Mehmet Coşkundeniz Yazıları.

Papatya

Men sebete nebete...
Süper Moderatör
Katılım
6 Ags 2012
Mesajlar
22,023
Beğeniler
6,468
Şehir
Seattle.
#1






Mehmet Coşkundeniz; Aşk Doktoru, Gazeteci, Yazar.

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Bölümü'nü bitirdi.

Gazeteciliğe 1987 yılında Güneş gazetesinde stajyer muhabir olarak başladı. Ardından polis muhabirliğine terfi etti. Çeşitli gazetelerde muhabirlik yaptıktan sonra 1994'te televizyonculuğu denedi. Çalıştığı programlarda muhabirlik, metin yazarlığı, yönetmen yardımcılığı yaptı.

Yazmayı sevdiği için tekrar gazeteciliğe döndü. 1995'te Posta gazetesinde gece sorumlusu olarak işe başladı. 1997'de aynı gazetenin haber müdürü oldu. Halen bu görevini sürdürüyor.

1999'un başında Posta gazetesinde cumartesi günleri köşe yazıları yayımlamaya başladı. Yazılarında aşkı, sevgiyi ele aldı. Yazılar kısa sürede büyük ilgi çekti. "Aşk Doktoru" sayfasını hazırlamaya başladı. Bu sayfada aşkın her haline değindi, okuyucuların sorularını yanıtladı. Aşk Doktoru'nu radyoya taşıdı, 2003 Nisan - 2004 Haziran tarihleri arasında aynı adla Radyo D'de program yaptı.

Köşe yazılarını derlediği Aşk Bize Yakıştı adlı ilk kitabı Mart 2003'te yayımlandı ve olağanüstü ilgi gördü. Sen Git Aşk Bana Kalsın Eylül 2004'te yayımlandı. İlk baskısı birinci hafta tükendi. Yazarın diğer kitapları: Aşk Yakalar Seni, Seni Seviyorum Çünkü, Bana Bir Aşk Borçlusun, Aldatan Kadınlar Anlatıyor.





 

Papatya

Men sebete nebete...
Süper Moderatör
Katılım
6 Ags 2012
Mesajlar
22,023
Beğeniler
6,468
Şehir
Seattle.
#2




Aşk sizin neyiniz?


Aşk... Bizim kaderimiz...
Kaçmayı denediğimiz ama beceremediğimiz...
Uzak durmaya çalıştıkça fark etmeden içine düştüğümüz.
Hep “Hiç sırası değil” dediğimiz ama içten içe “Nerede kaldı?” diye beklediğimiz...
Yokluğunda “Gelsin” diye dua ettiğimiz, varlığında acı çektiğimiz.
Bir kez tattıktan sonra hayat boyu özlediğimiz.

“Hayatın anlamı ne?” diye sorduklarında hiç düşünmeden adını verdiğimiz.
Kırılgan olduğunu bile bile kırmaktan hiç çekinmediğimiz.
Kıymetini bilmediğimiz, saçma sapan şeylere kurban ettiğimiz...
Anlamak için uğraştığımız ama asla anlayamadığımız.
“Bir daha asla” dediğimiz halde hep yeniden yakalandığımız...
En büyük sevinçleri birlikte yaşadığımız, mutluluk kaynağımız.

Zaman zaman küstüğümüz ama barışmadan duramadığımız...
Aklımız, vicdanımız, insafımız...
Her yolculuktaki menzilimiz, kavuşmayı bekleyen sevgilimiz.
Andığımızda yüzümüzde gülücükler oluşturan, eh bazen de gözyaşlarına sebep olan geçmişimiz...
“Tanrıya şükür yaşıyorum” dedirten şimdimiz...
Olmayacak hayalleri kurduran ve başkalarının bize deli gözüyle bakmasına neden olan geleceğimiz...
‘Ezel’imiz, ‘ebed’imiz... ‘Uğruna ölümlere gidip
geldiğim’iz...

Her mevsim güneşimiz, hayat veren nefesimiz...
Sahip olduğumuz en büyük değerimiz.

Arayıp da bulamadığımız, kimselere soramadığımız.
Gittiğinde arkasından binlerce kez lanet ettiğimiz ama sonra yokluğuna dayanamadığımız.
Bizimleyken dünyayı unuttuğumuz, olmadığında yaşamaktan soğuduğumuz...
Canımızı yakacağını bile bile peşinden gittiğimiz, gitmediğimizde de deli gibi pişman olduğumuz.
İçimizde biriktirdiğimiz çığlığımız, ayırmaya kalkanlara karşı en büyük başkaldırışımız.
Korkumuz, korkusuzluğumuz ve hiçbir zaman büyümeyen çocukluğumuz.
Umudumuz, umutsuzluğumuz ve hiçbir zaman dinmeyecek olan susuzluğumuz.

Kötülüğümüz, iyiliğimiz, en büyük gerçeğimiz.
Güzelliğimiz, çirkinliğimiz, sonsuz belirsizliğimiz.
Her alışkanlığımızı terk ettiğimiz halde, bir türlü vazgeçemediğimiz...
Gözümüzü budaktan sakınmadığımız, bazen köşe buçak saklandığımız.
Huzurumuz, huzursuzluğumuz, alınganlığımız, kırılganlığımız.
Hiç kimseye söylemediğimiz sırrımız.
Yüreğimizdeyse her şeyimiz, değilse hiçbir şeyimiz...
Yürek öyle ya, ta kendisi... Yüreğimiz...
Aşk... Bizim kaderimiz...






 

Papatya

Men sebete nebete...
Süper Moderatör
Katılım
6 Ags 2012
Mesajlar
22,023
Beğeniler
6,468
Şehir
Seattle.
#3




Taklit hayatlar


Dünyaya geldiğiniz andan beri size öğretilen, yaşamanız istenen hayatların içinde bocalayıp duruyorsunuz. Hiçbiriniz kendiniz değilsiniz. Taklitçisiniz, oyuncusunuz, iyi rol kesiyorsunuz. Kendinize ait hiçbir şeyiniz yok. Aileniz, dostlarınız, sevgilileriniz hep üstlendiğiniz rollere
göre değerlendiriyor sizi. Rolünü iyi oynuyorsan, onların gözünde bir numarasın...
Kabullenmişsiniz böyle yaşamayı.
“Mutluyuz” diyorsunuz herkese ama değilsiniz aslında. İçinizde bir ses, gerçeği her dakika yüzünüze vuruyor, “Sen bu değilsin, sen istediğin
hayatı yaşamıyorsun”
diyor.
Gülüşleriniz sahte, aşklarınız sahte, gözyaşlarınız sahte, sevişmeleriniz bile sahte. Hiçbiriniz memnun değilsiniz yaşadığınız hayatlardan.

Ama kolayınıza geliyor. Böyle yaşarsanız, her şeyin çok daha kolay, çok daha basit yürüyeceğini biliyorsunuz. Kimse üzülmeyecek, kimse kırılmayacak, böylece herkes memnun, mesut yaşayıp gidecek.
Ya siz? Ya kendiniz? Sizin hayatınız?
Sorgulayın aşklarınızı. Sorgulayın sevişmelerinizi. Kimin bedeniyle giriyorsunuz yatağa? Kimin bedenleri birleşiyor? Size mi ait gerçekten?
O zaman neden ruhlarınız doyuma ulaşmıyor? Neden ruhlarınız isyan ediyor?

Zaman öylesine hızlı akıp gidiyor ki...
Başkasının hayatlarını yaşayarak, taklit ederek tüketiyorsunuz yaşamlarınızı.
Gerçek mutluluğu bulmadan, ruhunuz doymadan bitecek hayatınız. Sahte aşklar cennetinin kahramanlarısınız hepiniz. Şikayet etmeye hakkınız var mı acaba? “Neden yalnızım?”, “Neden aşık olamıyorum?”, “Neden beni kimse anlamıyor?”, “Neden aldatılıyorum?”, “Hiç
mutlu olamayaçcak mıyım?” diye sormaya hakkınız var mı? Kendiniz olmayı denediniz mi ki bu soruları sorabilesiniz?

Aşk gerçektir. Sizin sandığınızdan çok daha gerçektir hem de. Kendiniz olmadan aşkı yaşabilmeniz mümkün değil. Başka kimliklerle yaşadığınızın adı aşk olamaz. Bakın aynaya, yansıyan o suretteki kişi kim?
“Benim” diyebiliyorsanız, ne mutlu size. Siz olmaya devam edin. Her koşulda ve her zaman... “Bu da kim?” diyorsanız silkinin artık.
Kendi hayatlarınıza sahip çıkın, bırakın taklitçiliği. Bir tek günü bile kendiniz olarak yaşadığınızda, bunun ne kadar vazgeçilmez bir şey
olduğunu göreceksiniz...



 

Papatya

Men sebete nebete...
Süper Moderatör
Katılım
6 Ags 2012
Mesajlar
22,023
Beğeniler
6,468
Şehir
Seattle.
#4




Aşk üzerine paragraflar

Aşka en yakın olduğun zaman, kalbini birine koşulsuzca açtığın zamandır. Karşılık vermese bile, bir gün onun da sana aşık olabileceğini umarak sabırla beklediğin zamandır. Birlikte olabilme ihtimalin yoktur. Aşka kural işlemez ama bazen elin kolun bağlı kalır, sen çabalarsın o durur. Dursa bile, senin için hiçbir şey yapmasa bile bıkmadan, usanmadan çabalamaya devam ettiğin zamandır.

Aşk, sen ona yeterince yakınlık gösterirsen seni içine alır, sarmalar. Sen ve aşk, tek vücut olursun, bir olursun, tepeden tırnağa aşk olursun. Bu bazen istenecek bir şey de değildir aslında. Beraberinde acı vardır, hüzün vardır, geçmeyen vakitler, bitmeyen karanlık geceler vardır. Ama olsun, aşk seninleyken, senden daha güçlü kimse yoktur. Bu yüzden bütün o acılar, hüzünler ancak aşkla dayanılır olur.

Sevme eylemi farklıdır aşktan, tanımadığına aşık olursun, tanıdıkça ya seversin, ya sevmezsin. Bir arada kavga etmeden duramayan çiftler görürsün bazen. Aralarında aşk vardır kuşkusuz, ama sevememişlerdir birbirlerini. Şarkıda söyleneni başaramamışlardır. “Hayatta en zor olan bir insanı tanımak, kabul etmek huylarını değişmeden bir olmak” diyememişlerdir. Sürünüp giden bir aşktır o. Sevgiyle beslenmediği için bir süre sonra bitecektir.

Herkes ruh eşini arıyor ve bulamamaktan yakınıyor. Senin gibi olan binlercesi var. Sen bulamıyorsun, onlar bulamıyor. Sen, “Bu dünyada beni anlayacak kimse yok” diyorsun, bunu başkaları da söylüyor. Öyleyse sen de kimsenin ruh eşi değilsin. Olsaydın bulurlardı seni değil mi? Tabii öyle hazır beklersen ne sen birini bulabilirsin ne de biri seni. Birlikte olgunlaşmaya ne oldu? Birlikte birbirinizin ruh eşi olmaya çaba göstermeye ne oldu? Tembelleştik değil mi hepimiz?

İlk aşkta yaşadığımız travmalar, daha sonra yaşadığımız aşkların bir yerinde mutlaka gösteriyor kendini. Ya güvensiz oluyoruz ya da canımız acır diye kendimizi aşka rahatça bırakamıyoruz. Ama bu bir süre sonra kısır döngüye dönüşüyor. Biz kimseye güvenmediğimiz için kimse de bize güvenmiyor. Biz kendimizi aşka rahatça bırakmadığımız için kimse de bize kendisini salıvermiyor. Sonra gelsin mutsuzluk, gelsin yalnızlık.

Kendimizi yeterince tanıyamadığımız için aşkta başarısız oluyoruz. İlişkilerimiz yarım yamalak. Karşımızdaki insanı sürekli şaşırtıyoruz, kontrpiyede bırakıyoruz. Değişken kişiliklerimiz bizi mutlu etmek isteyen o insanın önüne aşılması mümkün olmayan duvarlar örüyor. Ve o insan, ‘o duvarlara çarpa çarpa nasır tutuyor...” Tam sen olgunlaştığında artık o katılaşıyor ve maalesef içindeki aşkı tüketmiş oluyor. Kendimizi tanımamız mümkün ama bunda da yine tembelliğin etkisi var. “Beni seven böyle sevsin...” Sevsin de sen ‘öyle’ bile değilsin, sürekli değişiyorsun...



 

Papatya

Men sebete nebete...
Süper Moderatör
Katılım
6 Ags 2012
Mesajlar
22,023
Beğeniler
6,468
Şehir
Seattle.
#5


Ne yazık ki haklı çıktım

Aylar önce “Cem Garipoğlu, Münevver’in ailesi için hayırlı kısmetti” diye yazdığımda aldığım tepkiler beni düşündürmüştü. Acaba hata mı yapmıştım? Acaba Münevver’in anısına saygısızlık mı etmiştim? O yazıda, Cem Garipoğlu’nun Münevver’in ailesi tarafından kabul görülmesinin nedenlerini anlatmaya çalışmıştım. Orta sınıf bir ailenin kızı, zengin bir ailenin oğluyla beraberdi. Elbette ki her ailenin kızı için düşündüğü ‘hayırlı bir kısmetti’ Cem Garipoğlu. Demiştim ki, “Münevver ve Cem’in bulunduğu her ortamda Münevver’in erkek kardeşi Enver de vardı. Türkiye de bir ağabey ya da erkek kardeş, kız kardeşinin bir erkekle ilişkisini bu kadar kolay onaylamaz” Sonra Münevver’in ve Enver’in birkaç arkadaşı bunun düpedüz bir aşk olduğu, kimsenin başka bir çıkar peşinde olmadığı yolunda mailler gönderdiler bana. Hatta “Siz hiç aşık olmadınız mı?” diye sordular.

Ben hiçbir zaman aşkı sorgulamadım bu ilişkide. Vardı ya da yoktu, bunu bilemem. Ben Münevver’in ailesinin durumunu ortaya koymaya çalışmıştım. Ne yazık ki haklıymışım. Bugün geldiğimiz noktada bu, çok açıkça görülüyor. Ortada ne Münevver var ne de Cem. Ama baba Süreyya Karabulut, hâlâ paradan, 3 milyon Euro’dan söz ediyor. Yok vakıf kuracakmış, yok kızının adını yaşatacakmış falan filan. ‘helallik parası’ diyorlar bir de adına. Kim, kime, neyi helal ediyor? Münevver’in kanını, katilin ailesine helal etmek de ne demek? Hangi inanç, hangi kitap yazıyor bunu?

Münevver’in babası ilk kez bana “Aile Cem’i teslim edecek” dedi. Gazetemize sürmanşet yaptık bunu. Şimdi görüyorum ki, Süreyya Karabulut bana bunu söylerken çoktan Garipoğlu Ailesi ile pazarlık yapmış. Bu pazarlığa göre, 25 Ağustos’ta Cem teslim edilecek, sonra da hesaba 3 milyon Euro yatırılacakmış. Katilin teslim edilmesi yetmiyormuş demek ki. Bu iş nasıl olurdu biliyor musunuz? Gerçekten Garipoğlu Ailesi Cem’i adalete teslim eder, Cem yargılanır ve cezasını çekmeye başlardı. Daha sonra Garipoğlu Ailesi, Münevver’in ailesi ile temasa geçer, gönül almak adına, özür dilemek adına Münevver’in adına bir okul yaptırır ya da vakıf kurardı. Baba Süreyya Karabulut kızının anısı için harcanacak paranın kuruşuna dokunmazdı, karışmazdı. Böylece iki aile arasındaki husumet de kalkar, kamu vicdanı rahatlardı. Münevver hâlâ masum. Tüm bu olanlar, onun hunharca bir cinayete kurban gittiği gerçeğini değiştirmiyor. Ancak ne yazık ki, kamuoyu, Münevver’in babası Süreyya Karabulut’a eskisi kadar iyi niyetle bakamıyor. ‘Adalet arayan baba’ imajı ‘para arayan baba’ imajına dönüştü. Süreyya Bey artık ortadan biraz çekilmeli. Biraz kaybolmalı. Ve gerçekten susmalı.

 

Papatya

Men sebete nebete...
Süper Moderatör
Katılım
6 Ags 2012
Mesajlar
22,023
Beğeniler
6,468
Şehir
Seattle.
#6


Canım sıkılıyor yazamıyorum

Aşkı yazmak için oturdum bilgisayarın başına. Ruhumuzun besini, hayatımızın hazinesi aşkı... Ama olmuyor kardeşim, yazamıyorum. 31 kişi can vermiş sellerde... 11 askerimiz şehit olmuş Hakkari’de, Van’da, Siirt’te... Yarım kalmış aşkları, sevdaları. Yetim kalmış çocukları. Dünkü gazetemizin birinci sayfasını hazırlarken yutkunmaktan boğazım ağrıdı inanın. Bir gün önce selde can verenleri koyarken de sayfaya, durumum farklı değildi. Bu ülkede hiçbir şey değişmiyor ve değişmemesi de canımı fena hâlde sıkıyor. 25 yıldır sürekli kaldırdığımız şehit cenazeleri... Bilmem kaç yıldır bilmem kaç can alan İstanbul’un selleri...

Kan dursun istiyoruz hepimiz, bunu istemeyinin aklından zoru var demektir. ‘Biz de istiyoruz, bunun için her adımı atacağız’ diyorlar, inanıyoruz. ‘açılım’ diyorlar, içinde ne olduğunu bilmediğimiz halde umutlanıyoruz. Ama sonra ‘açılım’, ‘ACIlım’ oluyor, şehit ailelerinin yüzüne bakamıyoruz, utanıyoruz.

Ayamama Deresi taşmış, seller onlarca can almış. Bu kenti yıllardır yöneten zihniyetin başındaki adam çıkıp diyor ki; “Asker, kışla içinde yer alan göletin kapaklarını açtı, sel o yüzden oldu...” Biraz insaf kardeşim, biraz insaf... Kendini bu işten sıyırmak için önce CHP’ye çattın. “Biz değil, CHP yaptı” dedin. Yetmedi bu kez basiretsizliğini, beceriksizliğini askerin üzerine mi yıkmaya çalışıyorsun? İnançlı bir insansın öyle değil mi? İftira günahtır, bilmiyor musun? Bu sellerde can verenlerin iki eli ahirette yakanda olacak, fark etmiyor musun?

‘Açılım’ diye diye teröriste prim verenler ile rant uğruna dere yataklarında yapılaşmaya izin verenler arasında hiçbir fark yok bana göre. Attıkları adımların, yaptıkları icraatların nereye gideceğini hesaplayamayan, hesaplayamadıkları gibi çıkıp arkasında da aslanlar gibi duramayan insanlar bunlar. Sen yıllarca yönet belediyeyi, sonra 31 kişi ölünce selde “Ben yapmadım, CHP yaptı” de. Peki sen ne yapıyordun bunca yıldır ya? İşin neydi senin? Madem CHP yaptı, sen boz o zaman... Yetkin var, gücün var. Madem o açtı yapılaşmaya, sen yık o zaman... Bir de diyor ki, “Suçlu insanoğlu...” Biz insanoğluyuz da seni anlamadım, sen nesin?

İşte bu yüzden daralıyor içim. Bu yüzden, aşkı yazmak gelmiyor içimden. Siyasi hesaplar uğruna askerimizi ölüme gönderen, vatandaşı asfaltta boğduran zihniyetten iğreniyorum. Bir sözüm de 7 kadın işçiyi, birer ‘mal’ gibi kapalı kasa kamyonette taşıyan fabrika sahibine... Hapise atmışlar seni. Ama burası Türkiye, yakında çıkarsın biliyorum. Bil ki; vicdanın seni asla rahat bırakmayacak. Bil ki, bu 7 canın, bu 7 kadın işçinin günahını hep boynunda taşıyacaksın. Ve öyle yaşayacaksın. Tabii buna yaşamak denirse...

 

Papatya

Men sebete nebete...
Süper Moderatör
Katılım
6 Ags 2012
Mesajlar
22,023
Beğeniler
6,468
Şehir
Seattle.
#7




Yağmur yağar, hayat durur

Ne zamandır beklediğin randevudur bu.
Bu randevuyu koparmak için akla karayı
seçmişsindir. Nihayet sana “Evet” demiştir,
“Buluşabiliriz...” Senden mutlusu yoktur artık.
O beklediğin an gelmiştir. Öyle ki; o andan
sonra hayatın bambaşka bir şekle bürünecektir.
Gelecekle ilgili planların o randevuya bağlıdır.
Çok uzun zamandır hissetmediğin duyguları
sana yeniden yaşatmaya başlayan o insana
içini dökeceksindir. Duygularını bütün
çıplaklığıyla anlatacaksındır. Ve zaten epeydir
o da bunun farkındadır. Randevuya “Evet”
diyerek aslında sana o ışığı yakmıştır. Yani,
her şeye başlamak için sadece son bir adım
kalmıştır. Bu randevu, işte o son adımdır.



Buluşacağın yeri özenle seçersin. Sakin
bir yer olmasına dikkat edersin çünkü söyleyecek
çok şeyin vardır, duyulmasını istersin.
Burası, senin daha önceden bildiğin
bir yerdir. Kötü bir sürpriz yaşanmaması için,
onu bildiğin yere götüreceksindir. Ne yemek
ısmarlayacağını bile kafanda kurarsın.
Hatta orayı tanıdığını belli etmek için “Buranın
en güzel yemeği şudur”
diyeceksindir.
Giyeceklerini de özenle seçersin. Geçersin
dolabın karşısına, saatlerce bakarsın. Bir yandan
abartılı olmamaya özen gösterirsin ama aynı
zamanda şık da olmak gerektiğini bilirsin.
Ütüsü yoksa ütülersin, üzerinde leke var mı
yok mu diye dakikalarca bakıp kontrol edersin.




Müthiş bir heyecanla uzanırsın yatağa.
Bir an önce sabah olmasını, sonra akşam
olmasını istersin. O andan sonra tüm
dakikaları, randevunun önündeki engeller
olarak görürsün. Her dakika geçtikçe, bir
engelden daha kurtulduğunu hissedersin.

Tabii ki uyuyamazsın, yatakta dönüp durursun.
Sana “Evet” diyeceğinden emin olsan da
o küçük ihtimal aklını kurcalar durur.
Ya birden “Hayır, arkadaş kalalım”
derse ne yapacaksın? Bu fikir aklına gelince
yataktan kalkıp evin içinde dolanır durursun.
Yarı uyur, yarı uyanık, sabahı edersin.



İşte o büyük gün gelmiştir. Kalkıp duşa
girersin, duştan çıkıp dünyada ne olup bittiğini
öğrenmek için televizyonu açarsın. Gördüğüne
inanamazsın. İstanbul selden boğulmuştur.
Hiçbir yere gidilecek gibi değildir. Hemen
telefonu alıp ona telefon etmek istersin ama
telefon hatları da çökmüştür ve ulaşamazsın.
“Ne olacak şimdi? Buluşabilecek miyiz?”
diye düşünürsün. Cevabını bulamazsın. Yağmur
yağmaya, sular akmaya, ve bu kentin yöneticileri
sadece camdan bakmaya devam etmektedir.
Sen de onlar gibi camdan bakıp lanet edersin.
“Adam gibi yöneticilerin yönettiği, bir
kentte otursaydım, yağmur da yağsa
kimse randevusunu ertelemezdi”
dersin.
Ve yeniden bir randevu koparabilmek için
umut edersin. Elinden gelen de sadece budur...


 

Papatya

Men sebete nebete...
Süper Moderatör
Katılım
6 Ags 2012
Mesajlar
22,023
Beğeniler
6,468
Şehir
Seattle.
#8


Aldatırken aldanan erkekler

Erkekler aldatılma ihtimalini
hiçbir zaman akıllarına getirmez.

Ortada çok kesin deliller olmadığı
sürece eşlerinin peşine düşüp
“Acaba beni aldatıyor mu,
aldatmıyor mu?”
diye arayış
içine girmezler. Çünkü bir erkek
aldatılabileceğini kendisine asla
kondurmaz.
Kadınlarsa bu ihtimali
her zaman göz önünde bulundurur.
Bu yüzden ortada hiçbir şey
olmamasına rağmen, eşlerinin
telefonunu karıştırmayı, ceplerine
bakmayı, hatta eve geldikleri
zaman çaktırmadan koklamayı
ihmal etmezler. Erkekler kadınların
bu araştırmalarını hissetmez bile.

Zaten kadın hissettiriyorsa, ortada
keskin bir şüphe var demektir.
Bu durumda da ihaneti ortaya
çıkarmamaları imkansızdır. Çünkü
her kadının bu tarz bir takibi sonuç
verir. Peki ya kadın takibi
kesiyorsa? Eskisi gibi eşini kontrol
etmiyorsa? Telefonunu açmadığı
zaman o kadar kızmıyorsa?
İşte bu,
bir erkeğin aldatılıyor olabileceğinin
en önemli işaretidir.




NTV Genel Yayın Yönetmeni
Ömer Özgüner’in yazdığı
“Başkasını Seviyorum” adlı
romanı okuyorum. Romanın baş
karakteri Yavuz, eşi Hande’yi, bir
dizi oyuncusu olan Aylin ile
aldatıyor. Roman da işte bu
aldatmayı çarpıcı bir dille anlatıyor.
Yavuz, önce bir kaçamak olarak
gördüğü Aylin’e bir süre sonra aşık
oluyor. Romanda, Yavuz’un Aylin
ile buluşabilmek için karısına nasıl
yalanlar söylediğini, ne tür dolaplar
çevirdiğini okuyoruz. Ben romanın
sonuna henüz gelmedim. Ancak
başta Yavuz’un her hareketini
kontrol eden, sürekli hesap soran
eşi Hande, bu süreçte değişiyor ve
aramaz sormaz, hatta umursamaz
hale geliyor. Ve bu da Hande’nin
Yavuz’u aldatıyor olabileceğini
gösteriyor. Kitabın ilerleyen
bölümlerinde benim bu düşüncemin
doğru olup olmadığını anlayacağım.



Ömer Özgüner, kitabın
tanıtımında “Erkeklerin neden
aldattığını anlatmak için kitabı
yazdım”
dese de aslında roman
erkeklerin eşleriyle ilgili nasıl bir
aymazlık içinde olduğunu bütün
çıplaklığıyla gösteriyor. Bu açıdan
evli erkeklerin kesinlikle okuması
gereken bir kitap olduğunu
düşünüyorum. Kitabın kahramanı
Yavuz, ne zaman Hande’den
ayrılmayı düşünse hep “Hande
bensiz yaşayamaz” düşüncesiyle
kendini frenliyor. Bir erkek için ne
kadar zavallı bir düşünce tarzıdır
bu... Elbette yaşar, hem de öyle bir
yaşar ki şaşırırsınız. Kadınların her
ihtimali göz önünde tutan düşünce
yapıları ile erkeklerin sadece hedefe
odaklı düşünce tarzları arasındaki
fark budur işte. Her neyse,
aldatan her erkeğin aldatırken
aldanabileceği ihtimalini
unutmaması gerektiğine
inanıyorum. Eşiniz size aldatma
iznini veriyorsa, bilin ki orada
çifte ihanet var demektir.


 

Papatya

Men sebete nebete...
Süper Moderatör
Katılım
6 Ags 2012
Mesajlar
22,023
Beğeniler
6,468
Şehir
Seattle.
#9



Ayrılığın anatomisi

Aşkı kaybettiğimizde ya da terk edildiğimizde dünyanın sonunun geldiğini hissederiz. Çünkü bizim için en önemli varlık artık yanımızda olmayacaktır. Belli bir süre hayatı paylaştığımız kişiyle yollarımızı ayırmanın etkisi sarsıcıdır elbette. Özellikle de uzun süren ve evlenmeyi planlayan kişilerin birlikteliği sona erdiğinde, ayrılığın şiddeti daha da fazla olacaktır. Çünkü uzun süreli ilişkilerde günlük hayatın tüm alışkanlıkları paylaşılır. İki aşık olmanın yanı sıra aynı zamanda iyi iki dost ve hayat arkadaşı haline dönülür. Kişinin yaşamının büyük bir bölümü haline gelmeye başlayan böylesi bir ilişkinin kaybı ise sadece bir aşkın değil, hem sevgilinin hem de yegane yol arkadaşının kaybıdır ve kişide onarılması zor yaralar açabilir. Üstelik çoğu ayrılıkta bir tarafın aşkı devam ediyordur. Terk edildiği halde aşkı yaşamaya devam eden kişinin acısı çok daha fazladır.

Peki iyi bir ayrılık yaşanabilir mi? İlişkiye ait hesaplaşmaların yapıldığı, ayrılık nedeninin her iki tarafça da açıkça konuşulabildiği durumlarda, iyi bir ayrılığın adımı da atılmış demektir. Ancak ayrılmak geri dönülmez bir süreçtir. Yani ayrılan kişiyle iletişim kurmaya çalışmak, kişilerin içine düştüğü en büyük yanılgıdır. Çünkü bu olay, zaten var olan bir yarayı kanatmaktan başka bir işe yaramaz.

Ayrılıklardan sonra arkadaş kalmak mümkün mü? Bu hemen mümkün değil maalesef. Taze bir ayrılıktan sonra eski sevgiliyle sık sık bir araya gelmek ve arkadaş gibi davranmaya çalışmak kişilerin öfkelenmesine ve o insana karşı kırıcı davranışlar sergilemesine neden olabiliyor. Şunu anlayabilmek çok önemli: Karşımızdaki kişiye hissettiğimiz duygular bitmeden tam olarak arkadaş olabilmemiz mümkün değil. Ancak, ayrılıktan belli bir süre sonra, herkes kendi hayatına sağlıklı bir şekilde devam etmeye başladığında, kişiler hâlâ istiyorsa arkadaş olabilmek mümkün oluyor.

Ayrılık yaşandıktan sonra insanların içine düştüğü en büyük yanılgı ‘çivi çiviyi söker’ mantığıdır. Genellikle yalnız kalmaktan korkan kişilerin başka biriyle avunma isteğiyle veya çevreye karşı terk edilmişliğin ezikliğinden kurtulmak için yapılan bu eylem, aslında aşkın doğasına aykırıdır. Kaybedilen bir sevginin yasını tutmadan başka bir ilişkiye girmek, aslında bir sonraki ilişkide yaşanabilecek problemlere davetiye çıkarmaktan başka bir işe yaramaz. Aşkı yitirdikten sonra bunun yasını tutabilmek, hatta doya doya ağlayabilmek gerekiyor. Çünkü ayrılığın hakkıyla yaşanması, kişinin daha sonra yaşayacağı ilişkilerin de daha sağlıklı olmasına neden oluyor. Ayrılıktan gerekli ders ve olgunluğu çıkarmayan kişi, geride kalan ilişkisinin tüm zaaflarını yeni ilişkisinde de taşıyor.


 

Papatya

Men sebete nebete...
Süper Moderatör
Katılım
6 Ags 2012
Mesajlar
22,023
Beğeniler
6,468
Şehir
Seattle.
#10


Evliliğin yarısı cinselliktir

Şimdilerde “Sekssiz evlilik olur mu?”
sorusu gündemde. Bu tür tartışmalarda en
son söylenecek sözü ben en başta söylemeye
karar verdim. Hanımlar beyler, evliliğin
yüzde 50’si cinselliktir.
Yüzde 30’u
çocuklardır. Yüzde 20’si de ıvır zıvırdır.
Yani
cinselliğin yaşanmadığı evliliğin yarısı çökmüş
durumdadır. Peki kalan yüzde 50’si bu evliliği
yürütmeye yeter mi?
Çok istisnai durumlarda
mümkün. Yani taraflardan biri, cinsel ilişkiye
giremeyecek kadar hasta olabilir. Bu
durumda, karı-kocanın arasında gerçek bir
sevgi bağı varsa ‘fedakarlık’ devreye girer.
İnanın bana, bunu yapabilecek insan sayısı da
iki elin parmaklarını geçmez. Yok her ikisi de
sağlıklıysa, elleri ayakları tutuyorsa ama buna
rağmen yıllardır cinsel ilişkiye girmedilerse
hayatlarında sekslerini paylaştıkları ‘biri’
ya da ‘birileri’ var demektir...



Bir saniye hemen itiraz etmeyin öyle.
Özellikle kadınlardan gelen “Hayır öyle
değil”
sözlerini duyar gibi oluyorum.
Hayatınızda an itibarıyla ‘biri’nin olmaması,
olmayacağı anlamına gelmez. Şu ana kadar
olmadıysa, bu sizin kendinize duyduğunuz
saygıdan, toplumun size yüklediği rolden,
çocuklarınızı, ailenizi düşündüğünüzden
ve bazen de vakit bulamamaktan
kaynaklanmıştır. Bir başka deyişle siz
içinizdeki ‘seks’ potansiyelini bastırsanız da
bunun bir gün patlaması mümkündür.
Erkeklerse zaten önünü ardını düşünmeden
başkasıyla ya da başkalarıyla rahat rahat
seksi yaşamaktadır.



Şimdi ortaya çıkan duruma bir bakalım.
Başkalarıyla seks yaparak yürütülen evlilikler
çıktı ortaya farkında mısınız? Yani birbiriyle
seks yapmayan çiftler, seks ihtiyacını
başkalarıyla gideriyor ve sonra da o evliliği
‘sekssiz evlilik’ olarak niteliyor.
Bunun adı
iki yüzlülüktür. Tenin çekmiyorsa, canın
istemiyorsa elbette seks yapma. Zorla da
yapılmaz tabii ki.
Ama “Evlilikte seksten
önemli şeyler vardır”
diye ahkam kesme
lütfen. Evlilikte seksten daha önemli bir şey
yoktur. Bu uyumu sağlayamadıysan, diğer
tüm uyumlar çöpe gider.
Sen istediğin kadar
çok sev, istediğin kadar hayatının odak
noktası haline getir. Sevişemiyorsan hiçbir
anlamı yok. Çünkü sevişmek, duyguların
birbirine aktarımının en üst noktasıdır. Hani
denir ya, aşksız seks olur ama sekssiz aşk
olmaz diye..
. Hah, gelin bunu evliliğe
uyarlayalım. Evlenmeden seks olur ama
sekssiz evlilik olmaz.
Bu konuya devam
etmek istiyorum. Tabii sizden gelen maillerle.
Varsa “Benim evliliğim sekssiz aslanlar
gibi devam ediyor”
diyen, buyursun bu
köşede anlatsın görüşlerini. Ya da “Seks
yüzünden evliliğim bitti”
diyenler.
Onların maillerini de bekliyorum.

 

Benzer konular

Top