1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Kelsen ve Hukuksal Pozitivizm (Türkiye)

Konusu 'Makaleler, Araştırma Yazıları' forumundadır ve KıRMıZı tarafından 16 Ağustos 2009 başlatılmıştır.

  1. KıRMıZı
    Aşık

    KıRMıZı TeK BaşıNa CUMHURİYET V.I.P

    Katılım:
    22 Şubat 2008
    Mesajlar:
    27.182
    Beğenileri:
    4.777
    Ödül Puanları:
    11.580
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Karmaşıkkk
    Yer:
    TÜRKİYE
    Banka:
    374 ÇTL
    Genelde felsefi pozitivizm (olguculuk), en temel belirlenimini metafiziğin reddiyle gösterir. Bu anlayışa göre araştırmalarımız olgulara, gerçeklere dayalı olmalıdır; fizikötesi açıklamalar kuramsal olarak olanaksız, pratik olarak da yararsızdır. Bilgi deneysel alanın dışına çıkmamalı, deneye dayanmalıdır. Dolayısıyla deneyle denetlenmeyen bilgi türleri pozitivizmin reddettiği bilgi türleridir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta pozitivizmin metafiziği reddinin bir olumsuzlama (yani metafiziğin içeriğine ilişkin bir tartışmaya girme)değil bir kayıtsızlık olduğudur. Metafizik bilgi bizi bir yerlere götürmez ;çünkü insanın bilgi yetisinin sınırlarını aşar. Dolayısyla felsefi olguculuk tüm olarak metafiziği (o arada dini) boş ve yarasız bir araştırma alanı olarak görür.
    Aslında bu anlayış Kantçı anlayışa çok yakındır.. Kant da “Kuramsal Usun Eleştirisi”nde benzer görüşleri dile getirmiştir: İnsan duyularla sınırlıdır.Biz ancak deneysel alanın sınırları içindeki görüngüleri bilebiliz. Deneysel alanının dışında da bir varlık alanı (numenler alanı) vardır; ancak insan duyularla bağlı olduğu için bu alanın bilgisine ulaşamaz. Numenlerin bilgisine ancak tanrısal bir us, şeyleri doğrudan görüleyebilen bir anlık ulaşabilir. İnsan da böylesi bir yeti olduğu düşünülse bile insanın duyularının dışına çıkması olanaklı olmadığına göre sonuç olarak numenlerin (kendinde şeylerin) bilgisine ulaşamaz.Ancak pozitivizmden farklı olarak Kant, her bilginin zaman bakımından deneyle başlasa da hepsinin deneyden gelmediğini ileri sürmektedir. Kategoriler (anlığın formları) ve görü biçimleri (uzay ve zaman) deneysel bilgimizi koşullayan önsel biçimlerdir (bilgilerdir).
    Sonuç olarak pozitivizm, olayların nedenlerine (kanıtlayıcı bilim) gitmeyen, bu konuda hiçbir yargıda bulunmayan, son sözü söylemeyen, salt görüngülerin bilgisiyle yetinen bir felsefi görüştür.
    Konumuza dönersek hukuksal pozitivizm, doğal hukuk anlayışını reddeder. Hukukçu, pozitif hukukla yetinmeli ; olması gereken hukuk (değerler alanı) ile uğraşmamalıdır. Dolayısıyla hukuka kaynaklık oluşturması gereken “sosyal devlet ilkesi”, “özgürlükler”, “eşitlik ilkesi” “doğal yargıç ilkesi” hukuksal pozitivizmin kayıtsız kaldığı ilkelerdir.
    Bu anlayış en somut belirlenimini Hans Kelsen de bulmuştur. Kelsen’e göre hukuksal kurallar bir piramidin parçaları gibi birbirine dayanmalıdır. Yönetmelikler tüzüklere, tüzükler yasalara, yasalar Anayasalara, Anayasalar da piramidin en tepesindeki norm olan “grund norm”a dayalı olmalıdır. Bir hukuk düzeninin meşru olması bu silsilenin işlemesine bağlıdır. Böyle bir hiyerarşinin bulunduğu hukuk düzeni meşru bir hukuk düzenidir. Hemen belirtelim Türkiye için grund norm bugün Kopenhag kriterleridir.
    Çok mantıklı olarak görünse de bu anlayış piramidin en tepesindeki hukuk normunun(grund normun) ne olması gerektiğine hiçbir yanıt vermemektedir. Gerçi Hans Kelsen, son yazılarında kendisinin de grund normun çağdaş hukuk anlayışına uygun olmasını istediğini söylüyorsa da bu zorunlu bir şey değildir. Ancak salt bununla yetinirsek ortaya açıklanması çok güç sıkıntılar çıkar. Yani salt kurallar hiyerarşisiyle yetinirsek ortaya çıkacak boşluğu yetkeci(otoriter) arayışlar rahatlıkla doldurabilir. Dolayısıyla hukuksal pozitivizm her türlü yetkeci yönetime kapıları aralamaktadır. Çünkü bu anlayışta devletin koyduğu kurallar her ne ise meşrudur ve uyulmalıdır. Bu anlayışa göre pekala bir İslam devleti de (örneğin İran İslam Cumhuriyeti) de meşru,geçerli bir hukuk düzenidir.
    Çünkü pekala bir İslam devletinde de yönetmelikler var olabilir ve bu yönetmelikler tüzüklere, tüzükler yasalara, yasalar Anayasa’ya bağlı olabilir. Bu hukuksal hiyerarşinin dışında bir keyfilik olmayabilir.
    Günümüz Türkiyesi’nde özellikle yeni anayasa tartışmalarında dillendirilen “ideolijilerden arındırılmış anayasa”, “renksiz anayasa” nitelindirilmeleri tam da hukuksal pozitivizmle örtüşmektedir.
    Hans Kelsen de hukuku hukuk dışı elamanlardan (politika, ideoloji) Kelsen’in deyişiyle metajüridikten ayıklamak istiyordu. Ancak bunu yaparken Kelsen kulağımıza “hukuksal meşruiyet için önemli olan kurallar hiyerarşisidir, ancak sen hangi kuralı koymak istiyorsan onu koy, ben ona karışmam” diye fısıldıyordu. Bu anlayışın sonucu tarihin en demokratik cumhuriyetlerinden olan Weimer cumhuriyetinin yıkılıp yerine Hitler diktatörlüğünün gelmesi olmuştur.
    Tekrar başa dönecek olursak tüm Türkiye Cumhuriyeti Anayasaları bir ideolojik temele dayalıdır. O da çağdaşlık, laiklik ve halk egemenliğidir. Bunlar devletimizin kuruluş felsefesidir de. Şimdi eğer tüm ideolojilerden arındırlmış bir Anayasa anlayışıyla bu temeller bir kez yıkılırsa ortaya çıkacak boşluğu uzun vadede totaliter yönetim anlayışlarının (din devleti) dolduracağını öngörmek hiç de abartı olmayacaktır.Şimdilik safça dillendirilen “ideolojilerden arındırılmış Anayasa” anlayışının ne denli tehlikelere gebe bir anlayış olduğu iş işten geçtiğinde çok daha iyi anlaşılacaktır. O zaman Türkiye daha iyi mi olacak? Şu an sınırlı da olsa sahip olduğumuz özgürlükleri yitirdiğimizde yitirdiğimiz şeylerin aslında ne denli önemli olduğunu daha iyi anlayacağız.
    İdeolojilerden arındırılmış Anayasa kavramı kendi içinde de çelişiktir; çünkü tüm anayasalar şöyle ya da böyle bir ideolojiye dayalıdır. Demokrasinin kendisi bile bir ideolojidir.İdeolojilerden arındırılmış anayasa yerini er geç postmodern bir belirsizliğe, kargaşaya bırakacaktır.
    Çözüm ideolojilerden arındırılmış Anayasa değil; daha katılımcı, daha özgürlükçü ama çağdaşlık, laiklik ve halk egemenliği temeline (ideolojisine) dayalı yeni bir anayasadır.

    Av.Gürsel Devrim İYİM
     

Sayfayı Paylaş