1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Katip Çelebi, Osmanlı bilgini

Konusu 'Osmanlı Tarihi' forumundadır ve Suskun tarafından 5 Ekim 2011 başlatılmıştır.

  1. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    [​IMG]
    Kâtip Çelebi
    (d. 1609, İstanbul - ö. 1657, İstanbul)​
    tarih, coğrafya, bibliyografya ve biyografya ile ilgili çalışmalar yapmış Osmanlı bilim adamı ve aydını.

    Hayatı


    1609'da İstanbul’da doğdu. Babasının adı Abdullah’tır. Babası, Osmanlı devlet ve siyâset adamlarının yetiştirildiği Enderûn kurumunda eğitim görerek yetişmiş bir askerdir. Mustafa bin Abdullah, ordu kâtipliğinde bulunduğu için ulema ve halk arasında Kâtip Çelebi diye tanındı. Hacca gittiği ve başmuhasebeci ikinci halifesi olduğu için Hacı Halîfe ismiyle meşhur oldu. Babası aydın bir kişi olduğu için daha beş-altı yaşlarında onu eğitmeye başladı. On dört yaşına kadar çeşitli hocalarından dini ve pozitif bilim eğitimi aldı.

    On dört yaşında Anadolu muhâsebesi kalemine kâtip oldu. 1624 yılında babasıyla birlikte Tercan, bir sene sonra da Bağdat Seferi'ne çıktı. Dönüşte babası bir müddet Diyarbakır’da kaldı. 1627-1628’de Erzurum kuşatmasına katıldıktan sonra İstanbul’a geldi ve yaklaşık iki yıl, Bağdat Seferi'ne katılana kadar, Kâdızâde’nin derslerine devâm etti. 1630 Bağdat kuşatmasında ordunun defterini tuttu. Seferden sonra tekrar İstanbul’a dönerek Kâdızâde’nin derslerine katıldı. 1633-1635 Halep Seferi'nde hacca gitme fırsatı buldu. Dönüşte bir kış Diyarbakır’da kalıp oradaki bilgin ve aydınlarla görüştü. 1635 senesinde Sultan Dördüncü Murat ile Revan Seferine katıldı. On yıl kadar çeşitli savaşlarda bulunduktan sonra İstanbul’a döndü ve çeşitli alanlardaki bilimlerle uğraşır oldu.

    A’rec Mustafa Efendi, Ayasofya dersiâmı(öğretim görevlisi) Abdullah Efendi ile Süleymâniye dersiâmı (öğretim görevlisi) Mehmed Efendiden ders aldı ve A’rec Mustafa Efendiyi kendisine üstâd edindi. Bir taraftan kendisi öğrenirken, diğer yandan birçok öğrenciye ders verdi.

    1645’te Girit Seferi'ne katılması sayesinde haritaların nasıl yapıldığını inceleme fırsatını buldu ve bu konuyla ilgili eserlerde çizilen haritaları gördü. Bu arada görevinden ayrılarak, üç yıl devlette çalışmadı. Bu üç yıl içinde bazı öğrencilerine çeşitli konularda dersler verdi. Yine bu zaman içinde sık sık hastalandığı için, tedavi çareleri bulmak amacıyla, çeşitli tıp kitaplarını okudu. Pek çok eserini bu yıllarda yazmıştır.Bu dönemlerde çok eseri vardır.

    Ölümü

    Kâtib Çelebi 1657 yılında vefât etti. Mezarı, Vefa’dan Unkapanı’ndaki Mahmûdiye (Unkapanı) Köprüsüne inen büyük caddenin sağ kenarındadır.

    Kâtip Çelebi çalışkan, iyi huylu, vakarlı, az konuşan, çok yazan biri olarak bilinir. Arapça, Farsça yanında Lâtince'yi de bilirdi. Osmanlı Devleti'nde Batı bilimleriyle fazla ilgilenen ve Doğu bilimleriyle karşılaştırıp sentezini yapan ilk Türk bilim adamlarından biridir.

    Eserleri


    Keşfü'z-Zünûn an Esâmi'l-Kütüb vel-Fünûn: Arapça yazılmış, on beş bine yakın kitap ve on bine yakın müellifi tanıtan büyük bir biyografya ansiklopedisi mâhiyetindedir. Mısır’da, Almanya’da, İstanbul’da basıldı. Lâtinceye de çevrilmiştir.
    Cihannüma (Kâtip Çelebi): En eski Osmanlı coğrafya kitabıdır. Haritalarıyla birlikte İbrâhim Müteferrika matbaasında basılmıştır. Daha sonra yazılacak coğrafya kitaplarımıza kaynak teşkil edebilecek bu eser, Avrupa dillerine çevrilmiştir.
    Tuhfet-ül Kibâr fî Esfâr-il Bihâr: Denizcilik târihi bakımından önemli bir eserdir. Osmanlı Devleti zamanındaki deniz savaşlarını ele almaktadır.
    Takvîm-üt-Tevârîh: 1648 târihine kadar yaşanmış olayların kronolojik açıklamasını içerir. Arapça ve Farsça dillerinde basılmıştır.
    Fezleket-üt-Tevârîh: Bir mukaddime, üç usûl ve bir son sözden ibâret olan bu eser, varlıkların başlangıcı, peygamberlerin ve hükümdârların târihi diye hülâsa edilebilecek bir târih kitâbıdır.
    Fezleke: Fezleket-üt-Tevârih’in devamı niteliğindedir. 1591’den 1654 tarihine kadar yaşanmış olayları anlatır. 1879’da iki cilt olarak basılmıştır.
    Kânûnnâme,
    Târîh-i Firengî Tercümesi,
    Târîh-i Kostantiniyye ve Kayâsire,
    İrşâd-ül-Hayâfâ ilâ Târîh-ul-Yunân ver-Rûm,
    Süllem-ül-Vusûl ilâ Tabakât-ilFuhûl,
    İhlâm-ül-Mukaddes,
    Tuhfet-ül-Ahfâr fil-Hikem ve’l-Emsâl ve’l-Eş’âr,
    Dürer-i Müntesira vel Gurer-i Münteşira,
    Düstûr-ül-Amel fî Islâhil-Hâlâl,
    Beydâvî Tefsîri Şerhi,
    Hüsn-ül-Hidâye,
    Resm-ür-Recm bis-Sim ve’l-Cîm,
    Câmi-ul-Mütûn min Cüll-il-Fünûn,
    Mîzân-ül-Hak fî İhtiyâr-il-Ehak.
     
  2. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL


    [​IMG]
    Katip Çelebi'nin deniz ve donanma hakkında korsanlara öğütleri

    Tuhfetü'l Kibar Fi Esfari'l Bihar adlı eserden alınmış bir bölümdür.



    İlgili metin

    Tenbih. Gizli değildir ki bu Osmanlı Devleti'nde en büyük dayanak olup şanına iş-güç edinüp önem verilmek ön sırada bulunan deniz işleridir. Zira, bahtı-gelişen devletin revnak ve unvanı iki karaya ve iki denize(1) hükmetmektedir. Bundan başka Osmanlı ülkesinin çoğu adalar ve kıyılar olduğundan hele saltanatın yöresi, yani İstanbul'un velinimetinin iki deniz olduğunda hiç şüphe yoktur. Bundan sonra, dünyanın dört bölüğünden biri olan Avrupa'ya İslamlar yakın zamanlarda geçüp burası ile ilgilendiler. Eski padişahlar, olağan-üstü sayılacak savaşlar ve tedbirlerle ancak Rumeli, Bosna ve Üngürus (Macaristan)'un birazını ele geçirebildiler. Söylenen yerler Avrupa'nın bir kıyısıdır. Bu kadarını elde tutmak, gözetüp korumak denizlerin elde bulunmasına bağlı olduğu için geçmişte büyük himmet ederlerdi. Bugün de önemil olan gafleti koyup yine elden geleni yapmaktır. Cenab-ı Hakk başarı versin. Bundan sonra öğütleri söylemeğe başlayalım.

    Birinci Öğüt budur ki, kapudan kendi korsan değil ise deniz işinde ve deniz savaşı üzerinde korsanlarla danışık edüp dinleye. Yalnız kendi bildiğine gidenler çoğu pişman olagelmişlerdir. Hele bu yolda bir yanlış yapılırsa ziyanı yalnız kendisine değildir.

    İkinci Öğüt budur ki, donanma gemileri mümkün oldukça Tersane-i Amire'de yapıla, hem zamanıyla yetişür, tez olur, hem de reayaya zulüm o kadar hafif olur.

    Üçüncü Öğüt budur ki, gemilerin yat ve yarağı eksik kalmayup tam olmaya çalışıla. Her işe vakit ve zamanıyla başlanup gevşekliğe yer verilmeye.

    Dördüncü Öğüt budur ki, Boğaz'dan taşra çıkıldıktan sonra karavul eksik olmaya. Yolda giderken iki yarar kalite üç mil ileri gide ve limanda yatarken iki üç mil alarga yata. Ve iki bey gemisi bir saat sonra kalkup donanma ardınca asker döküntüsü devşire.

    Beşinci Öğüt budur ki, donanma iki yüz parça gemi olursa iki kol ola. Yüz parçası Rodos paşasıyla bir gün önce kalka. Zira her iki liman yüz parça gemiyi alamaz. Geçmişte böyle ederlerdi. Öyle limanların sayısı azdır. Ve adaların her tarafında yatılur. Rüzgar ne yandan eserse öte tarafa geçerse, kıyı öyle değildir.

    Altıncı Öğüt budur ki, Adalar Arasında Rumeli, ya Anadolu kenarında, ya öğleden sonra bir limana yetiştirilirse girilüp liman basılmaya, yani bundan öte bir liman daha vardır deye geçilemeye. Zira nice ihtimal vardır, ya rüzgar çıkar ya geceye kalup perişanlık olur ve enginden başka bir yerde yatmak yanlıştır.

    Yedinci Öğüt budur ki, Boğaz'ı çıktıktan sonra sabah namazını kılmayınca kalkılmaya.

    Sekizinci Öğüt budur ki, baştarda reisleri Cezayir'e ve denizde nice yıllar gezmiş korsanlık etmiş ola. Zira donanmanın yürümesi ve durması ona bağlıdır.

    Dokuzuncu Öğüt budur ki, donanma giderken baştarda kürekçileri kartal kanadı çekeler, yanı yap yap çeküp ayak ayak gideler, süratle ulak gemisi gibi gitmeye. Meşhurdur ki İspanya kapudanları "sizin gemileriniz yüğrük değildir" deye taş atınca beri yandan bilir-korsanlar "bizim gemilerimiz kaçanı kovmaz, kovandan kaçmaz gemilerdir" deye karşılık verüp susturmuşlardır.

    Onuncu Öğüt budur ki, Baştardayı bey gemileri her zaman geçe. Yuğrük olmak içün istifine bakmayalar, baştarda yüğrük gerekmez. Bey gemilerini geçmeye, geçerse forsalara gemi basmağa(2) hal diliyle izin vermiş olur.

    On Birinci Öğüt budur ki,
    yağlandığı zaman limanda iki bölük ola. Biri yağlanurken bir bölüğü de korumada dura, sonra yağlaya. Bir kez yağda düşman gelüp nice ziyan vermiştir.

    On İkinci Öğüt budur ki, donanma Avarin'e vardıkta iki parça yarar kalite kafir yakasına dil almağa gönderile. Eğer kafir donanmasının Mesine'de derneği varsa yalılar korunup bir yere gidilmeye.

    On Üçüncü Öğüt budur ki, Mesine'de kafir donanması yok ise kapudanlar kafir yakasına, ya engine gitmek isterse Avarin'de on beş parça gemi bozalar, yani kürekçilerini ve savaşçılarını çıkarup gemilerden güçsüzlerini orada koyup dinç ve güçlü kürekçiler ve savaşçılar götürmeyi seçeler.

    On Dördüncü Öğüt budur ki, Avarin'de engine salmak gerektikte varullara on beşer günlük su ısmarlana(3). Ve akşam namazından sonra limandan çıkup Avarin reayası yüksek yerde bir gün, bir gece ateş eksik etmeyeler ki fırtına çıkup donanma dönmek gerekirse limanı bula, belki uzerlerine bu iş için adam kona.

    On Beşinci Öğüt budur ki, engine gitmek murat olundukta önce tenbih oluna ki gece fırtına çıkarsa her gemi fenerini yaka; feneri yoğise birer fener asalar, ta ki gemiler birbirine çatup yanlış yapmaya.

    On Altıncı Öğüt budur ki, Adalar Arasında donanma çokluk gezmeye. Rumeli ve Anadolu vilayetlerinde geze. Zira adalar sığ yerlerdir ve karıntıdır. Her adanın başka karıntısı vardır ve döküntüsü çoktur. Az zamanda çok gemi batup gitmişti. Adalar Arası donanma kanarası(4) derler.

    On Yedinci Öğüt budur ki, donanma Rumeli ya Anadolu kıyısına gittikte on parça kalite Adalar Arasını koruya, geçmiş kapudanlar böyle edegelmiştir.

    On Sekizinci Öğüt budur ki,
    donanma giderken pus-duman olsa eğer karaya rastgelinirse hemen demir bırakup yatalar. Pus açılıncaya değin kımıldamayalar. Eğer enginde olursa paşa baştardasında mehterhane çalına. Ötekiler de hep çalalar, pus açılıncaya değin dinmeye, ta ki gemiler dağılmasın.

    On Dokuzuncu Öğüt budur ki
    , reisler deniz ilmini bilmeye sıkı önem vereler. Pusula ve harita işlerinden gafil olmayalar ve bilenlere de büyük iltifat eyleye. Onunla bilmeyenler de heves edüp öğreneler.

    Yirminci Öğüt budur ki,
    kapudan paşa onları Derviş Paşa gibi imtihan eyleye. Derviş Paşa ulüfe üzerinde(5) meydana pusula ve harb koyup Muslu Çavuş adındaki bir meharetli kimseyi mümeyyiz ayırdı. Reisleri onunla ve öteki gemicileri palamar bağlamak(6) ile imtihan edüp ulufe verdi. O zaman bilmeyenler öğrenmeğe heves ettiler.

    Yirmi Birinci Öğüt budur ki,
    deryada kafir donanmasına rastgelince bizim donanma Rumeli ya da Anadolu kıyısına yakın olup kafir donanması denizde olsa çatmağa heves olunmaya, belki görmezliğe urula. Ama bizim gemiler denizde, kafir kıyıda olsa, yahut kıyılar kafir yakası olsa, ya da ikisi de enginde olsa bu üç halde bile kafirlere çatmak olur, neden dolayı olduğu savaş bölüğünde anlatıldı.

    Yirmi İkinci Öğüt budur ki, düşman gemisi kalyon olsa, hemen varup çatmağa heves olunmaya. Belki ıraktan döğe döğe yıpratup dümeni ve direği kırıldıktan sonra varalar. Eğer rüzgar ise borda yelkeni ile ardına düşüp limanlık gözedile(7).

    Yirmi Üçüncü Öğüt budur ki, savaşta saf saf kadırgalar dizile. Kapudan gemisi geride durup beş gemi ona ayaktaş ola, üçü ardında, ikisi önünde dura.

    Yirmi Dördüncü Öğüt budur ki, kapudan paşa ve serdar kendi gemisinde bulunup bir iş düşüncesiyle savaş yerinde gemiden çıkmaya. Asker sürmeğe ağalarını göndere. O yerde serdar kayık ile gezmek savaş kanununa aykırı ve korkuludur.

    Yirmi Beşinci Öğüt budur ki, kapudan paşa yerinde dura. Kendi varup düşmana çatmak heves etmeye. Zira baş gidince ayak kalmaz. Bununla çok ziyan görüldü. Serdarlara yararlık, yerinde durmaktır.

    Yirmi Altıncı Öğüt budur ki, beyler gemisinin herbirinden yüz kafir çıkarılup yerine Türk verile. Aykırı davrananın hakkından geline. Zira nice kez forsalar bey gemilerini basup gitmişlerdir(8).

    Yirmi Yedinci Öğüt budur ki, gemilerin kürekçisi muşakkar ola, yani Türk ve forsa karışık ola. Eski kapudanlar kürekçilerin iyisini seçüp baştarda küreğine üç forsa, üç Türk korlardı. Forsalardan çok sakınıla. İstanbul gemilerinde(9) de çok kafir konmayup miri kafir(10) defter ile gemilere dağıtıla. Bir gemide elli kafire kapudanlar rıza verirler. Türk bildiği kadar kürek çektiği yeğdir. Forsa ustalığına tamah olunmaya. Bugüne dek forsanın basup gittiği gemiler sayısızdır.

    Yirmi Sekizinci Öğüt budur ki, donanma taşra çıktıkta dil almağa yarar kalite gönderilüp üzerine düşüle. Geçmişte bu iş içün kafir yakasına giderlerdi. Şimdi ona hacet kalmadı. Adalar Arasından alına.

    Yirmi Dokuzuncu Öğüt budur ki, savaşta bir gemiye top ve tüfek gelüp kimi halka değse şehit ve yaralıyı derhal anbara koyup örterler. Halka göstermek ile perişanlık olur. Halkı şaşırtup korkuya düşürmeyeler.

    Otuzuncu Öğüt budur ki, bir gemi alınması başarıldı mı, ilk toplarını yoklayalar, gerekirse çivileyeler. Fethedüp ele geçirme tamam olmadan ganimete yapışmayalar.

    Otuz Birinci Öğüt budur ki, savaşta bir gemiye sudan aşağı(11) top dokunsa tizeye kapamak mümkün olmasa kimi uzun bezler, peşkir, ya da sarık gibi nesneleri suya vereler(12) ki akındı çeküp falya delüğünü kapaya. Kimi gemi batmaktan bununla kurtulmuştur.

    Otuz İkinci Öğüt budur ki, topçular sanatında meharetli ola. Acemileri öğreteler. Gemide her topa bir usta topçu buluna.

    Otuz Üçüncü Öğüt budur ki, barut perdaht olunmuş ola(13). Çoğu barut Mısır'dan gelüp perdahtı da o diyardan olmak uygun görülmekle, eskiden, Salih Paşa zamanında buyruk gönderilmişti. Kafirlerin topu on ikişer karış iken barut gücü ile bu tarafın on altışar karış topundan çok sürer.

    Otuz Dördüncü Öğüt budur ki,
    kumbara işine ve kafir gemisinin yelkenlerini yakmak içün oklar ve aletler işlerine önem verilüp savunma işi araçları da bir yana bırakılmaya.

    Otuz Beşinci Öğüt budur ki,
    eski günlerden beri vilayetler fethedegelen asker dururken Levent yazmağa(14) heves olunmaya. Belki askeri kullanmak, ne yoldan olur, ona bakıla.

    Otuz Altıncı Öğüt budur ki,
    kalyon donanmayı Boğaz'dan çıkardıktan sonra dönüp taşra birlikte gitmeye, ayak bağı olmakla yararı yoktur, belki zararı vardır.

    Otuz Yedinci Öğüt budur ki,
    donanma denizde salt yeğni ve yüğrük ola, nereye isterse gide. Bununla kafirler alt edilir. Zira onların çekdiriri kalyondan ayrılup bizim donanmaya ayaktaş olamaz. Kalyonun yürümesi ise rüzgara bağlıdır.

    Otuz Sekizinci Öğüt budur ki
    , Körfez Adası yağmasına ve kıyıda kaleler yapmaya himmet oluna. Bununla kafirin temellerine gedikler açılır.

    Otuz Dokuzuncu Öğüt budur ki, Körfez ve Zadra Hisarlarını fethetmek kolay iş sayılmayup girişilecek olursa Bayazıt Han, İnebahtı Hisarını nice fethettiyse o denlü himmete bağlıdır.

    Kırkıncı Öğüt budur ki,
    eski padişahların sefer ve fetih olayları, kapudanların denizde sefer ve savaşları üzerinde anlatılanlar, yazılanlar görülüp kıssadan hisse alına, gaflet olunmaya vesselam(15).




    Açıklamalar

    Arapçası berreyn ve bahreyn olan bu tabirin Türkçesi iki deniz ve iki kara demektir. Karalar, Osmanlı devletinin toprakları bulunan Asya (Anadolu) ve Avrupa (Rumeli), denizler de Karadeniz'le Akdeniz'dir.
    Forsalar gemi basmak: Bir bozgun sırasında düşman tutsaklarından küreklere konmuş olan forsalar, zincirlerinden boşanıp ayaklanan gemiyi ele geçirmek.
    Su ısmarlamak: Su tenbihlemek; gemilerde tayfanın su ihtiyacını karşılamak üzere su alınmasını söylemek.
    Donanma kanarası: "Kanara" mezbaha, hayvan kesilen yer demektir. Donanma kanarası, birçok gemilerin batıp kaybolduğu, yok olduğu yer demektir.
    Ulufe üzerinde: Askerin ulufe denilen ve ilk ikisi üç ayda bir, son ikisi bir arada olmak üzere yılda üç kez verilen aylıklarının dağıtıldığı zamanda.
    Palamar bağlamak: "Palamar" gemilerin karaya bağlandıkları kalın halatlara denir. "Palamar bağlamak" gemileri bu halatlarla karaya bağlamayı bilmek demek olduğu kadar burada rüzgarın estiği yöne göre gemilerin hangi yanından karaya bağlanacağını bilmek demektir.
    Borda yelkeni ile ardına düşüp limanlık gözetmek. Borda yelkeni, geminin baş tarafındaki yelken demektir Rüzgar varsa, o zaman borda yelkenlerini açarak düşman gemisinin ardına düşüp rüzgarın dinerek denizin yatışmasını beklemek.

    İstanbul gemileri: İstanbul tersanesine bağlı olan gemiler.
    Miri kafir: Hazineden para ile tutulan ve müslüman olmayan gemici; Hazineden aylıklı gayrimüslim gemici; ulufeli gayrimüslim gemici.
    Sudan aşağı: Geminin su kesiminden aşağı. Bir geminin su içinde kalan bölümü.
    Suya vermek: Suya bırakmak; suya salmak; suyun akışına bırakmak.
    Barut perdaht olmak: Barutun nemi alınmak, kimya yoluyla barutu temizlemek ve parlatmak.

    İki türlü barut vardır:
    1) Mat barut ki bu nemlidir,
    nemli olması yüzünden de çabucak toz haline gelir ve daneyi sürme gücü çok değildir.

    2) Perdahtlanmış barut ki bunun yanma gücü çoktur. Nemli barut gibi taneleri ufalayıp toz haline gelmez. Parlak taneler halinde olur ve alev aldığı zaman taneler çabuk ateşlenmek suretiyle itme gücü artar.

    Levent yazmak: Levent, XV. yüzyıl sonuyla XVI. yüzyılda Türk korsan gemilerinde çalışan ve Akdeniz'de iş gören güçlü, kuvvetli denizci "Korsan" Türklerden Osmanlı donanması hizmetine girmiş olan savaşçı asker. Donanmanın yaya tüfekçi askeri. Levent yazmak. Deniz kıyısındaki Türklerle "levend-i rumi" denilen adalardaki Rumlardan Türk gemilerine savaşçı deniz eri toplamak. Bunların alınması için bir kılıç veya mızrak, yahut ta bir tüfek veya tabancaları olması yeterdi.
    Vesselam: '"ve"s-selamü ala men ittebaa el-hüda (esenlik doğru yolu tutanların üzerine olsun) ayetinin (Taha süresi, 47) bir parçasının kısaltılmış şekli olup "işte bu kadar, artık bitti" anlamına sözü kısa kesmek deyimi olarak kullanılır.
     

Sayfayı Paylaş