1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Öykü Karıncalar ve İnsanlar

Konusu 'Zekeriya ÇAVUŞOĞLU' forumundadır ve YoRuMSuZ tarafından 23 Nisan 2009 başlatılmıştır.

  1. YoRuMSuZ
    Avare

    YoRuMSuZ Biz işimize bakalım!

    Katılım:
    7 Haziran 2006
    Mesajlar:
    24.415
    Beğenileri:
    7.323
    Ödül Puanları:
    11.330
    Cinsiyet:
    Bay
    Banka:
    8.713 ÇTL
    “Bir olmayı, bir olup güçlüklere karşı inançlı bir direnişle karşı koymayı; umutsuzlukları mutluluğa, sevgisizliği sevgiye döndürmeyi bilenleredir bu öykümüz.”

    “Bir varmış bir yokmuş” dîye başlar masallar, biz de masalımızı öyle başlatalım. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, uzak, çok uzak ülkelerin birinde bir yaşlı adam ve torunu yaşarmış. Yaşlı adam güngörmüş, gerçeği bilmiş, ak sakallı, temiz yüzlü bir İhtiyarmış. Aklın ve mantığın gücüne eren, uzağı görüp günün ve gecenin nelere gebe olacağı bilenlerdenmiş. Yılların deneyimini engin bilgisiyle harmanlayıp, çevresine ışık sunarmış.

    Güç İnsanın özündeymiş. Kişi kendini tanıdıkça bu gücün farkına varır, akıl ve mantığıyla onu yönetmeyi öğrenirmiş. Aklın ve mantığın süzgecinden geçmeyen güç, ne zaman patlayacağı belli olmayan fırtınalar gibiymiş. Patlar, yıkar, sakinleşir ve susarmış, insan yöneteceği gücün sahibi iken kölesi olur, ne zaman eseceği belli olmayan kararsızlık rüzgârının önünde sürüklenir gidermiş.

    Torununun ataklığı ve için için yanan volkanlar örneği yerinde duramayan, kabına sığamayan kişiliği de gözünden kaçmamış. Çocuk bir başkaymış. Ne eli çocuk eli, ne bileği çocuk bileğiymiş. Akranlarının yanında boyuyla poşuyla ve Tanrı vergisi gücüyle masallardaki bileği bükülmez koca devlere benziyormuş.

    Torunundaki bu insanüstü güç korkutmuş ihtiyarı. “Sular sel olmadan önü alınmalı” demiş, “Geç olmadan bu gücü akıl ve mantığın denetimi altına almalı, Bu korkunç gücün esiri olan insan kendisine de çevresine de büyük zarar verir,”

    Çağırmış torununu dizinin dibine :

    “Gel oğul!” demiş ve öğütlerine başlamış:
    “Bak oğul, can oğul !.,. El olur, ele güven olmaz, dil olur er söylemez. Dünya hali bu, ne yapacağı ne yana döneceği belli olmaz. Sen sen ol aklın ve mantığın yolundan ayrılma, ak iken karalara kanar olma.

    Dara düşende yolunu aklın ve mantığınla aydınlatır ol. Bil ki kara kara günlerin de yolu aydınlıklarla yüklüdür. Yeter ki danışacak, görüşecek, sana yolcak yoldaşlık edeceği eyi seçesin. Kim ki yol göstereni kötü ola, başı sıkıntıdan kurtulmaz imiş. Bunu iyi belleyesin. Unutma yol, yol ehliyle yürünür. Bunu bilesin ve dahi karga ile yola gitmeyesin…” demiş.

    Demiş demesine amma oğlan bir garip, oğlan kendi havasında. Gün gün üstüne büyür, semirir, kabı kabına sığmazmış. Bu bilgece sözler, gerçeklerin en değerli aynası olan bu bilgece sözler kimin umurunda Bu güzelim öğütler oğlanın bir kulağından girip diğerinden çıkıp gitmiş.
    Devir kötü büyük sözü dinlemenin, büyüklerin deneyimlerinden yararlanmanın tam vaktidir. Kurtlar pusuya yatmış, aç sırtlanlar mide gurultularını ellerine düşecek bir avla bastırmanın hesabın-dadır.

    Kişi yolunu kaybetmeye görsün. Dağ, tepe koca bir canavar olur üzerine çullanır, Ağaçlar dallarını sarkıtır, sarmaşıklar yolunu keser, esen rüzgâr doğruya yönelen tüm izleri siler götürür.

    Oğlan bir fırtına ne zaman eser, ne zaman savurur, ne zaman susar belli değil. Korkulu yürek atışları gibi bir gürler bir susar. Akıl ve mantığın sınırı onun uğramadığı karanlık bahçeler gibidir sanki, Kara gözleri orada boylanan meyva ağaçlarını ve yemişe duran çiçekleri görmez. Bir hayal denizine dalar, o düşler evreninde minik bir yaprakçasına savrulur gider.

    “Bileğim bükülmez” der. Nice yiğitler gelir bileğini büküp, diz çöktürmeye. Hepsi de tatlı canlarını bırakıp öte dünyaya göçerler. Gücü dört yana ulaşır. Dört bir yandan ses gelir. Krallar haber salarlar:

    “Gel bizim emrimizde ol, bizim hesabımıza çalış, dünyalık yap…”

    Tatlı gelir paranın yüzü. Kılıcının gücüyle karşısına çıkan her şeyi, savunmasız bir böceği ezer gibi ezer yok eder. Her damla kan, küpünü altınla doldurur. Gücü artar. Ardındaki kan denizinin beslenip büyümekte olduğunu görmez. Hissedemez nice gözyaşları doğacak fırtınalara su vermektedir ve denizler için için çalkalanmaktadır.

    Vurdukça gelişir, öldürdükçe çevresinde koca bir korku halesi oluşur. Uzaktan geldiğini görenler çil yavrusu gibi dağılır, geçtiği yerlerde canlı kıpırdamaz, binlerce, yüz binlerce yaratık kuytulara siner, fırtınanın dinmesini beklerler. Hoşlanır bundan, tüm insanlar minik birer karınca gibi gelir gözüne.

    Kendisinde bir başkalık hisseder. Büyür de büyür yüreği, Bit olağanüstülüktür bu. Bu düşünceler gücüne güç katar. O, karınca örneği gördüğü yaratıklarla bir tutmaz kendini. Elleri, kolları irileşip başı göğe değer. Göklere değen bir saray yaptırmak ister, ister ki sarayının balkonuna çıkıp yıldızlara da hükmedebilsin.

    Artık ne emrinde çalıştığı krallar vardır ne de gücüne karşı koyabilecek bir ordu… Evren susmuş, yalnızca onu dinlemektedir. Zavallı bir karınca sürüsü gibi susmuş, korkuyla onu dinlemektedir.

    Her yana haber salar. Tüm evrenin insanları güçlerini birleştirip, karıncalar gibi çalışarak o görkemli binayı yerle gök arasına inşa ederler. Oğlan kendinde bir olağanüstülük sezmiştir ya, insanlara yüz vermez, O görkemli sarayın balkonuna çıkar. Yıldızlara el uzatır, onlarla söyleşmek ister. Sahip olabildiği onca gücüne karşı, arada bir taştan yüreğini rahatsız eden dertleşme isteğidir bu.

    Yıldızlar güzeldir. Pırıl pırıl, renk renk, ışık ışık güzeldir, Ama sadece o kadar işte. Ne bir sözleri vardır söyleyecek, ne de gönülden bir gülüşleri vardır verecek. Kızar köpürür oğlan, o hırsla yıldızları birbirine çarpıp paramparça eder. Güneşe el uzatır, yüreğindeki yangını ellerinde duyumsar.

    Göklere uzanmışken yere inmek istemez. Dolaşır bir süre. Sesine ses, sözüne söz bulamaz, ilk kez çaresizliğin acı veren zincirleriyle bağlandığını hisseder, yere iner. insanlar minik birer karınca gibidir. Onu görünce kaçacak delik ararlar. Kum gibi karınca kaynayan toprak onu görünce tüm karıncalarım yutar, yok eder. Yine eğlenmek ister, onlara bakar ama eğlenemez, Karınca gibi de olsalar kendisinden böylesine kaçmalarına gönlü razı olmaz. Kızgın çöl güneşi altında çatlayıp ufalanan kayalar örneği, taştan yüreği tuzla buz olur, eriyip akar. Karıncalar büyür büyür insan olurlar. Saklandıkları taş diplerine sığmaz olup taşarlar.

    Karınca da olsa, insan da olsa sesini duyanın yok olması, tüm evrenin toprak altında gizlenmesi oğlanı son derecede rahatsız eder. Yaşam dayanılmaz olur.

    Karıncalar insan olmuştur ya, insan, akıl ve mantığın çizgisinden gerçeğin aynaya yansımasını kolayca görür.

    “Biz, der biri, yerle gök arasına o görkemli binayı oturttuk. El ele vererek, omuz omuza çalışarak başardık, Hiçbir güç, birlikte hareket edince bizi yıldırıp korkutamaz,”

    “Öyle” der öbürleri,
    “Birlik olursak her güçlüğü yeneriz.”
    “Yeneriz.”
    “Birlik olursak” derler, “el ele, omuz omuza”
    “Hiçbir şey korkutamaz bizi”
    “Hiçbir şey, hiçbir şey, Kendini evrenin en büyük gücü sanan o taş yürekli, eli kanlı canavarı bile.”

    Önce bir sessizlik olur. Mantıkla korku karşı karşıyadır. Mantık ve akıl galebe çalar. Sesler birlik olup yeri göğü inletirler.

    “Hiçbir şey bizi korkutamaz. Kendini evrenin efendisi sanan,o eli kanlı, taş yürekli canavar bile!” öyle önleyerek saraya doğru yürürler.

    Sesleri volkanlar gibi gürleyip, görkemli sarayın kara duvarlarından yankılanır.

    Oğlan, hayal denizinden yüzerek gelmiştir. Kendinde bir olağanüstülük hissediyordu. Artık hissetmedi. Onun olağanüstülüğü gerçeğin kendisiydi. Hayalle yaşam arasındaki akıl ve mantık çizgisini fark etti. Dedesinin sözlerini anımsadı.

    “Ne kadar geciktim,” dedi.
    Olağanüstü aptallığına ve boşa geçen onca zamana lanet etti, insanlar, önünde durulmaz koca seller örneği o görkemli binaya doğru akıyorlardı. Sıyırıp kılıcını yana atlı. Boyu küçüldü. Elleri, ayakları çelimsizleşti. Karıncalaşıyordu sanki. “Olsun !” dedi. “Yüreği olan bir karınca olmak daha iyi. Keşke zamanında karınca olup şu akan selin ortasından kendime bir yer bulsaydım. Güçlüklere karşı ben de omuz verebilseydim.”

    [Linkleri görebilmek için ÜYE olmalısınız!..]
     
  2. Hazangülü

    Hazangülü Forum Onuru

    Katılım:
    7 Haziran 2006
    Mesajlar:
    9.885
    Beğenileri:
    117
    Ödül Puanları:
    4.480
    Banka:
    976 ÇTL
    Biz, der biri, yerle gök arasına o görkemli binayı oturttuk. El ele vererek, omuz omuza çalışarak başardık, Hiçbir güç, birlikte hareket edince bizi yıldırıp korkutamaz,”

    “Öyle” der öbürleri,
    “Birlik olursak her güçlüğü yeneriz.”
    “Yeneriz.”
    “Birlik olursak” derler, “el ele, omuz omuza”
    “Hiçbir şey korkutamaz bizi”
     

Sayfayı Paylaş