1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Modern zamanlardan önce saldırganlığın sınıflandırılması

Konusu 'Sosyoloji' forumundadır ve Suskun tarafından 7 Ocak 2011 başlatılmıştır.

  1. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    MODERN ZAMANLARDAN ÖNCE SALDIRGANLIĞIN SINIFLANDIRILMASI


    Cemiyetleri onaltıncı asrın sonuna kadar fetih gayesi ile bütün güçlerini kullanmalarında alıkoyan şey esas itibariyle topyekun harbi bir politika aleti olmaktan çıkarıp yazılı veya yazısız bir anlaşma veya kasıtlı bir şekilde maddi zarar vermenin kötülüğüne dahil duyulan bir his değildi. Bu tür saldırganlıkları durduran şey silahlı istila yoluyla bir mutlak otoritenin kurulması olmuştur.O zamanlarda istilası düşünülen topraklar hakikaten istila edilebilirdi.Çünkü silahlar bugün ki gibi dünyanın büyük bir kısmını mahvedecek güçte değildi.Bu durumun en çok göze çarpıcı misali belki de eski Roma İmparatorluğu içinde hüküm süren barıştır.Roma hemen hemen üç asır kadar süren bu devre içinde Akdeniz Havzasından Avrupada Tuna ve Rusyaya kadar uzanan memleketlere fiilen hakimiyet altında bulundurdu.

    İmparatorluk hudutları içinde barış hür insanların kendi iradesi ile tesis ettikleri bir barış değildi. Çünkü bütün kanunlar roma hukukçularının dehalarıyla bizzat Roma tarafından yapılmış ve esir halkalara kabul ettirilmişti.

    Roma barışı devri içinde başlayarak Avrupaya yayılan Hıristiyanlık menşei itibari ile manevi olan yeni bir birlik yarattı. Onbirinci asır sonunda başlayan Haçlı Seferlerine kadar yani papanın eskiden daha çok siyasi bir kudret kazandığı devirlerden önce bu birlik baskı ve zora dayanmıyordu.Onbirinci asır ortasından onüçüncü asrın ortasına kadar papalığın kudretindeki artış sayesinde kilise silahlı çatışmaları tehdit edebilecek bir güce kavuştu.Kilisenin büyük bir kudret ve itibar sahibi olduğu çağda geliştirilen Hıristiyan hukuku adaletli bir harfin tarifini yapmak ve Hıristiyanların kendi din kardeşleriyle savaşırken kullanabilecekleri tetikli yay gibi bağzı silahları men etmek keza muayyen günlerde,muayyen yerlerde ve muayyen şahıslar için harbi yasak etmek suretiyle bağzı tedbirler koydu.

    Modern terakkinin hayranlarından olan Saint Simon,bu risalede düşüncelerini rehber üzere Ortaçağ Avrupasına baktı.Çıkardığı neticeye göre,din birliğinin hüküm sürmesine ve kilise vasıtasıyla cihan şümül bir idare kurulmasına inandığı müddetçe Avrupada pek az harp olmuştu ve bunlar da ehemmiyetsiz şeylerdi

    Savaş meydanlarının ötesinde bitip tükenmez zulümlerle devam eden bitip tükenmez harpler Roma Katolik kilisesine mensup insanların ilgilendirmeği zaman Ortaçağ kilisesi tarafından bile hiçbir zaman gayrimeşru sayılamamıştı. Hz.İsa için ölmek ve öldürmek en feci şekillerde öldürmek Haçlı seferleri sırasında papalık tarafından meşruluk politikasının bir parçasını teşkil ediyordu.



    Dindar insanların yapmaya çalıştıkları ve ancak çok eksik bir şekilde becerdikleri şey yaşadığımız dünyada maddi varlığın vazgeçilmez ve tamamlayıcı birer parçası olan dünyevi iştiyak ve insiyaklardan uzak kalmaktan ibarettir. Onların mücadelesi,dünya zevklerini reddetmek suretiyle diğer insanları kurtarmak yolunda kahramanca bir gayrettir.

    Her çeşit zulüm ve gaddarlık Hz.İsa Mesih adına insanlar arasında harbi durdurmaya çalışmış olan bir müesseseye yani kiliseye dayanılarak yapılıyordu.

    1560larda din harpleri bütün gücüyle patladığı zaman Avrupalılar bugün bizim elimizdekilere kıyasla hiç denecek derecede güçsüz tahrip vasıtalarına sahip bulunuyorlardı. Fakat o tarihten önceki yetmiş yıl zarfında yani atla çekilen topların ilk defa kullanıldığı Fornovo (İtalya) harbinden muharebe metotlarında inkılâba benzer bir şey olmuştu. Ortaçağdakine nispetle artık uzunca bir mesafeden çok sayıda insan öldürmek daha kolaydı. Hırslı baronların müdafaa gücü artık kırılmıştır. Yine bu devirde ziraat, madencilik ve imalat metotlarındaki değişmeler sayesinde servet arttığı için daha büyük- otuz, hatta ellibin kişilik ordular kurmak mümkündü. Öldürme vasıtalarının gücü artınca bu vasıtalara hedef olan insan sayısı da artmıştı.

    İmparator Beşinci Şarl 1555-1556 yıllarında bütün unvan ve salahiyetlerini bırakarak Justedeki manastıra çekildiği zaman eski zulüm ve gaddarlıklar devam ediyordu.Bizim çocukluk çağımızın Afrikasında ve Kuzey Amerikasında olduğu gibi gerek memleket içindeki ve gerekse Beynelmilel münasebetlerdeki bu vahşetlere henüz umumi bir tahdit konulmuş değildi.

    Gerek öldürme arzusunun gerekse savaş vasıtalarının daha çok güç kazandığı bu devirde kavgayı belli hudutlar içinde sınırlandırmak yeni bir bazı yollar keşfedilmedikçe daima bir katliam imkanı mevcuttu.

    Bu arada çağdaşlarının barbarlığı karşısında derin bir üzüntüye düşen Montaigne gibi insancıl kişilerde vardı. Reform devrimin arifesinde Erasmus ve Thomas More gibi insanlar çıkarak insanlara daha haysiyetli bir hayat yaşatmak için bir şeyler yapabileceğine inanmışlar,kaba kuvvetin pek yer bulamayacağı bir dünya imkanlarını araştırmışlardır.Rönesansın bütün bu Hümanistlerinde eksik olan taraf şu idi ki,bu adamlar harp meydanın ötesinde nefsini eziyete sokmanın bir kuvvet suiistimali olduğunu,böyle bir şeyin doğru sayılamayacağını düşünmemişlerdir.

    İnsan hayatının öldürülmesine karşı takınılan tavır onaltıncı asırdan bu yana çok değişmiştir.

    Saldırganlığa bu yeni bakış insanın dünyada haysiyetli bir hayat için duyduğu mesuliyet modern Avrupa tarihinin bir parçası gibi görünüyor.

    Rönesans devrindeki ilim, Ortaçağların ilmi, Arap ilmi ve bilhassa Demokrit ve Euclid gibi eski Yunanlıların ilmi bilinmeden modern ilim anlaşılamaz. İnsanların İmparator Beşinci Şarl devriden bu yana iyiyi ve

    güzeli bulmak, insan münasebetlerini ıslah etmek yolundaki gayretlerinin tarihi, tıpkı Gilbert ve Galileden beri gelen düşünce tarihinin modern ilmi izaha kafi gelmeyişi gibi saldırganlığa karşı daha insancıl tavırların alınması için yeteli olmuş sayılamaz.

    Avrupada Din Harplerinden sonraki yıllarda din sanat, hukuk, örf ve adetler ve muaşeret adabı gibi sahalarda da tabiat ilimlerinde inkılâp yaratan değişmelerde çarpında yenilikler oluyor muydu?

    Saldırganlığa bakışta meydana gelen değişmeleri bulmak üzere Onsekizinci yüzyılda tarihi birtakım irtibatsız hadiseler serisi yerine bir bütün olarak görmeye çalışan insanlara döndüğümüz zaman Beşinci Şarl Avrupasında görmediğimiz temelli değişmelerin iki asır daha vuku bulduğu intibaını alaırız.

    Avrupalılar bu devirde demir ve kömür birleşmesi karışında,imalat ve nakliyata buhar gücünün tatbik edilmesi karşında yeni bir vicdan bulmuş gibidirler.Üstelik insanların kalp ve kafalarındaki değişmeler Avrupalıların siyasi ve insani münasebetlerinde Onsekizinci asır ortasına kadar yeni teknoloji ve yeni ilmin sinai hayata yaptığından daha müşahhas tesirler yapmıştır.

    Gaddarlık kelimesi yeni bir kelime ise medeniyette öğledir.Bu mesele üzerinde duran tarih araştırmacıları Onsekizinci asır ortasında daha önce medeniyet tabirine rastlamamışlardır.Kelimeyi basılı bir kitapta ilk defa kullan bir yazar belkide Marguis de Mirabeau idi.

    Mirabeaunun bir başka eserinde LAmy des Femmes ou Traite de la Civilisationda ki hala müsvette halindedir medeniyetten ne anlaşıldığını bildiriyor.

    Bir halkın medeniyeti onun örf ve adetlerinin yumuşaması şehirleşme,nezaket ve umumi ahlak ve adabın gözetilmesine ve kanunlaşmasına imkan verecek bir bilgi yaylamasıdemektir.Bir cemiyet faziletli bir hayat yaratmazsa medeni olamaz.Ancak bütün unsurlarıyla yontulmuş,yumuşamış olan cemiyetlerde insaniyet fikri doğabilir.

    Medeniyet Robertsonun Ortaçağ sonlarında geldiği söylediği zarafet ve inceliği açıkça içine alan bir tabirdi. Fakat onun içinde dağa başka manalarda vardı insanları ancak kibarlıkla elde edilen insani gayelere doğru büyük bir arzu ile döndüren faziletlerin pek çoğu bu kelimeyle ifade ediliyordu.

    Onu ilk kullanan pek çok kimsenin insan hayatında hiç değilse kısmen gerçekleşen bir manevi ve ahlaki vasıflar bütününü kastettikleri anlaşılmaktadır. Vekâr ve haysiyet, münasip davranış, namus ve şefkat,konuşmada,hareketlerde ve hatta düşüncede itidal ve nefs kontrolü bu vasıflar arasındadır.Bu yapıcı unsurlar Mirabeaunun ima ettiği gibi milletleri, ırkları ve hatta dinler aşan yeni bir cihanşümul insanlık telakkisinin doğuşuna yol açmıştır.Avrupalılar burada yeni bir kelime buldular ve kullandılar çünkü onlar bu dünyada yeni olan durumları tasvir ettiklerine inanıyorlardı.

    Yazar: M.Yavuz ALPTEKİN
     

Sayfayı Paylaş