1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Lazut: Mısır'ın Karadeniz yolculuğu

Konusu 'Bitkiler' forumundadır ve Suskun tarafından 6 Aralık 2010 başlatılmıştır.

  1. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    [​IMG]
    Lazut: Mısır

    Mısır, buğdaygillerden boyu 2 metreyi bulacak uzunlukta kalın otsu gövdeli, geniş yapraklı, yeşil dış yaprakların sardığı koçan üzerinde yenilebilir tanelerini veren bir sebze türünün adıdır. Orta Amerika kökenli bir tahıl olan ilk olarak pasifik kıyısındaki yerli yerleşimlerinde MÖ 8 bin yıllarında ziraati yapılmış, arkeologlarca Oaksaka, Tehuakan ve Meksiko Vadisi’nde kurulan yerleşimlerinde mısır tarımının sürekliliği saptanmıştır. MÖ 2 binli yıllarda Güney Amerika’da And Dağları’nın doğusunda izine rastlanırken, Kuzey Amerika’ya yayılması nispeten geç gerçekleşmiş, Rio Grande vadisine MS 700, bugünkü New York ve New England civarına ise ancak MS 1500’lerde gelmiştir.

    Amerika’da bu bitkiyle karşılaşan İspanyol, İngiliz, Fransız Avrupalı göçmenler tarafından mısır tarımı benimsenmiş , 16-17. Yüzyıllar arasında Avrupa, Ortadoğu, Balkanlar, Afrika, Hindistan ve Asya’da ziraati yaygınlaşmıştır. Avrupalılarca egzotik bir bitki olarak görüldüğü için başlangıçta “Türk buğdayı”, “Türk tahılı”, “İspanyol buğdayı”, Hint tahılı” gibi isimler verilmiş ve buğdaydan daha az besleyici olduğu düşünüldüğü için zengin sofralarına hemen buyur edilmemiştir. Bununla birlikte hasat zamanının kısalığı, yılda birkaç kez ürün vermesi, su ve yağla karıştırılarak lapa halinde kolayca tüketilmesi gibi özellikleri sayesinde köle sahip0leri, hayvan besicileri ve yoksul kesimin yeni gözdesi olmuştur. Avrupalı ve Arap köle tüccarlarının köleler için ucuz besin maddesi olarak bu bitkiyi talep etmesi özellikle Kuzey Afrika ve Sahra’nın güneyinde a mısır ekimini teşvik etmiştir. Avrupa’da buğdayın tahtına oturamasa da Afrika ve Çin’de mısır tarımının yaygınlaşması bu ülkelerde nüfus artışına yol açmış, dolayısıyla mısırın Amerika’dan getirilmesi Eski Dünya’da ekonomik, kültürel hatta politik değişimleri tetiklemiştir. Osmanlı imparatorluğu’na muhtemelen Kuzey Afrika yolula girdiği için “mısır” adını alan bitki Anadolu’da çoğunlukla farklı isimlerle anılmış, Doğu Karadeniz Bölgesi dışında buğday ve arpanın yerini almayı başaramayan nispeten ikincil derece öneme sahip bir tarım unsuru olarak günümüze dek ekilmiştir.

    [​IMG]
    Yerel Türler

    Karadeniz Bölgesi’nde ekilen mısırlar karakter itibariyle 3 gruba ayrılabilirler:

    1. Sahile yakın bölgelerde veya ovalarda ekilen türler ki çoğunlukla “beygir dişi”, “deve dişi”de denilen Zea mais indendata çeşitleridir ki bunlar Rize’de “Batum mısırı”, Trabzon’da “karşı mısırı” veya “Romanya mısırı”, Ordu’da “kaba Tuna” adıyla bilinirler. Zea mais indendata sadece Çarşamba tarflarında saf olup diğer bölgelerde “Zea mais indurata” ile karışmıştır. Sarı renkli beygir dişi çeşitlere Terme’de “Türk mısırı” verilmekte ve makbul sayılmakta, Rize taraflarında kırmızı taneli çeşitleri de ekilmektedir. Ordu civarında, sarı taneli mısırlara “isli darı”, beyaz tanelilere ise “ak darı” denilmektedir. Ordu ili, Gölköy ilçesinde 950-100 m yükseklikte patlatılan cin mısırı (Zea mais everta) ekilirdi.

    2. Deniz seviyesinden 200-300 m yükseklikte ekilen ve ilk gruptan daha kısa boylu, daha küçük yapraklı, daha düşük verimli, yerli mısır ile beygir dişi karışımı olan mısır türleridir.

    3. Deniz seviyesinden 500-600 m yü-seklikteki zayıf topraklarda yetişen ince saplı, kısa boylu ve daha az verimli türdür.



    Mısır Tarımı

    18. Yüzyılda Karadenizlilerin göz bebeği olduğu anlaşılan mısır 1970’lere dek tahıla ayrılan arazinin büyük bölümü işgal etmiş, olup öncesinde ekilen ve Osmanlı tımar defterlerinde “kapluca” adı verilen bir tür buğdayın, arpanın ve “zığal” adı verilen dağ pirincinin yerini almıştır. 1930’larda bölgedeki ziraat imkanlarını yerinde incelemek amacıyla bir araştırma gezisi gerçekleştiren Mirza Gökgöl Karadeniz bölgesinde toplam 250 bin hektar alanın mısır ziraatine ayrılmasına karşın ancak 250 bin ton mahsül alındığını bunun iseihtiyacı karşılamadığından eksik tahılın Çarşamba, Bafra, Adapazarı, Düzce ovalarından getirildiğini, hatta bazı yıllar da Romanya’dan ithal edilmek zorunda kalındığını bildirmiştir. 20. yüzyılın başlarında Osmanlı Lazistanı’na gelen Rus araştırmacı N. Marr, bölgede yetiştirilen mısırın ancak sekiz ay idare ettiğini, geri kalanın Rusya’dan getirildiğini belirtmiş olup gerçekten de neredeyse her köyde 1917 devrimi öncesinde Rusya’ya çalışmaya giden Karadenizliler’in köylerine içi dolu un çuvallarıyla döndüğüne dair öyküleri dinlemek olasıdır. Yukarıda değindiğim gibi Karadeniz bölgesinde mısırın en önemli tahıl haline gelmesinin sebebi bölgenin hızlı artan nüfusunu buğday ve diğer tahıllara oranla daha kolay karşılayabilir olmasından başka bir şey değildir. Buna karşılık 20. Yüzyılda mısır tarımının bitme noktasına gelmesinin sebebi de aynıdır. 1950’i yıllarda ülke genelinde başlayan sanayileşme süreci ve tarımda makineleşme kırsal alanda işgücü fazlası yaratınca Karadeniz köyleri dışarı göç vermeye başlamış azalan nüfusun mısıra olan bağlılığı da aynı oranda azalmıştır. Bunun yanısıra 19. Yüzyıl sonlarında fındığın ihraç değeri yüksek bir ticari ürün olarak sivrilmesi Ordu ve Giresun civarında, 1930’lardan sonra ise çayın aynı şekilde yıldızının parlaması Rize ve Artvin sahilinde mısır tarlalarının küçülmesine yolaçmıştır. Sözgelimi Ordu 1932’ye değin dışarı mısır ihraç eder konumda iken gerek fındık ekiminin mısır aleyhine gelişmesi gerekse nüfus artışı sebebiyle kendisine bile yetmeyen duruma düşmüştür. 1970’lerde geleneksel gübre kullanımının terkedilmesi bir yana yukarıda bahsettiğim türlerin ekimi de bırakılarak “diker” adı verilen yüksek verimli ithal bir tür ekilmeye başlanmış böylece üretimi ile tüketimi arasında bir denge sağlanmaya çalışılmıştır.


    Ekim ve Hasatı

    Karadeniz köylüsü Mart ayında tarlasında geçen yıldan kalma mısır ve diğer bitkilere ait kökleri yolarak toprağı temizlemekte, bunlardan “kurseli ateşi” veya “pagara” adı verilen ateşler yakılarak üzerinden atlanılmakta, aynı dönemde sığırlar ilk defa çayıra salınmakta baharın gelişine denk gelen bu aktiviteler horon ve türküler eşliğinde kutlanılmaktaydı. April ayında arazinin eğimi ve büyüklüğüne göre kazma, bel veya karasabanla tarlalar kazılır, ay sonuna doğru tohumluk ayrılan tarlalar elle serpilerek üzeri toprakla örtülürdü. Mısır ekiminin hemen ardından lahana fidelerinin dikimi ve fasülye dikmek için harçi (sırık) ocakları açılarak aynı tarladan birden fazla ürün elde etmeye çalışılırdı. Bir süre sonra filizlenen mısırlar 20-30 cm boyuna ulaştığında “fitra” olarak adlandırılır ve imece gerektiren ilk çapalama ve fideleri seyrekleme işi gerçekleştirilirdi. Ağustos ayında ise iyice büyüyen mısırlar arasındaki çayırlar biçilerek tarla temizlenirdi. Eylül ayının ortasından itibaren koçanları ayrılmadan bitki gövdesinin dibinden orakla kesilip öbek halinde yığılması suretiyle toplanırlardı. Mısır koçanları ayrılmadan bir kaç gün bekletildikten sonra çoğunlukla yine imece yöntemiyle saplardan ayrılmaktaydı. Koçanları ayırma işi çoğunlukla elle, Rize’nin doğusunda “çibi” adı verilen ucu sivriltilmiş bir tahta parçası yardımıyla yapılmaktaydı.


    Terminoloji

    Anadolu’da Türkmen soylu topluluklarca Türkçe tahıl anlamındaki “darı” kelimesiyle adlandırılan bitki
    İç Anadolu ve Trakya’da “çotul”,
    Ege ve İç Anadolu’da “mala”, “mekke” ve “meki”,
    Doğu Anadolu’da “hodoş”, “sayut”,
    Doğu Karadeniz’de ise “lağus” ve “lazut”
    olarak isimlendirilmiştir

    Mısırın sadece kuru (roka) ve taze (hılça) taneleri insanların yiyecek ihtiyacı için, gövdesi ve taneleri alınmış koçanı hayvan yemi ve yakacak olarak (hatta yakılanların külü çamaşır yıkarken sabun olarak), olgunlaşmamış mısırlar (hupi) ve koçan yaprakları ve püskülleri hayvan yemi olarak, gövde ve koçan yaprakları sandalye, çanta örgüsü olarak değerlendirilmekte, mısır sapları kışın sığırlara verilmek üzere yığın haline getirilmekteydi. Toplanılan mısır koçanları evlerin yanında 1,5–2 m yükseklikteki dört ahşap kazık üzerine evden bağımsız olarak inşa edilmiş serander adı verilen 4x5 m boyutlarındaki kestane ağacından ambarlarda veya daha derme çatma yapılan “çeten”lerde kurutulur ve kış boyu saklanırdı.
     

Sayfayı Paylaş