1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Köprü

Konusu 'Çocuk Masalları' forumundadır ve KıRMıZı tarafından 28 Nisan 2008 başlatılmıştır.

  1. KıRMıZı
    Aşık

    KıRMıZı TeK BaşıNa CUMHURİYET V.I.P

    Katılım:
    22 Şubat 2008
    Mesajlar:
    27.173
    Beğenileri:
    4.755
    Ödül Puanları:
    11.580
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Karmaşıkkk
    Yer:
    TÜRKİYE
    Banka:
    330 ÇTL
    KÖPRÜ

    Gül Dede, yine masal anlatıyordu çocuklara. Çocuklar, gülücük dağıtan dudaklarıyla dinliyorlardı Gül Dede'yi. Yüzleri sevinçten al al olmuştu. Her birinin bakışları sanki anlatılan şeylerin dünyasında dolaşıyor, film seyreder gibi dinliyordu. Gül Dede, ara sıra beyaz sakalını eliyle sıvazlıyor ve anlatmasına devam ediyordu. Bu hareketi çocukların çok hoşuna gidiyordu. Bazen çocuklar Gül Dede'den bahsederken şaka ile karışık onun gibi çenelerini okşuyorlardı. Hava günlük güneşlikti. Gül Dede, bir iki masal anlattıktan sonra çocuklara: "Haydi çocuklar biraz tabiatın sessizliğinde yürüyelim ve kendimizi dinleyelim." dedi. Gül Dede ara sıra çocuklarla birlikte geziye çıkardı. Bastonunu alır çocuklar ile bareber kırları, ovaları dolaşırdı. İşte bugün de öyle yaptı. Çocuklarla birlikte yola düştü. Bir taraftan bastonuna dayana dayana yürüyor bir taraftan da çocuklara bir şeyler anlatıyordu. Tabiattan, ağaçlardan kuşlardan bahsetti. Akan sulardan, geçen bulutlardan, gece ve gündüzün hikmetlerinden söz açtı yol boyunca. Ama çocuklar ondan başka şey bekliyorlardı. O bunu biliyordu, ama oturacak güzel bir yer arıyordu. Şöyle papatyalarla süslü bir çimenlik ne güzel olurdu oturmaya. Böyle bir yer biliyordu Gül Dede. Köprübaşı diye bir yer vardı. Orada böyle çiçeklik bir bahçe biliyordu. Yanıbaşından akan derenin şırıltısı da sohbetleri boyunca ne güzel bir müzik oluştururdu. Gül Dede, çevresindeki cıvıl cıvıl çocuklarla o yöne doğru yürüdü. Bastonuyla ara sıra bazı şeyleri işaret ediyor ve onlara gösterdiği varlıkların hikmetinden bahsediyordu. En sonunda geldiler Köprübaşı'na. Köprübaşı deyince sadece ismi öyle zannetmeyin. Hakikaten burada bir köprü vardı. Taşköprü ismiyle anılıyordu. Kargir taşlardan örülmüş bir köprüydü bu. Ama şekli bir gökkuşağı gibi kavisliydi. Gül Dede çocuklara: "Şurası nasıl?" diye papatyalarla dolu bir çimenliği gösterdi. Çocuklar: "Çok iyi, çok iyi." dediler. Oturdular. Etrafı seyrettiler bir süre. Oturdukları yer, mis gibi papatya kokuyordu. Papatyalar ve çimenler öylesine iç içe girmişti ki insanın bu ortamda coşmaması mümkün değildi. Kuşlar kelebekler, uğur böcekleri etrafta cirit atıyordu. Bu ne ferahlatıcı bir tabloydu. Ne tatlı ve iç açıcı bir güzellikti. Gül Dede ve çocuklar çiçeklerin ortasına oturmuşlar ve biraz ötedeki derenin şırıltısını dinliyorlardı. Ara sıra su sesine kuş cıvıltıları da karışıyor ve bir müzik ziyafeti oluşuyordu. Ama onların asıl isteği bu ziyafet değildi. Asıl arzu ettikleri, Gül Dede'nin vereceği masal ziyafetiydi. Hepsi Gül Dede'ye bakıyordu. Gül Dede onların parlak ve heyecanlı bakışlarında bu isteği ve arzuyu okuyordu. Tebessüm ederek o da onlara bakıyordu. Çocuklar bir ara dayanamadılar ve: "Haydi, haydi!" diye bağrıştılar. "Ne haydisi?" dedi Gül Dede bilmezlikten gelip: "Masal, masal!" dediler hepsi birden. Bir kuş cıvıltısı gibiydi sesleri. Gül Dede hiç kıyar mıydı yavrularına. "Pekala" dedi, pamuk gibi yumuşak sakallarını okşayarak. Sonra gözlerini köprüye doğru çevirdi. "Size bu gün anlatacağım masalın konusu bir köprü ile ilgilidir." Çocuklar köprü, denince ellerinde olmadan taş köprüye baktılar. Sonra dikkatli bir şekilde onu dinlemeye başladılar. Gül Dede: "Bir varmış bir yokmuş. Bir zamanlar gururlu, kibirli, kendini beğenmiş bir adam varmış." dedi. "Bu adam uzun bir yoldan geliyormuş. Gece her taraf karanlıkmış. Gökte yıldız da yokmuş. Sessiz sessiz giderken yolu bir köprüye düşmüş. Yavaş yavaş, ama ürkek bir şekilde yürüyormuş. Köprünün altında su da yokmuş. Derin bir boşluk, o kadar. Adamın yanında bir el feneri varmış. Yolunu görmek için ondan faydalanıyormuş. Onu bazen uzağa bazen yakına tutuyormuş. Böylece yolunda bir çukur veya tümsek varsa onlara takılmadan yol alabiliyormuş. Adam tam köprünün ortasına geldiğinde feneri ileriye çevirmiş, bakmış. Bir de ne görsün köprünün çıkışında yani bitiminde bir sürü canavar! "Aman Allahım!" demiş ve korkudan titremeye başlamış. Geriye dönmüş ve feneri geldiği yöne çevirmiş: "Eyvah!" diye feryat etmiş. Orada da arslan, kaplan gibi çeşitli vahşi hayvanlar görmüş. Adam korku ile soğuk terler dökmeye başlamış. Birden aklına köprüden atlayıp kurtulmak gelmiş. Trabzanlara dayanıp feneri aşağıya tutmuş. Mümkün değil. Köprünün altı bir uçurum gibi pek derinmiş. Feneri daha dikkatli bir şekilde aşağıya tutunca orada da korkunç varlıklar görmüş. Bu tek kurtuluş yolunun da kesik olduğunu anlamış böylece. Adam bu durum karşısında çok üzülmüş. Birden çaresizlik içinde kıvranırken elindeki fener aklına gelmiş. Bütün bu dertleri başına bu fenerin açtığını düşünmüş. "Keşke bu fener olmasaydı!" diye geçirmiş içinden. Bu sıkıntı ve öfke ile feneri köprünün zemine büyük bir hızla vurmuş. El feneri yere çarpar çarpmaz tuz buz olup parçalanmış. Onun parçalanmasıyla birden gecenin karanlığı boşalıp gitmiş. Karanlık yerine günlük güneşlik bir hava gelmiş. Bir de bakmış o canavar bildiği şeyler koyun, keçi, at ve deve gibi evcil hayvanlar değil mi? Sevinci iki katına çıkmış. Bütün üzüntüsü yok olmuş ve kalbini sonsuz bir mutluluk kaplamış." Çocuklar, Gül Dede'nin masallarında mutlaka bir mânâ olduğunu biliyorlardı. Hepsi birden: "Gül Dede bütün bunların mânâsını bize anlatır mısın?" dediler. Gül Dede gülümsedi. "Elbette bunların bir anlamı var, ama bu sefer bunların açıklamalarını sizden istiyorum! İlk olarak masaldaki köprünün anlamı nedir, bulun bakalım?" Bazıları gökkuşağı, bazıları sevgi, bazıları ümit, dedi bu köprü için. Ona "Ümit Köprüsü, Sevgi Köprüsü" gibi isimler verdiler. Gül Dede: "Bilemediniz!" dedi. En son bir tanesi parmağını kaldırdı: "Ben söyleyebilir miyim Gül Dede?" Gül Dede: "Pekala söyle bakalım!" Çocuk: "Hayat köprüsü." dedi. Gül Dede gülümsedi ve: "Aferin bildin!" dedi. "Evet bu köprü hayat köprüsüdür. Köprüdeki adam da bizleriz, yani insanlar. Pekala adamın elindeki fener neye işaret ediyor?" dedi sonra da. Bir kısmı yine "Güzellik", bir kısmı "İyilik" bir kısmı "Hoşgörü" dedi. Gül Dede: "Bunu size ben söylemeliyim, siz bulamayacaksınız." dedi. İçlerinden biri çıkıp: "Benlik Feneri." demesin mi? Gül Dede, sevincinden ayağa kalktı, çocuğun yanına gitti ve onu alnından öptü. Çocuk da ona sarıldı sevincinden. "Pekala." dedi Gül Dede: "O canavarlar ve ardından onların evcil hayvanlara dönüşmesini kim açıklayacak?" Bir çocuk ayağa kalktı ve: "Ben açıklayabilirim." dedi. "Tamam." dedi Gül Dede "Açıkla bakalım." Çocuk: "Adam benlik feneri ile çevreye baktığı için her şeyi çirkin görüyor. Etrafında canavarlar var zannediyor. Olmasa bile öyle görüyor. Feneri kırınca karanlık yok oluyor ve her tarafı aydınlık kaplıyor. Böylece düşman zannettiği varlıkların gerçek dost yüzlerini görmüş oluyor. Örnek verirsek arslan olarak gördüğü hayvanın at, ejderha olarak hayal ettiği şeyin ise deve olduğunu anlaması gibi. Köprünün altındaki korkunç varlıkların da ahirete gitmiş dost ve akrabalar olduğu açıktır." Gül Dede çocukların bu kadar zekice yorum yapabileceğini hiç tahmin etmiyordu. Çok sevindi bu duruma. "Son olarak şöyle bir toparlayacak olursak" dedi ve konuyu özetledi: "Bu köprü, dünya hayatıdır. Köprünün girişi geçmiş zaman, çıkışı gelecek zamandır. Köprünün altı ahiret alemidir. Pekala hem yolun iki başında ve hem köprünün altındaki korku veren görüntülerin sebebi neymiş, benlik feneriymiş değil mi?" dedi gülümseyerek. Evet, dediler hepsi de çocukların. "Bir şey kaldı onu unuttuk." dedi Gül Dede. Neyi, dediler çocuklar hep birden. "Benlik feneri kırıldığında ortalığı aydınlatan nedir? Bu neyin ışığı ve aydınlığıdır?" Hepsinin yine gözleri parladı. Bir kısmı "Sevgi" dedi. Bir kısmı "Ümit" dedi. Bir kısmı "Dayanma gücü" dedi. Gül Dede sakallarını okşayarak: "Bunu bilmeniz imkansız, ben açıklasam iyi olacak." Çocuklardan biri: "Buldum, buldum!" dedi. Gül Dede ona bakıp: "Bulduysan buyur söye bakalım." dedi nazikçe. Çocuk parmağını kaldırıp: "Kur'an."dedi. Gül Dede şaşırdı ve: "Nasıl anladın?" diye sordu ona. "Bunu bilmeyecek ne var Gül Dede, O bütün alemin güneşi değil midir. Allah'ın bizlere gönderdiği ışık ve nur değil midir?" deyince Gül Dede pek sevindi. Sonra da "Aferin, çok doğru söyledin yavrum!" dedi. Ardından çocuklara dönüp: "O bütün karanlıkları aydınlatan bir nur ve ışıktır. İnsan bencilliği bırakıp etrafa Kur'an'ın ışığıyla baksa her şeyin güzel yüzünü görecektir, öyle değil mi?" Hepsi birden: "Evet!" dediler. Gül Dede: "Masalımız burada bitti. Açıklamasını da yaptık. Şimdi haydi kalkın bakalım eve gidelim de bir güzel karnımızı doyuralım. Gönlümüz doydu ama karnımız acıktı." dedi espirili bir şekilde. Çocuklar güldüler bu söze. Hepsi birden kalktılar, geldikleri yoldan mahalleye doğru yürüdüler. Gül Dede, yine bastonuna dayana dayana yürüyor ve bir taraftan da çocuklara tabiatın sırlarını anlatıyordu.
     

Sayfayı Paylaş