıl ve şair olan Sadrazamı Mahmut Paşa ile devleti yeniden kurmuşlardır. Bu memlekete, her şeyin muntazam işlemesi metodunu sokmuşlardır. Her işin her il ve ilçede birer defteri vardı. Müslümanlar daima işlerini kafadan, şifahî değil, bir deftere yazılı olarak takip ederlerdi. O günün terbiyesi bugüne kadar gelmemiş, artık doğuşumuzdan itibaren bir derbederlik içinde işlerimizi müspet ilim kafasına sahip olamadan, yani ilerleyemeyerek yaşıyoruz. Bu doğru değildir.

    Prof.Dr.Süheyl Ünver
     

Sayfayı Paylaş