1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Miraç Konusu ve Kur'an.

Konusu 'Genel Dini Konular' forumundadır ve halukgta tarafından 9 Ocak 2013 başlatılmıştır.

  1. halukgta

    halukgta Katılımcı

    Katılım:
    26 Şubat 2012
    Mesajlar:
    200
    Beğenileri:
    44
    Ödül Puanları:
    980
    Banka:
    860 ÇTL
    Bizler İslam ı yaşarken, Allah ın emin olmadığınız bilgilerin ardına düşmeyin, sizleri sorumlu tutarım uyarısını, ne kadar dikkate alıyoruz, işte bu çok önemli bir soru.

    Bugün sizlerle, günümüzde çok önemsediğimiz ve bizlere beş vakit namazın emredildiği anlatılan, MİRAÇ konusunu Kur’an dan birlikte araştıralım. Daha sonra herkesin kendi nefsinde, bu sorunun cevabını vermesini istiyorum. Çünkü herkes kendi imtihanını yaşıyor ve yaptıklarından bizzat kendisi sorumludur.

    Önce MİRAÇ olayının nasıl olduğunu, geleneksel İslam’ın bu konuyu nasıl anlattığını ve inandığını kısaca sizlere aktarmak istiyorum.


    (Miraç, Recep ayının 27. Gecesi Cenab-ı Hakkın daveti üzerine Cebrail Aleyhisselâmın rehberliğinde Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselamın Mescid-i Haramdan Mescid-i Aksâ'ya, oradan semaya, yüce âlemlere, İlâhî huzura yükselmesidir.


    Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam Mescid-i Haramdan (Mekke'den), Mescid-i Aksâ'ya (Kudüs'e) ata benzer beyaz bir Cennet bineği olan Burak ile geldi. Kudüs'e gelmeden yol üzerinde Hz. Musa'nın makamına uğradı, orada iki rekât namaz kıldı, daha sonra Mescid-i Aksâ'ya geldi. Orada bütün peygamberler kendisini karşıladı. Miracını kutladılar. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam burada peygamberlere iki rekât namaz kıldırdı, bir hutbe okudu.


    Semanın bütün tabakalarına uğradı. Sırasıyla yedi sema tabakalarında bulunan Hz. Âdem, Hz. Yahya ve Hz. Îsa, Hz. Yusuf, Hz. İdris, Hz. Harun, Hz. Musa ve Hz. İbrahim gibi peygamberlerle görüştü, Onlar kendisine “Hoş geldin” dediler, tebrik ettiler.


    Bundan Sonra Hz. Cebrail ile birlikte imkân ile vü-cub ortası (kâinatın bittiği yer) Sidretü'l-müntehâ'ya geldiler. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam orada ikisi gizli, ikisi açıktan akan (Nil, Fırat) dört nehir gördü. Sonra her gün yetmiş meleğin ziyaret ettiği Beytü'l-Ma'mur'u ziyaret etti.

    Hz. Cebrail'in buradan öteye gitmesi mümkün değildi. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam bundan sonra Refref adında bir vasıta ile zaman ve mekândan münezzeh (uzak) olan Cenab-ı Hakkın cemaliyle müşerref oldu.


    Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Rabbinin huzurundan döndükten sonra Hz. Musa ile karşılaştı. “Allah ümmetine neyi farz kıldı?” diye sorunca, Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam “50 vakit namaz” buyurdu.


    Hz. Musa'nın, “Rabbine dön, azaltması için Rabbinden niyazda bulun, ümmetin buna güç yetiremez” demesi üzerine, Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam, beş sefer Cenab-ı Hakka niyazda bulundu, her seferinde 10 vakit indi, sonunda beş vakitte karar kıldı.


    Daha sonra Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Hz. Cebrail'in rehberliğinde Cenneti, Cehennemi, âhiret menzillerini ve bütün âlemleri gezdi, gördü, Mekke'ye döndü.)


    MİRAÇ konusunda anlatılanların bir özetidir yazılanlar. Bir kısım rivayet, peygamberimizin her Allah a geri dönüşünde, beşer vakit indirdiği de anlatılır. Şimdi yukarıdaki yazıyı Kur’an ile karşılaştıralım acaba yazılanlar, söylenenler Kur’a na uyuyor mu? Önce miracın anlatıldığı yazının başından bir alıntı yapalım.


    (Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselamın Mescid-i Haramdan Mescid-i Aksâ'ya, oradan semaya, yüce âlemlere, İlâhî huzura yükselmesidir.)


    Bu satırlarda geçen, Mescidi Haramdan Mescidi Aksaya peygamberimizin götürülüşü, Kur’an da İsra suresi 1. ayetinde çok açıkça anlatılır. Ama nasıl götürüldüğü konusunda detay vermez.


    Peki, daha sonra oradan semaya yükselmesi, acaba Kur’an da neden hiç ama hiç bahsedilmez, bunu düşündünüz mü? Allah bu kadar önemli bir olayı, bizden saklamak isteyeceğini sanmıyorum. Peki, neden Kur’an da bundan sonra olanlar, yani miraca yükseltilmesi geçmediği halde, hiç kuşku duymadan bizler buna inanabiliyoruz?

    Şimdi bu sorunun cevabını aramaya devam edelim, eğer Kur’an a uyan bir cevap bulursak, baş tacı elbette yaparız, yok Kur’a na uymuyorsa, ben şahsım adına kabul edemem. Çünkü Kur’a na uymayan, onun onayını almayan bir bilgiyi kabul etmenin, ardı sıra gitmenin hesabının zor verileceğini söylüyor Rabbimiz. Önce İsra suresi 1. ayeti yazalım, okuyalım ki daha iyi anlaşılsın.


    İsra sur. 1. ayet: Bütün varlıkların tespihi o kudrettir ki, ayetlerimizden bazılarını kendisine gösterelim/kendisini ayetlerimizden bir parça olarak gösterelim diye kulunu, gecenin birinde Mescit-i Haram'dan, çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa'ya/o en uzak secdegâha yürütmüştür. Hiç kuşkusuz, O'dur Semî' ve Basîr.


    Hatırlayınız, yukarıdaki ayeti örnek vererek, miraç bu ayetin devamında gerçekleşmiştir deniyor. Peki, neden Rabbimiz devamını yazmamış da, Kur’an dışından rivayet bilgilerden öğreniyoruz, namazın beş vakit emredildiği, bu kadar önemli bir olayı, bunu lütfen iyice düşünelim.


    Önce yukarıda yazdığım ve MİRACIN anlatılma şekli ve bilgileri üzerinde duralım birazda. Acaba gerçekten Allah kullarına 50 vakit namazı önce emredip, daha sonra Allah HÂŞÂ kullarının bu yükü kaldıramayacağını hesap edemeyip, peygamberimizin Hz. Musa ile karşılaştığında bu kadar vakit namazı ümmetinin güç yetiremeyeceğini söyleyip, Yaradan la pazarlık suretiyle, peygamberimizin namazı beş vakte düşürdüğüne inanmamız, sizce çok normal bir düşünce mi? Bu sözler, bu düşünce Kur’an ın süzgecinden geçiyor mu? Elbette hayır. Hâlbuki bakın Allah, Kur’an da ne diyordu hatırlayalım.


    Bakara 286: Allah her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar…..

    Müminun 62: Biz hiç kimseyi gücünün yettiğinden başkası ile yükümlü kılmayız. Nezdimizde hakkı söyleyen bir kitap vardır ve onlar haksızlığa uğratılmazlar.


    Peki, bu ayetleri gördüğümüz halde, nasıl olur da Allah ın bizlere 50 vakit namaz emredeceğine ve peygamberimizin pazarlık sonucu bunu beş vakte indirdiğine inanabiliriz? Yine yazıda geçen peygamberimizin semadaki yedi katı ziyaret ettiğini ve birçok peygamberle görüştüğünü, cenneti cehennemi gördüğünü, ikisi açıkta ikisi gizli olan nehirleri gördüğünü, Allah ın en yakın görevlisi Cebrailin bile gidemediği yere gittiğini, işin en ilginci ise (Cenab-ı Hakkın cemaliyle müşerref olduğu.) anlatılmaktadır.


    Hâlbuki Kur’an da, Allah ı görmek isteyen Musa peygamber ve buna benzer örneklerde, asla Yaradan ı çıplak gözle görülemeyeceğini, örnek ayetlerle açıklamasına rağmen, bakın neler söyleniyor. Yukarıda bahsedildiği gibi, peygamberimiz Kur’an da hiç bahsedilmeyen, açıklanmayan onca gaibi bilgiyi biliyor mu, şimdi de onlara bakalım.


    Enam Suresi 50. Onlara şunu söyle: "Ben size Allah'ın hazineleri yanımdadır demiyorum. Gaybı da bilmem ben! Size ben bir meleğim de demiyorum. Yalnız bana vah yedilene uyarım ben!" Sor onlara: "Körle gören bir olur mu? Hâlâ düşünmüyor musunuz?"


    Maide sur.109. ayet: Allah, resulleri bir araya getireceği gün şöyle der: "Size ne cevap verildi?" Şöyle derler: "Hiçbir bilgimiz yok. Gaybları en iyi biçimde bilen sensin, sen.


    Yukarıdaki ayetleri, boşuna söylemesini istemiyor Allah bizlere. Bakın onlara şunu söyle diyor ve(Gaybı da bilmem ben) ama yukarıda o kadar gaybi bilgileri bildiğini saydık ki, düşünün Cebrailin bile gidemediği yere, peygamberimizi hiç bahsedilmeyen bir araçla, yani Rabbin huzuruna bile gittiğine inandık. Karar sizlerin, çünkü herkes yaptıklarından ve inandıklarından sorumlu tutulacaktır.


    Şimdide de Miracı, İsra suresi birinci ayetin devamında olmuştur diyerek savunduğu düşünce, kendilerini çok fazla tatmin etmemiş ve kendileri de inandırıcı bulmamış ki, yine Kur’an dan delil arayış içine girmişler ve bakın yukarıda saydığım tüm ayetlere uymaması, onları çok fazla etkilememiş olmalı. Şimdi yazacağım ayette bir kelimenin ardından, Miracı n kanıtını arar olmuşlar. Şimdi ayeti geniş bir şekilde yazalım ki, ayetin ne anlatmak istediğini doğru anlayabilelim.

    (Necm suresi 1. Yemin olsun inip çıktığı zaman yıldıza/fışkırıp çıktığı zaman çimene/süzülüp aktığı zaman Ülker Yıldızı'na/aşağı indiği zaman o parçalar halinde ağır ağır gelene.2. Ki arkadaşınız ne saptı ne de azdı. 3. O; kuruntudan, keyfinden konuşmuyor. 4. İndirilmiş bir vahiyden başkası değildir o. 5. Kuvvetleri çok müthiş olan belletip öğretti onu ona. 6. Akıl, güzellik ve güç sahibidir. Doğrulup dikildi. 7. En yüksek ufuktadır o. 8. Sonra iyice yaklaştı ve sarktı, 9. İki yayın beraberliği gibi, belki ondan da yakındı. 10. Böylece vah yetti kuluna vah yettiğini. 11. Kalp yalanlamadı gördüğünü. 12. Onun gördüğü şey hakkında kuşkuya düşüp onunla çekişiyor musunuz? 13. Yemin olsun ki onu bir başka inişte de görmüştü. 14. Son sınır ağacı, Sidretül Münteha yanında. 15. O ağacın yanındadır sığınılacak bahçe. 16. O vakit kuşatıp sarıyordu Sidre'yi kuşatıp saran, 17. Göz ne kayıp şaştı ne azıp haddi aştı. 18. Yemin olsun ki Rabbinin en büyük ayetlerinden bir kısmını gördü.)

    Yukarıdaki yazdığım ayetleri lütfen düşünün. Bu bahsedilen olaylar Miraç tamı geçmiş, yoksa Kur’an ayetlerinin indirilişini mi anlatıyor? Ayeti okuduğunuzda zaten hemen anlaşılıyor. Allah Kur’an ayetlerinin indirilişini bizlere anlatıyor. Parçalar halinde ağır ağır gelen bilgilerin, Kur’an ayetleri için söylendiği zaten belli oluyor.

    Peygamberimiz içinde övgü var ve arkadaşınız ne saptı ne azdı diyor Yaradan. Ayrıca kendi kafasından konuşmadığını bu sözlerin yani Kur’an ayetlerinin Yaradan ın sözleri olduğunu belirtiyor. Hatta açıkçada söyleyerek, indirilmiş bir vahiyden başkası değildir diyor. Peygamberimize de iyice bellettirildiğini açıklayarak, Kur’an ın geldiği yerden bahsediyor ve onu getiren Cebrail ile peygamberimiz o kadar yakın oldu ki diyor ve örnek veriyor, iki yayın beraberliği gibi, hatta ondan daha yakın olduğunu söylüyor.

    Peygamberimizin Cebrail i görmesi ile kalbinin de tastiklediğini, imanın daha da arttığı açıklamasını yapıyor. Sonunda ise bakın ne demek istiyor. Peygamberimizin gördükleri ayetler ancak Kitabın bir kısmıdır diyor. Demek ki Yaradan ın makamındaki kitabın bir kısmı ancak Kuran.

    Bakın bu ayetlerde Miraç dan asla bahsedilme yok, yalnız Kur’an ın indirilişinden bahsediyor. Fakat ayette geçen ama günümüzde dahi tam olarak anlaşılmayan müteşabih bir ayet olarak genelde kabul edilen (Son sınır ağacı, Sidretül Münteha yanında) cümlesini, işte bu Miraçta geçen yer denecek kadar zorlama ve delilsiz bir kanıt olarak gösterilmektedir.

    Hâlbuki bu sözün hemen öncesinde göğe çıkışı bırakın, tam tersine, bir başka inişte görmüştü sözüyle bu yerin yeryüzünde olduğu anlaşılıyor.( onu bir başka inişte de görmüştü.) Kur’an a uymak yerine, Kur’anı kendimize uydurmak bu olsa gerek. Zorlamayla Kur’an dan delil aramak, gerçeklerin üstünü örtmektir. Buda bizi Allah a değil, şeytana yaklaştırır.

    Şimdide miracı, yine Kur’an ın diğer ayetleri ile karşılaştırarak, olup olamayacağını düşünelim. Bakın Allah Kur’an ayetleri için ne diyor?

    ( İsra 89; Yemin olsun, biz bu Kur an'da, insanlar için her benzetmeden nice örnekler sıraladık. Ama insanların çoğu inkâr ve nankörlükten başka bir şeyde diretmediler.)

    ( Kehf 54; Yemin olsun, biz, bu Kuran'da, insanlar için her türlü örneği değişik ifadelerle gözler önüne koyduk. İnsan ise varlığın, tartışmaya en çok tutkun olanıdır.)


    Bu ayetlere benzer onlarca ayet yazabilirim, sanırım bunlar yetecektir. Allah bizlerin anlayacağı şekilde yemin ederek, bu kitapta bizler için her benzetmeden nice örnekleri verdiğini, her türlü örneği değişik ifadelerle gözler önüne koyduğunu söylüyor.


    Hatırlayınız bizlere, beş vakit namazın farz olduğunu anlattıkları MİRAÇ ise, Kur’an da hiç geçmiyor. Vermeye çalıştıkları delillerin, konu ile ilgisi yok. Peki, bu durumda Rabbin söylediği gibi, bir kez örneği dahi verilmediyse, açıklanıp izah edilmediyse, ona inanmamız normal midir dersiniz? Yine karar sizlerin, herkes kendisinden sorumludur.

    Miraç konusunda, Kur’an dan delil aramaya devam edelim. Gerçekten Miracın oluşu, Kur’an dan onay alıyor mu, onu aramaya devam edelim.

    Bakın Yaradan neler söylüyor? Acaba bu sözleri söyleyen Allah, açıkça hiç bahsetmediği, detay vermediği bir konudan, hesap sorar mı sizce? Karar yine sizlerin.


    Zühruf 43: Sen, sana vah yedilene sımsıkı sarıl! Hiç kuşkusuz, sen, dosdoğru bir yol üzerindesin.

    Araf 3; Rabbinizden size indirilene uyun; O'nun berisinden bir takım velilerin ardına düşmeyin! Siz ne kadar da az öğüt alıyorsunuz.


    Maide 67. Ey resul! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan onun verdiği peygamberlik görevini yerine getirmemiş olursun. Allah seni insanlardan korur. Allah, küfre batmış topluluğa kılavuzluk etmez.


    Ankebut Suresi 51. Karşılarında okunup duran bir kitabı sana indirmiş olmamız onlara yetmiyor mu? Bunda, inanan bir toplum için elbette ki bir rahmet ve bir öğüt vardır


    Zühruf Suresi 44 Gerçek şu: Bu Kuran sana ve toplumuna elbette ki bir hatırlatıcı/bir düşündürücü/bir şeref/bir öğüttür. Bu kitaptan sorumlu tutulacaksınız.


    Allah bizlere vahyedilen Kur’an a, sımsıkı sarılmamızı istiyorsa, Rabbimiz özellikle bizlere indirilene, uyun diye tembihte bulunuyorsa, elçisine verdiği görev de, yalnız indirdiğini tebliğ etmesi konusunda hüküm veriyorsa, Kur’an ı yeterli görmeyen o devrin insanlarına bile Rahman kızarak, sizlere KURAN YETMİYORMU diyorsa, en son olarak Yüce Rabbimiz açıkça;


    (Bu kitaptan sizler sorumlu tutulacaksınız.)


    Diyorsa, sanırım söylenecek başka söz olmasa gerek. Allah bu kitaptan hesaba çekeceğini söylüyorsa, Kur’an dışından sorumlu olacağımızı lütfen artık söylemeyelim. Çünkü bunu söylemek AÇIKCA RAHMANLA İNATLAŞMAKTIR, bunu da unutmayalım.


    Sizlere son olarak bir ayet daha hatırlatmak istiyorum. Miracın oluşundan, Allah ın Kur’an da asla bahsetmediği, detay vermediğini peygamberimizin gördüğünü söyledikleri çok önemli detayları hatırlayınız. Bunların Kur’an da bahsedilmediğini de düşünün. Daha sonra aşağıdaki ayeti anlamaya çalışalım. Sanırım birazcık düşünen, çok kolay anlayacaktır her şeyi.


    Araf 33.; De ki: Rabbim ancak açık ve gizli kötülükleri, günahı ve haksız yere sınırı aşmayı, hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi, Allah'a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi HARAM kılmıştır .

    Düşünebiliyor musunuz, Allah ın Kur’an da açıklamadığı, hakkında hiçbir delil indirmediği, Allah katında bilmediğimiz şeyleri söylememizi HARAM kıldığını söylediği halde bizler, her gün neredeyse HARAM günahını işliyoruz. Hâlbuki Allah haram kelimesini, yapmamızı istemediği, hatta kesin sınarlar çizdiği adeta büyük günahları işaret edercesine saymıştı Kur’an da bizlere. İşte bizlerin yaptığı büyük yanlışlar bu kadar açık ve net. Yaradan bakın, emin olmadığınız sözlerin ardına düşmeyin diye, bizi nasıl ikaz ediyordu.

    İsra Suresi 36. Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönlün hepsi bundan sorumlu tutulacaktır.


    Tek güvenilir ve Rabbin koruması altında olan kitabın, KUR’AN olduğunu söyler Allah bizlere. Emin olabileceğimiz garantili ve sorumlu olduğumuz tek bilginin Kur’an olduğunu unutmayalım. Kur’a na uyan, onun süzgecinden geçen her sözü ve bilgiyi de, elbette kabul edelim. Emin olmadığımız ve Kur’an ın onaylamadığı hiçbir bilgininde ardından gitmeyelim. Rabbin söylediği gibi, sorumlu olacağımızı unutmayalım.


    Ben bana anlatılanları ve bu bilgiler Allah katındandır dediklerinde, Kur ana müracaat ediyor ve onun süzgecinden geçirmek için elimden geleni yapıyorum. Yani kendi imtihanımda, bizzat kendim çaba harcıyorum. Rabbim utandırmasın.


    Miraç konusunu da aynen öyle yapmaya çalıştım, ama bir türlü Rabbin süzgecinden, Kur’an dan geçmedi, onay almadı. Yazdıklarım benim Kur’an dan anladıklarımdır, yalnız beni bağlar. Sizlere düşen bu söylediklerimi bizzat kendiniz Kur anı anlayarak okuyup, doğruluğunu araştırmak olmalıdır.


    Bizlerin asıl görevi, birilerinin söylediklerinin ardından gitmek değil, Rabbin ne söylediğini bizzat ilk kaynaktan anlamaya çalışmak olmalıdır. Şunu asla unutmayalım ki, Allah anlayamayacağımız bir kitap, rehber gönderip, daha sonrada bizi sorumlu tutmaz. Bunu söylemek Rahmanın adaletini sorgulamaktır. Tabi bu söylediklerim MUHKEM ayetler yani bizleri din ve iman adına bağlayan, Rabbin yapmamızı istediği ayetler içindir. Zaten Allah bu ayetlerin açık ve anlaşılır olduğunu ve bunlardan hesaba çekileceğimizi söyler. Bu ayetlerden bahsederken de, Kitabın anasıdır deyimini kullanır. Müteşabih ayetler ise, ilim adamlarının zamanla anlamlarını açığa çıkaracağı ayetlerdir. Bu ayetler dine hüküm koyan ayetler değildir.


    Konuya ışık tutacağını düşündüğüm, Diyanet İşleri başkanlığı yapmış, Sayın Prof Süleyman Ateşin, Miraç konusunda sitesinden sizlere bazı alıntılar yapmak istiyorum. Bakın Sayın Süleyman ateş, neler söylüyor Miraç konusunda.

    (Mi‘râcın ayrıntısı hakkında bundan az veya çok farklı rivâyetler vardır. Hepsini burada anmağa gerek görmüyoruz. Hepsinin omurgasını, Buhârî’nin rivâyetinde anlatılanlar oluşturmaktadır.

    Ancak bu rivayette gerek metin, gerek anlam bakımından sakatlıklar vardır. Meselâ: “Allah, vah yettikleri arasında senin ümmetine elli vakit namaz vah yetti” cümlesi, üçüncü şahıstan, ikinci tekil şahsa geçmektedir. Sözü anlatan Enes’tir. “Allah, vah yettikleri arasında, onun ümmetine elli vakit namaz vah yetti” denmesi gerekir. Keza Musa’nın: “Senin ümmetin, cesetçe, kalbce ve bedence daha zayıftır” sözünde de aynı anlamda olan ecsâd ve ebdân yinelenmiştir.

    Buhârî’nin rivâyetinde olay, Peygamber’in, henüz peygamber olmadan önce gördüğü bir rü’yâdan ibarettir ve âyette anlatılan İsrâ olayı ile bir ilgisi yoktur.

    Allah namazı farz ettikten sonra Hz. Muhammed’in, Mûsâ’nın önerisini Cebrâîl’e danışması ve onun önerisi ile beş kez Allah’a dönüp “Ya Rabbi bunu bizden hafiflet, hafiflet” şeklinde itirazda bulunması, akıl ve mantığın alacağı bir şey değildir. Allah, verdiği emri henüz tebliğ edilmeden değiştirir mi? Değiştireceği şeyi neden emretsin? Verdiği emri şartların değişmesiyle değiştirmesi, yani nesh ve tebdîl etmesi, sosyolojik kurallara uygundur. Fakat emrini, daha tebliğ edilmeden, aradan zaman geçmeden geri alması, ma‘kul değildir. Kadîy(Abdu’l-Cebbâr)’a göre bu, henüz yürürlüğe konmayan bir hükmü neshetmektir ki bidâ’ demektir. Bidâ’, iyi olmadığı sonradan anlaşılan şeyi ortadan kaldırmaktır. Yani Allah, önce insanların, buna dayanamayacağını bilmeyip sonra bunu anlamış ve değiştirmiş, hafifletmiş demektir ki muhal(imkânsız)dır. Kabulü caiz olmayan düşünceleri taşıyan bu rivâyetin reddedilmesi gerekir. )


    Yorum sizlerin. Sayın Süleyman Ateş e, bu bilgilerinizi neden Diyanet İşleri Başkanlığı yaparken topluma anlatmadınız diye sorduğumda, o zaman bazı gerçeklerin farkında olamadığını söylemişti bana. Cevabında ne kadar samimidir, onu Allah bilir.

    Bugün yaşadığımız İslam, ne yazık ki peygamberimizin devrinde yaşanan cahiliye devrini hiç aratmıyor. Çünkü Kur’an devre dışı kalmış, hurafeler din diye yaşanır olmuş. Allah yardımcımız olsun.


    Allah gönül gözleri açık, bakan değil gören, yalnız duyan değil hisseden, aklını kullanmasını bilen, tüm bu özellikleri Kur a nı anlamak için kullanan, kulları arasına bizleri de alması dileklerimle.

    Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
     

Sayfayı Paylaş