1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Kırmızı Ayakkabılar...

Konusu 'Hikayeler / Efsaneler' forumundadır ve Çirkin Kral tarafından 7 Ekim 2006 başlatılmıştır.

  1. Çirkin Kral

    Çirkin Kral Forum Tutkunu

    Katılım:
    4 Eylül 2006
    Mesajlar:
    1.948
    Beğenileri:
    23
    Ödül Puanları:
    1.880
    Meslek:
    Gümrükçü
    Yer:
    istanbul
    Banka:
    62 ÇTL
    Kurban bayramına çok az kalmıştı. Ama Pınar’ın hala giyecek bir çift ayakkabısı yoktu. Aslında vardı da yoktu. Ramazan bayramından kalma ayakkabılarını giyemezdi. Çünkü arkadaşlarına rezil olurdu. Bugüne kadar her bayram mutlaka yenisi alınmıştı.Bu ayrıntı arkadaşlarının gözünden kaçmayacaktı. Pek çoğu ne yazık ki bu şansa sahip değildi. Bir kere giyerlerdi ve gözden kaybolurdu o güzelim kıyafetler. Çünkü maddi durumlar her seferinde yenisini almak için müsait olmazdı. Ama Pınar öylemiydi. O bir evin bir kızıydı. Dört tane dikenin (pardon erkeğin) içindeki tek güldü . Ne olursa olsun alınmalıydı, başka yolu yoktu….
    Hava oldukça sıcaktı. Güneş tam tepedeydi ve bunaltıyordu insanı… Sıkıntısından evin tüm odalarını arşınlamıştı. En sonunda evden dışarı çıkmaya karar verdi. Duvarlar üstüne üstüne geliyor, sıkıntısı daha bir artıyordu sanki… Merdivenlerde duran terliklerini giyer giymez bir çığlık attı. Güneşte ısınan terlikler ayaklarını yakmıştı. Can havliyle merdivenlerden seke seke inerken, evin küçük bahçesinin bir köşesinde çalışan babasına ilişti gözü. Pınar’ın babası Mustafa Bey , bahçedeki küçük otları koparıyordu. Bir müddet izledi babasını. Daha sonra anladı ki, onun da kendisi gibi bir sıkıntısı vardı. En az beş dakikadır hep aynı yeri kazıyordu ve oldukça düşünceli görünüyordu. Öyle ki, küçük kızının geldiğini bile fark etmemişti…
    İstediği bir çift ayakkabıya sahip olabilmek için kafasında bin türlü senaryo yazan küçük kızın cesareti kırılmıştı nedense. Mustafa Bey’ in düşünceli hali, kendisine düşkün olan küçük kızına geri adım attırmıştı. Az önceki kararlı halinden eser kalmayan Pınar, sessizce sokağa çıktı. Evleri dörtyol kenarındaydı. Yolun sağ tarafındaki sıra evlerin duvar diplerinde metrelerce uzunlukta beton setler vardı. Akşam serinliği çöktüğünde mahallenin yaşlıları bu setlere dizilir, gençlik anılarını anlatmaya başlarlardı. Kendisini anılarına kaptıran yaşlıların dilleri ve damakları kurur, Pınar’dan su isterlerdi. Karşılığı ise ya ceplerinin bir köşesinde unutulmuş ve naftalin kokan eski bir şeker parçası, ya da elden ele geze geze yıpranmış, kirinden kaç para olduğunu anlamak mümkün olmayan kağıt on lira olurdu.
    Sağına ve soluna şöyle bir göz gezdiren küçük kız, ortalıkta kimseciklerin olmadığını fark ederek beton setin üstüne oturdu. Kafası karmakarışıktı. Bir taraftan isteğini sunmak için en uygun anı kollamak gerektiğini düşünüyordu, diğer taraftan ise babasının düşünceli hali kafasına takılmıştı. Bu böyle olmayacaktı. Bekleyerek sadece vakit kaybediyor, dükkandaki çeşitler azalıyordu. Yaşadıkları yer küçük bir kasabaydı. Sadece bir tane bakkal dükkanı, bir tane de hem tüp satan hem de ayakkabı satan bir dükkan vardı. Bütün kasaba tek bir yerden alışveriş yaptığı için, zaman geçtikçe şansı biraz daha azalıyordu. En sonunda tüm cesaretini topladı ve ayağa kalktı. Az önce düşünceli ve sıkıntılı bir haldeyken çıktığı kapıdan, kesin bir kararlılıkla içeriye girdi. Babası, hala bıraktığı köşede, bıraktığı yerdeydi. Yumuşak adımlarla yanına doğru ilerledi .
    - Baba burada ne yapıyorsun?
    Mustafa Bey dalgın bakışlarını yerden çekip kızına doğru kaldırdı kafasını
    - Hiç kızım. Yabani otları ayıklıyordum.
    - Babacığım, bugün öğleden sonra işin yoksa Nevzat amcanın dükkanına gidip bana bayramlık bişiyler bakalım mı? Orada çok güzel bir çift kırmızı ayakkabı gördüm. Eğer satılmadıysa onları bana alırmısın?
    Ne diyeceğini bilemedi Mustafa Bey. Sanki kaçtığı şey en sonunda yakalamıştı onu. Dalgın bakışlarını yere indirdi. Çünkü gözünden akmasına engel olamadığı gözyaşlarını kızının görüp de üzülmesini hiç istemiyordu. Avuçlarıyla açtığı çukura, toprakla birlikte gözyaşlarını da gömdü. Boğazına düğüm atmışlar, ağzı kilitlenmişti sanki…. Küçük kızına hiç cevap veremedi. Pınar babasının dalgın olduğunu bildiği için, duymamış olacağını düşünerek sorusunu tekrarladı. Fakat gene o canı sıkıcı sessizlik…. Öylece kalakaldı Pınar. Geri dönemezdi çünkü o ayakkabılardan vazgeçmeye hiç niyeti yoktu, devam da edemezdi çünkü sorusunu üçüncü kez tekrarlamaya da cesareti yoktu. Hem alacağı cevabın hoşuna gitmeyeceğini az çok kestirmişti sanki…Taş kesilmiş gibi dikildiği bahçenin ortasında, yanında dikildiği fasülye sırığından hiçbir farkı yoktu. Tıpkı onun gibi sessiz ve hareketsizdi. Mustafa Bey, kızının bir yanıt beklediğini biliyor fakat ne cevap vereceğini de bilmiyordu.
    Mustafa Bey, belediyede zabıta memuruydu. Aynı zamanda ek iş olarak çiftçilik yapıyordu. Babasından yadigar 40 dönümlük tarladan başka hiçbir mal varlığı yoktu önceleri. Memur maaşıyla beş çocuğunu okutması imkansızdı. Mecburen çiftçilik yapmaya başlamıştı. İlk önce elden düşme iyi kötü çalışan bir traktör aldı. Daha sonra pulluk, çapa, mimzer derken bir çiftçiye lazım olabilecek bütün aletleri toparladı. Hatice teyzenin sattığı bademliği temizlemiş tarla haline dönüştürmüştü. İki parça bağ, meyve bahçesi, babadan kalma 40 dönümlük arazi ve Hatice teyzeden alınan bademlik, bugüne kadar idare etmişti onları. Bu yüzden çocukları hiç yokluk hissetmemişti. Ama bu sefer durum farklıydı. Küçük kızının bilmediği bir şey vardı. Yaklaşık 4 aydır maaşını alamıyordu. Belediye başkanı bütçeden kendine çıkar sağlıyor, memurlarını ise mağdur durumda bırakıyordu. Kasada kuruş yoktu, bu bekleyişin ise daha ne kadar süreceği belirsizdi. Başkanın dolandırıcı olduğu ise çok sonraları çıkacaktı ortaya…Şimdi yokluk kavramını hiç tanımayan bu masum yavruya nasıl açıklanırdı bu durum? Kendisi 5 yaşındayken , 33 yaşında veremden ölen annesinin adını koyduğu küçük kızına nasıl anlatacaktı? Onun boynunu büküp arkasını dönerek gitmesini görmeye dayanabilirmiydi acaba?
    Bu sıkıntılı bekleyiş en sonunda Pınar’ın sabrını taşırmıştı. Koşarak bahçeyi terk etti . Hiç düşünmeden gene o duvar dibindeki setin üstüne oturdu. Güneş etkisini iyice arttırmış, çevredeki tablodan değişen bir şey olmamıştı. Tıpkı bıraktığı gibiydi… İn cin top oynuyordu boş sokaklarda… Kimsecikler yoktu. Kafasını bacaklarının arasına sıkıştırıp ellerini de kafasının iki tarafına dayayıp güneşe karşı siper olarak kullandı. Onların yerine , kırmızı ayakkabıları giydiğini hayal ettiği terliklerine bakarken iki damla yaş süzüldü gözlerinden. Bir şeyi bu kadar çok isteyip de alamamak ne kadar da kötü bir duyguydu. Güneş ışıklarıyla buluşan gözyaşları birer yıldız gibi parlayarak pıt pıt düştüler ayak uçlarına.Fakat bu ışıltı, toprakla buluştuğu halde etkisini azaltacağı yerde daha da artırıyordu sanki. Ellerinin tersiyle sildi yanaklarını ve daha çok eğilerek baktı yere. Aman Allahım! Bu bir şakamıydı! Tam orada, sağ ayağının dibinde bir avuç dolusu altın duruyordu. Fermuarı açık kalmış el örgüsü , kilim desenli cüzdanın dışına gelişigüzel dağılmış altınlar göz kırpıyordu sanki Pınar’a . Neler yoktu ki içinde… Altın zincir, küpe, bilezikler… Pınar’ın az önceki üzüntülü ve düşünceli halinden eser kalmamıştı. Yerde duran altınları toprakla karışık doldurdu cüzdanın içine . Sağına ve soluna bakınarak kimsenin görmediğinden emin olmak istedi. Babasına sürpriz yapacaktı ve onun karşılaşacağı manzara karşısında sevineceğinden adı kadar emindi. Sevinçle babasının yanına koştu. Cüzdanı iki eliyle arkasın saklayıp :
    - Baba, hadi gel seninle Nevzat amcanın dükkanına gidelim,
    dedi. Mustafa Bey can sıkıntısının vermiş olduğu kızgınlıkla sert çıktı küçük kızına:
    - Yok kızım, paramız yok, Ne o dükkana gidebiliriz, ne de sana ayakkabı alabiliriz. Paramız yok kızım. Hangi parayla alacaksın ayakkabıları?
    - İşte bunlarla!
    Pınar iki elinin ayalarını birleştirdi, avuçlarında tuttuğu altınları babasına doğru uzatmış sırıtıyordu. Çocuk aklı işte! Babasının da bu habere en az onun kadar sevineceğini düşünmüştü. Fakat aldığı tepki pek de umduğu gibi olmamıştı. Mustafa bey sevineceği yerde , sanki suç işlemiş gibi baktı kızına.
    - Kızım nereden buldun bunları, çalmadın değil mi? Bak doğruyu söyle, tamam alacağım sana istediğin ayakkabıları ama ne olur doğruyu söyle
    - Ne çalması baba! Dışarıdaki beton setin üstüne oturmuştum, ayağımın dibinde buldum. Valla yalan söylemiyorum baba, valla çalmadım!
    Mustafa Bey kızına inanmak istiyordu. Çalmış olamazdı. Çocuklarının hiçbiri yapmazdı. Gözüyle görse inanmazdı zaten… Pınar için ise bu durum ikinci bir yıkım oldu. Babasının bakışlarındaki şüphe onu kahretmişti. Bir anda tüm hevesi kaçtı, inadı kırıldı. Artık ayakkabı da istemiyordu, bayram da. Az önce onun için vazgeçilmez olan maddi değer, yerini babasının bakışlarından sızan manevi değerle yer değiştirmişti. Babasının, onun çalmış olabileceği ihtimalini düşünebilmiş olması bile çok kırıcıydı onun için. Bayrama ait kurduğu tüm hayalleri, babasıyla birlikte bahçenin tam ortasında öylece bırakıp eve koştu. Evde ondan başka hiç kimse yoktu. Yer minderlerinin üstüne attı kendini . Bu sefer hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Ses tonundaki isyan, küçük yaşına rağmen öğrendiği kadere değil, Allah’a idi. Ne kadar çok bağırırsa o kadar çok iyi duyar belki sesimi diye var gücüyle ağlıyordu.
    Tam o sırada, yer yer dökülen mavi boyaların açıkta bıraktığı alanların küf tuttuğu demir kapının gıcırtısıyla irkildi. Bu gelen annesi olabilirdi. Ağlamasına kısa bir mola verdi, pür dikkat annesi ile babasının az sonra yapacakları konuşmayı dinlemek için , sinek girmesin diye yarı açık bırakılmış pencerenin yanına çömeldi. Yanılmamıştı, gelen annesiydi. Onun gelişine hiç kimse Mustafa Bey kadar sevinmiş olamazdı. Çünkü kafasındaki soru işaretlerini gidermek için Cennet hanıma çok ihtiyacı vardı.
    - Hayrola Bey, bitiremedin mi hala işini. Bıraktığım gibi kalmışsın. Sabahtan beri ne yapıyorsun o bahçede Allah aşkına?
    - Bırak şimdi bahçeyi filan. Gel bak sana ne göstereceğim. Bunları az önce
    Pınar getirdi. Güya bulmuş. Sabahtan beri başımın etini yiyor. Bizim Nevzat’ın dükkanında bir çift kırmızı ayakkabı görmüş. Baba illa bana onu al diye yalvarıyor. Ben de paramız yok kızım dedim. O da elinde bu cüzdanla geri döndü. Sen olsan ne düşünürdün?
    - Ben de sana onu diyecektim. Komşumuz Nazife hanımın yanından geliyorum. Oğlu vardı ya. Mithat. Hatice Teyzenin kızı Nazmiye’yle söz keseceklerdi bugün yarın. Ama altınları kaybetmişler. Evinin bahçesinde dövünüp duruyor garibim. Bizim kızın bulduğu altınlar onların olmalı. Dur ben hemen götürüp göstereyim, bakalım onların mı?
    Cennet hanım kilim desenli cüzdanı kaptığı gibi kaşla göz arası ortadan kayboldu. Şimdi bekleme zamanıydı. En az hastahane kapısında doğacak çocuğunu bekleyen bir babanın bekleyişi kadar terleten ve endişeli bir bekleyişti bu! Cennet Hanım izinin üstüne geri döndü. Bu erken dönüşü ummayan Mustafa Bey alacağı haber için ayağa kalktı. Mahkeme heyetinden çıkan olumlu cevabı elinde taşıyan bir jüri üyesi edasıyla içeriye giren Cennet Hanım, gururla eşinin beklediği cevabı sundu. Altınlar gerçekten de Nazife Hanımındı. Hani derler ya, *altın bulmuş gibi sevindi* derler ya, durum tam olarak bunu anlatıyordu. Nazife hanım ise tam bir düşüncesizlik örneği sergilemiş, kuru bir teşekkürle yetinmişti. En azından Pınar için üçbeş kuruş sıkıştırabilirdi Cennet Hanımın eline …Derin bir *oh*çeken Mustafa Bey, o an kararını verdi. Zaten olan olmuştu. Kızına alacağı bir çift ayakkabı onu ne öldürür, ne de diriltirdi. Hem kızının ne kadar çok istekli olduğunu daha iyi kavramıştı. Kirlenmesin diye kıvırdığı gömleğinin kollarını indirdi, pantolonunun paçalarındaki tozu silkeleyip, saatlerdir bir arpa boyu bile yol alamadığı bahçeden çıkıp evin açık olan camına doğru ünledi:
    - Pınaaaaaaaar! Kızım neredesin? Hadi giyin de gel. Nevzat amcanın dükkanına gidiyoruz
    Pencerenin altında taş kesilmiş olan Pınar, yaşasın diye zıplayarak hızla giyinmek için yatak odasının yolunu tuttu.Babası anlamasın diye de gözlerini sildi. Bir çırpıda üstünü değiştiren küçük kız , babasının eline yapıştığında ise, o anda dünyada ondan daha mutlu hiçbir çocuğun olamayacağını düşünüyordu. Yol boyunca kafasında bayramlık elbiselerini ve ayakkabılarını hayal ederek tatlı rüyalara daldı. Nevzat amcanın dükkanına girdiklerinde sevinci daha bir arttı. Çünkü kırmızı ayakkabılar hala olduğu yerde duruyorlardı. Çok şükür alan olmamıştı. Kalın apartman topuk, yandan ince kırmızı bantlı, tabanı lastik, oldukça ağır pırılı pırıl parlayan bir çift rugan ayakkabı….Her ne kadar babası seçiminin onun yaşına uygun olmadığı konusunda uyarmışsa da, dinlememişti. Günlerdir hayallerini süsleyen bu pırıltıdan nasıl vazgeçebilirdi ki….
    Eve geldiklerinde akşam yaklaşıyordu artık. Gün batmış, güneş çekilmiş, sessiz yollar akşam telaşına düşmüş insan sesleriyle kalabalıklaşmış, yaşlılar her zamanki yerlerini almış, gündüz uykularını uyuyan çocuklar, neşe içinde mahalle aralarını doldurmuşlardı. Kasabanın çıkışında, Hasanbaba dağının eteklerinde yer altından çıktığı varsayılan tatlı bir su kaynağı vardı. Pınar ve arkadaşları, haftada iki-üç kez , ellerine küçük bidonlar, ıbrıklar alıp oraya su doldurmaya giderlerdi.Böylece hem vakit geçirmiş olurlar, hem de yol boyu gülüp eğlenirlerdi. Anneleri çocuklarının emekleri ziyan olmasın diye, bu kaynaktan getirilen suyla pişen çayın daha lezzetli olduğunu anlatırlar, çocuklar da her seferinde daha bir iştahla koşarlardı Hasanbaba dağının eteklerine… Evde bırakılan küçük kardeşler bende gidicem diye ağlamaktan kendilerini yerlere atar, burunlarından akan sümükleri toza toprağa bulanan kollarına sürerlerdi. Onlar tepinirken, ablaları çoktan yolu yarılamış olurlardı ….
    Pınar elindeki poşetle yaşlıların oturduğu setin bir ucuna ilişti. Kazım dede, kel Mahmut amca, cıbırların Hikmet, Gecekli, tüm kadro eksiksiz oradalardı. Sevinçten içi içine sığmıyor, poşetin ağzını açıp aldığı şeyi herkese göstermek istiyordu. Kendilerini koyu bir sohbetin içinde kaybeden ekip ise Pınar’ın geldiğini fark etmedi bile…
    Pınar gözünü Hasanbaba dağının eteklerine dikmişti. Arkadaşlarının su doldurmaya gittiğini biliyordu. Bayramı bekleyemezdi. Aldığı şeyi mutlaka gösterip havasını atmalıydı oracıkta. Kasaba dağın hemen dibine kurulmuştu. Bu yüzden görüş mesafesi yakındı. Sürüsünü otlatmaya çıkan çobanın azılı köpekleri bile çok rahat görülürdü. Az sonra karınca sırasını andıran çocuklar, ellerindeki bidonlarla ipe dizilmiş boncuklar gibi dağın yamacından kasabaya doğru yol aldılar. Pınar’ın içi içine sığmıyor, kalbi küt küt atıyordu. Sokağın alt başından Şerife’nin geldiğini görünce hiç düşünmeden poşetin ağzını açtı , kırmızı ruganlarını ayağına geçirdi, yandaki tokayı da ilikledikten sonra o koca tabanlı ayakkabılarla bayır aşağı koşmaya başladı. Ona sorsan koşmuyor da uçuyordu sanki. Küçük ayaklarına hiç yakışmamış ayakkabılarla yere attığı her adım pat pat ses çıkarıyor, yerden avuç dolusu toz kaldırıyordu. Her şey silinmişti gözünden. Bayram, altınlar, babası, her şey…
    Tam arkadaşlarıyla arasında beş-altı adımlık bir mesafe kalmıştı ki, bir anda ayaklarının altında bir boşluk hissetti. Yol kayıp gitmiş, yok olmuştu sanki. Sağ baş parmağına batan taşın acısıyla durakladı, eğildi ve ayaklarına baktı. Gözlerine inanamadı. Ayakları çıplak, ayakkabıları ise birkaç adım gerisindeydi.
    Ne olduğunu anlamak o kadar da güç değildi aslında… Çünkü aylardır Nevzat amcanın köhne dükkanının camından içeriye sızan keskin gün ışığı ayakkabıların özünü almış, bayır aşağıya koşarken yük ayak parmaklarına binince de, buna daha fazla dayanamayan ince bağcıklar tek tek kopuvermişti…
     

Sayfayı Paylaş