1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Korklayın... Korklayın...

Konusu 'Makaleler, Araştırma Yazıları' forumundadır ve Girayhan tarafından 30 Eylül 2007 başlatılmıştır.

  1. Girayhan

    Girayhan Uzman

    Katılım:
    12 Şubat 2007
    Mesajlar:
    936
    Beğenileri:
    6
    Ödül Puanları:
    630
    Banka:
    21 ÇTL
    Korklayın... Korklayın...


    Bu toprakların "dindarlığı" öyle ezbere açıklanabilecek bir dindarlık değildir.

    Burası, "halifesinin" sarayında cariyeler olan bir geçmişe sahiptir. Kimse bu ülkeye şeriat getiremez. Belki bunu isteyenler vardır ama bu isteklerini gerçekleştiremezler.

    Yaşadığımız ülke "dindar" insanların ülkesidir. Ama yeryüzünün belki de en "çocuksu, en masum, yaramazlığı en çok seven" dindarlarıdır onlar.

    Şu geleceğinden korktuğunuz "şeriat" var ya... O zaten buradaydı.

    Daha doksan yıl önce bu topraklar şeriatla yönetiliyordu. Üstelik yöneten de bizzat "halifenin" kendisiydi. Hilafet vardı burada. Şeriat da, hilafet de aniden pat diye kalktı. Ne oldu peki? Şeriata çok meraklı olduğunu sandığınız halk ne yaptı? Ayaklandı mı?

    İç savaş mı çıktı? Yooo...

    Osmanlı ordusunun siper savaşında çok iyi olduğu söylenir.

    Asker bir kere sipere yerleştikten sonra onu oradan çıkartıp atmak düşmanın kolayca becerebileceği bir iş değildir.

    Karşısında kimin olduğunu, ne olduğunu bildiği zaman asker korkmadan direnir.

    Ama bir belirsizlik olmaya görsün...

    O zaman olabilecekleri kimse kestiremez.

    Askerlik tarihinin en büyük facialarından biri olan Balkan Savaşı’nda Osmanlı ordusu siperlere yerleşmişti.

    Karşısındaki ordudan daha kalabalıktı.

    Düşman kuvvetlerinin onu oradan kımıldatması da pek mümkün görünmüyordu.

    Ama bir gece, Osmanlı kuvvetlerinin bir birliği kimseye haber vermeden hücuma geçmeye kalktı.

    Kasabaların içinde at nallarının ürkütücü sesleri duyuldu.

    Ve, Osmanlı ordusu aniden anlatılması çok güç bir korkuya kapıldı.

    "Düşman geliyor," naralarıyla birbirlerini çiğneyerek kaçmaya koyuldular.

    Ordu darmadağın oldu.

    Kimse onları durduramadı.

    İstanbul’a kadar trenleri devirerek kaçtılar.

    Düşman Çatalca’ya hiçbir direnişle karşılaşmadan geldi.

    Balkan ordularının komutanları, ortada Osmanlı ordusunun kaçmasını gerektiren bir şey olmadığını biliyorlardı ama Osmanlı ordusu çekiliyordu.

    Osmanlıların çekilmesine mantıklı bir neden bulamadıklarından bunun bir "tuzak" olduğunu düşünerek durdular.

    Bizimkiler, ortada korkmaları için "mantıklı" bir neden varken, düşman üstlerine gelirken korkmamışlardı ama ortada hiçbir neden yokken, sadece birisi "düşman geliyor" dediği ve düşmanın nereden geldiği de belli olmadığı için korkudan çılgına dönmüşlerdi.

    Biz o askerlerin çocuklarıyız.

    Ortada korkulması gereken "mantıklı" nedenler varken korkmayız.

    Ne her an gelmesi beklenen İstanbul depremi, ne susuzluk, ne kötü sağlık koşulları, ne patlayan gaz tüpleri, ne futbol sahalarına yayılan şiddet bizi korkutur.

    Ama aniden biri "şeriat geliyor" diye bağırır ve ödümüz patlar.

    "Malezya olacakmışız," "mahalle baskısı varmış" sayhalarıyla birbirimizi çiğneriz.

    Birisi de kalkıp "nereden geliyor bu şeriat" diye sormaz.

    Dünyanın en ilginç tarihlerinden birine sahip olmamıza rağmen tarihle hiç ilgilenmememiz sanırım korkaklığımızın ana nedenlerindendir.

    Şu geleceğinden korktuğunuz "şeriat" var ya...

    O zaten buradaydı.

    Daha doksan yıl önce bu topraklar şeriatla yönetiliyordu.

    Üstelik yöneten de bizzat "halifenin" kendisiydi.

    Hilafet vardı burada.

    Şeriat da, hilafet de aniden pat diye kalktı.

    Ne oldu peki?

    Şeriata çok meraklı olduğunu sandığınız halk ne yaptı?

    Ayaklandı mı?

    İç savaş mı çıktı?

    Yooo...

    Halife, ailesini de alıp gitti.

    Peki nasıl oldu bu?

    Şeriat yanlısı olduğu sanılan bir halk nasıl bu kadar sessiz kaldı?

    Cumhuriyet ordusundan korktu deseniz, ordu o zaman o kadar da güçlü değildi.

    Niye bu "şeriatçı" halk ülkeyi alt üst edecek büyük bir tepki göstermedi?

    Eğer bu ülkeyi, burada yaşayan insanları iyi tanımaz da sadece uydurursanız, bu sorunun cevabını bulamazsınız. Bunu anlamak için biraz tarihe bakmak...

    Şeriat döneminde insanların nasıl yaşadığıyla biraz ilgilenmek gerekir.

    Hilafetin başkenti İstanbul’un göbeğindeki Beyoğlu, balozlarla, koltuklarla, meyhanelerle, tiyatrolarla, kerhanelerle dolu bir yerdi.

    Diyelim ki Beyoğlu "gavuru" bol bir yerdi, onun için şeriatla yönetilen bir memlekette orası eğlence bölgesiydi.

    Peki ya sadece Müslümanların yaşadığı bölgeler nasıldı?

    Orada meyhane yok muydu?

    İçki yok muydu?

    Bakalım, tarihi devlet ekseninden değerlendiren, görüşleri asla devleti rahatsız etmeyen tarihçilerimizden İlber Ortaylı ne diyor...

    "Gerçi Galata meyhaneleri ünlü bir yerdi, ama İstanbul tarafı da meyhaneyi ve meyhane kültürünü tanımayan bir yer değildi. İstanbul’un zabıta görevlileri eskiden beri meyhaneye ’miğde’ derlerdi ve defterlere; sayıları, içindeki çalışanların isimleriyle kaydederlerdi. 18. yüzyılın ortalarında İstanbul’da 19 koltuk, yani meyhanenin bulunduğu kaydedilmiş böyle bir vesikada; inanmayın, gerçek sayı bunun çok daha fazlasıydı mutlaka."

    "İstanbul tarafında", yani başkentin sadece Müslümanların yaşadığı bölümünde, daha 18. yüzyılda meyhaneler varmış.

    Şeriat düzenindeki bir ülkenin başkentindeki bu meyhaneler bir de resmi kayıtlara geçermiş.

    Biraz daha okuyalım.

    "Ramazanda bir ay kapatılan İstanbul meyhanelerinin ünü ve zarafeti Beyoğlu’ndakilerden aşağı kalmazdı. Ramazanın bitiminde, yani arife günü meyhaneciler gedikli müşterilerine özel bir davetiye gönderirdi. Midye yahut uskumru dolmalarından oluşan bu davetiyeye ’unutma bizi dolması’ deniyormuş. İstanbullu alkolik değildi ama töreniyle ve mezesiyle, özgün sohbetleriyle içkiyi ve meyhaneyi severdi."

    Ortaylı’nın yazısında İstanbul denilen bölüm Haliç’in, yalnızca Müslümanların yaşadığı Aksaray tarafıydı.

    Ramazanda içmezler, bayramda içmeye başlarlardı.

    Üstelik bunu şeriat düzeninde yaparlardı.

    Halife de buna ses çıkarmazdı.

    Arada bir meyhaneleri kapatırlardı ama bu "dini nedenlerden" olmazdı. Ortaylı’nın anlattıklarına göre, içkiyi içtikten sonra birden özgürleşip padişahı eleştirdikleri için "sarhoşlar" tehlikeli görülür ve meyhaneler kapatılırdı.

    Bu toprakların "dindarlığı" öyle ezbere açıklanabilecek bir dindarlık değildir.

    Burası, "halifesinin" sarayında cariyeler olan bir geçmişe sahiptir.

    Kimse bu ülkeye şeriat getiremez. Belki bunu isteyenler vardır ama bu isteklerini gerçekleştiremezler.

    Yaşadığımız ülke "dindar" insanların ülkesidir.

    Ama yeryüzünün belki de en "çocuksu, en masum, yaramazlığı en çok seven" dindarlarıdır onlar.

    Allah’a inançları tamdır.

    Köküne "tasavvufun" suyu karışmış bir dindarlıktan geldiklerinden kendilerini "Allah’ın evlatları" olarak görmeye yatkındırlar, çocukken büyük bir yakınlıkla "Allah baba" derler, bir "babadan" korkar gibi korkarlar Allah’tan ama bir "babaya" şımarır gibi de şımarırlar, O’nun kendilerini affedeceğine inanırlar.

    Onun için ramazanda meyhaneleri kapatıp oruç tutarlar, onun için bayramda içerler.

    Şeriatla yönetildiğinde bile bu ülkede tam bir "şeriatın" olmaması o yüzdendir.

    Bugün, dine, dindarlığa, dindarlığın şekil şartlarına fazla abanan, insanları dinle korkutmaya çalışan partilerin hiçbir zaman fazla oy alamamalarının sebebinin ne olduğunu sanıyorsunuz?

    Bu halkın Allah’la ilişkilerine fazla karışırsanız kızar.

    Ama onun dindarlığını sorgulamaya, onu Arap ülkelerinde görülen tarzda bir dindarlığa zorlamaya kalkarsanız, ona da kızar.

    Üstelik bu sadece İstanbul’da böyle değildir, "taşrada" da böyledir.

    Bakın Ortaylı ne diyor:

    "Bizim toplumumuz ezelden beri içkiyi sevmiş ve pek de gizlememiştir. Domuz haram, salyangoz Müslüman mahallesine girmeyecek bir nesne sayılmış ama domuz kadar haram olan içkinin keyfinden vazgeçilmemiş. Yüksekçe bir vergiyle içkinin alası satılmış, taşralarda da kaçak içki üretimi ustalık derecesine ulaşmış, hálá da öyledir."

    Şimdi, ramazanda Anadolu’da kapatılan lokantalar herkes tarafından "şeriat" işareti olarak algılanıyor.

    Belki de on bir ay içki satan bir Müslüman, bir ay da Allah’ının gözüne girmek, kendi gönlünde arınabilmek için lokantasını kapatıyordur.

    Bunun "şeriat özlemiyle" bir alakası yok.

    Bu, eskiden de böyleydi, şimdi de böyle.

    Biz dinimizle, Allah’ımızla böyle ilişki kuruyoruz, biz "günah işlemiyoruz" sadece biraz "yaramazlık" yapıyoruz ve "Allah baba" çok kızmasın diye de ramazanda meyhaneyi kapatıp oruç tutuyoruz.

    Gizliden gizliye bu toplum "Allah’ın evlatları" olduğuna inanıyor işte.

    Bu çocuksu masumiyetten rahatsız olacak ne var?

    Bizim topraklarımıza bizzat halifenin kendisi şeriatı getiremedi.

    Dahası, halifenin kendisi şeriata uymadı...

    Şimdi mi gelecek şeriat?

    Gelmez.

    Getirmek isteyenler ümitlenmesin...

    Gelecek diye korkanlar korkmasın.

    Tarihimize, geçmişimize bakın.

    İçinde yaşadığınız, parçası olduğunuz toplumu biraz merak edin.

    Hangi ülkede "gavur imam" diye bir laf var, hangi ülkede "Bektaşi fıkraları" bu kadar seviliyor, hangi ülkede Bekri Mustafa halk kahramanı oluyor?

    Siz, meyhaneye güzellemeler yazmış şeyhülislamların yaşamış olduğu bir toplumun çocuklarısınız.

    İnanan insanları huzursuz etmeyin.

    Onlar hepimizin vicdanını rahatlatıyor.

    Emin olun, korkulacak şeyler değil bunlar.

    Hiç kimse bu ülkedeki kadınların başını kapatamaz.

    Kimse bu ülkeyi şeriatın hükümleriyle yönetemez.

    Burası "yaramaz çocuklardan" oluşan bir toplum.

    Allah’ı seviyoruz, bu sevgiden vazgeçmeyiz.

    Hayatın zevklerini de seviyoruz, bu zevklerden de vazgeçmeyiz.

    Geleneğimiz, geçmişimiz, yapımız böyle.

    Korkacaksınız, korkmanız gerekenlerden korkun.

    Ama Balkan Savaşı’ndaki Osmanlı ordusu gibi davranır...

    Biri "Malezya’ya benzeyeceğiz" diye bağırdığı için...

    Birbirinizi çiğneyerek kaçmaya başlarsanız...

    Hep beraber yeniliriz.

    Siz, her bağırtıya inanmayın...

    Burada biz yaşıyoruz.

    Allah’ın yaramaz ve biraz şımarık çocukları...

    Bizi kimse dinimizden de, hayatımızdan da vazgeçiremez.

    Girdiğimiz siperden milim kımıldamayız...

    Yeter ki aramızdan biri durduk yerde "düşman geliyor" diye bağırıp bizi korkulara salmasın.

    Siz, meyhaneye güzellemeler yazmış şeyhülislamların yaşamış olduğu bir toplumun çocuklarısınız.

    İnanan insanları huzursuz etmeyin. Onlar hepimizin vicdanını rahatlatıyor. Emin olun, korkulacak şeyler değil bunlar. Hiç kimse bu ülkedeki kadınların başını kapatamaz. Kimse bu ülkeyi şeriatın hükümleriyle yönetemez. Burası "yaramaz çocuklardan" oluşan bir toplum.

    Osmanlı ordusunun siper savaşında çok iyi olduğu söylenir.

    Asker bir kere sipere yerleştikten sonra onu oradan çıkartıp atmak düşmanın kolayca becerebileceği bir iş değildir.

    Karşısında kimin olduğunu, ne olduğunu bildiği zaman asker korkmadan direnir.

    Ama bir belirsizlik olmaya görsün...

    O zaman olabilecekleri kimse kestiremez.

    Askerlik tarihinin en büyük facialarından biri olan Balkan Savaşı’nda Osmanlı ordusu siperlere yerleşmişti.

    Karşısındaki ordudan daha kalabalıktı.

    Düşman kuvvetlerinin onu oradan kımıldatması da pek mümkün görünmüyordu.

    Ama bir gece, Osmanlı kuvvetlerinin bir birliği kimseye haber vermeden hücuma geçmeye kalktı.

    Kasabaların içinde at nallarının ürkütücü sesleri duyuldu.

    Ve, Osmanlı ordusu aniden anlatılması çok güç bir korkuya kapıldı.

    "Düşman geliyor," naralarıyla birbirlerini çiğneyerek kaçmaya koyuldular.

    Ordu darmadağın oldu.

    Kimse onları durduramadı.

    İstanbul’a kadar trenleri devirerek kaçtılar.

    Düşman Çatalca’ya hiçbir direnişle karşılaşmadan geldi.

    Balkan ordularının komutanları, ortada Osmanlı ordusunun kaçmasını gerektiren bir şey olmadığını biliyorlardı ama Osmanlı ordusu çekiliyordu.

    Osmanlıların çekilmesine mantıklı bir neden bulamadıklarından bunun bir "tuzak" olduğunu düşünerek durdular.

    Bizimkiler, ortada korkmaları için "mantıklı" bir neden varken, düşman üstlerine gelirken korkmamışlardı ama ortada hiçbir neden yokken, sadece birisi "düşman geliyor" dediği ve düşmanın nereden geldiği de belli olmadığı için korkudan çılgına dönmüşlerdi.

    Biz o askerlerin çocuklarıyız.

    Ortada korkulması gereken "mantıklı" nedenler varken korkmayız.

    Ne her an gelmesi beklenen İstanbul depremi, ne susuzluk, ne kötü sağlık koşulları, ne patlayan gaz tüpleri, ne futbol sahalarına yayılan şiddet bizi korkutur.

    Ama aniden biri "şeriat geliyor" diye bağırır ve ödümüz patlar.

    "Malezya olacakmışız," "mahalle baskısı varmış" sayhalarıyla birbirimizi çiğneriz.

    Birisi de kalkıp "nereden geliyor bu şeriat" diye sormaz.

    Dünyanın en ilginç tarihlerinden birine sahip olmamıza rağmen tarihle hiç ilgilenmememiz sanırım korkaklığımızın ana nedenlerindendir.

    Şu geleceğinden korktuğunuz "şeriat" var ya...

    O zaten buradaydı.

    Daha doksan yıl önce bu topraklar şeriatla yönetiliyordu.

    Üstelik yöneten de bizzat "halifenin" kendisiydi.

    Hilafet vardı burada.

    Şeriat da, hilafet de aniden pat diye kalktı.

    Ne oldu peki?

    Şeriata çok meraklı olduğunu sandığınız halk ne yaptı?

    Ayaklandı mı?

    İç savaş mı çıktı?

    Yooo...

    Halife, ailesini de alıp gitti.

    Peki nasıl oldu bu?

    Şeriat yanlısı olduğu sanılan bir halk nasıl bu kadar sessiz kaldı?

    Cumhuriyet ordusundan korktu deseniz, ordu o zaman o kadar da güçlü değildi.

    Niye bu "şeriatçı" halk ülkeyi alt üst edecek büyük bir tepki göstermedi?

    Eğer bu ülkeyi, burada yaşayan insanları iyi tanımaz da sadece uydurursanız, bu sorunun cevabını bulamazsınız. Bunu anlamak için biraz tarihe bakmak...

    Şeriat döneminde insanların nasıl yaşadığıyla biraz ilgilenmek gerekir.

    Hilafetin başkenti İstanbul’un göbeğindeki Beyoğlu, balozlarla, koltuklarla, meyhanelerle, tiyatrolarla, kerhanelerle dolu bir yerdi.

    Diyelim ki Beyoğlu "gavuru" bol bir yerdi, onun için şeriatla yönetilen bir memlekette orası eğlence bölgesiydi.

    Peki ya sadece Müslümanların yaşadığı bölgeler nasıldı?

    Orada meyhane yok muydu?

    İçki yok muydu?

    Bakalım, tarihi devlet ekseninden değerlendiren, görüşleri asla devleti rahatsız etmeyen tarihçilerimizden İlber Ortaylı ne diyor...

    "Gerçi Galata meyhaneleri ünlü bir yerdi, ama İstanbul tarafı da meyhaneyi ve meyhane kültürünü tanımayan bir yer değildi. İstanbul’un zabıta görevlileri eskiden beri meyhaneye ’miğde’ derlerdi ve defterlere; sayıları, içindeki çalışanların isimleriyle kaydederlerdi. 18. yüzyılın ortalarında İstanbul’da 19 koltuk, yani meyhanenin bulunduğu kaydedilmiş böyle bir vesikada; inanmayın, gerçek sayı bunun çok daha fazlasıydı mutlaka."

    "İstanbul tarafında", yani başkentin sadece Müslümanların yaşadığı bölümünde, daha 18. yüzyılda meyhaneler varmış.

    Şeriat düzenindeki bir ülkenin başkentindeki bu meyhaneler bir de resmi kayıtlara geçermiş.

    Biraz daha okuyalım.

    "Ramazanda bir ay kapatılan İstanbul meyhanelerinin ünü ve zarafeti Beyoğlu’ndakilerden aşağı kalmazdı. Ramazanın bitiminde, yani arife günü meyhaneciler gedikli müşterilerine özel bir davetiye gönderirdi. Midye yahut uskumru dolmalarından oluşan bu davetiyeye ’unutma bizi dolması’ deniyormuş. İstanbullu alkolik değildi ama töreniyle ve mezesiyle, özgün sohbetleriyle içkiyi ve meyhaneyi severdi."

    Ortaylı’nın yazısında İstanbul denilen bölüm Haliç’in, yalnızca Müslümanların yaşadığı Aksaray tarafıydı.

    Ramazanda içmezler, bayramda içmeye başlarlardı.

    Üstelik bunu şeriat düzeninde yaparlardı.

    Halife de buna ses çıkarmazdı.

    Arada bir meyhaneleri kapatırlardı ama bu "dini nedenlerden" olmazdı. Ortaylı’nın anlattıklarına göre, içkiyi içtikten sonra birden özgürleşip padişahı eleştirdikleri için "sarhoşlar" tehlikeli görülür ve meyhaneler kapatılırdı.

    Bu toprakların "dindarlığı" öyle ezbere açıklanabilecek bir dindarlık değildir.

    Burası, "halifesinin" sarayında cariyeler olan bir geçmişe sahiptir.

    Kimse bu ülkeye şeriat getiremez. Belki bunu isteyenler vardır ama bu isteklerini gerçekleştiremezler.

    Yaşadığımız ülke "dindar" insanların ülkesidir.

    Ama yeryüzünün belki de en "çocuksu, en masum, yaramazlığı en çok seven" dindarlarıdır onlar.

    Allah’a inançları tamdır.

    Köküne "tasavvufun" suyu karışmış bir dindarlıktan geldiklerinden kendilerini "Allah’ın evlatları" olarak görmeye yatkındırlar, çocukken büyük bir yakınlıkla "Allah baba" derler, bir "babadan" korkar gibi korkarlar Allah’tan ama bir "babaya" şımarır gibi de şımarırlar, O’nun kendilerini affedeceğine inanırlar.

    Onun için ramazanda meyhaneleri kapatıp oruç tutarlar, onun için bayramda içerler.

    Şeriatla yönetildiğinde bile bu ülkede tam bir "şeriatın" olmaması o yüzdendir.

    Bugün, dine, dindarlığa, dindarlığın şekil şartlarına fazla abanan, insanları dinle korkutmaya çalışan partilerin hiçbir zaman fazla oy alamamalarının sebebinin ne olduğunu sanıyorsunuz?

    Bu halkın Allah’la ilişkilerine fazla karışırsanız kızar.

    Ama onun dindarlığını sorgulamaya, onu Arap ülkelerinde görülen tarzda bir dindarlığa zorlamaya kalkarsanız, ona da kızar.

    Üstelik bu sadece İstanbul’da böyle değildir, "taşrada" da böyledir.

    Bakın Ortaylı ne diyor:

    "Bizim toplumumuz ezelden beri içkiyi sevmiş ve pek de gizlememiştir. Domuz haram, salyangoz Müslüman mahallesine girmeyecek bir nesne sayılmış ama domuz kadar haram olan içkinin keyfinden vazgeçilmemiş. Yüksekçe bir vergiyle içkinin alası satılmış, taşralarda da kaçak içki üretimi ustalık derecesine ulaşmış, hálá da öyledir."

    Şimdi, ramazanda Anadolu’da kapatılan lokantalar herkes tarafından "şeriat" işareti olarak algılanıyor.

    Belki de on bir ay içki satan bir Müslüman, bir ay da Allah’ının gözüne girmek, kendi gönlünde arınabilmek için lokantasını kapatıyordur.

    Bunun "şeriat özlemiyle" bir alakası yok.

    Bu, eskiden de böyleydi, şimdi de böyle.

    Biz dinimizle, Allah’ımızla böyle ilişki kuruyoruz, biz "günah işlemiyoruz" sadece biraz "yaramazlık" yapıyoruz ve "Allah baba" çok kızmasın diye de ramazanda meyhaneyi kapatıp oruç tutuyoruz.

    Gizliden gizliye bu toplum "Allah’ın evlatları" olduğuna inanıyor işte.

    Bu çocuksu masumiyetten rahatsız olacak ne var?

    Bizim topraklarımıza bizzat halifenin kendisi şeriatı getiremedi.

    Dahası, halifenin kendisi şeriata uymadı...

    Şimdi mi gelecek şeriat?

    Gelmez.

    Getirmek isteyenler ümitlenmesin...

    Gelecek diye korkanlar korkmasın.

    Tarihimize, geçmişimize bakın.

    İçinde yaşadığınız, parçası olduğunuz toplumu biraz merak edin.

    Hangi ülkede "gavur imam" diye bir laf var, hangi ülkede "Bektaşi fıkraları" bu kadar seviliyor, hangi ülkede Bekri Mustafa halk kahramanı oluyor?

    Siz, meyhaneye güzellemeler yazmış şeyhülislamların yaşamış olduğu bir toplumun çocuklarısınız.

    İnanan insanları huzursuz etmeyin.

    Onlar hepimizin vicdanını rahatlatıyor.

    Emin olun, korkulacak şeyler değil bunlar.

    Hiç kimse bu ülkedeki kadınların başını kapatamaz.

    Kimse bu ülkeyi şeriatın hükümleriyle yönetemez.

    Burası "yaramaz çocuklardan" oluşan bir toplum.

    Allah’ı seviyoruz, bu sevgiden vazgeçmeyiz.

    Hayatın zevklerini de seviyoruz, bu zevklerden de vazgeçmeyiz.

    Geleneğimiz, geçmişimiz, yapımız böyle.

    Korkacaksınız, korkmanız gerekenlerden korkun.

    Ama Balkan Savaşı’ndaki Osmanlı ordusu gibi davranır...

    Biri "Malezya’ya benzeyeceğiz" diye bağırdığı için...

    Birbirinizi çiğneyerek kaçmaya başlarsanız...

    Hep beraber yeniliriz.

    Siz, her bağırtıya inanmayın...

    Burada biz yaşıyoruz.

    Allah’ın yaramaz ve biraz şımarık çocukları...

    Bizi kimse dinimizden de, hayatımızdan da vazgeçiremez.

    Girdiğimiz siperden milim kımıldamayız...

    Yeter ki aramızdan biri durduk yerde "düşman geliyor" diye bağırıp bizi korkulara salmasın.

    Bu halkın Allah’la ilişkilerine fazla karışırsanız kızar.

    Ama onun dindarlığını sorgulamaya, onu Arap ülkelerinde görülen tarzda bir dindarlığa zorlamaya kalkarsanız, ona da kızar. Üstelik bu sadece İstanbul’da böyle değildir, "taşrada" da böyledir.


    Ahmet ALTAN /Hürriyet
     

Sayfayı Paylaş