1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Kendini ölü sayan beyin

Konusu 'Sosyoloji' forumundadır ve Suskun tarafından 18 Aralık 2010 başlatılmıştır.

  1. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL

    Kendini ölü sayan beyin
    Yaşlı hasta hayal görüyordu: ‘Ben bir ölüyüm. Kendimi sizce nasıl hissedebilirim? Görmüyor musun? Kötülük ve ölüm. Her tarafta bunlar var. Duvarlardan taşıyor. Her tarafta. Dünyayı kötülük sardı.’ Hemşirenin notlarını iki kez okumak zorunda kalmıştım. Üzerinde 'hasta ölmüştür' yazıyordu. Psikiyatri acil bölümündeki 4B odasına yeniden baktım. İçeride, başı omuzlarına düşmüş, üzerinde havlu kumaşından bir sabahlık bulunan yaşlı bir adam kalıyordu. Yıkılmış ve kürdan kadar ince gözükse bile hálá kesinlikle hayattaydı.

    İçeri girerek hastalık raporlarına bir göz gezdirdim. Hasta, yaşlı bakım evinde kalan 82 yaşında bir emekliydi. Yüksek tansiyonu, hafif şiddette yaşlılığa bağlı unutkanlık ve depresyonu vardı. Antidepresan ve birkaç ilaç kullanıyordu. Eşi 3 yıl önce ölmüştü. 3 ay önce kilo kaybetmeye başlayana dek sağlığı durağan bir seyir izliyordu. Bu süre içinde 5 kilodan fazla kaybetmişti. Yakın zamanda ortaya çıkan depresyon haricinde psikolojik hiçbir bozukluğu yoktu.

    'Ben öldüm' Hastaya, 'Merhaba' dedim. 'Nasılsınız?' Rahatsız olmuş bir sesle, 'Beni yalnız bırak' dedi, bir eliyle diğer elini ovalayarak. 'Ben öldüm.'

    Tam olarak ne diyeceğimi bilemedim ve her zamanki soruma başvurdum; 'Bu ne kadardır sürüyor?'

    Hálá elini ovuşturuyordu; '7 buçuktan beri.'

    'Bu sabah mı' 'Evet. Hemen kahvaltıdan sonra başladı.'

    'Tamam' deyip durdum ve doğru sözleri bulmaya çalıştım. 'Şimdi kendinizi nasıl hissediyorsunuz?'

    Ben ölüyüm.

    Başını kaldırıp bana baktı. Çok rahatsız olduğu belliydi. 'Ben bir ölüyüm. Kendimi sizce nasıl hissedebilirim? Görmüyor musun? Kötülük ve ölüm. Her tarafta bunlar var. Duvarlardan taşıyor. Her tarafta. Dünyayı kötülük sardı.'

    Fiziksel ve ruhsal mı? Asıl şikayetini hangi sınıfa sokacağımı bilemedim. Bu fiziksel miydi? Yoksa psikiyatrik mi? Hasta hayal görüyordu. Bu teknik olarak psikiyatrik bir durumdu. Ancak yaşlılarda hayaller, organizmayı etkileyen hastalıklardan kaynaklanırlar. Bir hasta, zatürree, beyin basıncının yükselmesi veya aşırı bakır birikmesi gibi sıradan nedenlerden ötürü de kendini ölmüş sanabilir. Yine bunlardan ötürü hayal de görebilir.

    Zihindeki karadelik Zihin fonksiyonlarını etkileyebilecek organizmaya bağlı kimi dengesizlikleri saptamak için birkaç testin yapılmasını istedim. Ancak bir saat sonra, olduğum yerde kaldım. Çünkü, tüm sonuçlar normaldi. Hastanın durumuysa kötüye gidiyordu. Bir deri bir kemik kalmış bir halde ileri geri sallanıyordu.

    Ağır depresyon, ruhu ele geçiren, zihne ait bir kara deliktir. Bunu ilk tanımlayanlar hipokratlar oldu: 'Hasta, iç organlarına diken batıyormuş gibi bir acı hisseder. Işıktan ve insanlardan kaçar. Karanlığı seçer ve çok korkar. Korkunç görüntüler, ölümcül kabuslar ve bazen de ölü insanlar görür.'

    Yaşlılığa bağlı Doktorlar daha önceleri, 'karışık melankoli' diye adlandırdıkları bu hastalığın, yaşlılığa bağlı çok ama çok derin bir umutsuzluk olduğunu düşündüler. Günümüz tıbbıysa, tanıyı, psikoz özellikleri taşıyan ağır depresif vaka denilen hastalıkla ilişkilendirdi. Öte yandan melankoli denilen eski görüşü de göz önünde tutmak, özellikle yaşlıların bu hastalığa açık olduklarını bilmek bakımından önemli.

    Bu grupta depresyon hem ciddi boyutlarda olabilir hem de bazı vakalarda olduğu gibi tedavi edilmesi olanaksızdır. Bu hastalık hakkındaki tahminim pek iyi değildi.

    Sosyal hizmetler görevlisinin görüşüyse bambaşkaydı. Hastayla görüştükten sonra, neşeli bir sesle, 'yalnızca biraz tuhaf bir adam' dedi.

    'Bana göreyse depresyonda' dedim.

    'Her neyse. Bence eve gidebilir. Yanına bizden bir görevli göndereceğiz.'

    'Bu adam hastaneye kaldırılmalı.'

    'Depresyonda olduğu için mi? Ama intihara etmeye veya cinayet işlemeye meyilli değil.

    Ölümü seyretmek Bir kişinin hastaneye kaldırılmasını sağlamanın başlıca yolu kendini veya bir başkasını öldürmeye kalkışmasıdır.

    'Tabii ki intihar etme niyetinde değil' diye atıldım, 'İntihar etmesine de gerek yok, çünkü o zaten bir ölü.'

    'Depresyonda olduğunu düşünmüyorum. Yalnızca bir bunak' dedi son olarak.

    Ona karşılık vermek yerine, başımı avucumun içine aldım ve oturdum. Depresyon yaşlılarda, Alzheimer gibi pek çok hastalığa benzeyebilir. Kafasının karışık olmasının yanında çok da umutsuzdu. Onunla konuştuğumda bana, 'Ölüşümü seyrediyorum, değil mi?' demişti.

    Umutsuzluğunun, kendini kaybetmiş birinin travmaya verdiği normal bir tepki olduğunu düşündüm. Ancak 6 hafta boyunca antidepresan kullandığında, durumunda ilerleme olmuştu. Her zamanki gibi kafası karışıktı, ama sefilleri oynamıyordu. Depresyonun ondan götürdükleri, Alzheimer'ın kaybettirdiklerinden fazlaydı.

    Sonunda hastayı kabul ettik. Birkaç gün içinde onu unutmuştum, ama bir başka nedenle psikiyatri bölümüne gittiğimde aklıma geldi. Son gördüğümden çok daha zayıftı. Üzerinde aynı havludan sabahlığı vardı. Elini ovma hareketleri yoktu, öylece hareketsiz oturuyordu.

    Şoka sokmak olayı Orta yaşlı oğlu yanındaydı. Beni bir köşeye çekti ve 'Eskisinden de kötü' dedi. Sesini daha da kıstı, gözlerini çattı; 'Dahası var. Doktor onu şoka sokmak istiyor.' Oğluna, şaşırmadığımı söyledim.

    Şoka sokmak. Elektrokonvulsif terapi (ECT); yani elektrikle sarsmak. Elektroşok tedavisi daha çok Frankenstein canavarını akıllara getiriyor: masada biri yatarken doktor da elinde dev bir fişle yaklaşıyor. Tanıtılmasının üzerinden on yıllar geçse de ECT hálá tartışılıyor. Ancak hálá belirli durumlarda ECT, görünen en etkin yöntem. Bazı hastalar içinse tek umut.

    Asırlarca, elektrik tıbbi yöntemlerde kullanıldı. Romalılar, elektrikli yılanı dokundurarak baş ağrısını giderdiler. Etiyopyalılar, şeytanı vücuttan atmak için elektrikli kedi balığı dokundurdular. 16. yüzyılda, doktor Paracelsus, deli hastalarını, büyük miktarlarda kafur solunmasıyla tedavi etti. Böylece önce nöbet yaratıldı, ardından da sakin bir dönem başladı. 20. yüzyılın başlarındaysa, doktorlar nöbetleri deneysel yollarla incelemeye başladılar.

    İtalya'dan Ugo Cerletti ve Lucio Bini adlı iki doktor, köpeklerin kafatası derilerine elektrotlar bağlayarak güvenli bir şekilde nöbetler yarattı.

    Sıra halinde elektrik Bu yeni tedavi şekli ilk kez, 1938'de bir tren istasyonunda aşağı yukarı gezinin 39 yaşındaki bir adama uygulandı. Tamamen deli, hayal gören ve zihni karışık biri olan adam, akıl almaz bir şekilde bir ara susup bir ara konuşuyordu. Cerletti ve Bini, adama, saniyenin çok daha kısa bir anında 110 voltluk tek bir şok verdi. Büyük bir epilepsiye benzer bir nöbet başladı. Doktorlar, 11 seans sonrasında tam bir iyileşme raporu yayımladı.

    ECT ilk açıklandığında, tedavi çok barbarcaydı. Hasta genellikle, istemeden bir yatağa bağlanıyor ve dişleri arasına kauçuktan bir parça konuyordu. Hastalara elektrik bilinçleri yerindeyken veriliyordu. Elektrik çok büyük bir acıya neden oluyordu. Elektrik akımı, kemiklerin kırılmasına yetecek kadar güçlü kas gerilmelerine neden oluyordu.

    Öte yandan sonuçlar o denli yararlıydı ki ECT, birçok psikiyatrik hastalıkta kullanılmaya başlandı. Bir koğuşa arka arkaya birçok yatak dizen doktorlar, bir hastayı bitirip diğerine elektrik veriyorlardı.

    Bugün farklı Bugünse tedavi farklı. 1951'den beri, hastalara genel anestezi veriliyor. Böylece, tüm süreç boyunca bilinçsiz oluyorlar. Elektrotlar, beynin tek veya her iki tarafına da takılabiliyor. Beynin daha sık uyarılan tarafı, konuşmayla bağlantılı olan değil dominant olmayan tarafıdır. Bu uygulamanın, tedavinin en büyük yan etkilerinden biri olan hafıza kaybını azalttığı belirtiliyor.

    Çok ciddi depresyon yaşayan ve diğer tedavilere yanıt vermeyen hastaya 6 ila 12 seans uygulanıyor. Ne yazık ki, rahatlama çok uzun ömürlü olmayabiliyor. Bu nedenle yaşlı kimselere, 2 ayda bir yeni bir şok tedavisi veriliyor. Vakaların birçoğunda, kişinin yaşı bir kriter değil.

    Şok tedavisinin nasıl etkili olduğunu ise kimse bilmiyor. Bazı araştırmalara göre, beyindeki kan akışını ve beynin belirli bölgelerindeki metabolik aktiviteyi değiştiriyor. Beyin görüntüleme çalışmalarının, önümüzdeki on yılda bize daha fazla bilgi vereceğini umuyoruz.

    Discover'dan aldığımız bu gerçek öyküyü doktor şöyle bitiriyor: Tedaviye başladıktan sonra hastayı ziyaret ettiğimde, çok da kötü durumda olmadığını gördüm. Yaşlı hasta, kafeteryanın köşesinde tek başına oturuyordu. Üzerinde, ince vücudunda bol duran giysileri vardı. Beni asıl şaşırtan ne giysileri ne de etrafı ilgiyle izlemesiydi. En çok yaptığı şey beni etkiledi: Elindeki büyük tabakta yemek vardı ve büyük bir iştahla onu yiyordu.
     

Sayfayı Paylaş