1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Japonya Şoganları

Konusu 'Dünya Tarihi' forumundadır ve ZeyNoO tarafından 11 Ocak 2012 başlatılmıştır.

  1. ZeyNoO
    Melek

    ZeyNoO ٠•●♥ KuŞ YüreKLi ♥●•٠ AdminE

    Katılım:
    5 Ağustos 2008
    Mesajlar:
    58.480
    Beğenileri:
    5.784
    Ödül Puanları:
    12.080
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Muhasebe
    Yer:
    ❤ Şehr-i İstanbul ❤
    Banka:
    3.064 ÇTL
    Japonya Şoganları

    Japon tarihi, 1500-1700 yılları arasındaki iki yüzyıl boyunca, Çin yaşamında görülen sürekliliğin tam tersi bir görünüm içindeydi. Dönemin başlarında Japonya bölgesel bir iç savaş geçirmekteydi. Yerel samurai, savaşçı keşiş çeteleri, kentlerde üslenen korsanlar, her boydan başıboş serüvenciler birbirleriyle savaşıyor, birbirlerini aldatıyor ve sözde kalan bir imparatorluk yönetimine sözde kalan bir bağlılık gösteriyorlardı. 1540′ta Portekizlilerin gelişi, bu görünümde önemli bir değişikliğe yol açtı.

    Avrupa uygarlığının birçok yönü Japonları etkiledi. Avrupa giyiniş biçimlerini benimseme ve vaftiz olarak Hıristiyanlığa geçme modası, Japon Adalarının her yerine hızla yayıldı. Kuşkusuz bu tür yenilikleri herkes onaylamamıştı; ancak Avrupa toplarının yararlı olduğu görüşüne katılmayanlar pek azdı. Yerel beyler, Portekizliler tarafından getirilen silahlar karşılığında maden ve öteki değerli nesnelerden vererek, Batılılarla ticarete girişme yolunda büyük bir isteklilik gösterdiler. Fakat topların ve tüfeklerin savaşta son sözü söyleyen araçlar olduğu tarihlerde, Avrupa'da ortaya çıkan duruma benzer bir biçimde silahların maliyetinin yükselmesi, bu silahları yalnızca geniş toprak sahibi egemenlerin edinebilmelerine ve zaferleri onların kazanabilmelerine yol açtı.

    Bunun sonucu ise, ülkede siyasal dengenin hızla kurulması oldu. ilk Portekiz gemisinin Japonya topraklarına yanaşmasının üzerinden daha yarım yüzyıl geçmeden, tüm Japon Takımadaları büyük bir savaş beyi olan Hideyoşi (ölümü, 1598) yönetiminde sağlam bir biçimde birleştirilmiş bulunuyordu. Hideyoşi, aşağı tabakadan bir ailenin oğluydu ve çocukluğunda uşaklık yapmıştı. Dolayısıyla, gücü soyundan sopundan gelme değildi; bu konuma savaş alanında gösterdiği başarılı önderliğiyle ulaşmıştı. Hükümeti, sellerine ve şefleri aracılığıyla kendisine yaptıkları hizmetin karşılığında üyelerine belli köylerin gelirleri bırakılmış olan birçok samurai klanı arasındaki ittifaka dayanıyordu.

    Hideyoşi, Japonya toprakları üzerinde iktidarını sağlamlaştırdıktan sonra, ülkenin askeri gücünü dış ülkelere yöneltti. Bildirilerine bakılırsa, tüm dünyayı fethetmek üzere, işe Kore'ye karşı iki büyük saldırı düzenlemekle başladı. Fakat daha önce gördüğümüz gibi, Hideyoşi'nin birlikleri, Asya Anakarasında kesin bir başarı elde edemedi. O ölünce ülkede yeni bir iç savaşın patlak verme tehlikesinin belirmesi üzerine, Japonlar Kore'den çekildiler. Hideyoşi'nin yakın arkadaşlarından biri olan Tokugava ailesinden leyasu, tek bir meydan savaşıyla üstünlüğünü kabul ettirerek, Japonya'nın egemenliğini ele geçirdi.

    Japonya'nın bu yeni yöneticisi, Hideyoşi'den çok daha ihtiyatlıydı ve Hideyoşi gibi fazla ateşli değildi. Denizaşırı ülkelere yayılma düşüncelerini bir yana bırakıp, kendini ülkedeki gerçek ve olası düşmanlarına karşı korumaya önem verdi. Bu politika, her şeyden önce korsan gemilerinin denetlenmesi anlamına geliyordu. Çünkü ülkedeki savaşlarda mülklerinden olmuş bir samurai klanının şefi, bir korsanlık seferiyle yitirdiklerini geri alabilir, hatta ülkeye daha önceki kavgalarda yitirdiği mülklerini yeniden ele geçirmeye kalkışabilecek kadar zengin dönebilirdi. Tokugava şogan'ları, (İeyasu'ya ve ondan sonra gelenlere bu ad verilmişti) böyle bir tehlikeyle karşı karşıya kalmak istemediler. Bu amaçla korsanlığı önce düzenleyip sonra tümüyle yasaklamaları, daha önce gördüğümüz gibi, Çin'in kıyı güvenliği bakımından mutlu sonuçlar doğurdu.

    Japonya'da oldukça büyük bir Hıristiyan topluluğun oluşması da, şoganlara tehlikeli göründü. Hideyoşi bile, 1587′de yabancı misyonerlerin Japonya'dan sürülmesi yolunda bir buyruk çıkarmış, fakat belki de Portekizlilerin kendisiyle ticaret ilişkilerini keserek misilleme yapmalarından korktuğu için, kendi buyruğunu uygulamayı uygun görmemişti. Felemenk gemilerinin Japon sularında ilk olarak göründükleri 1609′dan sonra, Japonlar gereksindikleri Batı silahlarını sağlayabilmek için bir başka yola daha sahip olmuşlardı. Bu nedenle, Japonya'daki Hıristiyan topluluğa karşı ara sıra kovuşturmalara girişmek daha tehlikesiz duruma geldi.

    Sonra 1637′de Kiyuşu Adası'nda bir Hıristiyan ayaklanması patlak verdi; bunun üzerine Şogan, ayaklananların tümünün yok edilmesini kafasına koydu. Savaş, bir ölüm kalım savaşımı oldu. Son Hıristiyan kalesinin alınmasına kadar tam bir yılın geçmesi gerekti. Yakalanan tüm Hıristiyanlar, ister Avrupalı ister Japon olsunlar hemen öldürüldüler. Geride kalan pek az Hıristiyan, varlıklarını gizli gizli sürdürebildi; ama bunlar da çok zayıftılar ve hiçbir etkileri yoktu. Uygar Asya ülkelerinde o zamana dek görülen en başarılı Hıristiyan misyonerlik girişimine, kanlı ve acıklı bir son veren bu hareketle, Japonya'daki hemen tüm Hıristiyan topluluğu yok edilmişti.

    Bu olaydan sonra Tokugava şoğan'ları, iki yüzyılı aşkın bir süre daha Japonya'nın başında kaldılar. Yönetimlerinin dış görünüşündeki katılığına karşın, ülkenin ekonomik ve kültürel yaşamında ortaya çıkan önemli değişiklikler, 1700′de Çin yaşamının ulaştığı ağırbaşlı kararlılıktan çok farklı bir durumla, Japon toplumunu ve uygarlığım, gizli de olsa kasvetli bir hava içinde tutmayı sürdürdü. Sorunun özü. savaşların sona ermesiyle samurai'nin kendilerini anlamlı bir iş yapar görmemeye başlamasında yatıyordu.

    Ömürleri boyunca savaşa çağrılmayı bekleyerek, soylu savaşçının görgü kurallarını inceltip, yaşamdaki konumlarına uygun onaydan geçmiş törenlerle uğraşarak zamanlarını kibar bir biçimde geçirebilirlerdi. Ya da kendilerini güçlü, zevke yönelik ve resmi kültürden tümüyle farklı bir kültürel yaşamın hızla geliştiği kentlerin pahalı eğlencelerine kaptırabilirlerdi.

    Gerçeklen, birçok samurai, ya iflas etti ya da yasal olarak kendilerine verilmiş olan köylerden pirinç toplama haklarını sattı, rehine verdi. Bu tür hakları satın alan tacirler, ellerine geçen pirinci genellikle kasaba pazarlarına götürdüler. Bunun sonucunda, köylülerle toprak sahipleri sınıfı arasında yavaş yavaş canlı bir pazar ekonomisi ortaya çıktı ve bu ekonomi, hemen herkesi etkileyerek Japon toplumunun dokusunun derinliklerine işledi. Şogan yönetiminin bu tür güçlere karşı geleneksel samurai yaşamını destekleme yolunda gösterdiği büyük çabalar pek başarılı olamadı. Japonya'da, kentlerin güçlü, kaba yaşamlarıyla resmi kültürün ağırbaşlı ve yalın yaşamı olmak üzere iki farklı yaşam biçimi ortaya çıktı.

    Bu ülkede şogan yönetimi sürdükçe, bu ikili yaşam biçimi de sürdü. Belki birinin eksikliklerini ötekinin çekici yanları tamamlıyordu; bu iki farklı yaşam, gerçekten birbirini bütünlüyordu.
     

Sayfayı Paylaş