1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

kırkbirsaniye (Uzaklara )

Konusu 'Okunası Yazılar' forumundadır ve cırcırböcee tarafından 17 Eylül 2006 başlatılmıştır.

  1. cırcırböcee

    cırcırböcee V.I.P V.I.P

    Katılım:
    13 Haziran 2006
    Mesajlar:
    3.525
    Beğenileri:
    66
    Ödül Puanları:
    2.880
    Banka:
    335 ÇTL
    ... Bir şehri terk etmek, bir sıradanlığı terk etmek demekse mutlu olmalıydım. Oysa burukluktu yaşadığım, istasyon memurlarının bıkkınlığı dışında ki bu burukluk beni ben yapandır. Kararsızlıkları da iyi bilirim, yolculukları da. Yaşam karar vermek değildir, yolculuk yapmaktır, bırakırım her şey yol boyunca gitsin gidebildiği kadar. Mizah yaşamak, hüzün yaşamayı engellemez.

    Son kucaklaşmayı beklerim, bunu herkes sever ayrılıktan önce. Yelkovan yoluna devam eder, telaşları izlerim. Hareketlerimdeki sakinliğe rağmen içim kıpır kıpırdır. Gar saati dinlemez beni, yelkovan yoluna devam eder. Bütün rötarlar ihanet eder. Her gün dünyanın bir çok yerinde yaşanan sahneler yaşanır. Kapıya geldiğimde içimdeki burukluğu dönünce almak üzere bırakmak isterim oracıkta, kandıramam, anlaşma yoktur. Pencereyi açıp yeniden denerim aşağıya atmayı, rüzgar da istemez onu. Son defa bakarım el sallamalara -artık kimse mendil sallamıyor. Şimdi düdüğe hazırım. Oturduğumda yadırganmayı beklerim, yanılmam. Bir yabancıyım numarasız vagonda, hem de bu kompartmanda. Hareket ve ritim. Geride kalanlar her saniye artar, ağaçlar, evler, köprüler. En sonunda şehir ve sen diye düşünürüm...

    ... Herkesi birileri yolcu ederdi eskiden... Ben hariç...


    Sonra
    Yalnızlık sahneye çıkar
    Şovunu sürdürür sabaha kadar
    Camlarda buhar
    Yaşlı kadınlar, bayat ekmekler çıkarırlar çıkınlarından
    Bıyıklarıyla solur erkekler
    Her yolculuk bir şeyler koparır benden
    Her yolculukta biraz daha yalnızım
    Işıklar boyunca ilerler tren
    Gece boyunca düşünürüm kaybetmeye dair
    Bebekler ağlar dünyanın yanlışlarına
    Büyükler göremez...

    Soğuk bir sabahla başlarım gittiğim yerde. Yabancı bir kalabalıkla önce. Umutlar, umutsuzluklar, hayaller, hayal kırıklıkları gelir ardından. Denizi seyre dalarım bazen, bazen içimi. Yepyeni görürüm dünyayı, çakılır kafama her anı bütün hareketlerin. Bazen dumanlanır kendimden geçerim, çok kolay gelir yaşamak ve yaşamamak. çarpılar çizerim kimilerinin üzerine, artılar veririm kimilerine. Kimin umurunda. Sonra yine yalnızlığı fark ederim, kimseye ihtiyacım yok diye avuturum kendimi. Bir bir dökülür yapraklar bahara rağmen, bir bir kopar gider insanlar benden. Bir köprüden denize bakıp ıslatırım denizi göz yaşlarımla. Her yıkım eskisinden büyüktür. Etrafımda onca insana rağmen, ağlarım. Dostlarımı kaybederim, duman doldurur yerlerini ona da güvenemem. Hayalin her şehirden daha güzel, her yıkımdan korur beni. Bir gün yakamozlar da kaybolacak, önce daralıyor sonra kayboluyor birer birer sudaki halkalarım.

    Senin için gelmiştim. Nereye gitsem arkamda kırık dökük bir şeyler bırakıyordum. Bütün o çizgi romanlardaki hayatlar benim işim değildi. Kahramanlar geri dönüp bakmazdı bile. Hep aklım kalıyordu geride bıraktıklarımda. Hep kaçmak istiyordum, hep kaçıyordum ama hiç varamıyordum. Senin için gelmiştim ama senin bundan haberin yoktu. Sabah ayazı karşıladı beni. Bildik ama yabancı sokaklar, beraber yürüdüğümüz yolda yalnızdım şimdi. Daha önce geçtiğimiz yerlerden daha önce bıraktığım ayak izlerine basarak yürüdüm. Postanenin yanından geçtim, sokağa daldım, seni beklerken gittiğim ganyan kahvesinde ilk demlikten çıkan ilk çayı içtim, nereye ait olduğumu düşünerek. Yağmur ıslatmıştı sokakları, erken mesaiciler, öğrenciler seke seke geçip gidiyorlardı önümden. Gidecek yerleri ve yapacak işleri vardı, ben hangi şehre aittim. Nerede mutlu olacaktım? Gerçekten seni değil de mektuplarınla kafamda yarattığım başka bir kadını mı seviyordum?

    Sen beni ne kadar sevecektin? oyun hamuru gibi şekil almaya başladığımda bu maceranın sonu mu diyecektin? Senin için gelmiştim ama arayamamıştım seni. Tren penceresinden, bir mucize sahne görmüştüm, belki rüyaydı ama bu yüzden arayamamıştım seni ve senden başka hiç kimse kalmamıştı bu şehirde aranacak. Üzerimde lanet vardı, etrafımdaki herkesi ya sırtından bıçaklamıştım ya da ağzını burnunu kırmıştım kalpleriyle beraber.

    Güneş yüzünü gösterdi ama bu sene yazı bir türlü kabul etmiyordu bu şehir. İçebildiğim kadar içtim. Göztepe’ye istasyona gittim. Oturduğumuz bankı buldum. Oturup yüzünü hayal ettim, sevdiğim kadını ben mi yaratmıştım, sen o değil miydin? Aslında nerede olursam olayım hep başka bir yere ait olduğum saplantısı, yanındayken bile uzaklara, ulaşılamayana olan tutkum hem beni hem seni yordu. Atlamayı düşündüm tren gelirken, açıklamalardan, pişmanlıklardan, suçluluk duygusundan kurtulmayı... beceremedim. Kırk bir saniye boyunca gözlerinin içine baktığım yer burasıydı, sevişmediğimiz zamanlarda nefes almak için geldiğimiz karşılama ya da veda yeri, duvarlarına sırtımızı verip zıvanalarımızı boşalmış şişelerimize gömdüğümüz yeryüzü cenneti. İki adım ötesi kardeşimi bıçakladığım yer.

    Ben mi telefon kulübesine ya da dış kapının ziline gittim, sen mi beni buldun? Masalarına falçatayla kalpler oyulmuş, tanımadığımız bir yere götürdün beni, vedaymış, ben hiç veda etmem. Kötü bir yıldı ve kimin yüzüne baksam lanetleniyordu. .... in heavy metali beni öldürüyordu. Sigarayı içişimden gideceğimi anladın. Öyle bir şarkı yoktu o zamanlar. Satır arasında “gitme” dedin. Anlamadım mı? Acelem mi vardı, orada mı değildim, masa mı, müzik mi, suçluluk duygusu mu? Son nefesi çekip gitmem gerekiyor dedim, gideceğim hiçbir yer yokken... Bunca yıl, beklenti, aşk bir taksinin arka koltuğuna binip gitti. Büfeden dört tane Güzel Marmara alıp Zambo praliniyle süsledim akşam yemeğimi. İskelenin yanındaki inşaatın ikinci katına çıkıp eski günlerdeki gibi vapurların gelip gitmesini seyrettim, gidecek gelecek yeri olan insanlar, kararları ve kararsızlıkları olan insanlar, savrulan martılar, ışıklar, gemiler ve yalnızlığım. Her güzel macera gibi bu da bitmişti ve ben yaşadıklarımla hissettiklerimi örtüştüremiyordum, şişeyi dipledim, yenisinin plastik kapağını ısırıp tükürdüm yeni gözlerle daha uzağa bakmaya çalıştım...

    Giderken düşünmemek lazımdı, her sabah unutmak, her maceraya yeniden bakmak ve asla geriye bakmamak. Yaşamak yirmili yaşlarda iki kere düşünmemek demekti. Ruhuma huzur verecek uyku neredeydi?

    Güzel olan benim hayal gücüm, geri kalan her şey yalan. Aşk insanın kendi kendisine söylediği büyük bir yalan, gerçek olan sefillik ve tutunma ihtiyacı. Parlatılmış aşk hikayeleriyle dolu sinemaların önünden geçtim, kimi nasıl seveceğimize dair romanlar okudum. Aşk da, acı da benim çizdiğin bir resim.

    Ama unutmak resmini çizemiyorsun bir türlü. Unutmanın en iyi dostuna sarılıyorsun; alkol, önce gözlere sonra beynin hafıza hücrelerine sirayet ediyor, tadına bakmamış olmak istiyorsun, alkolün, sigaranın, aşkın, ayrılığın, gözlerindeki baharın, bacaklarının arasındaki güllerin ve uzun yolculukların. Her seferinde annemin fısıltısı karışıyor seslere “yarın yeni ve güzel bir gün olacak oğlum”, yarının yağmursuz yeni bir gün olması ve benim yepyeni bir insan olarak doğmam için uyuyorum. Yepyeni bir insan olarak doğuyorum, başı ağrıyan, umutsuz, yalnız, gidecek yeri olmayan...

    “bu yollar nereye gider baba
    bu ışıklar kimin için yanar”

    Son parça çikolatamı arsız bir martıya hediye edip sabahı bekledim, her şeyin eskisi gibi olması için. Yıldızlar da benim gibi kapattılar gözlerini, ışıklar da sonra, gece ve sessizlik indi şehre, denize, üzerime. Uyumak ölümün kardeşi diyorlardı, içerek uyumak daha yakın kardeşiydi, çift yumurta ikizi belki. Hiç rüya görmedim, uyurken hiç rüya görmezdim. Aynı yağmurlu sabaha uyandım. Aynı ganyan bayii, aynı izler, aynı istasyon... hiçbir şey aynı olmadı aramadım ve pılım pırtım olmadığı için uzaklara giden ilk trene bindim. Senin için gelmiştim ve yürümemişti işler istediğimiz gibi, senin için gelmiştim ve geldiğim gibi senin için gidiyordum. Açlıktan ölüyordum, trenin tuvaletlerine kusarken, senin için ölüyordum Haydarpaşa’nın parkelerinde düşerken, en uzak en iyisiydi.

    Öykünün sonu geliş yolunda tamamlanmıştı, zarlar atılmış, karar verilmişti, kalbim hep kırık kalacaktı hangi kararı versem diğerinde aklım kalacaktı. Hiç bilemeyecektim neyi doğru yaptığımı. Gidiş yolundaydım ve trenin melodisi geri götürüyordu beni. Nereye? Daha iyi hissedebileceğim herhangi bir yer var mıydı? Gittik, bulduk, uyuduk, uyandık, güneş yüzünü gösterdi, ağaçlar çiçek açtılar, dolu vurdu sonra. Dizleri kırılmış bir aşk hikayesi daha yerini, kolları kırılacak bir aşk hikayesine bıraktı. Üzerimde lanet vardı. Benimle aynı havayı solumak bile akciğerlerinden birinin alınması etkisi yapardı. Uyandım, uzunca yürüdüm, yoruldum, kaldırımın kenarına oturdum, düşündüm, zehir vardı ellerimde, yılan kalbimde, kimseye dokunmamaya karar verdim ve kimseyi sevmemeye.

    “Neden bakıyorsun” dedim önümden geçen çocuğa, “ne bakması?” dedi.
    Koydum kafayı, alnım acıdı, burnu kanadı, hızla uzaklaştım.

    Hiçbir erkek hiçbir kadınla içinde istasyon olan bir hikayede mutlu olamazdı...



    snakeskin
     
  2. doruk59

    doruk59 Üye

    Katılım:
    23 Eylül 2006
    Mesajlar:
    23
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    20
    Banka:
    0 ÇTL
    teşekkürler paylaşım için...
     
  3. kelebek

    kelebek -ütopik- V.I.P

    Katılım:
    9 Haziran 2006
    Mesajlar:
    8.680
    Beğenileri:
    132
    Ödül Puanları:
    4.730
    Banka:
    573 ÇTL

    harika bi yazı eline sağlık özelikle burası çok hoşuma gitti
     

Sayfayı Paylaş