1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Kalkınma Ekonomisi

Konusu 'Ekonomi' forumundadır ve ZeyNoO tarafından 19 Kasım 2009 başlatılmıştır.

  1. ZeyNoO
    Melek

    ZeyNoO ٠•●♥ KuŞ YüreKLi ♥●•٠ AdminE

    Katılım:
    5 Ağustos 2008
    Mesajlar:
    58.480
    Beğenileri:
    5.784
    Ödül Puanları:
    12.080
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Muhasebe
    Yer:
    ❤ Şehr-i İstanbul ❤
    Banka:
    3.064 ÇTL
    KALKINMA VE KALKINMA EKONOMİSİ

    Genel Olarak Kalkınma
    Genel bir tanımlamayla kalkınma, bir ulusun arzu edilen şekilde ekonomik gelişme süreci ortaya koyabilmesi amacıyla, ulusal ekonomiyi bir bütün olarak düzenlenmesidir. Daha geniş anlamda kalkınma, bir toplumda ekonomik, toplumsal ve siyasal alanda arzu edilen her türlü değişme ve gelişme olarak tanımlanabilir. Tarihsel olarak kalkınma, azgelişmiş denilen ülkelerde ortaya çıkan büyük ölçüde beşeri acıların azaltılması ve maddi refahı arttırmaya yönelik potansiyelin harekete geçirilmesi anlamını içermektedir (Gasper, 1995: 209). Kalkınma, ülkelerin ulaşmaya çabaladığı bir hedef ve aynı zamanda nedensel ilişkileri içeren bir süreçtir (Ingham 1995:33).
    İnsan-eksenli bir tanımlamayla kalkınma, insan kişiliğinin gerçekleştirilmesi için gerekli koşulların yaratılması anlamına gelmektedir. Bu bağ lamda kalkınma, insanların yoksulluk, işsizlik ve eşitsizliğinde ortaya çıkan bir azalma kriterlerine bağlı bir kavram olarak değerlendirilebilir (Seen 1972: 1) Buradaki çabalara rağmen, aslında kalkınma kavramını tanımlamanın oldukça zor olduğu belirtilmelidir. Bir bütün olarak kalkınma iktisadını ortaya çıktığı koşullar ve sonrasında geliştirilen teorilerin kalkınmaya yüklemiş olduğu anlamlara bağlı olarak anlaşılabilecek olan bu kavram; oldukça geniş, kompleks ve farklı anlamlara sahip bir kavramdır.

    Kalkınma iktisadını Hazırlayan Uluslararası Koşullar
    Azgelişmiş ülkelerde kalkınmanın gerçekleştirilmesi gereken bir hedef olarak ele alınışı İkinci Dünya Savaşı sonrasına denk düşmektedir. B günün pek çok azgelişmiş ülkesi Savaş öncesinde sömürge ülke konumunda bulunmaktaydı. Savaştan sonra ise, ulusal kurtuluş mücadeleleri veren Sömürgeler siyasal anlamda bağımsızlıklarını kazanmaya başlamış ve çok sayıda yeni ulus-devlet kurulmuştur. En önemlisi bu ülkelerin kendilerini geri kalmışlıklarının farkına varmaları, daha hızlı bir ekonomik sürece girmeleri yönünde ulusal kalkınma talepleri ortaya çıkarmış ve bu talep sürek devam etmiştir.
    Azgelişmiş denilen bu ülkelerin kalkınma özlemleri yanı sıra, ikinci olarak, ABD ve SSCB'nin temsil ettiği iki kutuplu bir Soğuk Savaş dünyasının rekabet ortamı nedeniyle, tarih boyunca gündeme alınmayan kalkınır sorunu, artık çözülmesi gereken ciddi bir sorun olarak ele alınmaya başlanmıştır. Soğuk Savaş dönemi pek çok gelişmiş ülkenin, yoksul ve ideolojik olarak bağımsız konumda bulunan az gelişmiş ülkelere, gerek ekonomik gerekse siyasal açıdan artan ölçüde ilgi göstermelerine yol açmıştır,
    Üçüncü olarak, dünya ekonomisinin karşılıklı bir bağımlılık ilişkisi içinde olduğu düşüncesi gelişmiştir. Dünyada çeşitli ülkeler tarafından üreti¬len temel hammadde kaynaklarının kıtlığı ve petrol fiyatlarının artması kor¬kusu karşılıklı bağımlılığın önemle ele alınması gereğini güçlendirmiştir (Thirlwa11, 1994: 4), Bu durum azgelişmiş ülkelerin ihmal edilmemesi ve geliştirilmesi gerektiği sonucunu doğurmuştur
    Dördüncü olarak, Birleşmiş Milletler'in (United Nations: UN) savaş sonrasında yeniden şekillenmesi ve ilave olarak Dünya Bankası (International Bank of Research and Development), Uluslararası Para Fonu (International Money Found: IMF) ve Uluslararası Çalışma Örgütü (International Labour Organization: ILO) gibi kurumlar ve çeşitli bölgesel kuruluşun kalkınma iktisadına yeni bir ivme vermiştir, Bu kurumlar eliyle yaptırılan çok sayıda çalışma kalkınma teorisinin akademik olmayan bir alanının da ortaya çıkması da yol açmıştır.
    Beşinci ve son olarak, söz konusu uluslararası ilgi akademik bir ilgi ile birleşerek; bazen ideolojik, bazen insancıl, bazen pragmatik ve bazen da bilimsel endişe ve çabalarla kalkınma sorununu teşhis etmek, çözüm önerile¬ri getirerek ve kalkınma hedefinin gerçekleştirilmesi için izlenecek yolları belirlemek amacıyla, iktisat bilimi içerisinde kalkınma iktisadı denilen yeni bir disiplinin ortaya çıkmasına neden olmuştur, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ortaya çıkalı kalkınma iktisadı disiplini; teorileri, araştırmaları, endişe¬leri ve uluslararası kurumların çalışmaları ile, geniş bir bütünlük içinde, or¬taya çıktığı dönemin özelliklerini yansıtmaktadır.

    KALKINMA iKTİSADININ TEORİK TEMELLERİ
    Aydınlanma Düşüncesi ve Modernleşme Teorisi
    Burada ayrıntıları ile açıklanamasa da, aydınlanma düşüncesi ve modernleşme teorisinin kalkınma iktisadını önemli ölçüde etkileyen iki ö¬nemli düşünsel gelenek olduğu kısaca vurgulanmalıdır. Aydınlanma felsefe¬si, orta çağ feodalizminin son bulması ve modem Avrupa'nın kurulması sürecinde, Batı Avrupa'da yaşanan büyük çaplı tarihsel, toplumsal ve eko¬nomik dönüşüme paralel olarak ortaya çıkmıştır. Aydınlanma felsefesi, do¬ğanın düzeninin evrensel olduğu, sonra gelenlerin öncekilerden üstün olaca¬ğı, ilerlemenin bir evrimle gerçekleşeceği, ilerlemenin basitten komplekse doğru tanımlanmış aşamalar boyunca hareket edeceği, bunun tek yönlü zo¬runlu bir süreç olacağı varsayımlarına sahip bir felsefedir. Aydınlanma felse¬fesi, genel bir paradigma olarak 18. ve 19. yüzyıl boyunca bilimsel düşünce¬yi, bu bağlamda iktisat bilimini (örneğin Adam Smith, David Ricardo gibi klasik iktisatçıları ve K. Marx'ı) etkilemiştir (Türkay, 1995: 90-92). Bu yüz¬den pek çok iktisatçı basitten karmaşığa doğru sıralanan ekonomik ve top¬lumsal evrim veya gelişme şemaları çizmiştir. Söz konusu klasik anlayış, modernleşme teorisinin de etkisi ile birlikte, İkinci Dünya Savaşı sonrasında, kalkınma iktisadında yer alan teorilere de yansımıştır.
    Emile Durkheim ve Max Weber'in teorik orijinlerini temsil ettiği modernleşme teorisi ise, 1950 ve 1960'larda başta Taleott Parsons olmak üzere, pek çok sosyal bilimci tarafından geliştirilmiştir (Webster, 1995: 104¬120). Modernleşme oldukça geniş bir sosyal bilim kavramı olup, ekonomik anlamda, sanayileşme, kentleşme ve tarımda teknolojik dönüşümü ima eder. Sosyal olarak, kişisel gelişimde başarının yükselmesi ve geleneksel bağların zayıflaması anlamını içerir. Siyasal yönü, güç ve otoritenin rasyonelleştiril¬mesi ve bürokrasinin büyümesi anlamını içerir. Kültürel olarak, bilimsel bilginin büyümesine bağlı olarak ortaya çıkan toplumun artan ölçüde sekülerleşmesi anlamına gelir (Ingam, 1995: 40).
    Modernleşme teorisyenlerinin ileri sürdükleri şekliyle, modernitenin ya da modernliğin içeriğini bu noktaya ulaşmış toplumların, diğer bir ifadey¬le endüstriyel ekonomilerini demokrasi ile birleştiren Batı Avrupa ve Kuzey Amerika toplumlarının deneyimleri oluşturmaktadır (Bernstein, 1992: 43). Belli bir anda modern olmayan veya "geleneksel" olan Batı dışı toplumlar, "modern" olan Batı toplumlarının izlemiş olduğu yolu izleyerek, modern¬leşmiş olacaklardır. Böylece modernleşme teorisi, gelişmemiş toplumların nasıl gelişeceğini gelenekselden moderne doğru ilerleyen bir gelişme süreci tanımlayarak göstermektedir (Webster, 1995: 104-120).
    Modernleşme teorisi, gelenekselden moderne doğru tarif edilen ge¬lişme sürecinde, gelişmenin Batı'ya oranla bazı farklılıkları olacağını ileri sürmektedir. Batı Avrupa'da kapitalist ekonomilerin gelişmesi, devletin her hangi bir rolünün olmadığı plansız bir takım gelişmelerle, uzun bir zaman dilimi içinde ortaya çıkmıştır (Toye, 1995: 43-44). Oysa iktisadi büyümeyi gerçekleştirebilmek ve azgelişmiş ülkelerle Batı arasındaki gelişmişlik fark¬larını "kısa sürede" kapatabilmek için, bugün gösterilen çabaların bilinçli olarak planlanması gerekir. Örneğin düşünceleri kalkınma iktisadına yansı¬yan ve aynı zamanda bir modernleşme teorisyeni olan Hoselitz'e göre, azge¬lişmiş ülkelerin hükümetleri, devlet eliyle bilinçli bir şekilde iktisadi kal¬kınma planlaması yapmak ve bu planları kendi olanakları ölçüsünde gerçek¬leştirmek zorundadır (Hoselitz, 1970: 18).
    Kısaca, modernleşme teorisinde toplumsal ve siyasal değişim için devletin çeşitli şekillerde müdahalede bulunmasının gerekliliği ileri sürül¬müştür. İlave olarak, içerden yapılan müdahaleler yetersiz kaldığında, dışarı¬dan yardım ve desteklerin sağlanması yoluyla müdahale sürecinin tamam¬lanmış olacağına dair çeşitli vurgular yapılmıştır (Türkay, 1995: 119).
    Azgelişmiş ülkelerin kalkınma çizgisinin Batı deneyiminin bir kop¬yası olacağından hareket eden modernleşme teorisi, siyasal düzeni de içere¬cek şekilde oldukça geniş bir çerçevede gelişmiştir. Bu bağlamda siyaset bilimi 1950'lerden 1970'lere doğru, modernleşme üst teorisinin bir alt kate¬gorisi olarak çok sayıda siyasal gelişme teorilerinin geliştirilmesine tanıklık etmiştir. Bu teorilerde de, gösterilen siyasal hedeflere bütün gelişmekte olan devletlerin kalkınmanın son aşamasında ulaşacakları ima edilmiştir (Lemco, 1988: 16-21). Böylece teorik açıdan kalkınma teorileri, aynı dönemde genel modernleşme teorisinin bir alt versiyonu olarak tamamlanmış olmaktadır.

    İktisat Teorisi
    Klasik iktisat
    Kalkınma iktisadı, sosyoloji, antropoloji, tarih, siyaset bilimi ve ikti¬sat bilimi içinde saklı kalan, belirli bir statüsü olmayan ve disipline olmamış bir alan olmuştur. Bununla birlikte kalkınma sorunu iktisat bilimi içinde tamamen ihmal edilmiş değildir. Farklı bakış açıları sergilemiş olsalar da, klasik iktisatçılar (A. Smith, D. Ricardo, T. Malthus, I.S. Mill ve K. Marx) ekonomik ilerlemenin nedenleri ve sonuçları hakkında ilk düşünceleri oluş¬turmuşlardır.
    Söz konusu iktisatçılar çok farklı yollardan bu günün gelişmekte olan ülkelerinde yer alan kalkınma sorunlarına benzer sorunlarla ilgilenmiş¬lerdir. Örneğin ilk kez 1776' da yayınlanmış olan ünlü Ulusların Zenginliği¬nin Doğası ve Nedenlerine İlişkin Bir Soruşturma (An Inquiry into the Nature and Cazıses of the Wealth of Nations) adlı eserinde, Smith'in (1904) amacı ekonomik kalkınmanın doğası ve nedenlerine ilişkin yasaları bulmak¬tan başka bir şey değildi. Benzer şekilde l817'de yayınladığı Siyasal İktisat ve Vergilemenin ilkeleri (Principles of Political Economy and Taxation) adlı kitabında Ricardo'nun ana hedefi, Smith'i izleyen bir anlayışla, ekonominin işleyişindeki temel hareket yasalarını bulmaktı. Kısaca bir bütün olarak ay¬dınlanma döneminin akılcı, evrenselci ve pozitivist yaklaşımı etkisinde bu¬lunan klasik iktisatçılar ve Marx, Batı'da ortaya çıkan büyük endüstriyel dönüşümle ilgili olarak, bütün toplumlar için geçerli doğal ve evrensel yasa¬Jarı ortaya koymayı amaçlamışlardı. Bu bağlamda, Batı toplumları toplumsal gelişme veya evrimin daha önceki aşamalarını geçerek belli bir düzeye u¬laşmıştır. Batılı olmayan diğer toplumlar da zamanla bu evrim sürecine dahil olacaklardır (Tezel, 2003: 65,121-122,151-155,193; Türkay, 1995: 92-99).
    Bununla birlikte, söz konusu iktisatçılar başta İngiltere olmak üzere sanayi devrimi ortamında gelişmiş ülkeleri referans almış ve doğal olarak daha çok kendi çağdaş dönemlerini yorumlamışlardır. Bu yüzden klasik ikti¬satçıların doğrudan doğruya şimdiki gelişmiş ulusların kalkınma deneyimle¬rine yönelik gözlemlerine dayalı olarak ders çıkarmak yetersiz kalmaktadır. Her şeyden önce klasiklerin şahit olduğu Batı deneyimi kalkınmanın kendine özgü uzun bir süreç olduğunu göstermektedir. Kalkınma iktisadı ise, çoğun¬lukla bu sürecin alacağı zaman ölçüsü ile ilgilenmekte ve kalkınma sürecinin nasıl hızlandırılacağı ve böylece bu kalkınma süresinin nasıl kısaltılacağı sorusuna cevap bulmaya çalışmaktadır.
    Ayrıca klasik iktisatçılar, piyasa güçlerinin serbest işleyişi sonucun¬da sosyal yararın maksimize edileceğine inanarak, piyasa mekanizmasına müdahale etmeye genellikle karşı çıkmışlardır. Oysa 1929 dünya ekonomik krizi sonrasında, başta batı dünyası olmak üzere dünya genelinde pratik hü¬kümet politikalarında piyasanın tamamen kendi işleyiş sürecine bırakılması yerine, devletin aktif müdahalelerde bulunması gerektiği düşünülmeye baş¬lanmıştı. Bu değişimin paralelinde, iktisat biliminin klasik ve neo-klasik teorik geleneği içinde önemli bir değişim yaşanmıştır. Başta Keynesyen e¬konomi olmak üzere, 1930'lu yıllarda bu tür devletçi politika uygulamaları ve teorilerde meydana gelen değişim kalkınma iktisadı için de önemli bir temel teşkil etmiştir.

    J.M. Keynes
    Kalkınma sorununun ekonomik sorunlarla birlikte düşünüldüğü di¬ğer bir dönem 1929 ekonomik bunalımı olup, başta J.M. Keynes olmak üze¬re pek çok akademisyen bu sorunla ilgilenmiştir. Söz konusu bunalım orta¬mında gelişmiş ülkeler için her hangi bir çözümsüzlük bulunmuyordu; çünkü teoriyle pratik çözüm arasında talep yetersizliğine dayalı Keynesyen teoriyi geliştirmiş olmak yeterli olmuştur. Keynes eksik istihdamda dengenin sağla¬nabileceğini ileri sürerken, durgunluktan çıkabilmek için otonom yatırımla¬rın talep yaratıcı rolünü önemle vurgulamış ve teorik devlet müdahalesi öne¬risiyle sorunu çözmüştür. Bu çözümlemede Keynes azgelişmiş Ülkeler öze¬linde her hangi farklı bir çözüm önermiş değildir. Bununla birlikte Keynes'in bir devlet müdahalesinin gerekliliğine yönelik tespiti, kalkınma iktisadının modernleşme teorisinden almış olduğu "müdahale" kavramına iktisat bilimi açısından meşru bir dayanak sağlamış oluyordu.
    Belirtmek gerekir ki, Keynes, klasik ve neoklasik gelenekten önemli ölçüde farklı olmakla beraber, piyasanın işleyişini tamamen ikame etmeye¬ceği düşünülen bir müdahale düşüncesini ileri sürmektedir: "Kuşkusuz tam istihdamı sağlamak için gerekli yönetimin merkezi organlarının bulunuşu, devletin geleneksel fonksiyonlarında büyük bir gelişmeye neden olacaktır. Zaten modern klasik teori de ekonomik güçlerin serbestçe uygulanmasını ılımlaştırmanın ya da yönetmenin gerekli olabileceği çeşitli durumlara dikkat çekmiştir" (Keynes, 1980: 404). A. Lewis de "Keynescilik neo-klasisizm için bir dipnottan ileri geçemez" (Lewis, 1954: 90) yorumunu yapmaktadır. Kalkınma iktisadına içerilen müdahale kavramı da, piyasayı ikame etme amacıyla değil, sadece kalkınma sürecini hızlandırmak amacıyla klasik gele¬neğe konulan bir istisna olarak kabul edilmiştir.
    Keynesyen teorinin kalkınma iktisadına bir temel ve dayanak oluş¬turmanın ötesinde tek başına azgelişmiş ülkelerin kalkınması için yeterli bir teorik çerçeve sunmadığı belirtilmelidir. Keynes ve aynı dönemde yaşayan bir çok iktisatçı özellikle gelişmiş ülkelerin durgunluk ve işsizlik sorunu ile ilgilenirken, sömürge ülkelerdeki ekonomik geri kalmışlık sorununu ihmal etmişlerdir. Azgelişmiş ülkelerde Keynesyen anlamda otonom yatırımlar devlet eliyle yapılacak olsa da, büyüme ve kalkınmanın her türde kaynak miktarı ve niteliğindeki artışlara bağlı olacağı bir gerçektir. Azgelişmiş ülke¬lerin yoksul olmasının nedeni kaynak eksikliği veya kaynakları kullanıma sokmada arzu veya yetenek eksikliğidir. Azgelişmiş ülkelerde bu güne kadar olduğundan daha hızlı bir ekonomik gelişme olasılığını arttıracak bir kaynak tahsisi ve planlama yapmak gerekmektedir. Bu açılardan Keynesyen teori azgelişmiş ülkelerin kalkınma sorunlarını çözmede önemli ölçüde yetersiz kalmaktadır.
     
  2. ZeyNoO
    Melek

    ZeyNoO ٠•●♥ KuŞ YüreKLi ♥●•٠ AdminE

    Katılım:
    5 Ağustos 2008
    Mesajlar:
    58.480
    Beğenileri:
    5.784
    Ödül Puanları:
    12.080
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Muhasebe
    Yer:
    ❤ Şehr-i İstanbul ❤
    Banka:
    3.064 ÇTL
    DIŞ TİCARET VE KALKINMA

    Giriş
    Ekonomi teorisinde, kalkınma, gelişmekte olan ülkelerde milli gelir artışları sonucunda üretim tekniklerinde, sosyal ve kurumsal yapıda meydana gelen yapısal değişikleri kapsamaktadır. Dış ticarette, kalkınma süreci içeri¬sinde çok önemli bir yere sahiptir. Hatta küreselleşmenin yaşandığı günü¬müzde, dış ticaretin katkısı olmadan kalkınmanın sağlanamayacağı yaygın bir görüştür. Bu yüzden, ekonomi teorilerinde, dış ticaret ve ekonomik kal¬kınma en çok incelenen konular arasında yer almaktadır. Bu incelemeler ışığında, dış ticaretin ekonomik kalkınmaya etkileri konusunda birçok farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Bu konuda ki tartışmaların bir kısmı dış ticareti açıklamak için öne sürülen Ricardo'nun geliştirdiği Karşılaştırmalı Üstün¬lük Teorisinin az gelişmiş ülkeler üzerindeki geçerliliği konusunda olmuştur.
    Bugün Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Japonya dışında ülkelerin az gelişmiş ülkeler kategorisinde olduğu görülmektedir. Yeni dünyanın büyük bir bölümü az gelişmiş ülkelerden oluşmaktadır. Az gelişmiş ülkelerin genel karakteristik özelliklerine bakıldığında, kişi başına düşen ortalama reel milli gelirin düşük olduğu, nüfusun büyük bir kesiminin tarım sektöründe ve ilkel aktivitelerde (maden ve tarım sektöründe) çalıştığı, yaşam süresinin kısa ve nüfus artış hızının yüksek olduğu, okur-yazar oranının düşük olduğu görül¬mektedir. Dış ticaret açısından gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin ekono¬mik ilişkilerinin temel karakteristik özelliği ise, az gelişmiş ülkelerin gıda ve hammadde ihracatı karşılığında sanayileşmiş ülkelerin sanayi malları ihraç etmesidir. Fakat, bu ayrım zaman içerisinde değişim göstermiştir. Şöyle ki, sanayileşme sürecinde olan bazı az gelişmiş ülkeler sanayi malları üretimin¬de ve ihracatında önemli ilerlemeler sağlamış, özellikle bu ülkelerin ihraç etmekte oldukları ürünler arasında elektronik aletler, demir-çelik, tekstil vs. ürünler ön plana çıkmıştır. Zaten, kalkınmanın amacı da az gelişmiş ülkele¬rin tarıma dayalı ekonomik yapısını ileri teknolojiye dayalı ve sanayi malları üreten bir ekonomik yapıya dönüştürmektir.
    Ekonomik kalkınma, ülkelerin iç dinamiklerine bağlı bir olgudur. Dış ticaret bu dinamiklerin çalışmasında önemli bir rol üstlenmektedir. Bu¬nunla birlikte dış ticaretin ve mevcut uluslararası para sisteminin ekonomik kalkınmaya engel teşkil ettiğini savunan bazı iktisatçılarda bulunmaktadır. Bu iktisatçılar, özellikle, az gelişmiş ülkelerde dış ticaret hadlerinin ülke aleyhine işlediğini ve ihracat kazançlarının çok dalgalandığını, gerçekte kar¬şılaştırmalı üstünlüklere dayalı klasik dış ticaret teorilerinin kalkınmakta olan ülkeleri ve kalkınma metotlarını açıklamadığını ifade etmişlerdir. Aynı iktisatçılar, az gelişmiş ülkelerin sanayileşmesinde dış ticarete bel bağlanma¬sı yerine ithal ikameciliğini savunmuşlar ve aynı zamanda mevcut uygulanan uluslararası parasal sisteminin az gelişmiş ülkelerin özel ihtiyaçlarına daha duyarlı bir şekilde değiştirilmesi gerektiğini ifade etmişlerdir.
    Bu çerçeve ile, bu bölüm içerisinde, öncelikli olarak ekonomik kal¬kınma ve dış ticaret arasındaki ilişki incelenecek, daha sonra dış ticaret had¬leri ve dış ticaret hadlerinin ekonomik kalkınma üzerindeki etkileri ele alına¬caktır. Bölümün son kısmında, kalkınma politikası olarak ithal ikameciliğine ve ihracata dayalı sanayileşme konuları incelenecektir.

    EKONOMİK KALKINMADA DIŞ TİCARETİN ROLÜ
    Ekonomik kalkınmanın gerçekleştirilebilmesi, uzun dönemde sürekli ve yüksek bir milli gelir artış hızı yakalamakla mümkün olabilir. Bu süreçte, diğer faktörler arasında özellikle dış ticaretin önemli roller üstlendiği aka¬demik çevrelerde genel kabul gören bir görüştür. B u açıdan bakıldığında, iktisadi kalkınmanın temel dinamiklerinin anlaşılabilmesi için, dış ticaret ve milli gelir artışları arasındaki ilişkinin açıklığa kavuşturulması büyük önem arz etmektedir. Ayrıca, konu ile ilgili teorik literatür incelendiğinde bahsedi¬len bu ilişkinin genellikle dolaylı bir ilişki olduğunun gözlendiğini belirt¬mekte yarar vardır. Bu nedenlerden dolayı, bu bölümde, dış ticaretin milli gelir düzeyini ve artış hızını etkileme kanallarının neler olduğu incelenecek¬tir. Böylelikle, azgelişmiş ülkelerin özel durumları göz önüne alındığında bu mekanizmaların hangilerinin ve hangi şartlar altında kalkınma sürecine o¬lumlu katkılar sağlayacağını ve her bir kanalın kalkınma açısından ne anla¬ma geldiğini değerlendirme imkanı bulacağız.
    Konuya başlamadan önce, milli gelir artışı veya ekonomik büyüme kavramlarından ne anladığımızı açıklığa kavuşturmakta yarar vardır. Üretim fonksiyonu dikkate alındığında, milli gelir artışının, faktör girdileri (kapital, emek, toprak gibi) ve/veya toplam faktör verimliliği (TFV) artışlarının sonu¬cu olduğu görülecektir. TFV' de, teknolojik ilerlemenin uzun dönem büyüme etkilerini ve kaynakların etkin dağılımından, teknik ve ölçek etkinliğinden kaynaklanan kısa dönem etkinlik artışlarını içermektedir. Diğer bir deyişle, dış ticaret sonucu ortaya çıkan teknolojik değişim milli gelir artış hızını etki¬lerken, kısa dönem etkinlik artışları yalnızca milli gelir düzeyini etkileyecek¬tir. Konuya bu açıdan bakıldığında, dış ticareti milli gelire bağlayan meka¬nizmanın, dış ticaretin TFV'yi ve TFV'nin de milli geliri etkilemesi şeklinde dolaylı bir mekanizma olduğu görülmektedir. Bu bilgiler ışığında, dış ticaret ve milli gelir artışları arasındaki ilişkinin incelenmesinde geçebiliriz.
    Dış ticaret-milli gelir konusunda ortaya atılan farklı görüşleri beş ana başlık altında toplamak mümkündür. Şayet dış ticaret milli geliri etkiliyorsa, aşağıda belirtilen etkilerden en az birine yol açıyor demektir: (i) dış ticaret, üretim faktörlerinin sektörler arası dağılımını yeniden düzenleyerek etkinlik kazançları sağlar- kaynak dağılımı etkisi; (ii) dış ticaret yurtiçi rekabeti arttı¬rarak verimlilik artışına yol açacaktır- disipline edici ithalat hipoteıi; (iii) dışticaret piyasa hacmini arttırarak yerli üreticilerin ölçek ekonomilerinden yararlanmalarını sağlayacaktır- ölçek ekonomileri etkisi; (iv) dış ticaret yur¬tiçi ikamesi olmayan yatırım ve ara mallarının temin edilmesini sağlayarak kapasite kullanım oranlarının artmasına ve böylelikle verimlilik artışına yol açacaktır- girdi sağlama etkisi; (v) dış ticaret ülkeler arası ve sektörler arası bilgi akışını kolaylaştırarak teknolojik ilerlemeye katkıda bulunur- teknoloji yayma etkisi. Bölümün geri kalan kısmında, bu etkiler sırasıyla açıklanacaktır.

    Dış ticaret ve Kaynak Dağılımı Etkisi
    Dışa açılmanın doğrudan etkilerinden birisi, kaynak dağılımı üzerin¬deki etkisidir. Dış ticaret kaynakların ülkenin karşılaştırmalı üstünlüklerine göre tekrar dağıtımına yol açarak milli gelire etki eder. Fakat bu etkinin gelir seviyesi mi yoksa büyüme hızı üzerinde mi olacağı, büyüme modelinde yer alan teknolojik değişme varsayımına bağlıdır. Şayet teknoloji, karşılaştırmalı üstünlükler teorisinde (KÜT) olduğu gibi, sabit kabul edilirse, dış ticaret, kaynakların etkin kullanımından doğan kısa dönemli kazançlar sağlayarak yalnızca gelir düzeyini etkiler. Bununla birlikte, kaynak dağılımı etkisini yalnızca statik KÜT çerçevesinde değerlendirmek yanıltıcı olabilir. Dinamik karşılaştırmalı üstünlükleri de dikkate almak gerekir. Zira, teknolojinin sabit olduğu varsayımına dayanan statik KÜT' si, gerçek hayatta gözlenen, bazı ülkelerin belirli mallardaki teknolojik üstünlüklerini açıklamakta yetersiz kalmaktadır (Grossman and Helpman, 1992: 177). Teknolojinin içsel kabul edildiği dinamik karşılaştırmalı üstünlükler teorisine göre, dış ticaretten do¬ğan kaynak kullanım etkisi uzun dönem büyüme hızını etkileyebilmektedir.
    Geleneksel dış ticaret teori (KÜT)' sinde, dış ticaret önündeki engel¬ler kaldırıldığında kaynaklar ülkenin karşılaştırmalı üstünlüklerine göre dağı¬tılacağından statik etkinlik kazançları sağlanacaktır ve böylece gelir düzeyi artacaktır. Diğer taraftan, gelir, tasarruf kapasitesinin en önemli belirleyenle¬rinden birisi olduğundan kaynak dağılımı etkisi yüksek yatırım miktarı sağ¬layacaktır. Adam Smith' in uzmanlaşma teziyle birlikte düşünüldüğünde, bu mekanizma, literatürde yer alan "dış ticaret kalkınmanın motorudur" tezinin dayanak noktasıdır. Fakat, yukarıda da belirtildiği gibi, kaynak kullanım etkisi yalnızca gelir düzeyini arttırıcı rol oynamakta, kalkınma için ön şart olan uzun dönem büyüme oranı üzerinde bir etkisi yoktur. Buna ek olarak, bahsedilen etkinin pozitif katkı sağlaması aynı zamanda üretim faktörlerinin sektörler arası geçişinin her hangi bir şekilde engellenmediği ve tam istih¬damın geçerli olduğu varsayımlarına dayanır. Aksi takdirde, dış ticaret, ülke ekonomisinin üretim transformasyon eğrisi içerisinde bir noktaya gerilemesine ve kısa dönem büyüme hızının azalmasına yol açabilir.
    Daha önce belirttiğimiz gibi, statik KÜT'si, dış ticaret-büyüme arasındaki ilişkide kaynak dağılımı etkisinin önemini tam olarak yansıtamaz. Grossman and Helpman (1992: 144-152), dinamik karşılaştırmalı üstünlüklerin geçerli olduğu (modelde teknoloji içselolarak belirlenir) durumda, dış ticaretin büyümeyi olumlu veya olumsuz etkilemesinin, dışa açılma ile bir¬likte kaynakların aktarılacağı sektörlerin özellikleriyle yakından ilişkili ol¬duğunu belirtmişlerdir. Kısaca belirtmek gerekirse, Grossman ve Helpman' a göre, şayet dış ticaret sonucu kaynaklar düşük teknoloji sektöründen ileri teknoloji sektörüne kayarsa (ki bu sektör, modelde ölçeğe göre artan getiriyi oluşturan sektördür) uzun dönem büyüme artacak aksi takdirde yavaşlaya¬caktır. Her ne kadar konuyu farklı modeller çerçevesinde incelemişlerse de, Young (1991) ve Redding (1997)' de benzer sonuçlara ulaşmışlardır. Özetle, dış ticaretin statik kaynak kullanım etkisi pozitif olsa dahi, şayet ülkeler düşük teknoloji, kalifiye olmayan emek gerektiren sektörlerde yoğunlaşmışlarsa, bu ülkelerin gelirleri dış ticaret sonucu ortaya çıkacak olan büyüme hızla¬rındaki azalma ile birlikte azalacaktır.
    Gelişmekte olan ülke (GOÜ)'lerin iktisadi yapılarından kaynaklanan kendilerine has özelliklerini, dış ticaretin kaynak dağılımı etkisi ile ekono¬mik büyüme arasındaki ilişki incelenirken dikkate almak gerekir. Zira, teorik literatürde dış ticaret-gelir arasında kurulan mekanizmanın, GOÜ'ler için her zaman geçerli olamayacağını ve hatta olumsuz sonuçlar doğuracağını ileri süren görüşler vardır. Bu görüşler temelde, üç farklı nedenden dolayı, dış ticaret kazançlarının ticarete katılan ülkeler arasında eşit dağıtılmadığı tezine dayanmaktadır (Subasat, 2004). Bunlardan birincisi "Singer-Prebisch tezi" olarak bilinir. Kısaca belirtmek gerekirse, bu teze göre, dış ticaret hadleri uzun dönemde az gelişmiş ülkelerin aleyhine işlemekte olduğundan, karşı¬laştırmalı üstünlüklere göre uzmanlaşmadan elde edilen kazançlar teoride öngörüldüğü gibi eşit dağıtılmamaktadır. Haliyle, dışa açılma, GOÜ'lerin uzun dönem kalkınma çabalarını olumsuz etkileyecektir. GOÜ'lerin ekono¬milerin! neden korumaları gerektiğini izah eden bu görüş, önemi dolayısıyla detaylı bir şekilde üçüncü bölümde incelenecektir.
    Üçüncü neden olarak, dinamik karşılaştırmalı üstünlükler teorisine göre uzmanlaşmadan elde edilecek kazançların teknolojik üstünlüğe bağlı olmasıdır. Yukarıda bahsettiğimiz gibi, KÜT'sine göre uzmanlaşmadan do¬ğan kazançlar kısa dönem etkinlik kazançlarıdır ve yalnızca gelir düzeyini etkiler. Ayrıca, ampirik literatür bu kazançların çok düşük olduğunu göster¬mektedir (Havrylyshyn, 1990:2).
    Yeni büyüme teorileri, dış ticaretin kaynak dağılımı etkisinin, eko¬nomik büyümeyi arttıracağından dolayı, çok büyük kazançlara yol açabile¬ceğini göstermektedir. Ancak, yukarıda bahsettiğimiz gibi, uzmanlaşma, teknoloji yoğun malları üreten sektörlerde olursa bu kazançlar sağlanabilir. Bu açıdan bakıldığında, gelişmekte olan ülke ekonomilerinin dışa açılmadan olumsuz etkileneceği söylenebilir. Şöyle ki, GOÜ' ler teknoloji üretiminde yetersiz olduklarından dolayı, dışa açılma ile birlikte, düşük kalifiye emek isteyen, düşük gelir ve düşük teknoloji mallarında uzmanlaşacaklar ve haliy¬le büyüme hızlan yavaşlayacaktır.

    Disipline Edici İthalat Hipotezi
    Sıkça ifade edildiği üzere, dışa açılma yurtiçi piyasalardaki rekabeti arttıracağından ekonominin verimliliğini arttırır ve bunun sonucu olarak gelir artışlarına neden olur. Bu görüş, Levinsohn (1993) tarafından 'disipline edici ithalat /zipoteıi' olarak adlandırılmıştır. Bu hipoteze göre, yerli piyasa¬lar uluslar arası rekabete açıldığında, oligopolistik yapıya sahip olan yerli endüstriler rekabete zorlanacak ve böylelikle yerli firmalar oligopol karlarını azaltırken üretim miktarını arttıracaklardır. Bununla birlikte, rekabet ve bü¬yüme arasında her zaman pozitif bir ilişkinin var olduğunu söyleyemeyiz.
    Literatürde yer alan ve serbest ticareti savunan iktisatçılar tarafından sıkça tekrar edilen yaklaşıma göre, dışa açılma ile birlikte artan rekabet, X¬etkinliği (X-efficiency) kazanımlarına yol açacak ve milli geliri arttıracaktır. Şöyle ki, korunan endüstrilerde, firmaların maliyetlerini en aza indirebilmek için gayret göstermelerini gerektirecek çok fazla neden yoktur. Piyasalar uluslar arası rekabete açıldığında, yerli firmalar piyasada kalabilmek için yönetim şekillerinde, istihdam ettikleri kapital ve emeğin kalitelerinde iyileş¬tirmeye gitmeye zorlanacaklardır (Greenaway and Miliner, 1993). Dışa a¬çılmayla ortaya çıkan bu kazanımlar X-etkinliği kazanımları olarak adlandı¬rılırlar. Kalitede sağlanacak olan bu iyileştirmeler ancak araştırma geliştirme (Ar-Ge) ve eğitime yapılacak yatırımlarla başarılabileceğinden, X-etkinliği kazanımları dinamik kazanımlardır. Bunun sonucu olarak ekonomide verim¬lilik ve haliyle uzun dönem büyüme hızı artacaktır. Her ne kadar bu görüşler teorik bir model çerçevesinde sunulmamış olsalar dahi, dış ticaretin uzun dönem büyüme hızını arttıracağına dair ileri sürülen en önemli görüşlerden¬dir. Yeni büyüme teorilerinin ortaya çıkmasıyla birlikte, bu görüşlere bekle¬nen teorik bir çerçeve de kazandırılmıştır.
    Yeni büyüme literatüründe, artan rekabetin ekonomik büyümeyi hızlandıracağı ve bu etkinin rekabet sonucu benzer araştırma sayısının azal¬masından kaynaklandığı gösterilmiştir. Dış ticaretin olmadığı durumda, monopolistik ve oligopolistik karların yüksek olmasından dolayı, araştırma¬cıların farklı dizaynlar üzerinde çalışmaları için bir sebep olmayacak ve araş¬tırma fonları aynı dizaynların üretimi için kullanılacaktır. Dışa açılma ile birlikte artan rekabet karşısında, araştırma fonları farklı dizaynlara yönelecek ve büyüme artacaktır (Romer, 1990, Rivera-Batiz ve Romer 1991, ve Grossman ve Helpman, 1992). Bununla birlikte, Rodrik (1991), artan reka¬betin firmaları Ar-Ge harcamalarını azaltmaya iteceğini ve büyümenin o¬lumsuz etkileneceğini öne sürmüştür. Şöyle ki, korunan endüstrilerde firma¬ların piyasa paylan nispi olarak yüksek olacağından dolayı, firmalar Ar¬Ge'ye yatırım yaparak maliyetlerini düşürme imkanı bulacaklardır. Diğer bir deyişle, koruma, firmaların piyasa paylarını arttırdığı ölçüde verimlilik artı¬şına yol açacaktır. Bununla birlikte, bazı yazarlar rekabetin Ar-Ge'ye yatırım yapma isteğini azaltacağı ve büyümeyi olumsuz etkileyeceği görüşüne ka¬tılmamaktadır. Aghion, Dewatripont ve Rey (1997), Aghion, Harris ve Vickers (1997), ve Aghion ve Howitt (1996), teorik modellerinde, rekabetin Ar-Ge'ye yatırım yapma istekliliği üzerindeki etkisinin belirsiz olduğu var¬sayımı altında, mal piyasasındaki rekabetin büyümeyi olumlu olarak etkile¬yeceğini göstermişlerdir.
    Disipline edici ithalat hipotezi GOÜ'ler açısından değerlendirebil¬mek için birkaç konuya açıklık getirmek gerekir. Birincisi, gelişmekte olan ülkenin asgari düzeyde de olsa kalkınmayı başarmış olması gerekir, aksi takdirde rekabetin olumsuz etki doğuracağı açıktır. Bu seviyeyi yakalamış olan GOÜ'lerde, oligopolistik piyasa yapısının ve aşırı etkin kayıplarının olduğu literatürde yer alan ve genel kabul gören görüşlerdendir (Lee, 1992). Bu açıdan bakıldığında, dış ticaretle gelen X-etkinliği kazançları GOÜ'lerin kalkınmalarına önemli katkılar sağlayabilir. Fakat, burada dikkat edilmesi gereken husus, GOÜ'lerin nispi olarak az da olsa teknoloji üretebilir seviye¬ye gelmiş olmalarının gerekliliğidir. Yeni büyüme teorilerinde gösterildiği gibi, rekabet artışının olumlu büyüme etkileri, rekabetin yerli ekonomide teknoloji üretimini arttırıyor olmasına bağlıdır. Kısaca belirtmek gerekirse, aşırı olmamak kaydıyla, rekabet kalkınma da olumlu etkiler yapabilir.

    Ölçek Ekonomileri Etkisi
    Dış ticareti ekonomik büyümeye bağlayan üçüncü kanal ölçek eko¬nomilerinden geçmektedir. Bu görüşe göre, dış ticaret yerli piyasaların tica¬ret hacmini genişletir ve üretim maliyetlerinin düşmesini sağlar. Koruma karlılığı arttıracağından, piyasaya çok sayıda firma girecektir ve bu durumda her bir firma, optimum ölçeğin altında üretim yapmak zorunda kalacaktır. Bunun yanında, kapalı ekonomilerde piyasanın küçük olması bir çok endüst¬ride optimum ölçekte üretim yapmaya ih1kan vermemektedir. Bu nedenler¬den dolayı, kapalı ekonomiler çok sınırlı bir mal grubu üzerinde yoğunlaş¬mak zorunda kalacaklardır. Dış ticaret piyasa hacmini genişlettiği takdirde, firmalar üretim ölçeklerini ve ürün çeşidini arttırabileceklerinden ekonomide verimlilik kazançları sağlanacaktır.
    Buna karşın, Tybout (1992, 2000) ve Rodrik (1992) ölçek ekonomi¬leri etkisinin analitik olarak çok zayıf olduğunu ileri sürmüşlerdir. Zira, bah¬sedilen etki, üretimde artan verimlerin ve piyasaya giriş çıkışın serbest oldu¬ğu varsayımına dayanmaktadır. Korunan sektörler genellikle imalat sanayii sektörleridir ve artan verimlerde imalat sanayiinde gözlenir. Böyle olunca, dışa açılmayla birlikte bu sektörlerde genişleme olması beklenemez. Daha da önemlisi, ölçek ekonomileri etkisi, firmalar optimum ölçeğe ulaştığında or¬tadan kalkacaktır. Diğer bir deyişle, ölçek artışından kaynaklanan teknik etkinlik kazançlarının uzun dönem büyümeyi arttıracağı iddia edilemez. Bununla birlikte, yeni büyüme teorileri, ölçek ekonomileri etkisinin uzun dönem büyümeyi etkileyeceğini göstermişlerdir.
    Taylor (1994), Grossman ve Helpman (1991) ve Rivera-Batiz ve Romer (1991), dış ticaretin başlamasıyla birlikte piyasa hacminin artması sonucu, Ar-Ge yatırımlarının artacağını ve haliyle büyüme oranının yüksele¬ceğini göstermişlerdir. Rivera-Batiz ve Romer (1991)'in lab-equipment mo¬delinde, ticaretle birlikte ara girdilere olan talep iki katına çıkmakta ve bu Ar-Ge sektörünün karlılığını arttırmaktadır, Bunun sonucu olarak, Ar-Ge sektörü daha çok yeni dizaynlar üretecektir. Kısaca belirtmek gerekirse, pi¬yasa genişlemesiyle ile birlikte artan Ar-Ge sektöründeki üretim, uzun dö¬nem büyümeye yol açacaktır.
    Her ne kadar literatürde dışa açılma ile birlikte ölçek ekonomilerin¬den faydalanılacağı ve bunun da büyümeye katkı sağlayacağı (yeni büyüme teorilerinde) gösterilmişse de, ölçek ekonomilerinin varlığı aynı zamanda gelişmekte olan ülkelerde koruma politikalarının uygulanmasının en önemli gerekçeleri arasında yer almaktadır. "Bebek endüstriler" tezi olarak bilinen görüşe göre, GOÜ'ler endüstri yapılarını yeni oluşturmaya başladıklarından dolayı, firmalar optimum ölçeğe ulaşıncaya kadar korunmalıdırlar ki mali¬yetlerini azaltma imkanı bulsunlar. Aksi takdirde, dış rekabet bu endüstrile¬rin gelişimi engeller. Bu görüşün geçerliliği, farklı açıdan da olsa yeni bü¬yüme teorileri tarafından da doğrulanmıştır. Bununla birlikte, gelişmekte olan ülkelerin bu konudaki tecrübeleri göstermektedir ki, bebek endüstriler tezi uygulama da zorluklarla karşılaşmaktadır. Şöyle ki, bu endüstrilerin ne zaman optimum ölçeğe ulaşacağı, bunun için ne kadar korunması gerektiği ve bu endüstrilerin olgunlaştıklarında karlı olup olamayacağı belirsizdir. Kısaca, ölçek ekonomilerinin varlığı dışa açılmanın GOÜ'ler için olumsuz sonuçlar doğurabileceğini gösteriyorsa da, koruma, ölçek ekonomilerinin kalkınmayı olumlu etkilemesini garanti edemez,

    Girdi Sağlama Etkisi
    Dış ticaretin gelir üzerindeki bir diğer önemli etkisi yerli ikamesi olmayan ve üretim için zaruri olan kapital ve ara mallarının elde edilmesini mümkün kılmasından kaynaklanmaktadır. Nishimizu ve Robinson (1986)'un belirttiği gibi, döviz sıkıntısı, bir çok kapital ve ara mallarının yerli ikamesi¬nin olmayışı ve bu malların ancak ithalatla elde edilebilir olması, koruma politikaları uygulayan gelişmekte olan ülkelerin ortak özelliklerindendir. Bu açıdan bakıld1ğında, koruma politikaları bu girdilerin miktarını sınırlandıra¬cak veya onları daha pahalı hale getireceğinden milli gelir düzeyini etkileye¬cektir. Dış ticaret bu engelleri ortadan kaldırma vasıtası olarak ara mallarının maliyetini düşürecek ve verimlilik artışı sağlayacaktır. Quah ve Rauch (1990) bu görüşleri teorik bir model çerçevesinde sunmuşlar ve dışa açılma sonucu ara mallarının sayısındaki artışın uzun dönem büyümeyi arttıracağını göstermişlerdir. Şöyle ki, kapalı ekonomi üretim için gerekli çok sayıda ara mallarını üretmek zorunda olduğundan darboğaza girecektir. Dış ticaretin serbestleşmesi, bu ülkenin darboğazdan çıkmasına ve haliyle dış ticaretin olmadığı duruma göre daha hızlı büyümesine yardımcı olacaktır.
    Rivera-Batiz ve Romer (1991), dışa açılmayla birlikte ortaya çıkan girdi artışının milli gelir düzeyini mi yoksa büyüme hızını mı etkileyeceği¬nin, bu ara ve kapital mallarının bilgi içerikli (knowledge-embodied) olup olmamasına ve bu malların hangi sektörlerde kullanılacağına bağlı olarak değişeceğini göstermişlerdir. Şayet girdiler Ar-Ge sektöründe kullanılıyorlarsa, ülkelerarası bilgi akışının olup olmamasına bakmaksızın, dış ticaret uzun dönem büyümeyi arttıracaktır. Fakat bu girdiler nihai mal üretiminde kullanılıyorlarsa yalnızca gelir düzeyini arttıracaklardır. Ancak şunu da belirtmekte yarar var ki, bu girdilerle birlikte aynı zamanda know-how akışı da sağlanıyorsa ve ülkeler arasındaki benzer araştırma sayısı fazla ise, ticaretin girdi sağlama etkisi uzun dönem büyümeyi arttıracaktır.
    Kısaca özetlemek gerekirse, dış ticaretin girdi sağlama etkisinin uzun dönem büyüme hızını arttırabilmesi, girdilerin teknolojik bilgi içeriyor olması ve ekonominin bilgi stokuna katkı sağlamasıyla mümkün olur. Aksi takdirde, bu etki, kısa dönem gelir artışı sağlarken uzun dönemde kaybolacaktır. GOÜ'lerin kalkınma çabalarında dış ticaretin bu etkisinin rolü çok büyüktür. Aynı zamanda bu etki, GOÜ endüstrilerini teknoloji yoğun yabancı kapital ve ara mallarına bağımlı hale getirmek gibi bir tehlikeyi de içer¬sinde barındırmaktadır. Bu durum montaj sanayi olarak adlandırılır. Bu açıdan, dış ticaretin girdi sağlama etkisi kısa dönemde büyümeye önemli katkılar sağlamakla birlikte, uzun dönemde bu etkiden maksimum kazanç sağlamak bir sonraki bölümde inceleyeceğimiz öğrenme etkisine bağlıdır.
     
  3. ZeyNoO
    Melek

    ZeyNoO ٠•●♥ KuŞ YüreKLi ♥●•٠ AdminE

    Katılım:
    5 Ağustos 2008
    Mesajlar:
    58.480
    Beğenileri:
    5.784
    Ödül Puanları:
    12.080
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Muhasebe
    Yer:
    ❤ Şehr-i İstanbul ❤
    Banka:
    3.064 ÇTL
    KALKINMA İÇİN GEREKLİ FİNANSMAN İHTİYACININ BÜYÜKLÜĞÜ
    Gelişmekte olan ülkeler için kalkınma, bir bakıma sermaye birikimi¬ni artırmak demektir. Ancak kalkınmayı yalnızca sermaye birikimine bağla¬mak aşırı bir basitleştirme olacaktır. Çünkü sermaye birikiminin yanında teknolojik gelişme, girişimcilik ruhuna sahip yeterli sayıda vasıflı girişimci¬nin varlığı, beşeri sermayenin niteliği, doğal kaynaklar ile sosyal, siyasi, dini, kültürel, coğrafi, vb. unsurların da kalkınma üzerinde etkili olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Bununla beraber tüm bu unsurların kalkınmayı pozitif yönde değiştirebilmesi netice itibariyle sermaye birikimine dayandığı için sermaye birikimi kalkınmanın vazgeçilmez unsuru olarak kabul edil¬mektedir (Han, 1999:73).
    Kalkınmanın finansmanında ne büyüklükte bir kaynağa ihtiyaç du¬yulacağı cevaplandırılması gereken önemli bir sorudur. Bu büyüklük ülke¬den ülkeye farklılık gösterebileceği gibi, ülke içerisinde dönemden dönemde farklılık gösterebilmektedir. Kalkınma için gerekli finansman ihtiyacının büyüklüğünü belirleyen temel unsur, ülkenin kendisine hedef seçtiği kalkın¬ma hızıdır. Bu kalkınma hızını yakalayabilmek için kalkınmayı finanse ede¬cek potansiyel iç ve dış tasarrufların büyüklüğü önem taşımaktadır.
    Kalkınmanın, büyüme kavramından farkı göz ardı edilmeksizin kal¬kınma amacına yönelik bir süreç içerisinde reel milli gelirin (Y) dönemden döneme (örneğin yıldan yıla) gösterdiği değişme, kalkınma hızı olarak ele alınırsa bu hızı gerçekleştirmek için gerekli finansmanın büyüklüğü de rahat¬lıkla hesaplanabilir.
    Kalkınma Hızı, g = Yt – Yt–1 / Yt-1
    Burada 'g' brüt kalkınma hızını göstermektedir. Net kalkınma hızını bulabilmek için ya yukarıdaki 'g' değerinden ülkenin nüfus artışı düşülmeli yada kalkınma hızının hesaplanmasında doğrudan kişi başına gelirdeki değişme dikkate alınmalıdır.
    Bir ekonomideki büyüme oranı, milli gelirin bir oranı olarak tasarrufların (S / Y) Sermaye hasıla katsayısına (C / O) eşittir. Bu eşitlik
    g = S / Y : C / O
    şeklinde formüle edilebilir. Burada S / Y milli gelirin bir oranı olarak tasar¬rufları (ortalama tasarruf eğilimini), C/O ise, sermaye-hasıla katsayısını gös¬termektedir. Örneğin yıllık %6'lik bir kalkınma hızını hedefleyen ve serma¬ye-hasıla katsayısının 3.5 olduğu bir gelişmekte olan ülke ekonomisinde yapılması gereken ortalama tasarruf oranı, 6/100x3.5 yani %21 olacaktır. Bunun anlamı söz konusu ülkenin %6'lık bir kalkınma hızını yakalayabil¬mek için milli gelirinin %21 'ini tasarrufa yönlendirmesi gerektiğidir. Ülke¬nin yurtiçi tasarruf oranı, % 16 ise, %21 ile % 16 arasındaki farkı dış kaynak¬lardan finanse etmesi gerekmektedir.
    Bilindiği gibi kalkınma hem nicel, hem de nitel yönü bulunan bir kavramdır. Dolayısıyla kalkınma kavramını nicel veya nitel yönlerinden yalnızca biriyle açıklamaya çalışmak eksik bir değerlendirme olacaktır. Kal¬kınma açısından çok büyük öneme sahip yapısal değişmeyi tek bir rakama indirgemek gerçekçi olmayacaktır. Örneğin kalkınma sürecinde ülkede her 100 kişiye düşen araba sayısı artarken, arabanın kalitesi de artmaktadır. Bu¬nunla beraber kalkınmayı artan araba sayısına indirgemek, yani sadece nicel' yönünü dikkate almak yanıltıcı olacaktır.
    Kalkınma hızını son yıllara kadar ekonomik büyüme rakamları ile takip etmek eksik de olsa kabul gören bir yöntem idi. Günümüzde istatistik¬sel bilgilerin çeşitlendirilerek, gerek ülkeler gerekse uluslararası kuruluşlar tarafından düzenli olarak derlenmesi kalkınmayı nitel yönüyle de analiz etme olanağı sunmaktadır. Bu amaçla kullanılan önemli istatistiksel verilerden birisi Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı'nın (UNDP) her yıl düzenli olarak yayınladığı Beşeri Kalkınma indeksi (Human Development Index)' dir.

    KALKINMANIN FİNANSMAN KAYNAKLARI
    Kalkınmanın finansman kaynaklarını iç ve dış olmak üzere iki ana başlık altında toplamak mümkündür. iç finansman kaynakları, ülke içindeki iktisadi aktörlerin tasarruflarından oluşurken; dış finansman kaynakları diğer ülke iktisadi aktörlerinin tasarruflarından oluşmaktadır. İktisadi aktörlerin gelirlerinden, tüketimden kısarak yaptıkları bu tasarruflar bazen gönüllülük esasına bazen de zorunluluk esasına dayanmaktadır.

    Kalkınmanın iç Finansman Kaynakları
    Gelişmekte olan ülkelerde iç tasarrufların yeterli düzeyde olmaması, sermaye birikimini olumsuz yönde etkilemektedir. Bu ülkelerde sermaye birikiminin iç kaynaklarla artırılması ancak tasarrufların artırılması ile müm¬kündür. Tasarrufları artırmak için ise tüketimi kısmak ya da geliri artırmak gerekir. Çünkü gelir (Y), tüketim (C) ile tasarrufların (S) toplamına eşittir. Matematiksel özdeşlikle Y= C+S'dir veya S = Y-C'dir. Buna göre S'nin artması, Y'nin artmasına ve/veya C'nin azalmasına bağlıdır.
    Tüketimi kısmadan tasarrufların artırılabilmesi için gelirin artırılma¬sı gerekir. Bunun için örneğin atıl durumda bulunan üretim faktörlerinin, özellikle de emeğin tam istihdamı sağlanabilir; iktisadi aktörlerin reel eko¬nomi için sermaye birikimine katkı sağlamayan geleneksel tasarruf alışkan¬lıklarının değiştirilmesi yönünde adımlar atılabilir. Bunun için altın, gümüş gibi değerli madenler satın almak, döviz biriktirmek, gayrimenkul almak yerine genelde tasarrufları ekonomiye, özelde de bankacılık sistemine veya sermaye piyasasına kazandırma yönünde özendirici tedbirler alınabilir.
    Kalkınmanın iç finansman kaynakları vergiler, sermaye piyasası, iç borçlanma, gönüllü bireysel ve kurumsal tasar¬ruflar ile enflasyon yoluyla sağlanan gelirlerden, yani enflasyonist finans¬mandan oluşmaktadır. İç finansman kaynakları, iktisadi aktörlerin rızasına bağlı olup olmamasına göre gönüllülük veya zorunluluk unsuru taşımakta¬dırlar. Zorunluluk unsuru taşıyan iç finansman kaynaklarının başında vergi¬ler gelmektedir. İç borçlar ise demokratik toplumlarda genellikle gönüllülük esasına dayanmaktadır. Bununla beraber iç borçlanma olağanüstü dönemler¬de nadiren de olsa zorunluluk unsuru taşıyabilmektedirler. Kalkınmanın iç finansman kaynaklarından enflasyonist finansman da bir anlamda zorunluluk unsuru taşımaktadır. Sermaye piyasası ise gönüllülük esasına dayanır. Aşa¬ğıda sırasıyla kalkınmanın iç finansman kaynakları ayrıntılı bir biçimde incelenmektedir.

    Vergiler
    Vergiler, kalkınmanın en temel finansman kaynağıdır. Literatürde zaman zaman zorunlu tasarruf olarak da adlandırılan vergiler, kamu harca¬malarını finanse etmek amacıyla devletin hükümranlık gücüne dayanarak gerçek ve tüzel kişilerden cebren ve karşılıksız olarak tahsil ettiği ekonomik değerler şeklinde tanımlanabilir.
    Klasik görüşe göre vergi politikasının sosyal amaçlarından biri olan vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımı ile kalkınmayı sağlama amacı çelişmektedir. Dolaylı vergiler tüketimi azaltarak, tasarrufları teşvik etmesi ve dolayısıyla kalkınmanın finansmanının sağlanması bakımından önemli olmasına karşın, bu tür vergiler gayri-adil olarak kabul edilmektedir. Öte yandan adil olduğu kabul edilen artan oranlı dolaysız vergilerin yatırımların finansmanı için gerekli tasarrufları ve dolayısıyla kalkınmayı olumsuz yönde etkilemesi söz konusudur.
    Klasik vergileme prensiplerine göre bir vergi sisteminin sahip olması gereken özellikler şunlardır (Savaş, 1999a:101): (i) Eşitlik; literatürde genel olarak üç farklı eşitlik kavramı benimsenmiştir. Dikey eşitlik gelirleri ve servetleri yüksek olan mükelleflerin, düşük olanlara oranla daha fazla vergi ödemesini ifade eder. Yatay eşitlik ise gelir ve servet açısından aynı durum¬da olan mükelleflerin aynı şekilde vergilendirilmesidir (Brown ve Jackson, 1990; CulIis ve Jones, 1998). Spicer ve Lundstedt (1976) bir diğer eşitlik olan mübadele eşitliğinde mükellefin kamusal mal ve hizmetlerden elde ettiği fayda ile ödediği vergi miktarını karşılaştırdığını belirtmektedir. (ii) Açıklık, verginin daha önceden belirlenen kurallara göre tahsil edilmesidir. (iii) Uygunluk, vergilerin mükellefin ödeme gücü bakımından en uygun ol¬duğu zamanda alınmasıdır. (iv) Tasarruf ise vergi toplama maliyetlerinin en aza indirilmesidir. Genel kabul görmüş bu prensiplerden başka vergi sistem¬lerinin ülkelerin ihtiyaçlarına göre belli amaçları gerçekleştirmek için sahip olması gereken başka prensipleri de bulunabilir.
    Vergilerin temel amacı, kamu harcamalarını karşılamak için kaynak yaratmaktır (Burgess ve Stern, 1993). Bunun' yanı sıra, hükümetler vergi sistemlerini kullanarak çok farklı amaçlar gerçekleştirmek isteyebilirler. Bunlardan bazıları; gelir dağılımının yeniden düzenlenmesi, ekonomik istik¬rarın sağlanması ve ekonomik büyümenin teşvik edilmesidir. Farklı ülkeler ekonomik çevre ve siyasi bakışın etkisiyle bu amaçlardan bazılarına daha fazla önem vermiş ve bunun doğal sonucu olarak da birbirinden farklı vergi sistemleri ortaya çıkmıştır (GemınelI, 1987). Burada esas itibariyle bizi ilgi¬lendiren konu, vergilerin kalkınmanın finansmanında etkin kullanımıdır.
    Gelişmekte olan ülkelerde kalkınmanın finansmanında vergiler çok önemli bir yer tutmaktadır. Bununla beraber bu ülkelerde vergilerin uygu¬lanmasını zorlaştırıcı bazı ekonomik, sosyal, siyasi ve psikolojik faktörler bulunmaktadır. Bu konu hakkında Türk (2003:307-308) görüşleri şu şekilde özetlenebilir:
    Gelişmekte olan ekonomilerde kişi başına gelir gelişmiş ülkelerle karşılaştırıldığında oldukça düşüktür. Bu durum tasarruf, sermaye ve tüketimin de düşük olmasına neden olmaktadır.
    Vergileri arttırarak kalkınmayı finanse etmeye çalışmak, tasarruf¬ların ve dolayısıyla yatırımların azalmasına yol açarak iktisadi bakımdan sakıncalı sonuçlar doğurabilir.
    Gelişmekte olan ülkelerde para ekonomisi tam olarak yerleşme¬miştir.
    Gelişmekte olan ülke ekonomilerinde kurumsallaşan büyük iş¬letmelerin sayısı çok az olduğu için kayıt, defter ve belge düzeni yeterince yerleşmemiştir.
    Vergiler hem düşük gelirli bireyleri, hem de mali iktidar sahiple¬rini hedef alacağı için politik engeller vergi direncini arttıracaktır.
    Dolaysız vergilerin arttırılması gelişmekte olan ülkelerde bu ver¬gilerin ana ödeyicileri olan memur ve işçilerin tepkisine yol aça¬caktır. Öte yandan gelişmekte olan ülkelerde nispi bir ağırlığı bu¬lunan dolaylı vergilere yönelindiğinde, tersine artan oranlı olduğu düşünülen bu vergiler vatandaşların tepkisine yol açacaktır.
    Türk (2003:308) vergilerin kalkınmadaki önemini şu cümle ile ifade etmektedir: tercih kalkınabilmekle kalkınmamak arasında olduğu ve ter¬cih kalkınma lehine kullanıldığı vakit, vergiden başka başvurulacak bir mali kaynak yoktur'. Türk (2003) kalkınma konusundaki görüşlerini devletin sosyal sabit sermayeyi oluşturup, öncü iktisadi girişimler ve ağır endüstriler kurup kalkınmayı sağlayacak faaliyetleri özendirmesi gerektiği ifadeleriyle sürdürmektedir. Buna göre ekonomik faaliyetler düzenlenmeli ve kalkınma¬ya engel teşkil eden faaliyetler kısıtlanarak tasarrufların teşvik edilmesinde vergi politikaları kullanılmalıdır.
    Tanzi ve Zee (2000:3) ise gelişmekte olan ülkelerin özellikleri ile bu ülkelerin vergilemede karşılaştıkları güçlükleri' şu şekilde özetlemektedir: Tarım sektörünün toplam üretim ve işgücü içindeki payı diğer sektörlerle karşılaştırıldığında oldukça yüksektir. Diğer taraftan kayıt dışı ekonominin milli gelire oranı ve kayıt dışı faaliyet gösterenlerin sayısı da oldukça fazla¬dır. Bu ülke ekonomilerinde küçük ölçekli işletmeler yaygındır ve ücretlerin toplam milli gelir içindeki payı düşüktür. Tüketim harcamalarının çok düşük bir oranı büyük ve modem işletmelerde gerçekleşmektedir. Gelişmekte olan ülkelerin yukarıda belirtilen bu ve benzeri özellikleri gelir ve katma değer vergisi (KDV) gibi modem vergilerin bu ülkelerde etkin bir şekilde uygu¬lanmasını güçleştirmektedir. Dolayısıyla, bu ülke ekonomilerinde yüksek vergi seviyesine ulaşmak oldukça zordur. Hem belirtilen ekonomik yapı, hem de düşük eğitim ve beşeri sermaye yüzünden bu ülkelerde etkin bir ver¬gi idaresi oluşturulamamaktadır.

    Büyüme Teorileri ve Vergi Politikası
    Solow (1956) ve Swan (1956) tarafından geliştirilen Neoklasik büyüme teorilerine göre uzun dönemli büyüme, modele dışsal (exogenous) olarak kabul edilen faktörler tarafından belirlenecek ve mali politikalardan etkilenmeyecektir. Mali politikalar uzun dönemde büyüme etkisi değil, düzey etkisi (level effect) oluşturacaktır. Yeni içsel büyüme modelleri ise mali politikaların ve özellikle vergilerin, pozitif dışsallıklar, araştırma geliştirme harcamaları (AR-GE), ölçeğe göre artan getiri gibi faktörleri teşvik etmek suretiyle uzun dönemli büyüme etkisi oluşturabileceğini ortaya koymaktadır (Ateş, 2001:5). Bu modellerde, örneğin ekonomideki dolaysız vergi oranla¬rının arttırılması fiziksel ve beşeri sermaye üzerinde olumsuz bir etki yaparak uzun dönemli büyüme oranlarını azaltacaktır.
     
  4. ZeyNoO
    Melek

    ZeyNoO ٠•●♥ KuŞ YüreKLi ♥●•٠ AdminE

    Katılım:
    5 Ağustos 2008
    Mesajlar:
    58.480
    Beğenileri:
    5.784
    Ödül Puanları:
    12.080
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Muhasebe
    Yer:
    ❤ Şehr-i İstanbul ❤
    Banka:
    3.064 ÇTL
    KALKINMA VE NÜFUS İLİŞKİSİ

    Dünya iktisat tarihi geleneksel ve modem olarak iki bölüm halinde incelendiğinde ekonomik yapı ve nüfus arasındaki ilişkilerin farklılaştığı ve teknolojiye, sosyal ilişkilere, coğrafyaya, kültürel-dinsel yapılara koşut ola¬rak değişik etkileşim biçimlerinde ortaya çıktığı görülmektedir. Geleneksel ekonomilerde kapital/nüfus ve toprak/nüfus oranları, ulusal güvenliğin sağ¬lanması ve sınırların korunması, dinsel inançlardan kaynaklanan kaygılar, köleliğe kadar uzanan bir dünya görüşünün nüfus üzerindeki etkisi söz konu¬sudur. Sanayi toplumlarında ise insan hakları paradigmasının güçlenmesi ile birlikte insan unsuru bir sermaye olarak algılanmış ve yukarı¬daki unsurlar yerini yenilerine terk etmeye başlamışlardır.
    Modern toplumlarda büyük kara ordularına gerek yoktur. Dünyadaki tüm topraklar sahiplerini bulmuş olduğundan toprak/nüfus oranı küçülmek¬tedir ve dolayısıyla ne nüfus artışı taraftar bulabilmekte, ne de yeni toprakla¬rın üretime katılması ile ortaya çıkması beklenen Ricardian süreç belirtmek¬tedir. Bu nedenle, teknolojik gelişmeye paralel olarak geleneksel ekonomile¬rin hemen tümünde problem olan kentlerin ve ülkenin beslenebilmesi, dünya dış ticaretindeki dönüşüm nedeniyle (biraz da dış ticaret hadlerinin tarımsal ürün üreten ülkeler aleyhine dönmesi ile) farklı bağımlılık ilişkileri ile örgülenmiştir.
    Sanayi Devrimi sonrasına gelinene değin Antik Yunan şehir ekono¬milerinde, feodal Avrupa'da ve Osmanlı ekonomisinde nüfus ve ekonomik yapı etkileşim içinde olmuşlardır. Teorisyenler bu ilişkiye tutarlı teorik açık¬lamalar getirmeye başladıklarında artık iktisatçı için sorun pratik gelişmelere teorik bir açıklama getirebilmek şekline dönüşmüştür.
    İktisat tarihindeki nüfus hareketliğinin açıklanmasında geliştirilen ve kullanılan teori nüfus dönüşümü (Demographic Transition Theory) teorisidir. Bu teoriye göre nüfus hareketliliği tarihsel süreçte dört temel aşamadan geçmiştir. İlk aşama yüksek doğum ve ölüm oranlarını, ikinci aşama ölüm oranlarında düşüşü, üçüncü aşama doğum oranlarında düşüşü ve son aşama durağan bir nüfusu oluşturmaktadır. Başka bir şekilde ifade etmek gerekirse Nüfusun Dönüşüm Teorisi, yüksek doğum ve yüksek ölüm oranları sonucun¬da nüfusun sabit kaldığı aşamadan, yüksek doğum ve düşük ölüm oranları ile temsil olunan hızlı nüfus artışı aşamasına, oradan da doğum ve ölüm oranla¬rının düşük olduğu yavaş nüfus artışı aşamasına gelinmesi olarak tanımlana¬bilir. Bu dönüşüm, ifade edilen dört ayrı aşamada gerçekleşmektedir (Nafziger-Wayne 1997: 216-224).
    Nüfus Dönüşüm Teorisi'ne göre hem gelişmiş, hem de azgelişmiş uluslar bu aşamaları farklı zaman dilimlerinde yaşamışlardır. Örneğin geliş¬mişler kategorisine dahil olan Avrupa ülkeleri açısından bakıldığında ilk aşama 1800 öncesine, ikinci aşama 1800- 1860 dönemine, üçüncü aşama 1860-1980 arasına ve dördüncü aşama 1980 sonrası döneme karşılık gelir¬ken, azgelişmiş uluslar için ilk aşama 1900 öncesine, ikinci aşama 1900¬1950 arasına, üçüncü aşama 1980-2000 arasına karşılık gelmektedir. Dör¬düncü aşama henüz birçok azgelişmiş ülkede gözlenmemiştir (Nafziger¬Wayne 1997: 216-224). Ancak bu teorinin oluşmasında yol gösterici olan söz konusu nüfus trendlerinin neden bu şekilde oluştuğu farklı bir araştırma¬nın konusudur.
    C. Cipolla'ya göre hem Ziraat Devrimi'nde (MÖ. 10.000), hem de Sanayi Devrimi'nde (1750-1850) dünya nüfusunda bir patlama söz konusu¬dur ve bunlar değişik nitelikler göstermektedir. Öncelikle devrimle yayıldık¬ları için bunlar, dünya ölçüsünde yaygınlık kazanan değişmelerdir. İkinci olarak, bunlar son derece yoğun ve büyük boyutlu değişmelerdir. Her iki devrimde de nüfus adeta kontrolden çıkmışçasına büyümüştür. Bu patlama¬lar mevcut denge mekanizmasının artık işlememesinden doğmuş sayılabilir. Bozulan eski denge yerine yenisi yerleşineeye kadar geçen zaman içinde, nüfus kontrolden çıkmış ve aşırı şekilde büyümüştür (CipolIa, 1980: 86). Ziraat Devrimi sonucunda nüfusun yerleşikleşmesi, fazla nüfusun beslene¬bilmesi için gerekli ürün fazlasının sağlandığı ve insanın doğa ile olan ilişki¬sinin farklı şekillerde geliştiği düşünülebilir.
    Sanayi Devrimi ve nüfus ilişkisi sonraya bırakılmak üzere, Antik Yunan' a gelene değin dinsel etkiler altında kalan toplumların, nüfus artışını benimsedikleri ve nüfus ile ekonomi arasında doğrusal bir ilişki kuramadık¬ları görülür. Musevilik çocuğu olmayan kadını hor gören ve kadının kısırlı¬ğının, talihin kadınlara musallat edebileceği bir zillet olarak değerlendirir¬ken, İncil birinci nüfus artışını desteklemiştir. Protestanizmle birlikte bir değişiklik olmamış ve aynı düşünce devam etmiştir. İslam Dini de fazla nüfusa bir sorun olarak bakma¬mış ve değişik hadislerde nüfusun artması yolunda tavsiyelerde bulunulmuş¬tur (Özoğuz, 1973: 50-51). Bunların pratikteki yansıması nüfusun öncekine oranla daha fazla artışını sağlamış olması olarak düşünülebilir. Bunun top¬lumlar üzerinde bir iktisadi baskı oluşturmama nedeni kapalı üretim tarzının söz konusu olduğu ekonomilerde, toprak/emek oranında, toprağın temel üretim faktörü olarak nüfustaki her artışa cevap vermesi ve insan ihtiyaçları¬nın, talebin artarakçeşitlenmesine olanak vermeyecek derecede sınırlı olma¬sında aranmalıdır. Ticaretin ve yaygın mübadeleye izin verecek düzeyde pazarın ve paranın bulunmayışı resmi tamamlamıştır.
    Antik Yunan site devletlerinde nüfusun ekonomiye baskısı üretim yapılacak yeterli miktarda toprak bulunmamasından (coğrafi zorlama) dolayı ortaya çıktığında imdada kolonizasyon ve dış ticaret yoluyla gerekli madde¬leri sağlama yetişmiştir. Toprakların küçük ve verimsiz olması, bazı ailelerin çok küçük ve hatta bazılarının hiç toprağa sahip olmamaları sonucunda yük¬selen sosyal tansiyon kolonizasyonu beraberinde getirdi (McKay-Hill vd., 2000: 113). Korent ve Atina gibi ithal mallarına gittikçe daha bağımlı hale gelen siteler kolonilerden aldıkları mallar-hammadde ler karşılığında mamul maddeler ihraç etmek yoluyla ayakta kalabilmişlerdir (Heaton, Cl, 1985: 25). Kimi zaman ise fazla nüfus ana siteyi ve kolonileri korumak için gerekli görülmüştür. Fazla nüfusun baskısını azaltmada Eflatun, yeni siteler kurula¬rak fazlalığın göçmen haline dönüştürülmesini isterken, Aristo Malthusyen bir tutumla mülkiyetin değil ama nüfusun sınırlandırılması gerektiği üzerin¬de durmuştur (Savaş, 1999: 47 ve 55
    Roma İmparatorluğu savaşçı karakterinin de gereği olarak hızlı bir nüfus büyümesi ve kölelerin üretimde kullanılmasına ek olarak ithalatçı ya¬pısı ile karakterize edilebilir. R. Cameron'a göre Roma Barışı (Pax Romana) döneminde tüm imparatorluğun nüfusu 60 ile 100 milyon arasında değiş¬mektedir. Marcus Aurelius zamanındaki (MÖ. 180) nüfus Julius Ceasar (MÖ. 44) zamanında iki katına ulaşmıştır. Bu artışın temelindeki dinamik, Roma Barışı'nın ticaret yolları üzerinde sağladığı güvenliğe ek olarak Ro¬ma'nın Afrika ve Asya'daki verimli topraklar üzerindeki egemenliği olarak belirtilebilir. Nüfus artışına koşut olarak zanaatkarların yaşam standardı da yükselmiştir. Hatta C. Clark'a göre tipik bir özgür Romalı zanaatkarın ger¬çek ücreti 1850 İngiltere' sindeki bir işçinin ücretine yakın olmaktadır (Cameron, 1997: 39).
    Roma'nın köleci üretim sistemi, savaşlar ve zirai üretim arasında sıkışan Romalı köylüleri hızla tarım dışına irmekte, maliyetleri düşürmekte ve marjinal köle maliyeti marjinal köle veriminden düşük olduğu sürece ekonomideki köle arzı artırılmaktaydı. Toprakların marjinal büyüklüğe u¬laşması bir yandan köle arzı kaynağının tükenmesi ile sonuçlanırken hızla yok olan küçük Romalı çiftçiler dışarıdan gelen tahılın rekabetine karşı ko¬yamamışlar, borçlanma yoluyla artan bağımlılık ilişkilerine ek olarak, devle¬tin artan savunma ve ithalat maliyeti ekonomik yapının bozulmasına neden olmuştur. Koloni sisteminin geliştirilip, Romalı vatandaşların ve kölelerin bir kimlik değişimine uğrayarak Ortaçağ'ın serfliğini oluşturmaları bilinen ama incelenmesi ayrı bir çalışmayı gerektirecek kadar da karmaşık bir süreç¬tir (Güran, 1988: 20).
    Roma İmparatorluğu'nun yıkılışından Ortaçağ'ın sonuna değin, nü¬fus hareketlerinin incelenmesi, nüfus ile ekonomik yapı arasındaki ilişkinin güçlenmeye başladığının belirtilerini taşımaktadır. Ortaçağ tarihçisi M. M. Postan Ortaçağ nüfus hareketlerini üç dönem içinde ele almaktadır. a) Erken Ortaçağlarda nüfus aşağı yukarı kararlıdır. b) 10. ve ll. yüzyıldan 13. yüzyı¬lın sonlarına doğru genelde artan bir nüfus söz konusudur. c) 14. yüzyıldan 16. yüzyıla kadar önce azalan, sonra dalgalanan ve 15. yüzyılın sonlarına doğru yükselme eğilimine giren bir nüfus gözlenmektedir. Burada önemli olan Postan'ın nüfus hareketlerini açıklarken, nüfus değişmeleri ile genel olarak ekonomik gelişme, özel olarak da ticaretin genişlemesi ve gelişmesi arasında kurmak istediği neredeyse birebir ilişkidir (Üşür, 1992: 462). Pos¬tan'ın Ortaçağ nüfus hareketleri ve ekonomik yapı arasında kurmaya çalıştığı ilişkiyi H. J. Habakkuk ve D. North'da da bulmak olanaklıdır. Habakkuk'a göre 19. yüzyıl öncesi İngiliz tarihinde gözlemlenen fiyatlardaki, gelir dağı¬lımındaki, yatırımlardaki, gerçek ücretlerdeki ve göçlerdeki uzun dönemli hareketler nüfus artışındaki değişmeler tarafından yönlendirilmiştir. Artan nüfus, yükselen fiyatlar, yükselen tarımsal karlar, nüfusun çoğunluğu açısın¬dan düşük gerçek gelirler, sanayinin aleyhine dönen ticaret hadleri anlamına gelir (Üşür, 1992: 422). D. North ve R. Thomas'a göre de, nüfus artışı ticare¬ti artırdı. Artan ticaret ise bölgesel ve bölgelerarası pazarın kurulması koşul¬larını yarattı. Sonuçta büyüyen manor ekonomisinin büyüme sınırlarının sonuna gelindiğinde ilkin manorda azalan verimler, ikincil olarak ise nüfu¬sun manor ekonomisi dışına çıkması gerçekleşti (North ve Thomas, 1971: 791). North ve Thomas'a göre sonuçta, nüfus değişmesi dışsal bir faktör olarak toprak/emek oranını bozdu. Bozulan bu oran fiyatlar yoluyla ekono¬mideki temel değişimlerin nedeni oldu (North ve Thomas, 1971: 782; Bkz. North ve Thomas, 1973). Nüfusun kendi dinamikleri ile artıp azalması ya¬nında iklim değişimi, veba, yangınlar ve savaşlar gibi dışsal faktörler altında da sayısal büyüklüğünün değişmesi, bu değişim sonucunda yine üretim ¬tüketim-bölüşümde meydana gelen değişimlerin bunları izlemesi söz konusu olmaktadır. Nitekim artan nüfus, artan talep, artan ticaret, para ve pazar eko¬nomisinin genişlemesi, kentleşmenin artması, yeni toplumsal sınıfların o¬luşması ve kadim feodal ilişkilerin bunlara kayıtsız kalmayarak çözülmeleri zincirleme bir etki ile feodalizmin sonunu hazırladı (Bkz. Lerner-Meacham vd., 1988: 379-380).
    Osmanlı Devleti'nde ise kuruluş dönemi olan 14. yüzyıldaki iktisadi durgunluk ortamında nüfusun, kıtlıklar, salgınlar ve savaşlar nedeniyle çok az olduğu bilinmektedir. Bunun en önemli göstergesi mal fiyatlarındaki dü¬şüklüktür. Zira üretimde bir artışı gerektiren hiçbir gelişmenin olmadığını bildiğimiz bu dönemde nüfus ve dolayısıyla talep, yukarıda belirtilen neden¬[erden dolayı toplam arzın çok gerisindeydi. Bu nedenle 14. yüzyılda Anadolu nüfusunun 4-5 milyon dolayında olduğu tahmin edilebilir (Tabakoğlu, 2000: 138). 1500'lü yıllar için F. Braudel ve Ö. L. Barkan'ın hesaplamaları¬na göre bugünkü Türkiye sınırlarında 12-13 milyon insan yaşamaktadır. Barkan'a göre 16. yüzyılın sonlarına doğru ise devletin sahip olduğu bütün topraklarda nüfus en azından 30-35 milyona ulaşmış olmalıdır. Braudel'in ise aynı yıllar bağlamında ileri sürmüş olduğu rakam 16 milyondur. Bu nedenle Braudel' e göre Barkan' ın tahminleri biraz iyimser tahminler olarak dikkati çekmektedir (Tabakoğlu, 2000: 139). 17. ve 18. yüzyıllar için yeterli veriler bulunmamakla birlikte yalnızca Anadolu'da erkeklerin sayıldığı bir sayımda nüfus 7-7,5 milyon dolayında çıkmıştır. 1844'deki bir sayımda ise tüm ülkenin 36 milyon dolayında, yalnızca Anadolu'nun 11 milyon dolayın¬da olduğu bulunmuştur. Bütün bunlardan çıkan sonuç 16. ve 20. yüzyıllar arasında Osmanlı nüfusunun durağan bir nitelik göstermesidir (Tabakoğlu, 2000: 141). Bu durağanlığın nedeni özellikle 1683 sonrasında başlayan Os¬manlı toprak kayıpları ve geleneksel ekonomilerde nüfusun bir kısmının biraz da Osmanlının uygulamış olduğu sürgün politikası sonucundaki hare¬ketliliğine bağlanabilir. H. İnalcık imparatorluğun nüfus hareketliliğini, Os¬manlının reayaya mali kaygılarla da verdiği önem sonucunda kendi toprakla¬rına yerleşilmesine izin verdiği, doğudan batıya sürekli bir göç hareketinin imparatorluk nüfusunu karakterize edebileceği ve bunun zaman zaman so¬runlara yol açtığı, merkezi otoritenin gerek gördüğü durumlarda sürgün poli¬tikasının uygulandığı, ve yine zaman zaman baş gösteren isyanların nüfus üzerinde olumsuz baskılarının olduğu şeklinde nitelendirmektedir (İnalcık, 2000: 68-69).
    Sanayi Devrimi dönemi Avrupa nüfusu hızlı bir artış ve yaşam stan¬dartlarında yükselme ile nitelenmektedir (Bkz. Deane, 1994: 17-32 ve 226). Avrupa nüfusu 1750' den 1950 yılına kadarki 200 yıllık sürede yaklaşık 240 milyondan 1 milyara yükselirken aynı dönemde dünya nüfusu 900 milyon¬dan 3 milyar dolaylarına yükselmiştir (McKay-Hill vd, 2000: 846).
    J. Habakkuk'a göre Avrupa'da Sanayi Devrimi'nden önce uzun bir müddet nüfus, gerek doğum oranı ve gerekse ölüm oranı yüksek olmakla birlikte gayet istikrarlıydı. Kaba doğum oranı ile ölüm oranı binde 30 dola¬yındaydı. Doğum oranındaki fazlalık, istisnai durumlarda harp, salgın hasta¬lık ve kıtlıktan meydana gelen ölümleri karşılamaktaydı. 18. yüzyılın sonun_ da ve 19. yüzyılın başında iktisadi kalkınma hızlanınca, bu ilkel istikrar, bu endüstri öncesi denge, ölüm oranında bir değişme sonucunda bozulmuştur (Habakkuk, 1966: 15). Ancak yine de Habakkuk'a göre söz konusu dönem¬deki nüfus artışını yalnızca sanayileşme ile açıklamak olanaklı değildir. Ni¬tekim tüm Avrupa'da sanayileşme sürecine girilmezden önce de başka fak¬törlerden dolayı nüfusun artışı ile karşı karşıya kalınmaktaydı. Endüstrileş¬mede pek ileri gidemeyen Avrupa ülkelerinde bile, hızlı nüfus artışını des¬tekleyen kuvvetler vardı ve meydana gelen artış karşısında artış oranına gem vurmaya çalışan karşı kuvvetler ortaya çıktı. Bu kuvvetler, endüstrileşmiş toplumlarda da, ilk aşamada, endüstrileşmenin nüfus artışını teşvik edici nitelikleri, sonraki safhalarında ise kontrol edici nitelikleri olarak harekete geçtiler (Habakkuk, 1966: 18-19).
     
  5. ZeyNoO
    Melek

    ZeyNoO ٠•●♥ KuŞ YüreKLi ♥●•٠ AdminE

    Katılım:
    5 Ağustos 2008
    Mesajlar:
    58.480
    Beğenileri:
    5.784
    Ödül Puanları:
    12.080
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Muhasebe
    Yer:
    ❤ Şehr-i İstanbul ❤
    Banka:
    3.064 ÇTL
    KALKINMA VE TARIM İLİŞKİSİ

    TARIM SEKTÖRÜNÜN İKTİSADİ KALKINMADAKİ ROLÜ

    Giriş
    Tarım, özellikle gelişmekte olan ülkelerde kırsal alanda yaşayan halkın geçim kaynağını sağladığı temel bir sektördür. Ayrıca, tarım sektörü¬nün ulusal ekonomilere, halkın temel gıda maddelerinin üretimini garanti ederek, nüfusun önemli bir kısmına istihdam olanağı sağlayarak, ulusal geli¬re ve ihracata destek olarak ve sanayi sektörüne ara malı sağlayarak ve talep yaratarak katkılar sağlamaktadır. Tarımdan sanayiye olan destek; hammad¬de, iş gücü ve sanayi ürünlerine talep yaratma destekleri şeklinde olabilmek¬tedir.
    Tarım sektörü, gelişmekte olan ülkelerde gelişme sürecinin ilk evre¬lerinde ekonominin en önemli sektörü konumundadır. Bu dönemde tarımın toplam istihdamdaki payı, toplam üretimdeki payından da yüksektir. Örne¬ğin, ülkemizde halen toplam aktif nüfusun tarımda istihdam edilme oranı%45 iken, tarımın gayri safi hasıladaki payı %8-10 civarındadır. Bu yüzden tarım sektörünün gelişmesi, kırsal halkın ve dolayısıyla nüfusun büyük bir oranının refahının yükselmesi anlamına gelmektedir. Özellikle tarımda çalı¬şanların diğer sektörlere oranla refah seviyesinin daha düşük olduğu genel¬lemesi göz önünde bulundurulduğunda, tarım sektöründeki gelişme ve refah artışı diğer sektörlerde de oransal olarak daha büyük bir gelişme ve refah artışı sağlayacağı anlamına gelebilmektedir.
    Günümüzde dünyada egemen olan bir görüşe göre, gelişmiş ülkeler¬de kişi başına düşen gelir ve zenginliğin yüksek ve ekonominin daha çok sanayi, teknoloji ve bilgiye dayalı olduğu, buna karşın gelişmekte olan ülke¬ler de kişi başına düşen gelir ve zenginliğin düşük ve ekonominin daha çok tarıma dayalı olduğu bir durum söz konusudur. Bu bağlamda sanayi sektörü, gelişmiş olmayı ve gücü, tarım sektörü ise geri kalmışlığı ve zayıflığı simge¬lemekte ve tarımsal olmaktan çıkıp sanayi toplumu olma yolundaki girişim¬ler, fakirlik zincirini kırıp zenginleşmeye doğru atılan ilk hamleler anlamına gelebilmektedir.
    Ancak sanayileşmiş ülkelerin, gelişmekte olan ülkeleri hem ham¬madde kaynağı olarak hem de kendi ürettikleri işlenmiş ürünlerin alıcısı olan bir pazar alanı olarak görmesi, gelişmiş ülkelerin gücünü artırırken geliş¬mekte olan ülkelerin fakirlik zincirini kırmalarını zorlaştırmaktadır. Sanayi¬leşmiş ülkelerin bu süreçle daha da güçlenmesi ağır eleştirilere konu olmuş¬tur. Bu süreç gelişmekte olan ülkelerde kırsal alanda yeni iş kollarının geli¬şimini ve tarımla diğer sektörler arasındaki hammadde ve girdi alış-verişini zorlaştırırken gelişmiş ülkelerde de tam tersi sonuçlar doğurmuştur. Kısaca gelişmekte olan ülkelerde tarımsal kaynakların ekonomik kalkınma sürecin¬de kullanımı, gelişmiş ülkeler tarafından uygulanan politikalarca bir bakıma engellenmiştir. Böyle bir durum gelişmekte olan ülkelerde endüstriyel üreti¬mi geliştirmek için bir motivasyon oluşturmuştur.
    Bu bölümde öncelikle tarımın ekonomik kalkınmaya olan katkıları üzerinde durulmaktadır. Daha sonra ekonomide tarımın önemli bir yer tuttu¬ğu ve tarım sektöründe nüfus artış oranının yüksek olduğu, ancak sanayi sektöründe de gelişme potansiyelinin bulunduğu ülkelerin kalkınma girişim¬leri Klasik ve Neo-klasik yaklaşımlarla açıklanmağa çalışılmaktadır. Söz konusu ülkeler genellikle az gelişmiş ülkeler olarak bilinmekte ve ekonomi¬leri dual (iki sektörlü) bir yapı göstermektedir. Bu ülkelerin kalkınma giri¬şimlerinde nihai amaç ekonominin merkezini kademeli olarak daha geri kalmış sektör olan tarım sektöründen gelişmiş olan sanayi sektörüne kaydıra¬rak yapısal bir değişim ortaya çıkarmaktır. Bu yapısal değişimde tarımdan sanayiye işgücü transferiyle sanayide büyüme, tarımsal üretimde rasyonel¬leşme, üretim faktörlerinde verimlilik artışı, tarım ve sanayide sermaye biri¬kimi ve tasarruf artışı amaçlanmaktadır.

    TARIMIN EKONOMİK KALKINMAYA OLAN KATKILARI
    Tarım sektörünün ekonomik kalkınmaya olan katkıları dört başlık altında incelenebilir. Bunlar tarımsal ürün katkısı, üretim faktörü katkısı, piyasa katkısı ve döviz katkısı katkısıdır.

    Tarımsal Ürün Katkısı
    Tarımsal üretim insan neslinin ilk çağlardan günümüze gelmesi ve bu bundan sonra da yaşaması için gerekli olan gıda maddelerini üretmesi bakımından son derece önemlidir. insana sağladığı yaşamsal faydadan ötürü, tarım sektörünün ekonomik gelişmeye sağladığı en önemli katkı tarımsal ürün katkısı olarak ele alınabilir. Günümüzde gerek gelişmiş ülkeler gerekse geri kalmış ülkelerin her biri tarımsal ürün üretimi bakımından kendine ye¬terli olmak ister. Her ne kadar gerek uluslararası tarım ürünleri ticaretini sınırlayıcı engellerin ortadan kaldırılmasına yönelik önlemler, gerekse tarım ürünleri ticaretinde mutlak ve karşılaştırmalı üstünlük teorilerinin uygulan¬masına yönelik öneriler bulunsa da, her ülke neredeyse bütün tarımsal ürün" leri maliyeti yüksek olsa bile üretmek ister. Bunun en önemli nedeni ise bir ülkenin uluslararası anlaşmazlıklarda ve savaşlarda kendi vatandaşlarının gıda maddeleri gereksinimini karşılayamama riskidir. Barış döneminde ulus¬lararası ticaret kurallarına göre diğer ülkelerden düşük maliyetle mal satın alma olanağı varken, savaş dönemlerinde anlaşmalar bozulabilir. Bu yüzden her ülkenin tarım ürünlerini ulusal düzeyde üretme konusunda bir hedefi vardır.
    İnsan için zorunlu olan gıda maddelerinin üretiminde kullanılan ara¬zi miktarını artırma olanağı yoktur. Günümüzde dünya üzerinde gerek or¬manların ve meraların toprak işlemeli tarıma açılması, gerekse sulu alanların ve bataklıkların kurutulması yoluyla tarım arazisi kazanılması neredeyse olanaksızdır. Günümüz koşullarında tarım arazilerini genişletme olanağı sınıra ulaşmıştır. Bu yüzden mevcut arazi varlığıyla günümüz insanını besle¬yebilme olanağı bulunsa bile, gelecekte sürekli artmakta olan dünya nüfusu¬nu besleyebilmek tarımda verimlilik ve kalite artışını zorunlu kılmaktadır.
    Türkiye, iklim koşullarının elverişli olmasından dolayı dünyada gıda maddeleri bakımından kendine yeterli olabilecek 6-7 ülkeden biridir. Kara¬deniz'den Akdeniz'e, Ege'den Doğu Anadolu'ya değişik iklim özelliklerine sahip olan ve birçok bitki ve hayvanın ekonomik olarak yetiştirilebileceği ülkemizde, son yıllardaki politikalar nedeniyle kendine yeterlilikten söz edilemez. Ülke içinde üretme olanağına sahip olduğumuz birçok bitkisel ve
    hayvansal ürün ithal edilmeye başlanmış ve bu ürünlere duyulan gereksini¬min ulusal düzeyde karşılanma oranı azalmıştır.

    Üretim Faktörü Katkısı
    İlkel topluluklarda tarımsal faaliyette kullanılan temel üretim faktör¬leri arazi ve işgücüydü. Ancak tarımın emek-yoğun olan yaygın tarımdan sermaye-yoğun olan yoğun tarıma geçmesi, sermaye faktörünün de önemli bir düzeyde kullanımını gerektirmiştir. Ekonomik kalkınmanın başlangıcında bir ülkenin hem nüfusu hem de kaynaklarının önemli bir kısmı tarım kesi¬minde bulunur. Bu kaynaklardan bir kısmı tarımsal üretimi geriletmeden başka sektörlerde de kullanılabilir. Özellikle sanayi sektörünün gelişmeye başlaması, tarımdan elde edilen tasarrufların bu sektörde yatırıma dönüştürü¬lebilmesi ve niteliksiz kırsal işgücünün eğitilerek kullanılmasına bağlıdır. Yani kalkınma girişimlerinin ilk aşamalarında tarımdan sağlanacak işgücü ve sermaye faktörleri sanayi sektörünün gelişimi açısından büyük önem ta¬şımaktadır.
    Gelişmekte olan ülkelerde tarım kesiminde işgücü fazlası iki şekilde oluşur. Bunlardan biri %2-3'e varan doğal nüfus artışıdır. Gerek nüfus plan¬laması eksikliği gerekse kırsal halkın eğitim düzeyinin düşüklüğü. bu ülkele¬rin nüfus artış hızını kontrol altına almalarını engellemektedir. Kırsal alanda işgücü fazlası oluşturan diğer bir faktör de tarımda makine kullanımının artması ve makinenin işgücünü ikame etmesidir. Her ne kadar bazı tarımsal işlerde makine kullanımı sınırlı olsa da, toprak işleme, ekim, sürüm, gübre¬leme, sulama, ilaçlama, hasat, toplama ve depolama gibi birçok işlerinde ma¬kine kullanım olanağının artması, kırsal alanda binlerce işçinin işsiz kalması ve tarımsal işgücü fazlasının oluşmasına neden olabilmektedir. Tarımdaki fazla işgücünün eğitilerek kalifiye işgücüne dönüştürülmesi ve diğer sektör¬lerde istihdam edilmesi kuşkusuz ekonomik kalkınmaya katkı sağlayacaktır.
    Tarımın ekonomik kalkınmaya olan sermaye katkısı tarımsal gelir¬den elde edilen tasarruflardan ve zengin çiftçilerle büyük arazi sahiplerinin yapmış olduğu yatırımlardan kaynaklanır. Tarım kesimindeki tasarrufların ekonomik kalkınmaya yönelik yatırımlarda kullanması için iki yol vardır. B unlardan biri çiftçilerin bankalardaki orta veya uzun vadeli tasarruflarının verimli yatırımlarda kullanılması, diğeri de devletin tarım kesimine uygula¬dığı vergilerle yapılan yatırımlardır. Tarımsal tasarruf gönüllü vergi ise zo¬runlu bir uygulamadır.

    Piyasa Katkısı
    Gelişmiş ülkelerde tarımın gayri safi yurt içi hasıladaki payı çok düşük iken (%2-5), bu oran gelişmekte olan ülkelerde %80-90'lara çıkabil¬mektedir. Hem gayri safi yurtiçi hasıla hem de nüfus bakımından en büyük sektör olan tarım kesimi sanayi ve hizmetler gibi sektörlerin gelişimine katkı sağlar.
    Gelişmekte olan ülkelerde yeni kurulmakta olan sanayi sektörü, ön¬celikle tarımdan sağlanan hammaddeleri işlemektedir. Salça üretiminde do¬mates, kumaş üretiminde pamuk veya yün, yağ üretiminde çeşitli bitkiler, un üretiminde tahıllar, tarımsal üretimin sanayi sektörüne nasıl hammadde sağ¬ladığını gösteren örneklerdir.
    Tarım sektörü hem kendi ürünlerine hem de sanayi sektöründe üreti¬len ürünlere talep oluşturarak da tarımın ve sanayinin gelişimine katkı sağlar. Her hangi bir ürüne talep bulunmadan bu ürünün üretilmesi ekonomik değil¬dir. Tarımsal ürünler zorunlu tüketim malları olduğundan bunlara olan talep hem kırsal alanda hem de kentsel alanda hiçbir zaman bitmeyecek, tam aksi¬ne nüfus artış hızına paralel olarak artacaktır. Tarımsal ürünlere olan talep artışı, kuşkusuz üretim miktarını ve kaliteyi artırma yolunda bir çaba oluştu¬racaktır. Diğer taraftan tarım kesimi sanayi sektöründe üretilen üretim malla¬rının ve girdilerin temel tüketicisi konumundadır. Tarımda kullanılan traktör ve ekipmanları, biçer-döğer, hasat makinesi, mibzer gibi alet ve makineler ile kimyasal gübreler ve tarımsal mücadele ilaçları gibi girdiler hep sanayi sektöründe üretilmektedir. Tarım kesiminde bütün bu faktörler için oluşabilecek bir talep artışı, kuşkusuz bunları üreten sanayi kollarının gelişimine katkı sağlayacaktır. Özellikle kalkınma girişimlerinin ilk devrelerinde ülke içerisinde üretilen ve tarımda kullanılan sanayi mallarının ihracat olanakları sınırlı olduğundan, ulusal tarım sektörü bu ürünler için tek tüketici kitle sayı¬labilir.
    Gelişmekte olan ülkelerde tarım sektörü modernleşmeye doğru git¬tikçe, kırsal alanda daha çok altyapı yatırımları ve tarıma dayalı çeşitli iş sahaları açılmaktadır. Bütün bu girişimler de tarımın ekonomik kalkınmada¬ki piyasa katkısını artırmaktadır.

    Döviz Katkısı
    Gelişmekte olan ülkelerin çoğunda en önemli döviz kaynağı tarım ürünleri ihracatından sağlanmaktadır. Her ne kadar yurt dışında çalışan işçi¬ler de ülke döviz rezervlerine önemli katkılar sağlasa da böyle bir olanak bütün gelişmekte olan ülkelerde yoktur. Türk işçilerinin başta Almanya ol¬mak üzere çeşitli Avrupa ülkelerinde çalışması, Meksikalı işçilerin ABD'de çalışması ve ülkelerine döviz getirmesi buna örnek sayılabilir. Ancak geliş¬mekte olan ülkelerin en önemli döviz kaynağı, ülkede sanayi sektörü yete¬rince gelişmediğinden, tarım ürünleri ve bazen de mineral madde satışından sağlanmaktadır. Mevcut sanayi üretiminin gelişmiş ülkelerdekiyle rekabet edebilmesi oldukça zordur. Ancak tarım ürünlerinde iklim ve toprak koşulları belirli ürünlerde gelişmekte olan ülkelere piyasa üstünlüğü sağlayabilmek¬tedir. Örneğin, ülkemizde üretilen kuru üzüm, kuru incir, kaysı, çay, fındık, Antep fıstığı ve turunçgiller gibi tarım ürünleri bir çok gelişmiş ülkede üretilememektedir. Bu yüzden iklim ve toprak koşulları bu ürünlerin ihracatında ve döviz katkısı yaratmasında ülkemize bir avantaj sağlayabilmektedir.
    Gelişmekte olan ülkelerin ihracatı daha çok tarımsal kaynaklı, ithala¬tı ise sanayi mallarından oluşmaktadır. Sanayi üretiminin başlaması ve ge¬lişmesi için sanayi mallarının ithalatı kaçınılmazdır. Bunların ithali için gerekli döviz de daha çok tarım mallarının satışından sağlanmaktadır.
    Tarımın ekonomik kalkınmaya katkısını inceleyen çeşitli modeller vardır. Bunların bazıları klasik ve neo-klasik modeller olarak açıklanmaktadır.
     
  6. ZeyNoO
    Melek

    ZeyNoO ٠•●♥ KuŞ YüreKLi ♥●•٠ AdminE

    Katılım:
    5 Ağustos 2008
    Mesajlar:
    58.480
    Beğenileri:
    5.784
    Ödül Puanları:
    12.080
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Muhasebe
    Yer:
    ❤ Şehr-i İstanbul ❤
    Banka:
    3.064 ÇTL
    KALKINMA VE TEKNOLOJİK GELİŞME İLİŞKİSİ​

    TEKNOLOJİK GELİŞMENİN KALKINMADA ÖNEMİ

    Teknolojik gelişmeler, toplumsal alanda sosyo-kültürel etkiler yara¬tırken ekonomide üretim süreçlerini ve organizasyon yöntemlerinde önemli etkiler yapmaktadır. Bu bağlamda kalıcı ekonomik, sosyal ve siyasal dönüşümleri de beraberinde getiren teknolojik gelişmeler insanlık tarihinde devrim etkisi yapmıştır. Örneğin ateş, tekerlek, yelkenli, barut ve matbaa... Çağdaş dünyanın başlangıç noktasını oluşturan sanayi devrimi ise, buhar gücü ve elektrik enerjisinden sonra bilgi teknolojisi ile üçüncü aşamasına girmiştir. Sosyo-ekonomik gelişme sürecinde tarım devrimi birinci dalga, sanayi devrimi ikinci dalga, enformasyon devrimi üçüncü dalga olarak ifade edilmektedir (Toffler ve Toffler, 1996: 5)
    Sanayi devrimiyle birlikte yeni buluşların hız kazanması teknolojik gelişmenin ekonomik büyüme üzerine etkisi iktisatçıların ilgisini daha çok çekmeye başlamıştır. İktisat kuramında teknolojik gelişmenin içselleştirilme¬sine yönelik çabaların çıkış noktası Schumpeter olmuştur. Yenilikler ve kal¬kınma süreçlerine etkisi konusu, Schumpeterle birlikte ekonomik kalkınma kuramları içinde çok önemli bir yere sahip hale gelmiştir. Marks ve Schumpeter yeniliklerin kapitalist ekonomilerde rekabetçi üstünlüğün ilk başında yer aldığını, teknolojik gelişmenin kalkınma süreçlerine olan etkisini ele alan öncülerdendi.
    Yeni teknolojilerin yaratılması rekabetçi ekonominin tamamlayıcı bir parçasıdır. Bununla birlikle yeni teknolojilerin geliştirilmesi dinamik bir süreçtir. Schumpeter'in yaratıcı yıkım olarak ifade ettiği, eski teknolojilerin yeni teknolojiler tarafından saf dışı bırakılmasıdır. Yaratıcı yıkım ekonomik gelişmenin merkezinde yer alır çünkü yeni teknolojiler artan yatırıma yol açar ve sonuçta daha iyi performans gösteren teknolojilerin kullanılmasına bu da yüksek oranh verimliliğe neden olur (Smith, 1994: 10).
    1980'lerin başında ekonomik kalkınma kavramının belirlenmesinde değişiklikler ortaya çıkmıştır. Dünya ekonomisinde yaşanan krizlerin yorum¬lanmasında "kalkınma kuramları" yetersiz kalmıştır. Neo-klasik okul, tekno¬lojiyi ve teknolojik gelişmeyi uzunca bir süre gündem dışı tutmuştur. Keza, denge halinin koşulları üzerine kurulmuş olan bir yaklaşım, ancak dengesiz¬lik koşullarında gerçekleşebilen yeni teknolojilerin oluşumu, yayılması ve sonuçlarını inceleme olanaklarından yoksundur. Firmanın fiyatlara duyarlı bir faktör bileşimi seçiminin koşullarını tanımladıktan sonra bu teori, girdile¬rin çıktılara dönüşüm süreci olarak tanımlanabilecek teknoloji olgusunun kendisini, mühendisler tarafından incelenecek bir kara kutu olarak görmüş; ekonomik süreci dışsal olarak kabul etmiş, kısaca iktisadın gündemi dışına kaydırmıştır (Boratav, 1996:88; Rosenberg, 1998:3-34).
    1980'li yıllardan itibaren etkinliğini artıran Evrimci iktisatçılar yeni¬lik ve teknolojik gelişmeyi ele alırken büyük ölçüde Schumpeter'in yenilik kavramından etkilenmiştir.
    Porter'ın "ulusların rekabet üstünlüğü" adlı kitabında yenilikleri ve ekonomik büyümeyi teşvik eden stratejik faktörlerin anlaşılmasında bazı değişikleri yansıtmaktadır. Porter'ın düşüncesi kapitalist ekonomilerdeki rekabetin sadece fiyatlarla değil bunun yanında teknolojik gelişmeye bağlı olduğunu söyleyen Schumpeter' in görüşü üzerine kurulmuştur. Firmalar sadece aynı ürünü ucuz üreterek değil yeni performans ve yeni teknik iyileş¬tirme seçeneklere sahip ürünler üreterek rekabet edebilir (Porter, 1990).
    Sanayileşmiş ülkelerde uzun vadeli ekonomik büyümenin yarıdan fazlası verimliliği artıran veya sanayilerin geliştirilmesine yol açan teknolo¬jik değişikliklere dayanmaktadır. Sanayide gelişme aslında sürekli yeni tek¬nolojik yetkinliklerin kazanılmasını kapsayan süreç anlamını taşımaktadır. Teknolojinin gelişimi ile verimlilik arasında doğrudan ilişki vardır. Diğer bir değişle, ileri teknoloji verimlilik demektir. Ekonomik yaklaşımlarda, istih¬damın verimliliğe bağlı olarak arttığı, verimlilik artışlarının ise, büyük ölçü¬de teknolojik değişmelerden kaynaklandığı kabul edilmiştir. Uluslar arası alanda rekabet edebilmenin temel koşulu ucuz ve kaliteli ürün üretebilmek¬tir. Yani düşük maliyetli ve yüksek kaliteli mal üretmek ise üretim teknoloji¬sinin yenilenmesi ve geliştirilmesine bağlıdır.
    Uluslararası pazarlarda yoğun rekabetin yaşandığı bir ortamda başa¬rılı olabilmek için ülkenin yapısına ve özelliklerine uygun ve en yeni tekno¬lojilerin kullanılması gerekmektedir. Daha önce de ifade edildiği gibi ileri teknoloji yüksek verimlilik demektir. Bu yüzden üretim teknolojisinin sürek¬li geliştirilmesi, kalkınma açısından büyük önem taşır. Çünkü, dünya eko¬nomisi gittikçe artan bilgi ve iletişim teknolojisinin egemenliğiyle daha re¬kabetçi ve daha küresel olmaktadır (Carnoy vd, 1996: 1).
    Ulusların dünyada konumlarını belirleyen kriterlerin başında "tek¬nolojik düzeyleri" gelmektedir. Diğer bir ifade ile gelişmiş ülkeleri diğer gelişmekte olan ülkelerden ayıran "teknolojik gelişmişlik düzeyleri"dir. Gelişmiş ülkeler teknolojik yenilik düzeylerine göre birbirlerinin önüne geçmekte ve uluslararası rekabetten üstün çıkabilmektedirler. Bilim ve teknolojiyi ekonomik ve toplumsal faydaya dönüştürebilme becerisi, bugün genel olarak yenilik becerisi ve yetkinliği olarak ifade edilmektedir. Ülkele¬rin teknoloji/yenilik yetkinliğini belirlemede bazı göstergeler kullanılmakta¬dır. Bunlar;
    - Araştırma ve geliştirme harcamalarının GSMH 'a oranı
    - Ar-Ge hizmetlerinde çalışan bilim adamı, mühendis sayısı. Patent sayısı
    - Bilimsel yayın sayısı
    - Bilgisayar, internet ve iletişim araçlarından yararlananların sayısı
    Toplam ihracat içinde yüksek teknoloji ürünlerinin oranı Gelişmiş ülkelerle gelişmekte olan ülkeler teknoloji göstergeleri açısından karşılaştırıldığında büyük farklılıkların olduğu dikkati çekmekte¬dir. Ülkeler kalkınma düzeylerini artırabilmeleri için yukarıdaki gösterge düzeylerini bu konuda öncü ülkelerin düzeylerine doğru yükseltmeleri ge¬rekmektedir.
    Henry Ergas, ülkeler arasında neden yenilik hızının farklı olduğu açıklayan bir kura m geliştirme çabası gösteren iktisatçılardan biridir. Yenilik hızını etkiyen faktörleri üç gruba ayırmıştır. Bunlar:
    - Yenilik girdilerini etkileyenler; ülkenin bilimsel tabanının niteli¬ği, araştırma kurumlarının mevcudiyeti, eğitim düzeyi
    - Talebi etkileyenler; sürekli yenilik için istekli ve bilinçli tüketici¬ler
    - Sanayi yapısı; firmaların bilimsel araştırmanın yayılması ve finansmanına katılması, bazı mekanizmalarla kuvvetli rekabet fır¬satlarını biraraya getirmesi (The Economist, 1992: 21).
    Bu faktörler farklı ülkede farklı birleştiğinde farklı tarzlar yeniliğin başarı ve başarısızlığını açıklamada kullanılmıştır.

    YENİ TEKNOLOJİLERİN TEKNOLOJİK DEĞİŞİM SÜRECİNE ETKİLERİ
    Teknolojik değişmeler, ürün tasarımında yeni olanaklar, üretimde yeni yöntemler yaratabilir. Teknolojik değişmeler yeni ürünü geçerli kılar¬ken, yeni bir endüstriyi ya da sektörü kendisiyle beraber doğurur. Örneğin X-ray ışınlarının bulunmasıyla Almanya ilaç sektöründe liderliği ele geçir¬miştir (Porter, 1990:45).
    Günümüzün yeni teknolojisi olarak ifade edilen teknolojiler bilgi teknolojisi, yeni malzeme teknolojisi, biyoteknoloji, nükleer teknoloji ile uzay ve havacılık teknolojisidir. Yarattığı yeni ürünler, yeni iş ve istihdam alanları ile rekabet üstünlüğüne sağlayan bu yayılgan -jenerik- teknolojiler belli bir üretim alanı ile sınırlı kalmayıp ekonominin bütün sektörlerinde etkili olmaktadır.
    Genellikle mikro elektroniğe dayalı teknolojiler ürün ve üretim tek¬nolojilerinde köklü değişikliklere yol açtı. 1980'li yılarda ortaya çıkmaya başlayan bu teknolojik değişmeler sanayinin yeniden yapılanma sürecinde anahtar rol oynamaya başlamıştır. Sanayide yeniden yapılanma, yeni rekabet koşullarını yaratarak günümüzde dünya işbölümünü etkileyecek güce de sahip görünmektedir
    Mikro elektronik teknolojiler birçok mekanik makinenin yaptığı işi tek makinede toplamak, üretim süresini ve girdi kullanımını azaltmak gibi özelliklere sahip teknolojilerdir. Bu teknolojiler, emek ve sermayeden tasar¬ruf etmekte ve verimliliği artırmaktadırlar. Ayrıca mikro elektronik teknolo¬jilerin sanayide kullanabilir hale gelmesi ürün çeşitlemesi ve kalite artışında da etkili olmakla birlikte günümüzdeki tüketici tercihlerine daha iyi uyum sağlamaktadırlar. Değişen tüketici tercihlerine dayalı olarak ölçek ekonomi¬lerinin bir boyutu olarak çeşit ekonomileri ortaya çıkmıştır. Çeşit ekonomisi yüksek teknoloji kullanımı sayesinde ortak girdi kullanılarak bir çok ürünün bir arada üretilmesinden doğmaktadır. Dolayısıyla birim maliyetlerde de düşüş sağlamaktadır.
    İleri teknolojiler sanayileşmiş ülkelerde üretilmekte bu da gelişmekte olan ülkeleri "teknoloji seçimi" ve " teknoloji transferi" gibi sorunlarla karşı karşıya bırakmaktadır.

    TEKNOLOJİ SEÇİMİ
    Teknoloji seçimi kuramsal olarak aynı çıkıyı ya da üretim düzeyini değişik girdi bileşimleri İle sağlayan teknolojik seçeneği belirlemeyi ifade eder. Ancak bu farklı girdi bileşimlerinin olması, kuşkusuz üretim faktörleri ya da girdiler arasında ika_e durumunun olmasına bağlıdır. Konuya bu açı¬ dan bakıldığında ikame durumlarına göre emek-yoğun ve sermaye-yoğun teknoloji tartışmasına girilebilir. Böyle bir tartışmada hiç kuşkusuz temel hareket noktası, ülkenin ya da bölgenin emek ve sermaye varlığının düzeyi olacaktır.
    Belirli bir mal ve hizmeti, belirli miktarda üretebilmek için birden çok teknik alternatif varsa, bu alternatifler arasında bir seçim yapılması ge¬rekir. Bu konu optimum (uygun) teknoloji seçimi olarak önemli bir karar alanını oluşturur. Konuya makro açıdan bakıldığında, teknoloji seçiminin, bir ülkenin iktisadi yapısına, ekonomin içinde bulunduğu üretim şekline, üretim gücüne ve üretim şartlarına, aynı zamanda ulaşılması gereken hedef¬lere uygun teknolojik bilgilerin hangileri olduğunun kararlaştırılması olayı olduğu karşımıza çıkmaktadır.
    Uygun teknoloji de göreli bir kavramdır. Sosyo-ekonomik koşullara bağlı olarak ülkeye, bölgeye ve sektöre göre değişir. Uygun teknoloji nedir sorusunun cevabı da kişiden kişiye, firmadan firmaya, sektörden sektöre değişecektir. Girişimciye göre en uygun teknoloji en çok karı getiren tekno¬lojidir. İşçi ve sendikacıya göre uygun teknoloji işsizlik yaratmayan ve ideal iş şartları yaratan teknolojidir. Tüketici için uygun teknoloji kendi tercihleri¬ne uygun olan veya hizmeti üreten teknolojidir. Ekolojiste, göre doğayı kir¬letmeyen, bozmayan ve gürültü yaratmayan teknoloji uygun teknolojidir (Demir, 1986:71-72).
    Bilinen teknolojiler arasında hangisinin en uygun olduğuna kim nasıl karar verecektir?
    Ulusal düzeyde teknoloji seçiminin belirleyicisi ülkenin sanayileşme stratejisidir. Uygulamada teknolojiler arası seçimi özellikle gelişmekte olan ülkelerde girişimci tek başına yapmaktadır. Teknoloji seçimi konusunda girişimcinin menfaatleri ulusal ekonominin menfaatleri ile çakışabilir. Seçi¬min tamamen girişimciye bırakılması doğru olmayabilir. Ulusal ekonomi açısından sahip olduğu önem nedeniyle devletin teknoloji seçiminde girişim¬ciye yol göstermesi faydalı olacaktır. Çünkü gelişmekte olan ülkelerde kü¬çük ve orta boy firmalar kendi açılarından bile olsa en uygun teknolojinin seçilebilmesi için gerekli bilgi, tecrübe ve maddi imkandan yoksundur. B u nedenle devlet, teknolojik gelişmelerin takibi ve teknoloji seçimi konusunda girişimciyi yalnız bırakmamalıdır. Devlet transfer edilecek teknolojilerin seçimi konusunda yol gösterici olmalıdır.
    Makro ve mikro açıdan bakılarak tek tek belirlenen teknolojik seçe¬neklere ilişkin bilgiler toplanarak ve değerlendirilerek en uygun teknoloji seçilmelidir. Teknolojiyi seçerken alternatif teknolojilerin, bütün özellikle¬riyle bilinmesi en uygun tercihin yapılması açısından çok önemlidir.
    Teknoloji sorunu gündeme geldiğinde en çok tartışılan konu da emek-yoğun tekniklerle sermaye-yoğun teknikler arasında nasıl bir se¬çim yapılması gerektiğidir? Emek-yoğun üretim tekniklerinin daha fazla istihdam alanı yaratacağı, daha az yatırım malı gerektirdiği için daha az dö¬viz kaybına yol açacağı üzerinde durulur. Yani emeğin bol ve ucuz olduğu yerde seçilecek teknolojinin emek-yoğun olması önerilir. Ancak uluslararası dış ticaretin yoğunlaştığı, rekabetin artığı, üretimde standardizasyonun ön plana çıktığı ve çağımızda üretim sistemlerinin mekanizasyondan otomasyo¬na geçtiği düşünülecek olursa, bu tür tartışmaların artık geçmişte kaldığını söyleyebiliriz. Dolayısıyla artık önemli olan ulusal ya da uluslararası pazarda rekabet edebilmek için çağdaş teknolojilere ayak uydurmaktır. Bunun yolu ise genellikle sermaye-yoğun teknolojiden geçmektedir. Ancak bu tür tekno¬lojik seçenekler arasında en uygun olanı belirlemek ve seçmek analitik bir yaklaşımdan çok, ülke ya da bölgenin genel koşullarına dayalı olarak çeşitli faktörler; işgücü, enerji, sanayinin durumu, çerçevesinde yapılacak bir de¬ğerlendirmeyi gerektirir.
    Bu faktörler çerçevesinde ülke, bölge ya da bulunulan sektörlerin temel koşulları göz önüne alınarak her teknoloji seçeneği tek tek değerlendi¬rilmeli ve optimal olan teknoloji seçilmelidir. Ancak hemen belirtilmelidir ki özellikle yeni teknolojilere dayalı yeni ürünler için seçilen teknolojinin üre¬tim için uygun olduğu araştırmalar, laboratuar, prototip ya da pilot üretim gibi çalışmalarla yani teknoloji değerlendirme yöntemiyle kesinleştirilmeli¬dir.
    Ancak sermaye-yoğun üretim tekniklerinin uzun dönemde daha fazla istihdam alanı yaratma gücü vardır. Sermaye-yoğun tekniklerin emeğin ve¬rimliliğinde daha hızlı artışlar sağladığı ve teknik düzeyin gelişmesine daha hızlı katkılarda bulunduğu hususları üzerinde de durulmaktadır (Erkök,1977:1l4-15). Yine de kalite ve standardizasyon konularında bu tür teknikler daha avantajlıdır.

    TEKNOLOJİ TRANSFERİ
    Gelişmekte olan ülkeler kalkınma hızlarının ve dış ticaret hacimleri¬nin artırılmasında çok önemli bir role sahip olan yeni teknolojilere, ancak teknoloji transferi yoluyla ulaşabilmektedirler. Teknoloji transferi, yeni bir üretim biriminin kurulması ve işletilmesi için gerekli ve gelişmekte olan ülkelerde kıt olan veya hiç olmayan teknik bilgi1erin transferi olarak tanımlanır.
    Teknoloji Transfer Yöntemleri
    Gelişmekte olan ülkelere çeşitli yollardan teknoloji transferi yapıl¬ maktadır. Teknoloji transferi piyasa mekanizması kanalıyla doğrudan olabi¬leceği gibi dolaylı yoldan da yapılmaktadır (Robinson, 1988:27-9; Erkök,1977:104-206; Demir, 1986:20-8 ; Kara, 1998:20-23). Bunlar:
    - Teknoloji içeren malların ve makina teçhizatın satın alınmasıyla,
    - Doğrudan yabancı sermaye yatırımları yoluyla,
    - Teknoloji Transfer Sözleşmeleri: Lisans anlaşmaları (know-how, patent, ticari markalar satın alınması), Yönetim sözleşmeleri, A¬nahtar teslim anlaşmalarıyla,
    - Stratejik ortalığın bir parçası olan teknoloji işbirliğiyle
    - Yerli yabancı sermaye ortaklığı (joint venture) yoluyla Taklit, kopya
    Yukarıda ki transfer yöntemlerinin bazılarını biraz açarsak, doğru¬dan yabancı sermaye gelişmekte olan ülkeler için önemli bir teknoloji trans¬fer aracı olarak görülmektedir. Doğrudan yatırımla gerçekleşen teknoloji transferi teknolojinin diğer yollarla transferine oranla daha avantajlıdır. Bu yolla transferi yapılan teknolojinin gelen ülkeye en önemli katkısı ülkenin dış kaynaklara bağımlılığını azaltması, yönetim bilgisi ve insan sermayesine birikim sağlamasıdır.
    Burada özellikle gelişmekte olan ülkelerin dikkat edecekleri konu, kullanılmış ve eski yatırım mallarının ülkeye girişine izin vermemeleridir. Çünkü bu tür yatırım mallarını satın almak ve girmesine izin vermek ülke sanayinin rekabet gücünü zayıflatmaktadır.

    Günümüzde dünya piyasalarındaki yoğun rekabet ortamında müca¬dele edebilmek büyük oranda yabancı sermaye ile (Çok Uluslu Şirket) işbir¬liği yapmayı gerekli kılmaktadır. Giderek artan uluslararası rekabette, kendi olanaklarını diğerinin olanaklarıyla birleştirmek suretiyle iki uluslararası ortak olarak faaliyet göstermek anlayışı günümüzde stratejik ortaklığa dö¬nüşmüştür. Gelişmekte olan ülkeler açısından 1980'lerden bu yana var olan ekonomik belirsizliklerle baş etmenin yolu olarak firmaların rekabet güçleri¬ni korumak ya da artırmak amacıyla özellikle teknolojide stratejik işbirliği¬ne gitmeye başlamış olmalarıdır.
    Burada amaç, ileri teknolojilerin kuruluşlar tarafından patent ve li¬sans anlaşmalarıyla, pahalı olarak elde edilmesi yerine, kendi aralarında ve yurtdışı kuruluşlarla üniversitelerin de yardımıyla ortak projeler oluşturarak ucuz ve üst düzeyde elde edilmesi ve uygulanması olmaktadır.
    Lisans yoluyla yapılan teknoloji transferlerinde yaygın görülen du¬rum alınan teknolojinin kullanımının çeşitli yönlerden sınırlandırılmasıdır. Örneğin teknolojiyi veren işletme tarafından transfer edilecek teknolojiyle üretilecek ürünlerin dışsatımı yasaklanabilir.
    Teknoloji transferi, teknolojinin yalnızca bir ülkeden diğerine akta¬rımı değil, bir süreçtir. Bu süreç, teknolojinin edinilmesi ile başlayıp özüm¬senmesi, iyileştirme-geliştirme ve yayma-yaratmayı kapsar.
    Teknoloji transferinde kullanılan yöntem, teknolojinin mahiyeti, veren firmanın stratejisi, alan firmanın teknolojiyi özümleme yeteneği ve alan ülke devletinin politikası gibi etkenlerce belirlenir (Somel, 1996: 152).
    Teknoloji transferi yalnızca bilginin alınması biçiminde düşünülmemelidir. Önemli olan alınacak teknolojinin çevreye uyması ya da uyum sağlaması ve özümsenmesidir. Ayrıca alınan teknolojinin üretim sürecinde kullanılacak makine, araç-gereç ve kişiler tarafında kabulü ve mümkün olan en kısa süre¬de özümsenmesi esastır. Eğitim ve bilim politikalarının bu özümleme yete¬neğinin gelişmesini etkileyeceği açıktır.
    Teknolojinin yayılması süreci transfer edilen teknolojinin firma tara¬fından geliştirilmesi ve diğer uygulama alanlarına yayması sırasında yer alır. Yaygınlaştırma sürecine, teknolojinin olgunlaşma süreci de denebilir.
    6.2. Teknoloji Transferinde Başarıyı Etkileyen Faktörler
    Teknoloji transferi gelişmekte olan ülkelerin belli başlı sorunlarından biridir. Gelişmekte olan ülkelerde teknoloji transferinde başlıca sorun uygun teknolojinin belirlenmesi ve teknoloji transferinin etkinliği olarak görülmektedir.
    ithal edilen teknolojinin yararlılığı ve elde edilecek kazanımlar, o teknolojinin ne kadar uygun seçildiğine ve ne kadar etkin ve verimli olarak yönetildiğine bağlıdır. Teknolojinin ve kaynağının uygun olarak seçilmesi, başarılı bir teknoloji transferi için çok önemli bir faktördür. Satın alınacak teknoloji seçilmeden önce alternatif teknolojiler ve kaynakları hakkında ayrıntılı bilgi toplanması ve her biri için maliyet analizleri yapılması gerekir (Kara, 1998 :22).
    Teknoloji öğrenilmesi gereken karmaşık bir teknikler topluluğudur. Toplumların bu yenileşmeye ve yenilikleri kabul etmeye elverişli bir ortam¬da olmaları gerekir. Yerli üretim faktörlerinin etkin bir şekilde işletemeyece¬ği kadar karmaşık bir teknolojiyi lisanslamak veya böyle bir sermaye malını ithal etmek, kaynak israfıdır ve öğrenme sürecine faydası yoktur. ithal edilen teknolojinin ülkenin öğrenme sürecine katkıda bulunması esas alınmalıdır.
    Eğer ithal edilen teknoloji onu satın alan ülkede güçlü ve güvenilir bir bilimsel ve teknik altyapı oluşmasına katkıda bulunmuş, ülkenin teknoloji düzeyini yükseltmiş ise, yapılan teknoloji transferi işlemi gerçekten başa¬rıya ulaşmış sayılır.
     
  7. ZeyNoO
    Melek

    ZeyNoO ٠•●♥ KuŞ YüreKLi ♥●•٠ AdminE

    Katılım:
    5 Ağustos 2008
    Mesajlar:
    58.480
    Beğenileri:
    5.784
    Ödül Puanları:
    12.080
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Muhasebe
    Yer:
    ❤ Şehr-i İstanbul ❤
    Banka:
    3.064 ÇTL
    KALKINMA VE PARA - SERMAYE İLİŞKİSİ​

    İKTİSADİ KALKINMADA PARA VE SERMAYENİN YERİ

    Giriş
    Ekonomik kalkınma süreci, yurtiçi ve yurtdışı kaynakların kullanıl¬ması ile finanse edilebilir. Özellikle 1970'li yıllarda ve 80' lerin başında, gelişmekte olan ülkelerin çoğu kalkınma uğraşılarını temel olarak uluslarara¬sı bankacılık sektöründen borç alarak finanse etmeye çalışmışlardır (Önder vd., 1993:71; Hermes, 1994:3). 1980'li yılların başında aşırı şekilde borçla¬nan bu ülkelerin finansal problemleri oldukça açık bir hale gelmiştir. Bu gelişmelerin bir sonucu olarak, gelişmekte olan ülkelerin büyük bir çoğunlu¬ğu yurtiçi finansman kaynaklarını aramayı ve geliştirmeyi öncelikli bir poli¬tika haline getirmişlerdir. Bu bağlamda, gelişmekte olan ülkelerde yurtiçi finansal piyasaların organizasyonunun, çalışmasının ve finansal kurumlarda¬ki gelişmelerin ekonomik büyümeyi etkilediği görüşüyle finansal politikalar bu doğrultuda geliştirilmeye başlanmıştır. Ancak, 1970'li yıllardan ve özel¬liklede 1980'li yıllardan sonra uygulanan ve özünde neo-liberal olan bu poli¬tikaların yarattığı makroekonomik istikrarsızlık ve dolayısıyla daha sıkça karşılaşılan finansal krizler, bu politikaların teorik tutarlılığını ve gelişmekte olan ülkelere uygunluğunu hem politika yapıcıları hem de akademik çevrele¬rin gündemine gelmesine katıda bulunmuştur.
    İktisadi kalkınmada, finansal sistem ve ekonomik politikalar merkezi bir öneme sahiptir. Bu bağlamda, finansal sistem modem bir ekonominin ihtiyacı olan hizmetlerin sunumuna katkıda bulunmaktadır. Örneğin, endüst¬riyel ve tarımsal çıktı, yalnızca yatırımlar için yeterli kaynağın varlığına değil, aynı zamanda bu fonları yatırımlara kanalize edecek mekanizmaların varlığına da bağlıdır. Diğer bir ifadeyle, finansal kaynakların transferi ve geliştirilmesi reel sektördeki ekonomik gelişme hızını etkilemektedir. Ayrıca finansal kaynakların etkin kullanımı, ekonominin diğer sektörlerinin gelişimine de katkıda bulunabilir.
    Bu bölümün amacı, birinci olarak iktisadi kalkınma sürecinde para ve sermayenin yerini teorik bir çerçevede ele almaktır. Bu bağlamda 1970 sonrası literatürü ve politikaları derinden etkileyen ve iktisadi kalkınmada para ve sermayeye öncekilerden oldukça farklı bir bakış açısı getiren finansal liberalizasyon okulunu daha iyi anlayabilmek için, para ve sermaye¬ye klasik ve keynesyen yaklaşımların bakış açısı çok kısa bir şekilde ortaya konacaktır. Finansal liberalizasyon hipotezinin ve bu yaklaşımı geliştiren modellerin teorik çerçevesini takiben, bu yaklaşıma karşı geliştirilen keynesyen ve yapısalcı eleştiriler ele alınacaktır. Aynı şekilde büyüme teori¬lerinin para ve sermaye konusuna nasıl yaklaştıkları da incelenecektir. Bu teorik çerçevenin ardından bir çok gelişmekte olan ülkede çeyrek asırdan fazla uygulanan finansal Iiberalizasyon politikalarının hangi kanallar ile is¬tikrarsızlığa yol açtığı ortaya konmaya çalışılacaktır.

    KLASİK VE KEYNESYEN YAKLAŞIMDA PARA VE SERMAYENİN YERİ
    Klasik yaklaşıma göre, ekonominin tam istihdam hasıla düzeyinde daima denge de olduğu kabul edilmektedir. Fiyatların esnekliği de bir diğer temel varsayımı oluşturmaktadır. Ayrıca cari faizin yatırım ve tasarruf eşitli¬ ğini sağladığı varsayılmaktadır. Klasik durumda parasal bir değişikliğin reel bir değişiklik yaratması (parasal bir değişikliğin refah düzeyini etkilemesi) söz konusu olmadığı için, bu durum paranın yansızlığı olarak nitelendiril¬mektedir. Diğer bir ifadeyle, toplam hasıla düzeyi toplam arz tarafından, fiyat düzeyi ise toplam talep tarafından belirlenmekte ve para sadece bir "örtü" olarak görülmektedir.
    Klasik yaklaşımın gelişmiş bankacılık sistemine sahip bir ekonomiye uygun biçimde genişletilmesi çabası olarak görülen ödünç verilebilir fonlar teorisi, para ve sermayenin iktisadi kalkınmadaki rolüne ilişkin literatürün temelini oluşturmaktadır (Studart, 1993:279). Bu teoride de mal, para ve sermaye piyasaları arasında uzun dönemde net ayırım öngören klasik geIe¬nek sürdürülmektedir. Tasarruf, hane halklarının dönemler arası tercihleri tarafından belirlenmektedir ve faiz oranı ile doğrudan ilişkilidir. Yatırımlar ise, sermayenin getiri oranının doğrudan fonksiyonudur ve diğer şeyler sabit iken, faiz oranı ile ters ilişkilidir. Dolayısıyla, denge, tasarruflara verilen faiz oranı ile sermayenin getirisinin eşitlendiği noktada sağlanmaktadır. Bu in¬sanların dönemler arası faydasını maksimize etmeleri için, yüksek faiz oran¬larında düşük faiz oranına göre daha çok tasarruf yapacakları anlamına geI¬mektedir. Tasarrufların yatırımları yönlendirdiği öngörülen bu teorik çerçe¬vede, arzulanan yatırımın sıkı para ve yüksek faiz oranları ile gerçekleştirile¬bileceği anlaşılmaktadır.
    Diğer taraftan, Keynesyen teori ise, düşük faiz oranları politikasını savunmaktadır. Faiz oranları, para piyasasında para arz ve talebi tarafından belirlenirken, yatırım tasarruf eşitliği gelir seviyesini belirlemektedir. Keynesyenlere göre, para arzındaki bir artış ekonomik birimlerinde ellerin¬deki nakitleri artıracak ve insanlar ellerindeki nakit fazlası ile bono satın alacaklardır. Bu bono fiyatlarını artırırken faizlerin düşmesine neden olacak¬tır. Faiz oranIarındaki bir düşüş ise, yatırımları uyaracak ve artan yatırımlar ise gelir düzeyini çarpan yoluyla yükseltecektir. DoIayısıyIa, artan para arzı, gelir seviyesini, ekonominin tam istihdam gelir seviyesinin aItında olduğu durumlarda, fiyatları etkilemeden artırmaktadır. Ekonominin tam istihdam seviyesinde olduğu durumda ise, para arzındaki bir artış klasik yaklaşımda olduğu gibi fiyatların yükselmesine neden olacaktır.

    FİNANSAL LİBERALİZASYON YAKLAŞIMINDA PARA VE SERMAYENİN YERİ
    1970'li yıllarda, iktisadi kalkınma sürecinde para ve sermaye, finansal gelişme modelleri içerisinde yer almıştır. Finansal gelişme modelle¬ri, varsayımlarını gelişmekte olan ülkelerin finansal özelliklerine ve finansal sektör politikalarına dayanmaktadır. Gelişmekte olan ülkelerin büyük bir kısmında, hükümetler finansal sektör üzerinde doğrudan kontrole sahip ol¬duklarından bir çok kısıtlama (restrktion) ve kontrol mekanizmaları geliştir¬diler. Diğer bir ifadeyle, gelişmekte olan ülkelerde uygulanan iktisat politi¬kalarının ortak yönlerinden birisini finansal piyasalara müdahale oluşturmak¬tadır (Galbis, 1977). Çünkü bu ülkeler bir açmaz içerisinde kalmış bulun¬ maktadırlar. Bir yandan, ekonomik kalkınmayı hızlandırmak için daha bü¬yük yatırımlara gereksinim duyarken, diğer yandan, finansal kaynakların yetersiz olması bu ülkelerin böyle büyük yatırım planlarını gerçekleştirmele¬ri önündeki en büyük engellerden birini oluşturmaktadır.
    Bu politikaların uygulanmasının hem politik hem de ekonomik ne¬denleri bulunmaktadır. Bunlardan en açık şekilde destek bulan ve keynesyen görüş diye kabul edilen teoriye göre, düşük faiz politikaları yatırımları artı¬racaktır. Bu sebeple bir çok gelişmekte olan ülke sermaye birikimini uyar¬mak için düşük ve sonuçta reel olarak negatif faiz politikalarını sürdürdüler. Yine aynı şekilde seçici kredi politikaları, sübvansiyonlar genel olarak uygu¬lanan diğer bazı kısıtlayıcı politikaları oluşturmaktadır.
    Piyasada arz ve talebe göre değerini alması gereken faizlere, hükü¬metler tarafından bilinçli olarak müdahale edilmiş ve faiz oranları enflasyo¬nun altında kalarak reel olarak negatif bir değer almışlardır. Genelde finansal sektördeki her tür kısıtlamayı, müdahaleyi kapsayacak şekilde de kullanılan, özelde negatif reel faiz politikaları şeklinde uygulanan iktisat politikalarını, McKinnon (1973) ve Shaw (1973)'den sonra, 'finansal baskı (financial repression)' olarak adlandırmak literatürde gelenek olmuştur. Bu spesifik tanım, daha sonraları finansal sektöre yapılan her türlü müdahaleyi ve kısltı ifade etmek için kullanılmıştır.
    McKinnon ve Shaw'a göre faiz oranlarına getirilen tavan uygulama¬sı ekonomide çeşitli olumsuzluklar meydana getirir (Emek, 2000: 62):
    - Düşük faiz oranları, bugünkü tüketimle (cari tüketim) gelecekteki tüketim karşılaştırıldığında bu günkü tüketim lehine bir sapma meydana getirir. Bu durum tasarrufları toplumsal refah açısından optimal seviyenin altında gerçekleştirir.
    - Potansiyel borç verebilecek kesim elde ettikleri tasarrufları düşük faizli banka mevduatları yerine doğrudan yatırım yapmaya ya da altın ya da döviz gibi getirisi daha çok olabilecek üretken olma¬yan alanlara yapabilirler.
    - Potansiyel ödünç fon alacak yatırımcılar arasına yüksek faizlerle borçlanmak istemeyen ve daha az getirili projelere sahip olan girişimciler de katılabilir.
    Diğer bir tartışma ise, finansal baskının gelişmekte olan ülkelerde kimi girişimciler tarafından daha düşük krediler kullanabilmelerine olanak sağlarken diğer girişimcilerin düşük faizle kredi kullanamamaları ekonomide ikili (dual) bir yapıya neden olacağı konusundadır. Finansal sektördeki kredi tayınlaması etkin olmayan alanlara yatırım yapılmasına yol açmakta ve yük¬ selen enflasyon nedeniyle negatif getirisi yükselen mevduatlar kredilerin yatırım için fon ihtiyacını karşılayamaz hale gelmesine sebep olmaktadır (Toprak, 1993: 20 ). Bu durum reel tasarruf aracı olarak finansal sistemin değil de, başka araçların kullanılmasını özendirmekte (döviz, altın, gayri¬menkul v.b.) ve tasarrufların finansal sisteme dönmesini engelleyerek siste¬min gelişimine sekte vurmaktadır. Dolayısıyla yatırımlarda etkinliğin optimaldan daha düşük seviyelerde gerçekleşmesine yol açılmaktadır.
    Diğer bir ifade ile, finansal baskının uygulandığı bir ekonomide; mevduat ve kredi faizleri genellikle reel olarak negatiftir, krediler rasyonel kriterlere göre verilmez, yeni finansal aletlerin geliştirilmesine izin verilmez ve finansal sektöre giriş oldukça kısıtlamıştır (Fischer, 1993). Collier ve Mayer (1989), bu finansal politikaların, kaynakların tahsisini ve kontrolünü iyileştirmek ve kamu kesimini düşük maliyetle finanse edebilmek için hü¬kümetler tarafından kullanıldığını belirtmektedir.
    Finansal sektöre müdahale nedenlerinin artmasının ardında ekono¬mik ve politik nedenler bulunmaktadır. Özellikle, talep yönetimi teknikleri¬nin başarısı ya da Keynesyen görüş olarak adlandırılan iktisadi anlayış düşük reel faizleri popüler hale getirmiştir. B u yüzden bir çok gelişmekte olan ülke yatırımları artırabilmek için suni olarak düşük faiz (negatif reel faiz) politi¬kaları uygulamışlardır (Galbis, 1979; Fry, 1978). Bu yaklaşım, seçici (selektif) kredi kontrolleri ve sübvansiyonlar gibi müdahaleci politikalara bir zemin oluşturmakta ve devletin hangi politikaların uygulanacağı, destekle¬neceği ve uygunluğu konusunda üstün bir bilgiye sahip olduğunu kapalı bir anlayışla dile getirmektedir (Kar, 200 la).
    Roubini ve Sala-i Martin (1995), finansal baskının gerekçelerini şu şekilde sıralamaktadırlar. Birincisi, devlet fahiş faiz oluşumunu engelleme kanunları çıkarmak zorunda olduğundan faizlerin piyasa güçleri tarafından belirlenmesi engellenmiş olabilir. İkincisi, sıkı kontrol ve bankacılık siste¬mindeki düzenlenmelerin parasal otoritelere para arzının kontrol altında tu¬tulmasına daha fazla olanak tanıyacağına olan anlayıştır. Üçüncüsü, devletin optimal tasarrufun ne kadar olacağı, hangi yatırımların yapılacağı gibi konu¬larda piyasalardan ve özel bankalardan daha üstün bilgiye sahip olduğu dü¬şüncesidir. Dördüncüsü ise, piyasa güçlerince oluşacak faiz oranlarının al¬tında bir faiz oranı şeklinde tanımlanan finansal baskının hükümetin borç servis maliyetini azaltmasıdır.
    Nedeni ve gerekçesi ne olursa olsun, finansal baskı politikaları McKinnon (1973) ve Shaw (1973) tarafından ciddi bir şekilde eleştirilmiş ve finansal sektörde liberalizasyonun gerçekleştirilmesi önerilmiştir.
     
  8. ZeyNoO
    Melek

    ZeyNoO ٠•●♥ KuŞ YüreKLi ♥●•٠ AdminE

    Katılım:
    5 Ağustos 2008
    Mesajlar:
    58.480
    Beğenileri:
    5.784
    Ödül Puanları:
    12.080
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Muhasebe
    Yer:
    ❤ Şehr-i İstanbul ❤
    Banka:
    3.064 ÇTL
    KALKINMA VE KÜRESELLEŞME İLİŞKİSİ​

    1.KÜRESELLEŞME VE KALKINMA


    GİRİŞ
    İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra devletin lokomotif görev üstlendiği, büyüme ve ithal ikameci sanayileşme gibi orta/uzun dönemli amaçların dü¬şünce örgüsünü yapılandırmaya yönelen kalkınma iktisadı ve kalkınma idea¬li, 1970'li yıllardan itibaren giderek önemini yitirmiş görünmektedir. Bunun yerine, devletin ekonomideki rolünün minimize edildiği, dışa dönük sanayi¬leşme/gelişme ve dünya ekonomisiyle bütünleşme/küreselleşme amaçları ikame edilmiş ve piyasa odaklı çözümler ve kriz yönetimi gibi kısa dönemli çözüm önerileri kabul görmeye başlamıştır. Bu çalışma, dünyanın yaşadığı son otuz yıllık dönemde küreselleşme-kalkınma ile ilgili gelişmeleri çeşitli boyutlarıyla incelemeyi amaçlamaktadır. Bunun için önce küreselleşme kav¬ramı tarihsel bir yaklaşımla ele alınmış ve daha sonra çeşitli boyutlarıyla gelişim süreci gözden geçirilmiş, ardından küreselleşme sürecinin çeşitli göstergeler çerçevesinde gelişmekte olan ülkelerin amaçlarıyla ne derece örtüştüğü irdelenmiştir.

    KÜRESELLEŞME: ÇOK BOYUTLU BİR KAVRAM
    Küreselleşme son zamanların popüler terimidir. Aslında siyasi küreselleşmeyi de işin içine katarsak yüzyıldan daha uzun bir geçmişi olan bir süreci tanımlamamız gerekebilir (Yusuf vd., 2000: 3).
    1970'li yıllardan başlayarak hız kazanan ve elektronik/bilgi-işlem ve iletişim teknolojilerindeki güçlü değişimin yardımıyla bütün dünyayı tek bir pazara çeviren küreselleşme olgusunu, "ulusal ekonomilerin dünya piyasala¬rıyla eklemlenmesi ve bütün iktisadi karar süreçlerinin giderek dünya kapita¬lizminin sermaye birikimine yönelik dinamikleriyle belirlenmesi" şeklinde tanımlamak mümkündür (Yeldan, 2001: 13).
    "Daha iyi bir terim bulunamadığı için" "küreselleşme" olarak tanım¬lanan bu olgu yazarların kaleminde dile geldiği anlarda bile evrimini sürdür¬düğü için (Faik, 2001: xix) kaotik bir ortamda varlığını devam ettirmektedir. Ekonomik etkinlik ve tartışmalarda, siyasal mücadele ve platformlarda, sos¬yal teoride ve sayısız toplumsal hareketlilikte karşımıza çıkan küreselleşme kavramı, sosyal bilimcilerin 20. yüzyılın son yıllarını karakterize eden eko¬nomik, politik, sosyal ve kültürel devinimlerini tanımlamakta öne çıkardıkları bir ana kavram olmuştur (Kızıiçelik, 2003: 1).
    Wallerstein, Samir Amin ve Roland Robertson gibi sosyologlar küreselleşmeyi kapitali/inin temelleri ve tarihsel gelişim süreci ile ilişkilendir-mekıe, küreselleşmenin yeni bir olgu olduğunu reddederek "yüzyıllardır sistemin en temel özelliklerinden biri olduğu halde, daha yeni keşfedildiğini" (Wallerstein), küreselleşmenin "beşyüz yıl önce Amerika'nın fethi ile başla¬yıp Aydınlanma Çağı'nın evrenselliğinde devam eden bir süreç olduğunu" (S. Amin) iddia etmektedirler (Kızılçelik, 2003: 56). Bazıları da küreselleş¬me sürecinin geç-ortaçağ sonunda Avrupa'da Rönesansın başlaması ve ulu¬sal devletlerin kurulduğu yıllarda başladığını ileri sürer (ECLAC, 2002: 18). Küreselleşme terimi, kamu söyleminde giderek artan bir duygusal yük de taşımaya başlamış, bazıları için barış ve demokratikleşmede çığır açarak uluslararası sivil toplum söylemini gerçekleştirecek bir anahtarı, bazıları için ise güçlü bir ülkenin ekonomik ve siyasal egemenliğini ve bunun kültürel yansıması olarak "metastazla her yere yayılmış bir tür Disneyland'ı andıran türdeşleşmiş bir dünyayı ve kültürel bir Çernobil'i" çağrıştırmaktadır (Berger, 2003: 10). Öyle görünüyor ki küreselleşmeye kötü anlam yükleyen¬ler çoğunlukla faydalarını görmezden gelirken, küreselleşme yandaşları ise daha "dengesiz" bir yaklaşımla ilerleme ile küreselleşmeyi aynı anlamda kullanmaktadır (Stiglitz, 2002: 27).

    2. FİNANSAL, TİCARİ, EKONOMİK, SİYASİ VE HUKUKİ, SOSYAL KÜRESELLEŞME

    Ekonomik, siyasal ve kültüre! alanlarda içinde var olunan, uluslara¬rası, ulusal ve toplumlar arası ilişkilerde yaşanan değişim ve dönüşümler "küreselleşme süreçleri" olarak tanımlanırsa, küreselleşme, '"yaşadığımız dünyada, uluslar, toplumlar ve yerel gruplar arası karşılıklı ilişkilerin ve etkileşimlerin genişlemesi, derinleşmesi ve hızlanması ile ilgili tüm eğilimle¬ri ve olguları" kapsayıcı bir şekilde temsil etmektedir (DPT, 2000: 1). Bu durumda, kavramın daha iyi anlaşılabilmesi ve ayrıntılarına girilebilmesi için sınıflandırılarak incelenmesi bir gereklilik olmaktadır. Küreselleşmeyi başlı¬ca dört ana başlık altında irdelemek mümkündür:
    • Ekonomik küreselleşme
    • Siyasi ve hukuki küreselleşme
    • Sosyo-küllürel küreselleşme
    • Bilimsel ve teknolojik küreselleşme
    Şimdi kısaca, bu küreselleşme unsurlarının neleri kapsadığını inceleyelim.

    Ekonomik Küreselleşme
    Ekonomik küreselleşme başlıca üç alt süreci kapsamaktadır. Üretimin ve ticaretin küreselleşmesi ve finansal küreselleşme.
    Dünya ekonomisi üzerine yapılan gözlemler, son iki yüzyılda iki farklı "salınım" altında iki küreselleşme evresinin yaşandığını ortaya çıkar¬maktadır (Dollar. 2001, 2; Yeldan, 2003: 431 vd). Bunlardan birincisi. 1870-1914 yılları etrafında yani sanayi devriminin ardından yaşanmış olan dö¬nemdir ve bu dönemin temel özelliği dramatik bir biçimde düşen ulaşım maliyetleri ve serbest ticaret nedeniyle büyük bir dış ticaret hacmi patlaması ve buna paralel olarak emek ve sermayenin önemli ölçüde hareketli hale gelmesidir (EGLAC, 2002: 18). Bu süreç, 18. yüzyıla kadar dünya üretimi¬nin lideri olan Hindistan gibi bazı ülkelerin geride kaldığı ancak İngiltere ve ABD gibi güçlerin ön plana çıktığı ve gelir eşitsizliklerinin arttığı bir dünya ekonomik görüntüsü ile sona ermiştir. Birinci küreselleşme evresinin temel özelliği mal ticaretinin oldukça belirgin ve düzenli kalıplar çerçevesinde yapılması, sistemin ise ileri sanayi ülkelerinin imalata dayalı üretimine ve yine bunların az gelişmiş ülkelerden hammadde ve temel gıda ithal etmesine bağlı olmasıdır. 1980 sonrasında yaşanmaya başlayan ikinci evre ise diğeri¬nin aksine karmaşık bir yapı arzetmekte, birincisi reel mal ve altın standardı¬na dayalı bir işleyişe sahipken bu ikinci evrede ulusal paraların değişim değerleri reel hiçbir mal tarafından desteklenmeyen bir ölçeğe bağlanmaktadır (Yeldan, 2001: 19).
    Küreselleşmenin ve uluslararası ekonomik bütünleşmenin derecesi çeşitli göstergeler ve metotlar çerçevesinde saptanabilmektedir. (Herring ve Litan, 1995; Harris. 1995; Kearney, 2004; Prasad vd.,2003:12). Biz de ça¬lışmanın bu kısmında ekonomik küreselleşmenin çeşitli boyutlarını inceleyeceğiz.

    a.Ticaretin Küreselleşmesi
    Her ne kadar uluslararası ticaretin büyük kısmını gelişmiş ülkeler kendi aralarında yapıyor olsalar da (Yeldan, 2001: 17) ikinci küreselleşme evresinde uluslararası ticaretteki artış hızında önemli gelişmeler gerçekleş¬miştir. Bunun nedenleri arasında soğuk savaşın sona ermesinin ardından merkezi planlamaya dayalı ekonomilerin piyasa ekonomisine yönelmesi, ulaşım ve iletişimin kolaylaşması ve maliyetlerinin düşmesi, dünya nüfusu¬nun artışı gibi olguları saymak mümkündür. Aşağıda yer alan Tablo l'de görüleceği üzere dünya mal ticaretindeki artış, dünya üretimindeki (GS.MH) artışın önünde seyretmektedir.Dünya reel üretimindeki artış. 1948'den 1997'ye kadar ortalama %3,7 artarken dış ticaretteki artış oranı %6 olmuş¬tur. Bu demektir ki, aynı dönemde hasıla 6 kat, ticaret 17 kat artmıştır. Dış ticaret hacminin GSMH'ya oranı 1985-97 döneminde gelişmiş ülkeler için %16,6 iken ^24.1'e. gelişmekte olan ülkelerde ise %22.8'den %38,1'e çık¬mıştır (DPT, 2000: 23-24).

    b.Üretimin Küreselleşmesi
    Ekonomik küreselleşmenin bir başka boyutu üretimin küreselleşme-sidir. Üretimde küreselleşme, şirketlerin sınır ötesinde bağlı şirket kurarak, yatırım yaparak, iştirake girerek veya fason imalat anlaşmaları yoluyla üretim faaliyetlerini çeşitli ülkelere yaymaları, üretimin farklı aşamalarını ve şirketin üretim, pazarlama ve finans gibi birbirinden farklı işlevlerini başka ülkelerde yerine getirmeleridir (Somel, 1996: 83). Özellikle çok uluslu şir¬ketlerin, küresel boyutta kâr planlarını yapmalarını izleyerek diğer ülkelerde doğrudan sermaye yatırımı yapmaları şeklinde işleyen bu süreç gelişmiş ülkelerin kendi aralarında ve gelişmekte olanların da kendi aralarında olmak üzere ayrı ayrı ele alınabilir. Aşağıda yer alan Şekil l'de, J990'lı yılların başında doğrudan yabancı yatırımın toplam biriktirilmiş stokunun %75'ini.n ve akışının %60'ının yalnızca Kuzey Amerika, Avrupa ve Japonya'da top¬landığı ve bunların uluslararası yatırımın hem kaynağı hem de yönlendiricisi olarak baskın durumda olduğu görülmektedir (Hirst ve Thompson, 2000: 91).
    Doğrudan uluslararası yatırımların gelir akışında gerçek hızlanmanın 1985'ten sonra kendini gösterdiği ve yıllık 50 milyar dolarlık bir ritim ile 1989-1990 yılları arasında 200 milyar dolara. 1991-1992 yıllarındaki durak¬lamadan sonra I998'de 640 milyar dolara ulaştığı görülür. Doğrudan ulusla¬rarası yatırımların büyüme hızı dünya ticaretindeki büyümenin iki katı. küresel GSYİH'nın büyümesinin ise üç katına ulaşmıştır (Adda, 2002: 87). UNCTAD verilerine göre 1998 yılında 60.000 çok uluslu şirket tarafından kontrol edilen 500.000 ticaret zincirinin küresel cirosunun 11.000 milyar dolar olduğu tahmin edilmiştir ki, dünya mal ve hizmet ticareti için bu rakam 7.000 milyar dolardır ve bu durum küresel GSYİH'da uluslararasılaşmış üretimin ağırlığının %9 dolaylarında olduğuna işaret etmektedir (Adda, 2002: 88).
    Çok uluslu şirket merkezlerinin %90'ı gelişmiş ülkelerdedir. 1990'lann başında bunların %70'i on dört kalkınmış OECD ülkesindedir. ABD Ticaretinin %80'i çok uluslu şirketler tarafından yönetilmekte ve ABD ticaretinin üçte birinin çok uluslu şirketler arası ticaretten oluştuğu tahmin edilmektedir (Bonturi ve Fukasaku, 1993'ten aktaran Hirst ve Thompson, 2000: 81).
    Doğrudan uluslararası yatırımların gelişmekte olan ülkelere yönelik seyrinde dikkat çekici olan unsur, güçlü yoğunlaşmadır. 1998 yılında geliş¬mekte olan ülkelere yapılan doğrudan uluslararası yatırımların %70'inin Çin. Brezilya, Meksika, Arjantin, Polonya, Şili, Malezya, Venezuela, Rusya ve Tayland'a yöneldiği görülmektedir ki bunda Çin'in tek başına aldığı pay dikkat çekmektedir (Adda. 2002: 93). Tablo 2'den görüldüğü gibi doğrudan uluslararası yatırımların akış hızı bütün ülkelerde hızla artmaktadır. Geliş¬mekte olan ülkelere giriş yapan doğrudan yatırımlarda en büyük payı Uzak¬doğu Asya ve Latin Amerika almaktadır.

    c.Finansal Küreselleşme
    Ekonomik küreselleşmenin diğer önemli ayağı finansal piyasalardaki küreselleşme ve finansal entegrasyon sürecidir. Önce gelişmiş ülkelerin ve daha sonra gelişmekte olan ülkelerin dış ticaret ve sermaye hareketlerini düzenleyen kuralları serbest hale getirmeleri ve buna paralel olarak iletişim ve elektronik teknolojilerindeki hızlı gelişmelerin yaşanmasının ardından bankalar dışındaki mali kuruluşların da küresel finans piyasalarına katılması finansal küreselleşmeyi başlatan ve hızlandıran sebeplerdir (DPT, 2000: 35).
    Finansal küreselleşme ile birlikte, zaman içinde önemli ekonomik etkileri (Prasad vd., 2003) ortaya çıkacak olan bir süreç başlamış, finansal hizmetler sektöründe daha önce var olan bankacılık, sermaye piyasası ve sigortacılık gibi alt piyasalar arasındaki sınırlamalar ortadan kalkmaya başlamış, dolaylı finansman yerini doğrudan finansmana bırakma eğilimine girmiş ve bunun sonucunda menkul kıymetleştirme uygulamaları ağırlık kazanmıştır (Alp, 2000: 68).
    Uluslararası finansal bütünleşme ile ilgili olarak yapılan bir çalışma¬da (Lane ve Milesi-Ferreti, 2001) 1970'li yıllardan itibaren sermaye üzerin¬deki sınırlamaların sanayileşmiş ülkelerde 1990'lı yılların sonuna doğru neredeyse ortadan kalktığı, gelişmekte olan ülkelerde ise 1970'lerin başında¬ki değerin yaklaşık üçte birine indiği saptanmıştır.
    Aralarında bazı niteliksel farklılıklar ön plana çıksa da, uluslararası sermaye hareketlerinin akışkanlık hızındaki artış daha önce sözü edilen küre¬selleşme evrelerinin her ikisinin de belirleyici özelliğidir (Yeldan, 2001: 19). Aşağıda yer alan Tablo 3'de global sermaye hareketlerinin seyri izlendiğin¬de, artan büyüme dikkat çekmektedir.
    1984-1989 döneminde 13,5 milyar dolar olan net özel sermaye akımları 1996 yılında 214,9 milyar dolara kadar çıkmış, ve daha sonra küresel krizin etkisiyle bir miktar düşmüş ve 1997'de 123,5 milyar dolara ulaşmıştır. Benzer eğilim net portföy yatınmlarında da gözlenmektedir. Günümüzde finansal sermayenin akışkanlığı öylesine uyarılmıştır ki, 1980'lerin sonların¬da bir gündeki hacmi 190 milyar dolar olan dünya döviz piyasası işlemleri bugün 1.7 trilyon dolara ulaşmıştır (Yeldan. 2001: 19).

    1990-1998 yıllan arasında 1083,6 milyar doları 16 yeni-gelişen pi¬yasa ekonomisine olmak üzere tüm gelişmekle olan ülkelere toplam 1890,6 milyar dolarlık bir sermaye girişi yaşanmıştır ve aynı dönemde sermaye çıkı¬şının 577,2 milyar dolar olduğu düşünülürse net sermaye girişinin 1313,4 milyar dolar düzeyine geldiği görülmektedir (Yeldan, 2001: 21).
    Sermaye girişinin ülkelere faydası olabileceği gibi, bir takım riskleri de içermesi nedeniyle fınansal küreselleşme oluşumu iki yönlü bir olay ola¬rak görülebilir (Alper ve Öniş, 2001: 204). Finansal küreselleşmeyi, en ge¬lişmiş devletlerin, dünya ekonomisini çok taraflı düzenleme sistemi çerçeve¬sinde yerleştirdikleri düzenlemelerin sınırlarını çizme süreci şeklinde de analiz etmek ve yorumlamak mümkündür. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında karşılaştığımız kontrol dışı ve istenmeyen şu ekonomik gelişmeler, finansal küreselleşmenin de katalizörleri olmuştur: 1960'lı yıllarda ABD kaynaklı kontrolsüz sermaye çıkışları, 1970'li yıllarda ortaya çıkan petrol krizleri ve 19S()'li yıllarda gelişmekte olan ekonomilerin borç krizi ile ABD'nin aşırı borçlanması (Adda, 2002: 102).

    Siyasi ve Hukuki Küreselleşme
    Küreselleşme 20.Yüzyılda birdenbire ortaya çıkan bir gelişme değil¬dir, küreselleşme yüzyıllardan beri vardır ve günümüzdeki önemi küresel¬leşmenin hız kazanmasından kaynaklanmaktadır. Küresel bir "dünya siste¬mi" özlemi 19. Yüzyıldan önce Pax Romana ve Pax Ottoman egemenlikle¬rinde vücut bulmuş ve l*tüm dünyayı kapsayan ve etkileyen" modern anlam¬daki küreselleşme deyimi Pax Britannica ile 19. Yüzyıl İngiltere'sinin geliş¬tirdiği dünya düzeni şeklinde yaşanmıştır (DFP, 2000: 50).
    21.Yüzyılda, küreselleşme bütün unsurlarıyla güç kazanırken dünya siyasal ve askeri sistemi de tek kutupluluğa doğru gitmektedir. Bu süreçte yeni siyasal oluşumlar ortaya çıkabilir ve bazı ülkelerde yukarı doğru ani sivrilmeler veya güç kayıpları ortaya çıkabilir, ancak yeni dönemin ortak özelliği "belirsizliğin" egemenliğidir. Küresel iletişimin neredeyse devrim denilebilecek hızdaki gelişimi, dünyada demokrasinin ve insan haklarının önünü açarken ulusal egemenlikler sarsılmakta, coğrafi sınırlar önemsiz hale gelmekte ve toplumlar birbirlerine karşı daha bağımlı hale gelmektedir. "Mesafenin/mekanın daralması yönünde bir eğilimi de gösteren küreselleş¬me, "dünya toplumu"nun oluşmasını teşvik eden dinamikleri de barındırır¬ken yerel-ulusal-küresel düzeydeki olayların etkilerinin içindeki oluşumunu da gerçekleştirmektedir. Mülk temeline dayalı ulus-devletler. egemenlikleri¬ni geleneksel olarak alıştıkları gibi sürdürememekte. kurallarını kendilerinin oluşturamadığı bir ortamda uluslar üstü hukuk, uluslararası/bölgesel örgütler ve çok uluslu şirketlerin gittikçe artan baskısını hissetmektedirler (DPT, 2000: 55). Artık devlet kavramı da değişmekte ve küresel dünyanın gereksi¬nimlerine göre yeniden şekillenmektedir.

    Sosyal ve Kültürel Küreselleşme
    Küreselleşmeyle birlikte, ekonomisi güçlü ülkelerin katsayısı daha fazla olmak üzere, ülkelerin birbirlerini sosyal ve kültürel olarak etkileme dereceleri artmıştır. Ekonomide olduğu gibi, sosyal ve kültürel normlar da giderek tek bir eksene oturmakta, iletişim teknolojilerinde de başı çeken gelişmiş ülkelerin yaşayış/düşünüş biçimleri ve kültürel değerleri, toplumun ve insanın birbirlerine bakış açılarını özetleyen sosyal değerleri gelişmekte olan diğer ülkeleri derinden etkilemektedir. Yaşadıkları kültürel depreme karşı bazıları militan bir tutumla karşı çıkmaktadır, oysa bu tutumun maliyeti gerçekten çok yüksektir, çünkü "küresel kültürün tümüyle dışında kalmak küresel ekonominin de neredeyse tümüyle dışında kalmayı" gerektirmektedir (Berger, 2003: 18). Bu nedenle Çin gibi bazı ülkelerde küreselleşme parti-devletin amaçları içinde önemli bir yeri olan modernleşme projesi kapsa¬mında yeniden yorumlanırken (Yan. 2003: 55), Tayvan'da devlet küresel¬leşme lehine "hızlandırıcı" ve "özendirici" rol üstlenmekte (Hsiao, 2003: 75), Japonya'da küreselleşme karşısında olumlu anlamda "reform"un gerekli ve meşru olduğu vurgulanmaktadır (Aoki, 2003: 96).

    Bilimsel ve Teknolojik Küreselleşme
    Gelişmiş ülkelerin bilim ve teknoloji kültürü, bilimsel süreçle ilgili akademik akımlar, doğrudan uluslararası yatırımlar ve üretim sistemlerinde¬ki yansımalar gibi çeşitli yollar ile gelişmekte olan ülkeleri etkilemektedir.
    Dünyadaki üretim sistemlerinde 1970'lerde ortaya çıkan değişimin çekirdeğini, mikro-elektronikteki gelişmelerin ivmelendirdiği programlana¬bilir otomasyon teknolojileriyle donanmış yeni sınai üretim örgütlenmeleri oluşturmuş, bilgisayar destekli ve nümerik kontrollü tasarım ve üretim sis¬temleri esnek ve hatasız bir üretim süreci ortaya çıkarmıştır. Teknolojik kü¬reselleşme, sanayi stratejilerini köklü bir biçimde etkilemekte, sınai yeniden yapılanmayı şekillendirmekte, yeni ekonomik faaliyet alanları kurulmasına aracılık etmektedir (Eser, 1995: 7-9). Teknolojik küreselleşme sadece üretim sistemlerini değil, istihdamın boyutlarını ve işgücü piyasalarının karakterini de değiştirmekte, iş süreçleri ve organizasyonu da yeni sisteme uyum sağla¬yacak mekanizmalar geliştirmektedir.
    Bilimsel ve teknolojik küreselleşmenin avantajlarından gelişmekte olan ülkelerin yararlanma derecesinin sorgulanması oldukça çetin bir tartışma alanı oluşturmaktadır. Çünkü bilim ve teknolojinin üretiminde ve gelişti¬rilmesinde gelişmekte olan ülkelerin edilgen bir konumda olduğu iddia edilmektedir.

    3.KÜRESELLEŞMENİN VAADLERİ
    Birinci kuşak kalkınma ekonomisi olarak adlandırılan 2.Dünya Sa¬vaşı sonrası kalkınma ekonomisi (Şenses, 1996: 103-107), kaynak mobilizasyonunu temel alan ve dolayısıyla düşük üretim/istihdam/büyüme sorunuyla karşılaşan ekonomilerin bu sorunları gevşek para politikası, açık bütçe, kamu harcama ve yatırımlarında artış, gelir dağılımında iyileştirme gibi önlemlerle çözebileceklerini ileri süren ve kısaca Keynesci politikalar adı verilen önlemleri içeriyordu. Temel vizyonu kişi başına reel gelirin an¬ması olan bu politikalara göre oluşturulan modellerin kilit noktası sermaye birikimiydi ki, Harrod-Domar Büyüme Modeli ve Solovv'un Büyüme Muha¬sebesi, sermaye ile ilgili büyüklüklerin kontrolünde baş rolü üstleniyordu. Sermaye birikimine dayalı diğer modeller arasında Levris'in "çift sektör ve sınırsız emek arzıyla kalkınma", Rosıow'un "büyümenin aşamaları", Nurkse'nin "dengeli büyüme". Rosenstein-Rodan'ın "dışsal ekonomiler ve big pıısh", Singer-Prebisch-Myrdal'ın "ticaret hadleri ve ithal ikamesi". Leibenstein'ın "kritik minumum çaba", Chenery'nin "iki açık" modelleri de sayılabilir (Han ve Kaya. 2002; 223-233; Parasız, 2003: 3-5).

    Kaynak mobilizasyonunu öngören modeller, devletin ekonomiye sistemli müdahalesini içeriyordu. Talep yönlü makro ekonomik politikaların uygulanması için gerekli sosyal ve siyasal düzenin tesisi, sonuçla Refah Devleti adı verilen, devletin ekonominin hemen her alanında var olduğu ve varolmasının da ekonomik politikaların uygulanabilmesine zemin oluşturdu¬ğu bir sistem ortaya çıkardı. Bu sistem, Keynesci reçeteler için uygulama rahatlığı sağlarken yapılandırılan sosyal güvenlik ağı ve toplum refahı için kurulan mekanizmalar sayesinde birbirini besleyen toplumsal çözüm eksen¬leri meydana getirmekleydi. Gelişmiş ülkelerde refah devleti güç kazanırken gelişmekte olan ülkelerde ithal ikameci sanayileşme stratejisi uygulanıyor, yoğun ve planlı devlet müdahalesi, karma ekonomik sistem ve korumacılık ayakları üzerinde büyüme-kalkınma ideallerine ulaşılmaya çalışılıyordu (Şayian. 1995).
    Gelişmiş ülkelerde Refah Devleti, gelişmekte olan ülkelerde ithal İkameci Sanayileşme Stratejisi. 1970'li yıllardaki petrol krizlerinin ardından yaşanan ve bir türlü çözülemeyen stagflasyon sorunundan sorumlu tutuldular. Refah Devletinin piyasa ekonomisinin temel ilkelerini işlemez hale ge¬tirdiği, ithal ikameci ve korumacılığa dayalı sanayileşme stratejisinin ise gelişmekte olan ülkeleri verimsiz, rekabet gücü düşük, dışarıya bağımlı ve dış borç sorunu ile boğuşan bir ekonomik yapı ortaya çıkardığı iddia edildi ve tartışıldı (Han ve Kaya. 2002: 259-277; Şayian, 1995).
    l970’li yıllarda yaşanan petrol krizlerinin ardından gelişmiş ülkeler¬de görülen yaygın stagflasyon ve gelişmekte olan ülkelerin dış borçlarındaki artışa rağmen kalkınma hızlarının yeterli ölçülere ulaşamaması küresel bo¬yutta yeni çözüm arayışlarına girilmesine yol açmıştır. Gelişmiş piyasa eko¬nomilerinde ekonomik krizin anahtarı Neo-liberal/Arz Yanlı Ekonomi poli¬tikalarında aranmış, krizin sorumlusu olarak Refah Devleti ilan edilmiş ve ağırlıklı olarak ekonomide devletin boyutlarının küçültülmesine Önem veril¬miştir. Gelişmekte olan ülkelerde ise. 1980'li yılların başlarında uygulanma¬ya başlanan ancak derli toplu çerçevesi 1980'li yılların sonlarında oluşturu¬lan ve kısaca Washington Uzlaşması adı verilen bir dizi önlemin, gelişmekte olan ülkeleri daha üst refah düzeylerine çıkaracağı varsayılmıştır (Parasız, 2003: 7).
    Washington Uzlaşması, IMF, Dünya Bankası ve ABD Hazinesi ara¬sında varılan, ekonomik kalkınma ve istikrara farklı bir bakış getiren ve "mantrası serbest piyasa olan politikalar demetidir (.Stiglitz, 2002: 37). Uzlaşmanın çerçevesi içindeki politikaların çoğu 1945 sonrasından 1980'lere kadar çok hızlı büyüyen, ancak daha sonra açık bütçe ve yüksek oranlı enf¬lasyon sorununa saplanan Latin Amerika ülkeleri için geliştirilmiş ve ağırlık merkezi de bu nedenle aşırı devlet müdahalelerinin önlenmesi olmuştur. Latin Amerika ülkelerine özgü olarak geliştirilen bu fikirlerin daha sonra dünya geneline uygulanabileceği varsayılmıştır (Stiglitz. 2002: 37-38).
    Washington Uzlaşması'nın temel unsurları şunlardır: (Worldbank, 2000: 62-63; Williamson, 1993: 252-253; Parasız. 2003: 9-10).
    • Finansal ve ticari liberalizasyon
    • Kamuda mali disiplin
    • Vergi reformu
    • Doğrudan yabancı yatırımların teşviki
    • Piyasa ekonomisinin işlerliğinin ve rekabetin sağlanması
    • Deregülasyon ve özelleştirme
    • Faiz oranlarının serbestleştirilmesi, rekabet edebilir döviz kuru
     

Sayfayı Paylaş