1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Macun Nedir? Osmanlı'da Aktarlar ve Macunlar, Macunların Önemi

Konusu 'Osmanlı Tarihi' forumundadır ve ZeyNoO tarafından 31 Ocak 2012 başlatılmıştır.

  1. ZeyNoO
    Melek

    ZeyNoO ٠•●♥ KuŞ YüreKLi ♥●•٠ AdminE

    Katılım:
    5 Ağustos 2008
    Mesajlar:
    58.480
    Beğenileri:
    5.784
    Ödül Puanları:
    12.080
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Muhasebe
    Yer:
    ❤ Şehr-i İstanbul ❤
    Banka:
    3.064 ÇTL
    Macun Nedir? Osmanlı'da Macuncular ve Macuncuların Önemi

    Osmanlı döneminde ilaçların önemli bir kısmı macunlardı
    Doğanın şifalı otları, modern hekimlikte geçerlidir ve bir çok ilacın bileşiminde bu bitkiler vardır. Fakat bunlardan kimisi çok zehirli, kimi dozunda kullanılmadığı zaman çok tehlikeli, kimi de kolay kolay ilaç haline getirilemeyecek kadar karmaşık yolları gerektirecek yapıdadır. Şifalı otların bir kısmı “Sakıncalı” olarak bilinmekte ve kullanımında özen gösterilmektedir. Türkiye konumu itibariyle, zengin bir bitki çeşitliliğine sahip olmakla birlikte 10 binin üzerinde bitki türü bulunmaktadır. modern tıbbın ve ilaçların bu denli gelişmiş olmasına rağmen, bugün dünya nüfusunun çoğunluğu bitkisel ilaçlarla tedavi olmaktadır. Bu da bitkilerin önemli ilaç kaynakları olduğunu göstermektedir. Sentetik ilaçların yerine bitkisel ilaçların kullanılmasında bir çok nedenler bulunmaktadır. Öncelikle maddi yönden bitkisel ilaçlar daha uygundur. Tabi ki hemen yakınında bulunan bitkiyi kullanmak eczanelere ve doktorlara ulaşmaktan daha kolay olacaktır. Bunun yanında bitkisel ilaçların daha az yan etkilerinin olması ikinci tercih noktasıdır. Bir de bazı sentetik ilaçların her zaman bulunmaması da sorun oluşturmaktadır.

    Klasik Osmanlı döneminde de ilaçların önemli bir kısmı macunlardı. Tedavi edici bitkileri alınması kolay bir hale getiren macun şeklindeki ilaçlar aynı zamanda saklanması bakımından da çok uygundu. Evliya Çelebi'ye göre sadece İstanbul'da 200 macuncu dükkanı ve bu işle uğraşan 500 kişi vardı.

    Osmanlı Devleti'nde sağlığın korunması ve hastalığın tedavisi ile uğraşanlar geniş bir grup teşkil ediyordu. Bunların başında tabip, cerrah ve göz hekimi yer alıyor, fıtıkçı, sınıkçı, çıkıkçı, berber, tımarcı gibi meslek sahipleri de kendi ihtisasları dahilinde sağlık alanında hizmet veriyorlardı. Hastaya ilaç hazırlayıp vermek hekimin işi olmakla birlikte hastaların ihtiyaçları olan ilaçları hazırlayıp satan başka meslekler de vardı. Osmanlıların klasik döneminde attarlar ve zamanla ispençiyarlar eczacılık mesleğini üstlenmişlerdi. Ayrıca ilaç hazırlayıp satanlardan macunlar, şerbetçiler, tutyacıların yanı sıra çiçek yağları, çiçek suları hazırlayıp satanlar da bulunuyordu.
    Osmanlı'da tabip demek ilaç veren demekti. Tabibinin görev ve sorumluluklarının başında tedavi etmek yani ilaç vermek gelirdi. Tabip demek ilaç veren demekti. Bu durumu Osmanlıda uygulanan kanun ve nizamlarda yer alan tabibin görevleri arasında görebiliriz. Sultan 3. Ahmed'in 1729 yılındaki bir hükmünde tabibin görevi şöyle özetlenmekteydi: ‘Tabip Allah'ın kulları olan bütün insanlara deva aramak ve hizmet etmek için tıp bilgisinin çerçevesi içinde tıp kurallarına uygun olarrak ve kazanılmış yatkınlıkla hastalara bakmak ve tedavi için ilaç vermekle görevlidir.

    Bunun tersi durum tabibin görevini yerine getirmemesi, görevini kötüye kullanması veya sahte tabiblikti. Aksini yapanlar yani yanlış ve zararlı ilaçlar hazırlayıp hastalara zararları olanlar için sık sık fermanlar çıkarılıyor, kontrol altına alınmaları sağlanmaya çalışılıyordu. 2. Selim'in 1573 yılında verdiği bir buyrukta: Tabip kehhal ve cerrahların para kazanmak için hastaların zehirlenmelerine ve ölümlerine sebep olan tıp hikmetine uymaz ilaçlar ve müshiller vererek hastaların canlarına ve mallarına zarar verdiklerine dikkat çekiyordu. Bu durumun İstanbul Kadısı tarafından kontrolü emrediyordu.

    II. Selim'in Manisa Kadısı'na gönderdiği bir fermanda: Biz tabibiz diyerek bazı hastalara aykırı ilaçlar verip kimini helak eden, kimini helak derecesine getiren tabiplerin derhal kontrol edilerek iyi olanlardan ayrılması isteniyordu. Bunun gibi tabiple ilgili bütün hükümlerde, tedavide kullanılan ilaçların ve tedavi etmenin ‘ilaç etmek'le eş tutulduğu görülüyor. Halkın tabiplerden şikayetini değerlendiren kadı ve hustesip gibi görünse de asıl kontrolü yapacak olan her zaman bir diğer tabip olmuştur. İstanbul gibi devletin merkezinde kontrolleri yani imtihanları hekimbaşının organizasyonunda ve başkanlığında hekimler yapardı.

    Diğer şehirlerde tabipler o şehrin darüşşifa hekimleri özel olarak seçilmiş ve atanmış hekimlerdi. Darüşşifa olmayan daha küçük yerleşimlerde o yerdeki askeri teşkilatın hekimi şikayet edilen tabibin intihanını yapardı. Bu imtihanlar zaman zaman gelen imtihanlar halinde olurdu ve sonucunda tabipler şarlatanlardan ayrılır, sonra da tabipler bilgisine göre gruplandırılırdı. Bu gruplandırma tabibin verebileceği ilaçla ayrılırdı.

    1573 yılında Sultan II. Selim Hekimbaşı Garsüddin-zade Muhyiddin'i tabiplerin imtihanı için görevlendirilirken yazılan fermanda ‘Tabipleri kendin bizzat görüp sanatlarında imtihan edilip hallerine göre kadir oldukları kimselere ilaç verenler…' diyordu. Yine başka bir fermanında da özellikle ‘tabipler kudretlerine göre ilaç vermeleri kendi konuları dışındaki hastalıkları tedavi etmemeleri şartı ile ruhsat veriliyordu.

    Aktarlar

    Osmanlıda ilaçla uğraşan bir diğer meslek attarlık veya bugünkü deyimiyle aktarlıktı. Aktarlar ilaç hammaddeleri olan otlar, kökler veya madensel maddeleri tanıyan ve onun ticaretini yapan kimselerdi. Onların ilaçhazırlamaları ve hastaya vermeleri yetkileri yoktu ama zaman zaman bunu da yaparlardı. Esas işleri ilaç hammaddesi alıp satmaktı. Bu bitkiler aynı zamanda ilaç olarak da kullanılırdı. Aktarların kontrolü ve düzen altında tutulması için de emirler ve kanunlar vardı. 16. yüzyıldaki ihtisap kanunlarında aktarlar hakkında bilgiler de yer alır. Edirne İhtisap Kanunu'nda ‘Karabiberin vukiyesini yirmi bir buçuk kuruşa mal edip yirmi dörde satabilecekleri fakat halkın daima ihtiyaçları olan maddelerden kızıl boya, kara boya, şap, kimyon ve şekerin ancak on kuruşu on bir kuruş olarak satmaları' emredilmişti Bursa İhtisap Kanunnamesi'nde de aktarların safranı susam yağı ile yağlayarak sattıkları, bunun için uralın yüz dirheme beş dirhem yağ koymak olduğu, bu kuralın dışına çıkılmasının yasaklandığı belirtilmektedir.

    Aktarların şeker satarken teraziye üç kat kağıttan fazla kağıt koymaları ve kelle şeker diye toz şeker vermeleri yasaklanmıştı. Şekeri özellikle onda bir kar koyarak satılması kuralını katiyetle bildiriyorlardı. Aktarlar tibbi bitkilerden çok şeker ve kahveden kar ettikleri için kahve ve şekerde tekele gidiyorlar ve bu konuda büyük tartışmalar çıkıyordu.

    1512 yılında 1. Selim Kanunnamesi'nde de: ‘Attarlar dahi gözlene, safranları yağlı olmaya, bir baş şekere üç kağıttan ziyade nesne sarmayalar, her ne meta satarlarsa onun on birden satmayalar.' diye yazılmıştır.

    Macunlar:
    Klasik Osmanlı döneminde ilaçların önemli bir kısmı macunlardır. Tedavi edici bitkilerin alınması kolay bir hale getiren macunların saklanması da oldukça kolaydı. Evliya Çelebi'ye göre sadece İstanbul'da 200 macuncu dükkanı ve bu işle uğraşan 500 kişi vardı. Macunlar müstahzarat haline gelmiş etkisi belli ve hakın çok kullandığı macunları özel olarak hazırlar ve satarlardı.

    Beladır Macunu:
    Felç, inme, tutulma gibi hastalıklarda çok kullanılan ve özellikle balgamı mizaçlı insanların çok talep ettiği bir macundur. Akırkarha, çörek otu, fülfül, eğir, kasnı, hardal, defne yemişi gibi otlardan bal ile kaynatılarak hazırlanan bir macundu.

    Feylesoflar Macunu:
    Sindirime yardım eden, iştahı açan, balgamı kesen ve diş diplerini kuvvetlendiren özelliklere sahip macundu ve çok satılıyordu. Zencefil, tarçın, ziravent, salep, köknar ağacı meyvesi, raziyane, hindistan cevizi, kızıl üzüm gibi bitkilerin dövülüp elenip, toplam ağırlğının iki misli bal ile macun haline getirilmesi ile oluşurdu. Macunların ayrıca kendilerine has bazı hastalıklar için özel türleri vardı. Cinsel gücü artırıcı macunlar çok hazırlanıyor ve çok satılıyordu. Macunlar ufak kavanozlarda veya tabaklarda satılıyordu.

    Şerbetler:
    Şerbetçiler de ilaç olarak hazırladıkları şerbetleri talep edenlere satarlardı. ‘Esnaf-ı meşrubat-ı devacılar' olarak da tanınan bu meslekte uğraşanların dükkanları daha çok Beyazıd'da idi. Şerbetçiler mevsimine göre şerbetlerd hazırlarlardı.

    En çok talep edilen şerbetler şunlardı:

    Gül Şerbeti:
    Ateşlenmeler dolayısıyla meydana gelen harareti, susuzluğu azaltmak mide hararetini yok etmesi sebebiyle kullanılırdı.

    Demirhindi Şerbeti:
    Mısır'dan, Hindistan'dan getirilen demirhindi meyvesinin şurubu, harareti teskin etmeis, sususuzluğu kesmesi özellikle sıtmalıları rahatlatması sebebiyle çok satılırdı. Sıcaktan olan çarpıntıyı gidermesi safradan olan çıkarmayı ve kusmayı önlemesi ve ferahlatıcı olması sebebiyle hanımların devamlı talep ettikleri bir şerbetti.

    Tiryaklar:
    Osmanlı hekimleri hastalığı tedavi ederken öncelikle hastalığı bedenin kendi silahlarıyla kendi savunma mekanizmasıyla tedavi etmeye çalışırdı. Bunun için de vücudun bağışıklık sistemini harekete geçirmek ve kuvvetlendirmek için birçok ilaç hazırlamışlardı. Bu ilaçların başında tiryaklar gelirdi. Hastalanmadan önce veya hastalandıktan sonra vücudun bağışıklığını artırmak veya akrep, yılan sokması gibi zehirlenmelerde etkili olmasıdır. Osmanlı hekimleri tiryaklara çok önem verirlerdi. Kendi hazırladıkları veya belli formüle göre hazırlattıkları tirkaykalır çok yüksek fiyatla satarlardı.

    Mesir Macunu:
    Mesur macunu da bir çeşit tiryaktı. Özellikle baharda alınması tavsiye edilen ‘mesir macunu' için İbn-i Şerif de kitabında ‘Bahar faslında şol maddeler kim kışın bedende irkülüb cem olmuştur yaz hararetiyle eriyüb yayılmazdan önce gidermek gerek. diyerek baharın başlamasıyla mesir macununu yiyerek vücuda bağışıklık kazandırmak gerektiğini söyler.

    Tiryak-ı Faruk:
    Tiryak-ı Faruk hem tedavisi zor olan birçok hastalığın tedavisinde, hem de zehirli yılan ve böcek sokmalarında etkilidir. Bu ilacın formülünde yılan etinin de yer aldığı kırktan fazla etkili madde vardır. İçine giren maddelerin dozları ve hazırlanışı çok önemlidir ve hekimlerin çok özelnli imali ile elde edilir. Tıp kitaplarında da bu formüller hazırlanışı içine giren terkipler ve ilacın ömrü geniş bir şekilde ve detaylı olarak verilmiştir. Bu hazırlanan terkip altı ay sonra kullanılmaya başlarır ve bekledikçe kıymetlenirdi. Bu tiryakın hazırlanması zor ve pahalı olduğundan etkili ve daha az maddeden hazırlanan terkipler daha çok kullanılırdı.

    Tiryak-ı Semaniye ve Tiryak-ı Erbaa:
    Vücudun bağışıklığını artıran ve zehirlenmelerde etkili olan bu iki tiryakta dört madde: defne tohumu, centiyane, mürr, ziravent yer alıyordu. Bu maddeler döğülüp elekten geçirilip kef'i alınmış balla karıştırılıyordu.

    Diğer tiryaklar:
    Ayrıca çok satılan tiryaklardan olan ‘Berş tiryakları' da hastalıktan koruyucu ve tedavi edici olarak talep ediliyordu. Bu formüllerin esas maddesi ‘afyon' olup bazen fülfül, safran, akırkaha, ferfiyun gibi dört madde ile bazen de yirmiden fazla madde ile hazırlanırdı. Zehirlenmelerde çok etkili olduğu belirtilen ‘Tiryaku't Tin' de çok taleh edilirdi.

    Tutyacılar:
    Halkın kullandığı ilaçların bir kısmı da göz için kullanılan ilaçlardı. Tutyacılar özellikle göz ilaçları hazırlar ve satarlardı. Gözü koruyucu, görmeyi artırıcı olduğuna inanılan bir çeşit sürmeler, korut tutyası, çiçek tutyası oranan ilaçlardandı. Özel olarak hazırlanan sürmeler ve tutyalar kutular içinde tutyacılar tarafından satılırdı.
     

Sayfayı Paylaş