1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Kerem ile asli

Konusu 'Hikayeler / Efsaneler' forumundadır ve Hazangülü tarafından 16 Ağustos 2008 başlatılmıştır.

  1. Hazangülü

    Hazangülü Forum Onuru

    Katılım:
    7 Haziran 2006
    Mesajlar:
    9.885
    Beğenileri:
    117
    Ödül Puanları:
    4.480
    Banka:
    976 ÇTL
    İsfahan şehrinde çok âdil, halkı tarafından çok sevilen bir hükümdar ve bu hükümdarın bir de "keşiş"
    hazinedarı vardır. Onca varlığa rağmen çocukları yoktur, mutsuzdurlar. Ne zaman ki Hanım Sultan ve
    keşişin karısı, kudret elmasını bölüşüp yerler; hükümdarın bir oğlu, keşişin de bir kızı olur.
    Hanımlar daha elmayı dişlediklerinde, çocukları olursa birbirleriyle evlendirmeye ahdetmişlerdir.
    Fakat keşiş böyle bir beraberliğe razı değildir. Daha kızı Aslı bebek yaştayken, ailece İsfahan'ı
    terk ederler. Hükümdar oğlu Ahmet Mirza büyür. Rüyasındaki sevgilisinin aşkıyla yanmaktadır.
    Kardeşten daha çok sevdiği Sofu ile birlikte yollara düşer. O, artık Âşık Kerem olmuştur.

    Kerem, Sofu ile birlikte Van'a gelir. Atlarını hana bağlayıp kahveye misafir olurlar. Akşam olunca
    üç beş ahbap toplanır. Hoş beşten sonra "Âşık bize hallerini de bakalım" diyerek türkü isterler.
    Kerem alır sazı eline, bakalım ne der:

    Hey ağalar hangi derde yanayım
    Yitirdim Aslı'mı gören olmadı
    Pervâneler gibi yandım tutuştum
    Yandım alevimi gören olmadı.

    Aslı Han, Müslüman olmuştur. Köşklerinin bahçesinde Kerem'le birliktedir. Gece kaçmayı
    kararlaştırırlar. Kerem kahveye gelir. Çevresindekiler bir türkü niyaz ederler. Aklında kervan
    kıranın erken batması ve sarı yıldızın geç doğması, gecenin uzun bir karanlığa dalması dileği
    vardır.


    Sabah oldu şavkın batmaz
    Döne kervan kıran döne
    Aşk ateşi serden gitmez
    Niye doğdun sarı yıldız?

    Yıldızlarda ne ruşensin
    Alem içre perişansın
    Garip yurduna düşmansın
    Niye doğdun evler yıkan
    beller büken?

    Sana kervan kıran derler
    Yâre ikrar veren derler
    Bana Dertli Kerem derler
    Niye doğdun sarı yıldız?

    Kerem, Aslı Han'ın yurtlarının Gence'ye göçtüğünü öğrenir ve Sofu ile yollara düşerler. Yolda Kerem
    görür ki gökte bir bölük turna uçup gitmekte. "Sofu Kardaş, getir şu sazı; turnalara anamı, babamı,
    Aslı'yı sorayım" der...


    Aşıp aşıp karlı dağlar gelirsin
    Eğlen turnam eğlen haber sorayım
    Bizim elden ne haberler bilirsin
    Eğlen turnam eğlen haber sorayım.

    Kerem ile Sofu, Gökbelen'e gelmişlerdir. Atları handa, kendileri kahvede sabahlamışlardır. Günün
    mahmurluğunda kahvenin önünden güzeller geçmektedir. İçlerinde biri vardır ki güzeller güzeli. Kerem
    onu Aslı'ya benzetir. Alır sazı...

    Her sabah her sabah gel geç buradan
    Gamı gasaveti kaldır aradan
    Ne güzel yaratmış seni yaradan
    Ben de seni yaradanın kuluyum.


    Göy göy olur Gökbelen'in çınarı
    Elinde olur yiğitlerin fermânı
    Sana derim sana kahveci pınarı
    Benim yârim buralardan geçti mi?

    Kerem ile Sofu yine yollarda. Kelbe köyünde konaklarlar. Köylülere buradan bir keşiş ailesinin geçip
    geçmediğini sorarlar. Kars'a doğru gittiklerini, ancak dört ay olduğunu öğrenirler. Yolda yine turna
    katarı görürler. Kerem sazıyla buluşur:


    Dertli Kerem der ki uğradım derde
    Canım kurban olsun merd oğlu merde
    Allı turnam ne gezersin buyerde
    Yok mu sizin vatanınız eliniz?

    Azerbaycan'a girmişlerdir, Şuşa yolundadırlar. Yolda gördüklerine "Buradan bir keşiş, bir kadın, bir
    de kız geçti mi?" diye sual ederler. Ama hep "Görmedik" cevabını alırlar. Şuşa'ya gelip kahveye
    yerleşirler. Akşam Kerem sazını alır, bağrına basar:

    Ne vakit ki han Aslımdan ayrıldım
    Beni öldürmeli döğmeli değil
    Gece gündüz ah ederek yanarım
    Beni öldürmeli döğmeli değil.

    Yedi yıldır hatırını sormadım
    Geçti ömrüm bir murada ermedim
    Fırsat elde iken demler sürmedim
    Beni öldürmeli döğmeli değil.

    Keşişin karısı ve kızıyla Karapınar'a doğru gittiklerini öğrenirler. Ertesi gün erkenden yola
    düşerler. Seher yeli esmeye başlayınca Kerem "Sofu eğlen hele, şu seher yeriyle sevdiğime bir selam
    göndereyim" der ve sazına sarılır:

    Eğer gider isen bizim ellere
    Eğlen biraz burda dur seher yeli
    Bir nâmem var göndereyim yarıma
    Götür Aslı Han'a ver seher yeli.

    Tercan yöresinde Şogun deresine geldiklerinde bir yaralı ceylan görürler. O hâliyle yavrularını
    emzirmektedir. "İlâhi avcı kolun kırılsın. Bu yavrulara da mı acımadın" diye kargışta bulunur. Yola
    devam ederken iki avcı ile karşılaşırlar. Biraz sohbetten sonra avcılar türkü ister. Kerem'in
    türküsü ceylan içindir:

    Süre süre avcı dağdan indirmiş
    Kaç kuzulu ceylan kaç avcı geldi
    Zalim avcı vurmuş seni sindirmiş
    Kaç kuzulu ceylan kaç avcı geldi.

    Kerem ile Sofu, Ürgüp'e geldiklerinde, yanlarına üç beş ahbap gelir, bir türkü niyaz ederler. Kerem
    alır sazını, görelim ne der:

    Şu dünyada üç nesneden korkarım
    Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm
    Hiç birinden asla gönlüm hoş değil
    Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm.

    Acı tatlı yıllar süren bir sürü maceradan sonra Aslı Han'a kavuşmak nasip olacaktır. Ancak o gece
    Aslı Han, babasının yaptırdığı makas değmedik, iğne dikmedik elbisesini giymiştir. Güle benzemiştir
    allar içinde, serviye dönmüştür dallar içinde. Aslı'ya el ile değil, gül ile bile dokunmaya
    kıyamayan Kerem, düğmeleri el ile mi, tel ile mi çözsem diye düşünür ve önce sazıyla "Çöz Aslım çöz
    göğsün düğmelerini" deyişini söyler. Ne dilde ne telde takat kalmıştır. Düğmeler bir türlü çözülmez.
    El ile çözmeyi dener. Düğmeler büyülüymüş meğer. Bir taraftan çözülürken diğer taraftan
    iliklenirmiş. Kerem öyle bir "ah" çeker ki yetmiş iki bin tüyünün dibi birden sızlar. Ah üstüne bir
    ah daha çekince, üç yüz altmış altı damarına bir ateş yayılır, ağzından alevler çıkar. Kül olur
    Kerem. Aslı vurulmuşa döner. Sırma saçlarını süpürge ederek külleri toplamaya çalışır. "Her ateş
    söner de aşk ateşi sönmezmiş" ya, küller içindeki bir kıvılcımdan Aslı da tutuşur. Gül Aslı
    alevlerden bir dal olur, döne döne yanar. Aslı ile Kerem'in elleri değil ama külleri kavuşmuştur.

    16. Yüzyıldan günümüze ulaşan bu eserler, hem hikâyesiyle birlikte bizi sımsıcak sarıp sarmalıyor,
    hem de "Bizim klasiğimiz yoktur" diyebilen soytarıların yüzüne müstehzi bir gülüşle bakmamıza vesile
    oluyor.

    Öyle birine rastlarsanız, bu târif üzre bakın, hemen anlayacaktır içinizden geçenleri ve dar
    gelecektir yöresi yanı.

    Ve sakın unutmayın Âşık Kerem ile Aslı Han'ı.
     

Sayfayı Paylaş