1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

İzmir Efsaneleri

Konusu 'Hikayeler / Efsaneler' forumundadır ve Suskun tarafından 14 Şubat 2012 başlatılmıştır.

  1. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.203
    Beğenileri:
    303
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    7.017 ÇTL
    İzmir Efsaneleri

    Selçuk’ta Yedi Uyurlar Efsanesi
    Vakti zamanında Dakyanus adlı bir oduncu, her gün Efes Dağlarına gider, akşama kadar topladığı odunları satar, geçimini temin edermiş. Bir gün dakyanus yerde bir yazılı taş bulur.. İlgisini çektiği için onu yanına alıp kasabaya getirir. Kasabanın bakkalına götürür ve onu okumasını rica eder. Bakkal kitabeyi okuduktan sonra:

    -Sen fakir adamsın, paraya ihtiyacın var. Bırak şu odunculuğu, bu dükkanı sana bırakayım, yeter ki taşın çıktığı yeri bana göster, taş ta senin olsun der.

    [​IMG]

    Oduncu kabul etmez;

    -Ben senin dükkanını falan istemem. Eğer okuyacaksan bunu oku, yoksa bırak başkasına okutturayım, deyince; bakkal (bilgili ve okur-yazar bir insandır) kitabeyi okur ve der ki: “Sakın taşı kimseye verme, sen cahilsin, bu taşın çıktığı yerde üç küp altın bulacaksın. Zengin olup ilerde kral olacak ve hatta Tanrılığını ilan edeceksin.” Oduncu güler ve işine devam eder.fakat bu sözler onu bir düşünceye salar ve merak uyandırır. Ertesi günler taşın çıktığı yerleri deşmeye başlar. Açılan delikte bir tuğlanın altından toprak kayarak deliği büyütür ve bir mahzende gerçekten üç küp altın bulur. Altınları hemen götürmeye çekinir ve hergün peyderpey onları taşımaya başlar. Tabii zengin olur, çok iyilik seven bir insan olduğu için fakirlere yardım etmeye ve kasabaya bir hayrat yapmaya başlar.

    Derken devrin kralı ölür. O zamanlar kralları halk seçermiş. Kimi kral seçelim derken akla Dakyanus gelir. Halk, “Fakirlere yardım ediyor, devlet bütçesine ihtiyacı yok” der. Sonra karar uygun görülür ve Dakyanus kral seçilir. Zamanla çok ünlü bir kral olunca kendini büyük görmeye başlar ve Tanrılığını ilan etmek ister.

    Bir gün vezirlerini toplar ve bu kararını ilan etmek üzereyken bir sinek musallat olur ve kulağına, gözüne, burnuna, ağzına konarak kralı konuşmaktan alıkoyar. Buna rağmen kral :

    - Arkadaşlar! Bir sinek konuşmama mani oluyor, kısa kesmek isterim. Ben Tanrılığımı ilan ediyorum.

    Böyle deyince vezirlerden altı tanesi hemen yerinden fırlayarak;

    -Fakat bizim Tanrımız var. O varken ikinci bir Tanrıya inanmamız güçtür, derler.

    Kral Dakyanus celallenir ve onları huzurundan kovar. Daha büyük bir kötülük yapmasından korkan altı vezir sarayı terk ederek şehirden kaçarlar. Şimdiki kızlar cimnazı (Kızıl Gedik)’nın bulunduğu yere gelince, orada köpeği ile bir çoban görürler ve hadiseyi anlatırlar. Çoban:

    -Benim efendim de aynı şekilde iddialarda bulunuyor, ben de kaçmak istiyorum. Sizinle beraber geleceğim, der. Hepsi beraber şimdiki yedi uyuyanlar Mağarasına girerek derin bir uykuya dalarlar. Zabıtalar Efes dağlarını arar tarar, fakat onları bulamazlar. Bilinmez aradan kaç yıl geçtikten sonra uyandıkları zaman çok acıktıklarını hissederler ve içlerinden biri şehre ekmek almaya iner.

    O zaman Dakyanus ölmüş ve yeni krallar bu zengin kralın hazinelerinin nerede olduğunu merak eder dururlarmış. Bu bakımdan halka verilen bir emirle kimde o devre ait olan bir para bulurlarsa yakalayıp saraya getirmeleri tembih edilmiş.

    Fırıncı o devrin parasını görünce, adamın saç, sakal ve kıyafetinden şüphelenerek durumu saraya haber verir. Zabıtalar hemen adamı yakalayarak geldiği yeri göstermelerini emrederler. Fakat geldiklerinde mağaranın kapısı Tanrı’nın emriyle tekrar kapanır. Ve bir daha açılmaz.

    Rivayet edilir ki, sonradan eshab-ı Kehf denen ve mağarada 200 yıl yaşadıkları anlaşılan yedi uyurların kaç yıl uyudukları şöyle anlaşılmış: Beraberinde bulunan çoban köpeği her yıl tüy değiştirirmiş. Onun yattığı yer bulunmuş ve üst üste duran tüylerden anlaşılmış.


    TANTALOS
    Tantalos, ismi efsanelere karışmış bir kral. Bir efsaneye göre, Kral halkı ile birlikte Sipilos dağında yaşar ve Batı Anadolu’yu yönetirdi. Tantalos’un iki oğlu vardı. Biri “Niobe” (Manisa’da ağlayan kaya haline gelen oğlu), diğeri “Pelops” idi (Yunanistan’a giderek Olimpiyat Oyunlarını başlatan oğlu). Tantalos bir Anadolu tanrıçası olan Kibele’ye inandığı ve Heles tanrılarını tanımadığı için tanrıların gazabına uğramıştır. Ona verilen ceza dünyanın her yerinde “Tantalos İşkenceleri” olarak anılır. Baş tanrı Zeus’un onu yer altı ülkesine atıp (Hades’e), hapsettiği anlatılır efsaneye göre.

    Bir başka efsaneye göre ise Tantalos oğlu Pelops’i keserek etiyle tanrılara şölen düzenlendiğinden bahsedilir.
    NOT: Tantalos’un mezarı, bugün Bayraklı’da tahrip olmuş biçimi ile bir gecekondunun temelleri altında kalmıştır.


    KÜÇÜK FAUSTINA
    Roma İmparatoru Antoninus’un kızı Annia Galeria Faustina İspanyol bir savaşçı ile romantik bir aşk yaşayarak, MS 145’te evlendi. Eşi Marcus Avrelyus Roma İmparatoru oldu. Asya seferi sırasında (Büyük İskender ile karıştırmamak gerekir) karısı ile İzmir’e gelerek bu kente hayran kaldılar. Faustina’nın Kadifekale surlarından denize karşı beyaz güvercinleri azat ettiği söylenir. Faustina’nın genç yaştaki ölümüne, bir de MS.178’deki büyük deprem eklenince İmparator Marcus karısının çok sevdiği bu şehri canlandırmak için Agora şehrinin imarını tekrar başlatır. Faustina’nın kabartması bugün hala Agora’da bir kemerin üstündedir.


    GELİN TAŞI VE DEDE TEPESİ EFSANESİ
    Güzel İzmir'imizin Bergama ve Dikili ilçeleri ara*sında Kaynarca denilen büyük bir bataklık varmış. Sazlarla örtülü olan bu bataklıkta pek çok kaynak gizliymiş. Bu kaynaklara düşenler, tabaklanmış deriye dönerlermiş.

    Vaktiyle bu Kaynarca'nın olduğu yerde bir mem*leket varmış. Verimli tarlaları, besili hayvanları pek çokmuş. Bu memleketin halkı o kadar zengin ol*muşlar ki, ekinlerini ekmek, hayvanlarım otlatmak için başka yerlerden işçi getirip çalıştırıyorlarmış. Fa*kat gelenler oranın ahlakını bozmuş, halkı baştan çıkarmışlar.

    Bir gün bu memlekete bir pir gelir, halka na*sihatta bulunarak akıllarını başlarına toplamalarını söyler. Bu pîrin sözlerine kimse kulak asmadığı gi*bi, bir de altın ve gümüş dolu iki kuyunun arasına ekmek su vermemeksizin hapsederler. Pîrin haline acıyan bir kız, kimselere görünmeden bu ihtiyara ekmek ve su getirir, onu ölmekten kurtarır.

    Bir müddet sonra bu kızın düğünü olur. Kırk gün, kırk gece süren eğlencelerden sonra bütün halk sarhoş olur, yerlerde sürünmeye başlarlar. Ge*lin yeni evine gitmek için atına biner, yola çıkılır. O bölgenin âdetine göre, geline, köyün hemen ya*kınında bulunan bir kuyudan üç yudum su içirmek ve aynı kuyunun etrafında üç defa dolaştırmak ge*rekir. Kuyunun başına gelinir, tam gelin su içeceği sırada o pîr karşılarına çıkar ve der ki:

    . «Durmadan arkamdan yürüyün, sakın arkanıza bakmayın. Yoksa hepiniz taş olursunuz!»

    Pîrin bu sözlerinden korkan halk onun peşine takılır ve koşmaya başlar. Arkalarından müthiş gü*rültüler kopar, acı çığlıklar atılır. Buna dayanamayan birisi arkasına dönüp bakar. Evlerden suların fışkırdığını, memleketi kara dumanların bürüdüğünü görünce «Yandım.» diye Kendisini yere atıverir. Ne olduğunu anlamak için hepsi arkalarına bakarlar ; pî*rin sözünü dinlemedikleri için de taş kesilirler. Kur*tarmak istediği kızın taş kesilmesine çok üzülen pîr, tepeye tırmanır ve fazla gidemeden orada ruhunu teslim eder.

    Bu hadiseden sonra, kızın taş kesildiği yere Ge*lin Taşı, pîrin ruhunu teslim ettiği tepeye de Dede Tepesi adı verilir.

    Bu efsaneyi tamamlayan şu iki motifi de bura*ya eklemeyi faydalı buluyoruz.

    Kaynarca'daki memleketin batması sırasında baş*ka bir gelin de bir katar deve ile birlikte Çandarlı'ya gidiyormuş. Bu kafile de oldukları yerde taş kesilmiş. Çandarlı yolunda, Demirtaş'ın yanındaki Katar Kayalar adını bu hadiseden alıyormuş.

    O büyük felâket sırasında Kaynarca'dan kaçmak isteyen bir bezirgân Kalarga Tepesine sığınır. Bütün eşyası ile birlikte taş olmaktan kurtulamaz. Bugün Kalarga tepesinde görülen kayalar, halkın ifadesine göre, birbiri üstüne konmuş bez toplarına ve bir adama benzemekteymiş.


    MİTOLOJİDE NARKİSSOS (NERGİS) EFSANESİ
    Narkissos yalnız kendi güzelliğine aşık olur. Kadınları küçümseyip hiçbiri ile görüşmez. Onu gizlice seven nymphe(orman perisi) Ekho bu duruma çok üzülür ve tek başına bir mağaraya çekilip orada kendiliğinden erir, bütün vücudu yok olup, kanı buhar olur. Latin Şairi Ovidius der ki" Onun sesinden ve kemiklerinden başka bir şey kalmadı; sesi ses olarak saklandı, kemikleri bir kaya biçimini aldı. O günden beri dağ başlarında görülmez; fakat acı ile kıvrandığı derin ormanların içinde, kendisini çağıranlara ses verir.
    Aphrodite, hor görülen bu zavallı nymphe'nin öcünü alır, Bir gün Narkissos, bir pınarın duru suları üzerine eğilince suda kendi aksini görür ve ona yani kendisine delice aşık olur. Durup ona uzun uzun bakar; bundan hem zevk hem de acı duyar. Aşk içini yakmıştır bir kere o da kendi aşkından erir, biter. Onun yerine, adını taşıyan ve güzel delikanlının hayatını hatırlatan sarı çiçek biter.

    Buda başka bir anlatış.
    Mordoğan Narcissus efsanesinin doğuş yeridir. Narcissus Mimas Dağı önünde İonya Kentinin denize bakan böğürtlen ormanlarının bulunduğu platoda bulunan küçük gölcükte sürekli olarak suya akseden kendi görüntüsünü seyredermiş. Narsizm yani kendini sevme bu efsaneden adını almıştır. Narcissus göl kenarında kendini hayran hayran seyrederken ölmüş ve bir yıl sonra öldüğü yerde mis gibi kokan çiçekler çıkmış, Tanrıların Tanrısı Zeus'un kızı Echo (Eşo) açan çiçeği çok beğendiği ama asla yüz bulamadığı Narcissus'un göbeğine benzettiği için, bu mis gibi kokan çiçeğe narcissus adını vermiş dilimize nergiz olarak gelmiştir. Nergiz birçok yörede yetişmekle birlikte Karaburun Yarımadasındaki kokusunu başka yörede asla salmamaktadır.


    Bir Çingene Efsanesi
    Antik çağlarda Ege kıyılarında , birçok Yunan uygarlığı vardı. Bunlardan biri de İzmir yakınlarında idi. Adına Yaban Gülü Uygarlığı denirdi. Bu uygarlık adını bir Ege efsanesinden almıştı.
    .
    Rivayete göre Ege kıyılarında dünya çingenelerinin başı olan,bir büyük çeri yaşardı. Bu çerinin aşiretinde adı dillere destan olan bir kız vardı. Bütün çingene kızları gibi sıradan bir güzelliği olmasına rağmen, çok güzel sesiyle öyle danslar ederdi ki, ünü bütün dünyaya yayılmıştı.

    Yaşlı çeribaşı bu kızın cilve, işve ve danslarına kapıldığından her akşam Ege sahillerinde yaz eğlenceleri düzenlerdi. Bu eğlencelerde tahta fıçılarla, at arabaları dolusu şaraplar gelir,dünya çerileri arasından seçilmiş,en iyi kemancılar, zurnacılar ve darbukacılar sahilde toplanırdı. Çok geniş dev halkalar oluşturulur, ortada çam odunlarından bir büyük ateş yakılırdı.kuzular çevrilir, toprak testilerle şaraplar fıçılardan alınır,herkese dağıtılırdı.

    Herkes bir büyük merak içinde çingene kızının çıkmasını,Ünlü büyülü danslarını yapmasını beklerdi. Sonunda güzel çingene kızı, saçlarına taktığı yaban gülü,parmaklarında zilleri, uzun eteği ve, şuh edasıyla ortaya çıkardı. Bir anda bütün sesler kesilir, saz ekipleri en oynak parçaları çalmaya başlar, çingene kızı da kıvrak bedeniyle dans ederdi. Hızla döndükçe etekleri bir gül gibi açılır, güzel bacakları ay ışığında, Venüs heykelleri gibi parlardı..

    İri kahve gözleri, can yakan endamı,şen şakrak neşeli sesi, zillerinin şıngırtısı bütün sahilde yankılanırken,toprak şarap testileri dolar, dolar boşalırdı. Çingene kızının nereden geldiğini, kim olduğunu, hatta adını bile bilen yoktu. Ancak, ipek saçlarına taktığı yaban gülü her zaman yerinde dururdu. Onu ne yatarken, ne dansederken, ne de bir başka zamanda Gülsüz gören olmamıştı. Bu nedenle çingene kızına herkes Yaban Gülüm dediğinden adı Yaban Gülüm olmuştu. Bu da yetmemiş, çerinin adı da Yaban Gülüm Çerisi olarak ünlenmişti. Anadolunun içlerinde, Ege'nin karşı sahillerinde, hatta arap kıyılarında Yaban Gülüm'ün methini duymayan kalmamıştı.

    Uzak iklimlerden onu izlemeye gelenler çoğunluktaydı. Yaşlı çeribaşı sonunda sevdalandığı bu kıvrak çingene kızıyla hiçbir şeye aldırmadan kırk gün, kırk gece sürecek bir düğünle evlenmeye karar verdi. Düğünün her gecesi Ege sahillerinde şölen düzenlendi.
    Düğünün son gecesiydi. Eğlencede su gibi şarap aktı. Aşirette Yaban Gülüm'e aşık olanlar, çeribaşını kıskanmaktaydılar. Herkesin sarhoş olduğu bir anda, kir, pasak ve yama içindeki bir çingene genci, çeribaşına saldırarak, onu bıçakladı ve öldürdü.
    Akan kanlara dayanamayan Çingene kızı denize doğru yürümeye başladı, herkesin gözü önünde...
    Hayret!!!!
    Çingene kızı suya batmıyor, su yüzeyinde yürüyüp gidiyordu.
    Yürüdü, yürüdü, uzaklaştı, bir nokta gibi kaldı mavilerde
    ve kaybolup gitti.
    Efsaneye göre çingene kızı kendisini çok seven çeribaşının üzüntüsünden çirkinleşti o gece...
    Sadece her dolunayda
    eski güzelliği, eski endamı, eski yakıcılığıyla Ege sahillerine çıkar,
    görünmez sazların eşliğinde çingene danslarını yapar,
    sonra da geldiği denize yürür,
    suların üzerinde, mavilerde kaybolur, gider.
    Bu yüzdendir ki,
    Ege sahillerinde yaban gülleri her dolunayda açar,
    ormanlardan çigan müziği sesleri gelir.
    Egenin sularında her günbatımındaysa,
    bir çirkin çingene kızının hayali belirir,
    ve bu hayal bulutlara vururdu...
    Sen bu çingenenin kim olduğunu biliyor musun?
    Tamam, sus...
    Ben de biliyorum.
    Sen sus, lütfen sus....
    Sen söyleme...


    İZMİR’ İN KURULUŞ EFSANESİ
    İzmir’in kurulması ve adını alması ile ilgili birçok efsane vardır. Bunlardan bir tanesi Amazonlartarafından kurulmuş olması ve kent adını da İzmir’i kuran Amazon’dan almasıdır.

    Amazonlar rahat silah taşımak ve kullanmak amacıyla sağ göğüsleri kesilmiş savaşçı kadınlardır. Bunlar İzmir’e akın yaparak yerli halkı kendilerini kabule zorlayıp kente de kraliçelerinin adını (Smyrna ) vermişlerdir.

    Yine İzmir ile ilgili diğer bir söylenceye göre bugünkü İzmir yöresinde Elektid adlı bir kavminyaşadığı; bu kavmin Amazonlarla savaşarak onları yendiğidir. Daha sonra Elektid kralı These, Amazonların lideri olan Smyrna ile evlenmiş ve kente de karısının adını vermiştir.

    Aphrodite’sinin papazı, Kinyras’ın genç ve güzel kızı Smyrna (ya da diğer adı Myrrha) aşık olur. Aphrodit, bu aşkı kendisine ceza olsun diye vermiştir; çünkü kız Aphrodite’yi lâyıkıyla büyüklememek suçunu işlemiştir. Kinyras kızının işlediği günahı haber alınca onu öldürmeye kalkışmış. Tanrılar, kıza acımış ve onu bir mersin ağacı yapmışlar. O mersin ağacından pek parlak bir delikanlı, yani Adonis doğmuş.

    Mirin adlı bir Amazon kraliçesi Ege kıyılarında Serne adlı bir kenti zaptederek ona Mirina adını vermiş. Kraliçe, Kral Siplos tarafından öldürülmüş. Kraliçenin adının Yamanlar ve Manisa Dağı’na mal edildiği söylenir. Mirina zamanla muhtemelen “ Zmirina” ya da “ Smirina” olmuştur. Bu sözcük zamanla değişerek İzmir şekline dönüşmüştür. Tarihte bilinen ise İzmir’e sahip çıkan birçok uygarlığın paraları üzerinde Amazon resminin olmasıdır. Bu da Amazonlarla ilgili efsaneleri doğrular niteliktedir.


    FAUSTİNA
    Faustina kıvırcık saçlı, zümrüt yeşili gözlü, şeker gibi tatlı ve kumru gibi masum bir kızmış. Faustina, İspanya kökenli sanatçı bir aileden yakışıklı Marcus Aurelius ‘a aşık olmuş. İki genç romantik bir aşk yaşayarak evlenmişler. Prenses Faustina ile mutlu bir evlilik geçiren Marcus kayınpederinin ölümü üzerine politik bir geçmişi olduğu için imparator ilan edilmiş.

    İmparator Marcus, kendisine isyan eden Romalı General Cassus’a karşı sefer başlatmış. İmparator sefere çıkarken yanına Faustina ve sevimli oğlunu da amış. İzmir’e geldikleri zaman Faustina bu güzel şehre hayran olmuş. Hergün, bugünkü Kadifekale’ ye çıkarak denizden gelen rüzgarı içine çeker ve güvercinlerini azat edermiş.

    Roma ordusu yoluna devam edip Toros dağlarını aştığı sıra Faustina hastalanmış ve kocasının kollarında ölmüş.

    İmparator Marcus, Suriye ve Mısır’a gittikten sonra tekrar İzmir’e dönmüş. Karısının çok sevmiş olduğu bu şehirden ayrılmak istemeyen İmparator, İzmir’e yerleşmiş.

    İzmir, daha sonra korkunç bir depremle yıkılınca, İmparator’un büyük ilgisiyle yeniden inşa edilmiş. İzmirliler, sevgili kentlerini kurarken Agora’ nın batı yapısı girişindeki kemerli kapıya Faustina’ nın sevimli bir kabartmasını yerleştirmişler.

    Burun, dudak ve çenesinin hafif zedelenmesine rağmen kabartması hâlâ yaşamaktadır. Eğer yolunuz birgün Agaro’ya düşerse bu güzel kabartmayı görebilirsiniz.


    AGEMEMNON ILICALARI
    Argos Kralı Agememnon’un güzelliği her yere yayılmış bir kızı varmış. Günlerden bir gün bu güzel kızın ayaklarında yaralar çıkmış. Bu yaralar ilerleyerek tüm vücudunu, gözlerini kaplamış. Kimse kızın yüzüne bakamıyormuş.

    Agememnon, kızının bu halinden utanıp onu ormana bırakmaları istemiş. Zavallı kız ormanda tek başına yaşamak için mücadele etmiş. Ormanda ne bulduysa onu yemiş, orman içinde oradan oraya dolaşmış.

    Birgün yine böyle gezerken bir gölcüğün kıyısına gelmiş.Topladığı meyveleri yerken ayağını suyun içine sokmuş. Daha sonra hergün bu gölcüğe gelmeye başlamış. Her gün ayaklarını suya sokmuş. Bir gün ayaklarındaki yaralarının iyileştiğini görünce, tüm vücudunu suya sokmaya başlamış ve zamanla tüm yaralarından kurtulmuş.

    Agememnon, kızını ormana bıraktığına çok pişman olmuş. Askerlerine kızını bulmaları için emir vermiş. Askerler kızını bulup getirince kral çok şaşırmış, ne olduğunu sormuş. Kızının anlattıklarını dinledikten sonra, bu şifalı sudan herkesin yararlanabilmesi için insanların kalıp suya girebilecekleri yerler yaptırmış.

    Bugün İzmir’de yer alan Balçova’ daki kaplıcalar böylece bulunmuş . Balçova Kaplıcaları’ nın oluşumu ile ilgili değişik efsaneler de vardır. Efsane ne olursa olsun bugün de bu kaplıcalar çeşitli hastalıklara deva olmaktadır. Dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen insanlar bu kaplıcada tedavi olmaktadır.


    ARAKHNE
    İzmir’in güneyinde Kolphon diye bir kent varmış. Bu kentte Lydialı bir kız oturuyormuş. O kız, dokuma ve örmede pek ustaymış. Kızın elişlerini görmek için her yerden, orman ve dağ perileri gelirmiş. Kıza herkes hayran olurmuş.

    Kız işlenmemiş yünü eline alınca, güzel parmaklarıyla evirip çeviriyor ve yumuşacık, hafif bir yumak yapıyormuş. Herkes ona “Örmeyi Tanrıça Athena’dan mı öğrendin?”diye soruyormuş. Athena örücülüğü ile ünlüymüş. Kız bir gün kızarak “Ne Athena’sı? Ben kendim öğrendim.” demiş. Athena bunu duyunca çok kızmış. Kolphon’a gelerek kızla dokuma yarışmasına girmiş. İkisi de tezgahların başına geçmişler. Yanlarında renkli tireler, aralarında da gümüş ve altın teller varmış. Athena bir zeytin ağacı dokuyormuş. Kız ise tanrıların zamparalıklarının resimlerini dokuyormuş. Örneğin, Zeus’un kuğu kuşu kılığına girerek, sarışın Europa ile aşklarını dokumuş. Athena kızın yaptıklarını görünce çok kızmış. Eline aldığı sopa ile kızı fena halde dövmüş. Kızın her yeri yara bere içinde kalmış. Onun bu halini görünce Athena kıza acıyarak dövmeyi bırakıp onu örümceğe (Arakhne) çevirmiş.

    O günden bu güne zavallı örümcek ipek ağlarını örer dururmuş.

    Arakhne’nin yaşadığı Kolophon ve Miletos kentleri, dokuma kumaşları ve renkli yünleriyle ünlüymüş.Tarihten önceki çağlarda dünyanın kadın giyimi modasını, farbelalı eteklerini ve benzerlerini bu kentler satıyormuş. Bu kentlerin endüstrisini zamanın en önemli kenti olan Atina çok kıskanıyormuş. Zamanımızda yapılan kazılarda, Miletos’ ta üzerinde örümcek kabartması taşıyan mühürler ve sikkeler bulunmuştur. Bu sikkelerin bulunuşu da bu efsaneyi anlatır.


    PHİLEMON İLE BAUKİS
    (Ihlamur ile Çınar Ağacı)
    Anadolu efsaneleri duygu ve insancılık açısından ayrı bir özellik gösterir. Bunlardan birisi de Philemon ile Baukis yani ıhlamur ile çınar ağacıdır.

    Bir zamanlar Bergama taraflarında dağların birinde ulu bir ağaç varmış. Bu ağacın bir gövdesi çınar, diğer gövdesi ıhlamurmuş. O yöre halkı ağacı birbirlerine anlatır, hikayeler kurarlarmış. Bu hikayelerden birisi de şudur:

    Tanrı Zeus, Olympos Dağı’nda sıkıldığı günlerde Hermes’le birlikte insanların görünümüne girip, köyleri, kentleri dolaşmışlar. Bir gün Frigya dolaylarında bir kente girmişler. Hangi evin kapısını çalsalar açılmamış.Tanrı Zeus, konuğu olarak birilerinin kendilerini evlerine kabul edeceğinden emin olduğundan, bütün evleri dolaşmaya karar vermiş.Yine hiçbir kapı açılmamış. En sonunda yıkık, dökük, yoksul bir kulübede oturanlar Zeus’la Hermes’e kapılarını açmış. Bu evde Baukis ve Philemon adlarında yaşlı karı koca yaşıyormuş. Hemen Zeus’la, Hermes’e yemek yapmışlar. Ellerini yüzlerini yıkamaları için havlu vermişler. Daha sonra Philemon sofraya şarap getirmiş. Kupalar durmadan boşalıyormuş fakat şarabın bitmesi gerekirken bitmiyormuş. Philemon’la karısı bu iki konuğun tanrı olduğunu anlamışlar, onlara bir kusur yaptılarsa kendilerini bağışlamalarını istemişler.Tanrı Zeus “Hadi beni takip edin.” demiş.

    Philemon ile Baukis onları takip etmişler.Tepeye çıkınca Zeus onlara köye bakmalarını söylemiş. Yaşlı karı koca köyün sular içinde kaldığını görmüşler ve çok şaşırmışlar. Zeus “ Bana gösterdiğiniz konukseverliği size ödeyeceğim. Ne dileğiniz varsa dileyin benden. ” demiş. Yaşlı karı koca “ Birbirimizden hiç ayrılmamak ve aynı günde ölmek istiyoruz.” demişler. Zeus’ta onların dileğini yerine getirmiş, karı koca aynı günde ölmüşler.

    Öldükten sonra gömüldükleri yerde ıhlamur ve çınar ağacı çıkmış. Bu iki ağaç birbirleriyle birleşip tek ağaç olmuş. Rivayete göre Bergama’daki bir yanı ıhlamur, bir yanı da çınar ağacı olan bu ağaç, dünyada bu özellikteki tek ağaçmış.
     
  2. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.203
    Beğenileri:
    303
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    7.017 ÇTL
    KEÇİ KALESİ
    Çok eski zamanlarda Selçuk - Belevi yöresinde bir kral yaşarmış. Kral karısı ve kızı ile çok mutlu bir hayat sürerken bir gün karısı ölmüş. Karısı ölünce tüm sevgisini kızına vermiş.Onu herkesten korumak için o yörenin en yüksek yerine bir kale yaptırmış. Korumaları için birçok askerle birlikte, kızını o kaleye yerleştirmiş. Kızın güzelliği dillere destanmış. O yörede yaşayan bir çoban, kızı görmediği ha lde kıza aşık olmuş.

    Ama kıza ulaşmak imkansızmış. Çoban, tüm sevgisini kavalı ile dile getirmeye başlamış. Her gün saatlerce prensesi düşünerek kaval çalar ve ona ulaşamadığı için üzülürmüş. Bir gün yine kaval çalarken ağacın dalına bir güvercin konmuş. Çoban güvercinle dost olmuş, tüm dertlerini anlatmış. Prenses için yazdığı mektubu prensese ulaştırmasını istemiş. Güvercin mektubu alıp uçmuş, prensesin penceresine konmuş.

    Pencerede kuşu gören prenses çok sevinmiş. Güvercini eline alınca ayağındaki mektubu görüp okumuş. Prenses de görmediği, hiç tanımadığı halde mektubu gönderen çobanı sevmiş. Hemen cevap yazıp güvercinle göndermiş. Bu böyle sürüp gitmiş.

    Çoban prensesi görmeyi çok istiyormuş, ama ne mümkün! Bir gün karşısına bir dede çıkmış. Çobana derdini sormuş, çoban da derdini anlatmış. Dede çobana prensesi görmesi için neler yapması gerektiğini söylemiş. Çoban dedenin dediklerini yapmış.

    Akşam olunca keçilerinin her iki boynuzuna da fener bağlamış, kaleye doğru keçileri sürmüş. Kaledeki askerler, boynuzlarında fenerlerle kaleye doğru gelen keçileri görünce düşman askeri sanıp, kalabalıklığından korkup kaçmışlar. Çoban da prensesine kavuşmuş.

    Durumu öğrenen kral, önce çok kızmış ama sonra onların birbirlerine karşı olan sevgilerini görünce çoban ile prensesi evlendirmeye karar vermiş. Onlara güzel bir düğün yapmış. Selçuk yakınlarındaki kalenin adı da “Keçi Kalesi” olmuş.

    İzmir’den Selçuk’a gidecek olursanız, Selçuk’a gelmeden yolun sağ tarafında yüksekteki bu kaleyi rahatlıkla görebilirsiniz.


    YANKI İLE NERGİS
    Peri kızlarının arasında sesi çok güzel bir peri kızı varmış. Adı Yankı’ ymış. Dinleyen herkes Yankı’ nın şarkılarını çok severmiş. Kendi sesini en çok seven de kendisiymiş. Yankı’nın çok hoşuna gidermiş kendi sesi .

    Birgün çiçeklerle dolu, yemyeşil kırlarda şarkı söylerken Tanrıça Hera’yla karşılaşmış. Baş tanrı Zeus’un karısı Hera, çok huysuz ve kıskanç bir tanrıçaymış. Yankı’dan hoşlanmamış. “Günaydın ” demiş Yankı “ Ne güzel bir gün değil mi? İçimden şarkı söylemek geliyor.” Yankı’nın sesi daha da güzelleşmiş. Hera’ ya “Sesim bugün çok güzel. Sizin için de söyleyeyim mi şarkımı? ” diye sormuş Yankı. Hera kıskançlıktan çatlayacakmış. Yankı’ya ceza vermek istemiş Hera. Yankı’ya bağırmaya başlamış. “Sana öyle bir ceza vereyim ki aklın başına gelsin. Bundan sonra yalnızca sana birisi bir şey söylediği zaman, onun son sözünü tekrarla.” demiş. Yankı bunu hakedecek hiçbirşey yapmamış ama itiraz etmek için ağzını açtığında ‘’ Tekrarla " diyebilmiş sadece. “Bu senin gibilere ders olsun ” demiş Hera . “Olsun” diye yanıtlamış Yankı. Çok utanmış. O günden sonra Yankı’yı gören olmamış.

    Yalnız başına, acı içinde ormanda dolaşırken bir genç adam görmüş Yankı. Çok beğenmiş genç adamı. Daha yakından tanımak için ona yaklaşmış. Tam bu sırada yanlışlıkla kuru bir dala basmış, dal çatırdamış. ’’ Kim o? ’’ diye sormuş genç adam. Yankı sadece ‘’O’’ diyebilmiş. Yankının dediğini duymuş delikanlı ve yine seslenmiş.’’ Kim var orada?’’ Sadece“ Orada ” diye tekrar edebilen başka bir şey söyleyemeyen Yankı, ağlamaya başlamış. Delikanlı yanına yaklaşıp, kendini tanıtmış. “Benim adım Narkissos , ya sen kimsin?”deyince “Kimsin” demiş Yankı. Konuşmaları böyle devam etmiş. Yankı Narkisos’un son sözünü söyliyebiliyor, çok istediği halde başka bir şey söyleyemiyormuş. Narkissos, kendisi ile alay edildiğini sanarak Yankı’ya çok kızmış ve peri kızını bırakıp gitmiş. Yankı pek üzgünmüş. Narkisos için “Sen de benim gibi sev ama karşılık görme, kavuşama, acı çek ” diye geçirmiş içinden. Tanrılar Yankı’nın bu dileğini duymuş. Bu dileğin gerçekleşmesine karar vermişler. Ceza olarak Narkissos kendi yansımasına aşık olacakmış.

    Bir gün, ormanda dolaşan Narkisos susamış. Su içmek için suya eğilmiş ve birden suda kendi yansımasını görmüş. Sudaki bu yüze aşık oluvermiş. Gördüğü yüze elini uzatmış. Eli suya değer değmez su bulanmış ve görüntü kaybolmuş. Hemen elini çekmiş ve sevgilisi geri gelmiş. Bir daha, bir daha denemiş. Hep aynı şey oluyor, sevgilisine dokunmayıp onu ancak seyredebiliyormuş. Üstelik güneş batınca onu bırakıp gidiyormuş sevgilisi. Narkissos çok üzgünmüş artık. Yemeden içmeden kesilmiş.

    Narkissos aç ve çaresizmiş ama, Yankı da öyleymiş. Yankı neler olduğunu anlamış. Keşke intikam değil de, tanrıların kendisine yardımcı olmasını dileseymiş.

    Yemekten içmekten kesilen Narkissos, bir gün açlıktan ölmüş. Tanrılar, onun yüzündeki aşk acısını gördüklerinde yaptıklarına çok pişman olmuşlar. Narkissos’u su kenarında yetişen nazlı, güzel kokulu, sarılı beyazlı bir çiçeğe dönüştürmüşler. Bildiğimiz nergis çiçeğine…

    Yankı Narkisos’un ölümüyle iyice perişan olmuş. Sonunda hiç görünmez olmuş. Bugün de görünmezdir Yankı; yalnızca o umutsuz tekrarlayan sesi duyulur.

    Nergis ise, su kıyılarında kendini seyretmeye devam eder. Bu yüzden günümüzde kendi kendine hayran olanlara , Narkissos’ tan esinlenerek narsist denilmektedir.


    YUNUS BALIĞI SIRTINDAKİ ÇOCUK
    Şimdiki gibi, bir zamanlar yine Milas’ın limanıymış Güllük. Yaman balıkçıları o yörede çok ünlüymüş.Ekmeğini denizden çıkarırlarmış bu deniz insanları. Çok şen, mutlu ve birbirlerine bağlıymışlar. Güllükte Hermiyas adlı bir çocuk yaşarmış ve Güllük’ün en güzel çocuğuymuş. Bir tek anacığı varmış. Anacığı onu gözünden sakınır, dizinin dibinden ayırmazmış.

    Günlerden bir gün Hermiyas’ın arkadaşları “ Hadi denize, hadi denize! ” demişler. Hermiyas anasından izin istemiş ama anası “ Olmaz! ” demiş. Hermiyas, annesini ikna edip arkadaşlarıyla denize gitmiş, fakat geri dönmemiş. Kara haber bir anda yayılmış. Herkes günlerce Hermiyas’ı aramış ama bulamamış.

    Günlerden bir gün bir balıkçı, Hermiyas ’ı bir yunus balığının sırtında gördüğünü söylemiş. Balıkçı “Koskoca bir yunusbalığının sırtındaydı. Bir eliyle tutunmuştu ona, bir eliyle selam bile verdi bana. Balık dalıp çıktıkça o da dalıp çıkıyordu.” demiş. Önce inanmamışlar balıkçıya, ama daha sonra her denize çıkan tüm balıkçılar Ege Denizi ’nde Hermiyas ’ı arar olmuşlar. ‘’ Belki biz buluruz.‘’ demişler ama bulamamışlar.

    Aradan günler geçmiş. Bir sabah Güllük’ te Hermiyas ve yunus balığı ölü bulunmuş. Bir yaşlı “İşte bu dostluktur.” demiş. Herkes yaşlı adama bakınca yaşlı adam “Balık dostu olan Hermiyas’ ı enizde bırakmamış, alıp getirmiş. Kendisi de dostunun yanından ayrılmamış” diyerek düşüncelerini açıklamış.

    Güllüklüler yunusbalığı ile Hermiyas’ ın yontusunu yaptırıp, jimnasyumun bahçesine “Dostluk Simgesi” olarak dikmişler.


    DAPHNE ADINDAKİ GÜZEL KIZIN DEFNE AĞACI OLUŞU
    Bir gün Apollon, Thessalia' da kıyıları ağaçlarla gölgelenen Peneus ırmağı kenarında, güzel genç bir kız görmüş. Bu güzelin adı Daphne imiş ve Apollon görür görmez ona aşık olmuş. Daphne ormanların derinliklerinde dolaşmaktan zevk alıyor, ay ışığında yabani hayvanları kovalamaktan, avlamaktan çok hoşlanıyormuş. Yalnız başına dolaşmayı çok seviyormuş. Dahası Daphne, hayatı boyunca yalnız yaşamaya yemin etmiş. Erkeklerden nefret ediyor, bu yüzden evlenmeyi kesinlikleistemiyormuş.

    Fakat Apollon ona delicesine tutulmuş, bu nedenle de peşini bırakmıyormuş. Ormanda karşılaştıklarında Tanrı Apollon, güzeller güzeli bu kızla konuşmak istemiş ancak Daphne ondan korkarak koşmaya başlamış. Apollon, ne dediyse onu durmaya ikna edememiş, Daphne korkmuş bir kere. Yorgun düşene kadar koşmuş koşmuş; daha fazla koşacak gücü kalmadığında yere yıkılıp ve toprak anaya yalvarmaya başlamış.

    "Ey toprak ana beni ört, beni sakla, kurtar ‘’ demiş.

    Toprak ana, onun yakarışını duymuş. Az sonra Daphne, yorgunluktan ağrıyan bacaklarının sertleştiğini, odunlaşmaya başladığını hissetmiş. Gri renginde bir kabuk göğsünü kaplamış. Güzel kokulu saçları yapraklara dönüşmüş ve kolları dallar halinde uzanmış, küçük ayakları ise kök olup toprağın derinliklerine doğru inmiş. Güzel bir defne ağacı olmuş. Apollon sevdiği kıza sarılmak isterken, defne ağacına sarılmış.

    .Defne ağacı, Apollo’ nun en sevdiği ağaç ve defne yaprakları genç tanrının saçlarının çelengi olmuş. Kahramanlara ödül olarak defne yapraklarından yapılma taçlar takılmış.


    İDA DAĞI ( KAZ DAĞI )
    Çok eskiden insanların en korktukları şey açlıkmış. Açlık, kıtlık ve kuraklık nedeniyle olurmuş. Bunu için yağmuru yağdıran, şimşekleri çaktıran tanrının Zeus olduğuna inanılır ve Zeus en büyük tanrı olarak kabul edilirmiş.

    Efsanelere göre Zeus Girit’teki İda Dağında Kyble tarafından doğurulmuş. Kyble Anadolu’ nun matriyakal tanrısıymış.

    Efsanelerde yer alan diğer İda Dağı, Güney Edremit Kocakatran Dağları denilen bir bir dağ zincirinin en yüksek yeridir. İda Dağı İtalya’da “Ana İda”, ya da “Çok Pınarlı İda” diye de anılır. Zeus, Troya Savaşı’nı bu tepeden izlermiş. Küçük Menderes Nehri, Herakles’in çok susayıp, İda Dağı’nın eteğini kazmasıyla olmuş. O suda, ay ışığında yıkanan kadınların saçları, altın sarısı olurmuş. Troya bölgesinin bütün kızları, gerdek gecesi arifesinde Küçük Menderes Nehri’ nde yıkanırlarmış.


    SARIKIZ EFSANESİ
    Biga Yarımadası’nın Türkleşme sürecinde Türk yaşantısı, inanışları ve gelenekleri bölgeye hakim olmaya başlar. Yüzlerce yıl süren bu oluşum süreci içinde ortaya çıkan Sarıkız öyküsü nesilden nesile aktarılarak bugüne gelir.

    Efsaneye göre Sarıkız, babası ile birlikte Edremit’in Güre köyünde yaşamıştır. Sarıkız, annesini küçük yaşta kaybettiğinden babasına çok bağlıymış. Bu nedenle hiç evlenmemiş. Sarıkız, sarışın, güzel bir kızmış. Babasını yalnız bırakmayan Sarıkız’ı babası, dini görevini yapmak için yalnız bırakmış ve hacca gitmiş. Döndüğünde ise köy dedikodu ile çalkalanmaktaymış. Sarıkız ile evlenemeyen delikanlılar ve aileleri Sarıkız hakkında olmadık öyküler uydurup yaymışlar. Baba bu durum nedeniyle halkın içine çıkamaz olmuş. Babanın köyde yaşayabilmesi için namusunu temizlemesi gerekmekteymiş. Baba Sarıkızı alarak yaylalara doğru yola çıkmış. Sarıkız durumu anlamış ama sessiz ve olgun bir şekilde kaderine razı olmuş.

    Baba, Sarıkız ve kazları dağın doruklarından birinde mola vermişler. Sabah olduğunda baba, görevini yerine getirmeden önce namaz kılmak isteyerek kızına su bulmasını söylemiş. Kızının verdiği suyun tuzlu olduğunu anlayan baba, çok şaşırmış ve kızına abdest alabilmesi için tatlı su bulması gerektiğini söylemiş. Sarıkız, babasına gözlerini kapatması halinde tatlı su bulabileceğini söylemiş. Bu durumdan şüphelenen baba gözünü tam kapatmamış ve kızının eğilerek uzak derelerden tatlı su aldığını görmüş. Sarıkız’ın ermiş olduğunu anlayan babası utancından perişan olmuş. Günahsız, biricik kızını öldürmek istemiş. Kızından af dilemiş, ancak Sarıkız bu affı geri çevirmiş. Baba kahrından oracıkta ölünce Sarıkız, babasına yüksek bir tepede mezar yapmış. Kendisi de bir zamanlar Zeus’un mekanı olan Kartalçimen düzlüğüne yerleşip kazların uzaklara gitmemesi için eteğine doldurduğu taşları savurarak Kaz Avlusu’ nu oluşturmuş.
    Çok geçmeden Sarıkız da ölmüş.

    Yöre insanları yüksek bir tepeye anıt mezarını yapmışlar. Sarıkız efsanesi de günümüze,bizlere kadar ulaşmış.Kaz Dağı’ na gidenler, Kaz Avlusu ve Sarıkız’ın mezarını ziyaret ederek İda Dağı ve Sarıkız ile ilgili birbirinden ilginç söylenceleri yöre halkından dinlerler.


    HASAN İLE EMİNE’NİN ACI ÖYKÜSÜ
    1800’lü yıllarda Edremit pazarı çarşamba günleri kurulurmuş.Yörenin tüm köylüleri pazara gelir malını satıp, ihtiyaçlarını pazardan giderirlermiş. Kazdağı’ nın, bin beş yüz metre. yükseklikte bulunan Sarıkız zirvesinin eteğinde kurulu bir oba varmış. Obanın güzel kızı Emine, her çarşamba pazara gelir, beş saatlik yoldan getirdiği sütü, peyniri ve balı Hasan’ a verir, Hasan’dan sebze alırmış. Pazar dönüşü birlikte Zeytinli Köyü’ ne kadar yürürler, Emine daha sonra dört saatlik dağ yolundan obasına dönermiş.

    Emine ile Hasan bir gün evlenmeye karar vermişler. Emine’ nin obasının geleneklerine göre Hasan’ın, Emine’ nin obasında yaşaması zorunluymuş. Hasan’ ın annesi, yalnız kalacağını bilerek bu olaya sıcak baksa da Emine’ nin ailesi, Hasan’ın zorlu dağ hayatına uyum sağlayamayacağı düşüncesindeymişler. Bu yüzden Hasan’ ın zorlu doğa koşularına uyum sağlayıp sağlayamayacağı konusunda onu sınamaya karar vermişler. Sınavda başarılı olursa Emine ile evlenmesine izin vereceklermiş.

    Hasan, annesi ile vedalaştıktan sonra tuz dolu bir çuvalı, anlaşma gereği Emine’ nin obasına kadar sırtında taşımak üzere Emine ile birlikte dört saatlik dağ yoluna koyulmuş. Bir saatlik yürüyüş sonunda Beyoba köyüne varmışlar. Tuz, Hasan’ ın sırtını yakmaya başlasa da iki saatte Sutüven şelalesine ulaşmışlar. Yol şelalenin oluşturduğu derenin içinde kaybolmuş olduğundan taştan taşa tlayarak ilerlemek Hasan’ ı çok yormuş. Gökbüvet’ e geldiklerinde Hasan yorgunluktan yere yığılmış. Emine ne kadar teşvik etse de Hasan düştüğü yerden kalkamamış ve Emine’ ye başka bir yere kaçmalarını teklif etmiş. Emine çok inatçı ve ailesine bağlı bir kız olduğundan tuz çuvalını da sırtına alıp, Hasan’ın “Beni burada bırakma, bir yere gidemem, burada ölürüm” haykırışlarına kulak asmadan yoluna devam etmiş. Obasına vardığında Hasan’ı geride bıraktığı için pişman olmuş; ancak akşam olduğu için Hasan’a bakmaya da gidememiş.

    Sabah olduğunda Emine Gökbüvet ’e gitmiş; Hasan’ı orada bulamamış. Hasan’ın annesinin de her yerde aramasına rağmen, Hasan hiçbir yerde yokmuş. Günlerce aramışlar ama Hasan ‘ı bulamamışlar. Emine o günden sonra Hasan’ın onu çağıran sesi kulaklarında çınlayarak Gökbüvet’ te mecnun mecnun dolaşır dururmuş. Günlerden bir gün Hasan’a hediye ettiği çevreyi Gökbüvet’ in sularında bulmuş ve o çevre ile kendini ulu bir çınar ağacına asmış. O günden sonra Gökbüvet ‘in adı Hasan Boğuldu, çınarın adı ise Emine Çınarı olmuş.

    Bugün Kaz Dağı’nda Gökbüvet’e gidenler bu efsanenin söz ettiği yerleri gezerken Emine’ nin ‘’Hasan, Hasan! ’’ diyen sesini duyar gibi olurlar.


    KRAL MİDAS’IN KULAKLARININ UZAMASI
    Marsyas bir gün çayırda dolaşıyormuş. Eline Athena’nın yaptığı ama çalarken yüzü çirkinleşiyor diye attığı flüt geçmiş. Flüt, tanrı yapımı olduğu için çok güzel sesler çıkartıyormuş. Marsyas gün geçtikçe daha iyi çalmaya başlamış. Öyle ki kendini Apollon ile yarıştırır olmuş. Gitar Tanrısı Apollon buna çok sinirlenmiş ve Marsyas’ı, kazananın kaybedene istediğini yapması şartıyla bir yarışmaya davet etmiş. Marsyas yarışma teklifini kabul etmiş.

    Yarışmanın hakemleri Musa’lar ve Phrygia kralı Midas olmuş. Hakemler Apollon’un gitarı ve Marsyas’ın kavalı arasında tereddüt ediyorlarmış. Bunun üzerine Apollon gitarını bırakıp, lirini almış. Sonunda Marsyas, Apollon’un kendisi kadar güzel çalamayacağını itiraf etmiş.

    Bu sözlere çok kızan Apollon, Marsyas’ı ağaca bağlamış ve diri diri derisini yüzmüş. Kır perileri Marsyas’ın ölümüne o kadar ağlamışlar ki, onların gözyaşlarından Marsyas (Çine) çayı doğmuş. Kral Midas ise yarışmada Marsyas’ın tarafını tutuyormuş. Bu yüzden kulakları eşek kulağına çevrilmiş. Midas bunu saklamak için kulaklarını saçlarının arkasını saklamış ve başına büyük bir kalpak giymiş.

    Fakat bir gün Midas’ın berberi onun kulaklarını görmüş. Midas, onu ölümle tehdit ettiği için zavallı berber hiç kimseye, hiçbir şey söyleyemiyormuş. Adam bu sırrı saklayamaz olmuş. En sonunda toprağa bir çukur açmış ve eğilerek “Midas’ın kulakları eşek kulaklarıdır” demiş. Ama çukurun hemen yanındaki kamışlar söylenenleri duymuşlar. Her rüzgar estiğinde kamışlar berberin söylediklerini tekrarlamaya başlamış. Böylelikle herkes Midas’ın kulaklarının eşek kulağı olduğunu öğrenmiş.


    HYAKINTHOS ADLI GENCİN SÜMBÜL OLUŞU
    Kral Amyklos'un Hyakinthos adında çok yakışıklı bir oğlu varmış; Apollon da onun bu güzelliğinehayran olmuş. Kısa sürede genç delikanlı ile Tanrı Apollon çok yakın dost olmuşlar. Boş zamanlarında Eurotas'ın çiçekli kıyılarında çimenler üzerinde disk atarak birlikte vakit geçirirlermiş. Bir gün gene her zamanki gibi disk atmaya gitmişler. Hyakinthos'a deli gibi aşık olan kelebek kanatlı güzel Zephiros (Batı rüzgarı) onların bu kadar yakın olmalarını çekemiyor, adeta kıskançlıktan kuduruyormuş. Zephiros, gemicilerin en çok sevdiği rüzgar olduğu halde artık görevini yapmıyor, hatta kıskançlığının neden olduğu öfke ile gemileri kayalara bile çarpıyormuş. Kıskançlıktan ne yaptığını bilmez bir hale gelmiş. O gün de onlar oynarken, kuvvetli bir esintiyle Apollon’un fırlattığı diskin yönünü değiştirmiş ve disk hızla genç Hyakinthos'un kafasına çarpmış. Zavallı delikanlı kafasında kanlar akarak yere yuvarlanmış. Apollon bu felaket karşısında deliye dönmüş. En sevdiği dostunu çok kötü yaralamış.

    Kral, oğlu Hyakinthos'un yaralarına Askleipos'un en tesirli ilaçlarından koydurmuş ama fayda etmemiş. Zavallı Hyakinthos ölmüş.

    Apollon, çok sevdiği arkadaşının ölmesine razı olmayıp, onu her bahar mevsimi açan sümbül çiçeğine dönüştürmüş. Böylece arkadaşının ölümsüz olmasını sağlamış.


    KRAL TANTALOS EFSANESİ
    Kral Tantalos, Yamanlar Dağı’ nda oturan İzmir Kralı ve Zeus’ un oğluymuş. Kral Tantalos’un bir oğlu bir de kızı varmış. Oğlunun adı “ Pelops”, kızının adı ise “ Niobe” imiş. Tantalos ölümlü insanlar arasında tanrılarla beraber yemek yiyebilen tek insanmış.

    Tantalos, Cehennem’e gönderilmiş. Diz boyu berrak sularda durduğu ve susadığı halde su içmek için eğilince su toprağın içine çekiliyormuş. Başının üzerine üzümler, armutlar, narlarla yüklü ağaç dalları uzanıyormuş. Yemişleri koparmak için elini uzattığında rüzgar, dalı yükseklere üflüyormuş. Tantalos yiyeceklere bir türlü ulaşamıyormuş. Su ve yiyecek bakımından bolluk içinde yaşayan Tantalos, sonsuza kadar aç ve susuz kalmaya mahkum olmuş.

    Bir inanışa göre, Kral Tantalos’ un gönderildiği bu yer daha sonra bir göl haline gelerek Tantalos Gölü diye anılmış. Söylenceye göre Yamanlar Dağı’ ndaki Karagöl, Tantalos Gölü’ dür. Tantalos’un mezarı da bugün Bayraklı yamaçlarından birinde bir taş yığıntısı halindedir
    Karagöl’ ün oluşumu hakkında değişik efsaneler de vardır.


    GÜZELLİK ILICASI
    Çok uzun zaman önce Bergama’ da çobanlık yapan çok güzel bir kız yaşarmış. Güzel kız her gün koyunlarını güdermiş ve sonra sıcak suları olan bir gölcükte yıkanırmış. Bu kız her gün güzelliğine güzellik katarmış.

    Kızın güzelliğini görenler şaşırıyormuş. Artık kızın güzelliğini bilmeyen kalmamış. Bunu Bergama Kralı’ nın güzel kızı da duymuş. Ama kral kızı, bir çoban kızının kendisinden daha güzel olacağına inanmamış. Bunu kendi gözleriyle görmek istemiş. Çoban kızını görünce, gördüklerine duyduklarından daha çok inanmış Çoban kızı olağanüstü bir güzellikteymiş.

    Kızın nasıl bu kadar güzel olduğu, kralın kızını merak içinde bırakmış. Bunu anlamak için özel olarak çoban kızını izlettirmiş. Ama kızın hayatı küçük bir çoban hayatından farksızmış. Sadece sabah, akşam bir yamacın tepesindeki göle girip yıkanıyormuş.

    Kral kızı, çoban kızının bu göl yüzünden güzelleştiğini düşünerek, kendisi de sabah akşam o sıcacık gölde yıkanmış. Birkaç ay sonra saraya geldiğinde babası kızını tanıyamamış. Hemen gölün yanına bir ılıca yaptırmış. Çoban ve bütün herkes, o suların şifalı sular olduğunu anlamış. Güzelliği ile tanınan Mısır kraliçesi Kleopatra ‘nın bile Bergama’ya gelip bu sulara girip yıkandığı rivayet edilir…
     
    Son düzenleyen: Moderatör: 8 Kasım 2017
  3. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.203
    Beğenileri:
    303
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    7.017 ÇTL
    NİOBE’NİN DİNMEYEN GÖZYAŞLARI

    Niobe, Yunanistan’ da Thebai Kralı Amphion ile evlenmiş. Kral Amphion büyük bir müzik severmiş.

    Amphion’un güçlü kuvvetli ve sporcu bir ağabeyi varmış. Amphion’un ağabeyi, erkekçe sporları ihmal edip, müzik ile uğraştığı için kardeşiyle alay edermiş. Bir gün Thebai kentinin çevresine yüksekçe bir duvar yapılması gerekmiş. Amphion’un ağabeyi, taşları çok zor kaldırıyormuş. Amphion ise lirini çalarak duvarı hemen oluşturmuş.

    Niobe ve Amphion Thebai kentinde çok mutlu yaşıyormuşlar. Niobe’nin yedi kızı ve yedi erkek çocuğu olmuş. Güneşli bir Leto festivalinde Niobe, Tanrıça Leto’nun Apollon ve Artemis olmak üzere iki çocuk doğurduğunu, kendisinin ise on dört çocuk doğurduğunu söyleyerek övünmüş. Bunları duyan Leto çok sinirlenmiş. Çocukları Apollon ve Artemis’i Thebai kentinin yüksek duvarlarından uçurup, Niobe’nin on dört çocuğunu ok atarak öldürmelerini buyurmuş. Apollon ve Artemis de anneleri Leto’nun dediğini yapmışlar. Amphion bu duruma çok üzülerek canına kıymış.

    Niobe ise , bütün ölülerin ortasında tepeden tırnağa taş kesilmiş, korkunç bir kederin simgesi olarak kalmış. Gözlerinde dolup taşan yaşlar hiç dinmemiş, yaslı yüzünden aşağıya damlamış durmuş.

    Rüzgar, Niobe’ ye acımış ve onun gözyaşlarını sileyim derken, gözyaşlarını zavallı kadının anayurdu olan İzmir’ e uçurmuş. İzmir’ in yanında bulunan Manisa Dağı’ ndaki kayanın üzerine taşımış. O kayadan hâlâ su sızdığı için oraya Niobe’nin Kayası denmektedir. Bu kayayı görenler iyice bakılınca kayada bir insan yüzü gördüklerini, kayanın buna benzediğini söylerler.

    Dünyanın her yanında, yas simgesi olmak üzere Niobe’ nin heykelleri yapılmış. Bir Anadolulu ozan “Tanrılar Niobe’ yi taşa döndürdüler, fakat sanatkar insan tanrılara meydan okuyarak, onların taşa döndürdükleri insanın taştan heykelinde Niobe’ yi yine diriltti.” der.

    Yolunuz Manisa’ ya düşerse, aradan asırlar geçmesine rağmen hâlâ gözyaşı dinmeyen Niobe Kayası’ nı (Ağlayan Kaya) görebilirsiniz.


    DÜNYANIN İLK GÜZELLİK YARIŞMASI

    Dünyanın ilk güzellik yarışmasının da, Troya savaşının da başlangıcı Thetis ve Peleus’ un düğününe dayandığı söylenir.
    Thetis ve Peleus’ un düğününe bütün tanrılar ve tanrıçalar çağırılmış.Sadece düğünde kargaşa çıkmaması için Eris davet edilmemiş.

    Eris, bu duruma çok sinirlenip, bütün tanrıçalar bir masanın etrafında toplanmışken altın elmayı masaya atmış. Elmanın üstünde “En güzele” yazısını gören tanrıçalar, elmayı kendilerinin hak ettiğini öne sürmüşler. Elemeler sonunda ilk üçe Athena, Hera ve Aphrodite kalmış. Üç tanrıça, Tanrı Zeus’a giderek aralarından en güzeli seçmesini söylemişler. Zeus, seçilmeyen diğer iki tanrıçanın gazabından korktuğu için, bu işi İda (Kaz) Dağı’ nda yaşayan çoban Paris’ in yapacağını
    söylemiş.

    Üç tanrıça, birden Paris’in önünde belirince, Paris neye uğradığını şaşırmış.Tanrıçalar, ona aralarından en güzeli seçmesini söylemişler ve altın elma karşılığında Paris’e bir şeyler vaat etmişler. Athena, Troya’nın Akha’lar üzerinde zaferini; Hera, Asya ve Avrupa’ nın hükümdarlığını; Aphrodite ise dünyanın en güzel kadını Helene ’nin aşkını vaat etmiş Paris’e. Bunun üzerine Paris, elmayı hiç düşünmeden Aphrodite’ e vermiş.

    Paris, Troya prensi olduktan sonra ilk iş olarak Helene’ yi kaçırıp ülkesine getirmiş. Akha’lar bu duruma çok sinirlenmiş ve Troya’ ya savaş açmışlar. Savaşta Aphrodite, Ares ve Apollon Troya ’ya, Hera ile Athena ise Akha’ lara yardım etmişler.


    İNSANLIĞA AYDINLIĞI GETİREN PROMETHEUS

    İda dağında oturan eski tanrılardan önce başka tanrılar egemenmiş dünyamıza. Bunlardan bazıları devler (Titan) bazıları ise Okyanus (Okeanus), gökyüzü (Uranus) ve toprak (Gaia) gibi çok güçlü tanrılarmış.

    Daha sonraları Zeus ve arkadaşları titanlarla savaşıp onları dünyadan kovmuşlar. Bu büyük savaştan önce iki titan , Klymene ve İapetos evlenmiş, dört çocuk sahibi olmuş. Hepsi iriyarı ,güçlü, zeki ve özgürlük tutkunuymuş. Atlas çok cesurmuş, hatta Zeus’ u bile umursamazmış. Doğal olarak birgün Zeus çok kızıp onu “Dünya’ yı omuzlarında taşımaya” mahkum etmiş. Bugün dünya haritalarını içeren kitaplara da bu yüzden Atlas deriz. Diğer kardeş Menoitios, çok gururlu ve kibirliymiş. Zeus buna da katlanamamış ve onu yeraltına göndermiş. Zeus pek demokrat ve hoşgörülü birisi olarak tanınmazmış zaten. Üçüncü kardeş Epimetheus ise Pandora ile evlenmiş. Hani şu “Pandora’ nın sandığını” açıp dünyaya felaket ve salgınları salan meraklı tanrıça ile... Bu da aslında Zeus’un bir oyunuymuş.

    Son kardeş Prometheus da akıllı, güçlü ve onurluymuş. Titan çocukları içinde Zeus ’u en çok korkutan da oymuş. Bu dört genç titan, Zeus’ u kesinlikle efendi olarak kabul etmiyorlarmış. Prometheus’ un bir yeteneği varmış, babaannesi Gaia’ ya çekmiş; gelecekte olacakları önceden görebiliyormuş. Prometheu, yaptığı zalimlikler nedeniyle Zeus’a çok kızarmış ama ondan korkarak köleliği kabul edip, boyun eğenlere de çok kızarmış.

    Zeus insanlar kendisine zarar vermesinler, tahtını ele geçirmesinler diye bir çok önlemler almış. Herkesten kuşkulanıyormuş. Bütün besinleri toprağın altına saklamış, insanlar kolayca bulamasın diye... Bu kadarla da kalmamış en önemli silah olan bilgi ateşini de onlardan, insanlardan saklamış. İnsanların bilgi ateşini bularak bilgilenmelerini, kendine karşı ayaklanmalarını istemiyormuş. Prometheus, bu bilgi ateşini insanlara götürmeye karar vermiş. Böylece insanlar zalim Zeus ’la başa çıkabilirlermiş. Prometheus, insanlara bilgi ateşini vermenin ağır bir suç olduğunu biliyormuş. Bir sabah erkenden yola çıkmış. Yanına “narteks” çiçeğini almış. Bu narteks çiçeği, ateşe çok benzermiş. Tanrılar katında, İda dağında ateşin yanına ulaşmış, nöbetçiler uyuyormuş.

    Gizlice bilgi ateşini alıp, yerine narteks çiçeğini koymuş. Hemen insanların yanına dönmüş. İnsanlara bilgi ateşini getirmiş işte! Artık bu ateşi korumak ve büyütmek insanların göreviymiş. Zeus bunları görünce çıldırmış. Prometheus’ u bir dağa zincirlemiş. Ona korkunç bir ceza vermiş. Her gün bir kartal geliyor ve Prometheus’ un karaciğerini yiyormuş. O gece yeniden karaciğeri oluşuyormuş Prometheus’un. Yenilenen karaciğer de, kartalın ertesi günkü yemeği oluyormuş. Bu bitmeyecek bir işkenceymiş. Prometheus, sakinmiş çünkü insanların bilgi ateşini büyütüp , onu kurtaracaklarını biliyormuş.

    Siz ne dersiniz, acaba biz insanlar bilgi ateşini yeterince iyi kullanıp Prometheus’u kurtarabildik mi? Yoksa ‘’O’’ hâlâ esir mi?


    SONUÇ

    Efsaneler, insanların hayal güçlerinden doğmuş, masalımsı anlatımlardır. Tarih değildirler ama tarihi olaylara dayanmaları, bizlerin geçmiş hakkında bilgi edinmemizi sağlar. Anlattıkları olaylardan ders almamızı, daha iyiye yönelmemizi sağlar.

    Efsaneler ve onları inceleyen bilim dalı mitoloji, Dünya klasik edebi eserlerinin kaynağı ve edebiyatçılar için bir hazinedir.

    Dünyanın en zengin mitolojileri olan Yunan ve Roma Mitolojilerine Lidya, Frigya, Hitit, Finike efsaneleri kaynak olmuşlardır. Bu medeniyetlerin kurulduğu yer olan Anadolu, bu nedenle Yunan ve Roma Mitolojileri kadar zengindir. Gılgamış Destanı’ ndaki güzellik Yunan Mitolojisi’nde bile yoktur. Dede Korkut, Oğuz Kaan Destanı da birer mitolojidir. Bu zenginliğe sahip olan bizler bunların değerini bilmeli, araştırmacılara destek olmalıyız. Böylece efsanelerimizi, tüm dünyaya tanıtma olanağını bulmuş oluruz.

    Efsanelerle daha güzele ulaşmak dileklerimizle…

    İzmir Bayraklı’da Tepekule’de kurulmuştur . Mitler hayal gücü olanları canlı tutsun diye vardır.’’ Albert CAMUS


    Tarihteki Agememnon Kaplıcaları bugün İzmir Daphne korkusunu defne ağacı olarak sınırları içindeki Balçova Kaplıcalarımız olup yendi ve mitolojide yerini aldı.

    İnsanların dertlerine deva olmaya devam
    Sarıkız Kaz taşlarla Kaz Avlusunu oluşturdu.
    Kral Midas , Marsyas’ın tarafını tutmanın bedelini eşek kulakları ile ödedi.
    Arakhne örümcek olduğu o günden beri ipek ağlarını hiç bıkıp yorulmadan örer durur.
    Kendi görüntüsüne hayran olan Narkissos Niobe taş kesildiği o günden beri sessizce sudaki yansımasından ayrılamaz. ağlayarak korkunç bir kederin simgesi olmuştur.
     
  4. YoRuMSuZ
    Avare

    YoRuMSuZ Biz işimize bakalım!

    Katılım:
    7 Haziran 2006
    Mesajlar:
    25.159
    Beğenileri:
    8.422
    Ödül Puanları:
    11.330
    Cinsiyet:
    Erkek
    Banka:
    10.738 ÇTL
    Benim domainler için kullandığım firma demek ki adını buradan almış. Bu ismi neden seçtiklerini düşünmüştüm ama araştırma yapmamıştı. niobeweb.com...
     
  5. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.203
    Beğenileri:
    303
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    7.017 ÇTL
    Buralardada Nikomedya çok kullanılır,onuda Kocaeli Efsanelerinde okuruz:)
     
  6. Kayıtsız Üye

    Kayıtsız Üye Ziyaretçi

    öğretmen en az 26 tane efsane yazmamızı istedi.Google a özellikle kısa yazdım.
     
  7. Katip
    Hoşgörülü

    Katip Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    31 Ağustos 2013
    Mesajlar:
    1.850
    Beğenileri:
    2.464
    Ödül Puanları:
    5.580
    Cinsiyet:
    Erkek
    Meslek:
    ?
    Yer:
    Uzaklarda ...
    Banka:
    349 ÇTL
    Her efsanenin arkasında gerçeklik payı vardır diye düşünüyorum.Olayların abartılması yada olduğundan farklı gösterilmesi ilginin bu yöne çekilmesini sağlar.
     

Sayfayı Paylaş