1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Mutlu Olmak Mı?

Konusu 'Okunası Yazılar' forumundadır ve KıRMıZı tarafından 10 Aralık 2008 başlatılmıştır.

  1. KıRMıZı
    Aşık

    KıRMıZı TeK BaşıNa CUMHURİYET V.I.P

    Katılım:
    22 Şubat 2008
    Mesajlar:
    27.187
    Beğenileri:
    4.782
    Ödül Puanları:
    11.580
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Karmaşıkkk
    Yer:
    TÜRKİYE
    Banka:
    384 ÇTL
    Mutluluk, bir insanın hem iç dünyasında(kendisiyle olan ilişkilerinde), hem dış dünyasında (insanlarla olan ilişkilerinde vb.) hem de ruhsal dünyasında (manevi olarak) sürekli şekilde huzuru ve rahatlığı hissetmesidir.
    Tanımı bu kadar kolay olmasına rağmen “olması” neden bu kadar zor diye düşünmeden edemiyor insan doğal olarak…
    Yazılarımı hazırlarken, genelde çevremdeki insanlara çalıştığım o konu hakkında ne düşündüklerini soruyorum.
    “Şans nedir?”
    “Motivasyon hakkında ne düşünüyorsun?”
    “Kararsızlık hayatını nasıl etkiliyor?”
    gibi…
    İşte bu yazımı hazırlarken de eşe dosta kime denk geldiyse iki soru sordum:
    1- Mutlu musun?
    2- (Evet/Hayır ise) neden?
    Birinci sorumda, sanki herkes ağız birliği yapmış gibi “Hayır” diye cevapladı. (“Evet” diye üç beş kişiye rastlayınca da çok duygulanıp sarılıp öptüm zaten…)

    PEKİ, NEDEN MUTSUZUZ?

    Hayır diyenlerin nedenlerine gelince…
    Farklı zamanlara, farklı mekanlara, farklı olaylara bağlı mutsuzluklar. Kimilerinin içinde bir sürü keşke var, kimileri ise ahlar vahlarla dolu…

    Mesela, farklı bir mekânda olsalardı kesin mutlu olurlarmış, ya da farklı bir zaman diliminde…
    Mesela üç beş yıl öncesi…

    GERÇEKTEN MUTLU OLMAK BU KADAR ZOR MU?

    Evet, bu kadar zor! Biz, mutluluk kavramını;
    Maddiyatla özdeşleştirdiğimiz sürece,
    Bizim dışımızda gelişen olayların sonucuna bağladığımız sürece,
    Çocuğumuzun sınavda aldığı puanla doğru orantılı tuttuğumuz sürece,
    Mutlu olmak bu kadar zor olacak…
    İşte mutsuzluk tablosunun adı:
    Manevi farkındalıkların yerini maddi beklentilerin geçtiği bir dünya.
    Oysa ben halen mutluluğun insanın kendi içinde olduğuna inanan azınlığın içindeyim.
    İç huzurumuzu, mutluluğumuzu, sevincimizi dış dünyanın işlerine bağlıyoruz. Mutluluğu maddeyle, parayla, şöhretle ölçmek; bunları kıstas olarak kabullenmek en büyük mutsuzluk sebebi haline geliyor.
    Mutluluk ölçümü ile ilgili temel yanılgılardan biri ekonomik refahın mutluluk için tam bir gösterge kabul edilmesidir. Bu bir anlamda “para mutluluğu satın alabilir” tezine dayanır. Çünkü parası olan insan kendisine lezzet veren şeyleri satın alarak mutluluğunu maksimum kılabilir. (mi acaba?)

    BEKLENTİLERİMİZ…

    Bir diğer mutsuzluk sebebimiz ise, beklentilerimizin yüksek olması.
    Beklentiler elbette ki çok güzel. Aynı zamanda çok fazla beklenti içerisine girmek bizi mutsuzluk çukuruna itiyor.
    İçinizde, istediğiniz en harika sonuçlara ulaşabilecek sınırsız bir güç var. O zaman kendinizden sizi geliştirecek, bir adım ileri götürecek adımları bekleyin. Aynı zamanda bu beklentileri “gerçekçi” olmayan zaman sınırları içerisinde beklerseniz her yönden kendinizi mutsuz edersiniz.
    Heeeyyyy, bir ayda o minicik bikinilerin içine girmek için kilo vermeye çalışan hanımlar! Sizden bahsediyorum orda mısınız?
    Dönem boyunca bir şekilde motivasyon eksikliğinden(!) yatıp da sınava bir ay kala oturup bilmem kaç soru çözmek için kendini otomatiğe bağlayan sevili ÖSS adayları, e tabi siz de bu kısma giriyorsunuz…
    Kendinizden olan beklentilerinizin yanı sıra başka insanlardan ya da durumlardan da beklentileriniz fazla ise işte o zaman yandı gülüm keten helvam!
    Tamam, insanlardan falan hiç bir şey beklemeyin, demiyorum. Ama ananem gibi de oturup “Yok, kızım şimdi arayacak.” diyerek telefon başında güvenlik memuru gibi bekleme noktasına gelmişseniz kafanızı ellerinizin arasına yerleştirip beklentileriniz hakkında yeniden düşünmenizi şiddetle tavsiye ederim.
    Eşimizin eve gelirken bahçeden koparsa bile iki çiçek getirmenini bekleriz…
    Ya bırakın çiçeği böceği, hiç bir şey getirmiyorsa bile iki güzel söz söylemesini bekleriz…
    Patronumuzun bizi düşünerek yılbaşında maaşımıza %15 zam yapmasını bekleriz…
    En azından %10…
    Çocuğumuzun daha çok ders çalışmasını, daha başarılı olmasını bekleriz,
    Sevdiklerimizin doğum günlerimizi hatırlamasını ve mutlaka arayıp kutlamalarını bekleriz…
    Sevdiğimiz takımın bu yıl şampiyon olmasını bekleriz…
    Ofise gittiğimizde yeni saç modelimizin herkes tarafından fark edilmesini bekleriz…
    Sadece fark etmekle kalmasınlar zaten, bir de iltifat bekleriz…
    Ve daha neler neler bekleriz…
    Eee, sonra? Beklentilerimiz bir bir hüsranla sonuçlanıyor.

    Bu yüzden gerçekleşmesi bizim elimizde olmayan durumlarda, beklentilerimizi az tutmak en güzeli. Bu da zaten iki şekilde sonuçlanır:
    1- Gerçekleşmez (işte bu sizi fazla üzmez)
    2- Gerçekleşir (gerçekten mi? VALLAHi beklemiyordum, bak sürpriz oldu)


    MADDE ve MUTLULUK ARASINDAKİ ORANTIYI BİRİ BANA ANLATABİLİR Mİ LÜTFEN?

    Madde asla yaşamda belirleyici unsur değildir. Önemlidir aynı zamanda belirleyici değildir. Maddiyat sadece bir araçtır. Mutluluğa ulaşmak için bir araç. Oysa biz araçlarımızı amaç haline getiriyoruz bu da yetmezmiş gibi bir de üstüne “işte mutlu olmamın sebebi” diyoruz.
    Maddesel mutluluk sebeplerimizin yanı sıra manevi yönden de bazı şeyleri fark etmek bizim aslında zaten huzurumuzu ve mutluluğumuzu hiçbir çaba göstermeden arttıracaktır.
    Bundan şu sonuç çıkmasın: işi gücü bırakın, sadece manevi mutluluk size yetecektir. Tabi ki günümüz koşullarında bu yeterli değil. Hayatımızı bir biçimde devam ettirmek zorundayız… Hayattan, sevdiklerimizden, bir şekilde bir şeylerden beklentilerimiz var. Bunların olması da gerekiyor. Bunların yanı sıra zaten sahip olduklarımızın da farkında olmak mutluluk standardımızı düşürür… (inanıyorum ki bu konuda standardınızın düşmesine çok sevineceksiniz)
    Şimdi diyeceksiniz ki, seni çokbilmiş kene yok maneviyat yok ayrıntılar yok farkındalık diyorsun da biz sanki hiç mi farkında değiliz bunların.
    Zaten ben olmayan bir şeyden bahsetmiyorum ki… Ben bu oranı artırmanın daha fazla huzur ve mutluluk getireceğini savunuyorum. Yaaaa


    FARKINDALIK, MUTLULUK GETİRİR Mİ?

    Hayatımın nesinden en çok mutluyum?
    Hayatımın nesi bana heyecan veriyor?
    Hayatımda en çok gurur duyuyorum?
    En çok neden zevk alıyorum? Zevk aldığım şeyi yapabilecek fiziksel yeterliliğim var mı?
    Hayatımda neye adanmış durumdayım? Düşündüğümde beni mutlu eden bir hedefim var mı?
    Kimi seviyorum? Sevdiklerim yanımda mı? Değilse bile sağlıklı ve mutlular mı?
    Ailem sağlıklı ve yanımda mı?
    Şu anda kimler seviyor?
    Fiziksel yönden herhangi bir engelim var mı?
    Bu sabah kahvaltıda istediğim şeyleri yiyebildim mi?

    Bu sorulara siz de aklınıza gelenleri ekleyin ve cevaplayın.
    İşte bu ve buna benzer soruları kendinize sürekli sormak sizin farkındalık çıtanızı yüksek tutacaktır.
    Altını çizerek belirtmek istiyorum ki bu Polyannacılık değildir. Ben buna satır aralarını okumak diyorum. Siz olumlu bir yön aramazsınız ki, zaten var olanı görürsünüz. Hayat koşuşturmacası içinde bir an durup sahip olduklarınıza bakarsınız.
    Zaten bu da çoğu insana verilmemiş sayısız nimetler içinde yüzdüğünüzü fark etmenize olanak sağlar. Bunu bilip de mutlu olmamak mümkün mü?
    Mutlu olmak kolay mı? Daha kolay ne var ki?

    Herkes kendi mutluluğunun demircisidir.
    ALMAN ATASÖZÜ

    Özge Bayram
     
  2. gezzgin
    Dalgın

    gezzgin Üye

    Katılım:
    1 Aralık 2008
    Mesajlar:
    61
    Beğenileri:
    3
    Ödül Puanları:
    180
    Banka:
    0 ÇTL
    Mutluluk nedir? Mutluluk en yalın deyimiyle, yaşamdan tam hoşnut olmadır. Ya da sürekli bir kıvanç hali de diyebiliriz. Kant biraz karamsar bu konuda. "Ahlak emredici yasalardan oluşur, ama mutluluk olsa olsa bir umut konusudur, dahası belki de hiç bir zaman gercekleşmeyecek bir idealdir" demiş. Fransızlar devrimin tam ortasında bir anayasa çıkarmışlar. Birinci maddesine de "toplumun amacı ortak mutluluktur" demişler. Bunun önemi şurada; mutluluğu bireysel bir dilek olmaktan çıkarıp anayasanın güvenceye bağladığı bir hak durumuna getirmişler. Çünkü toplum teker teker insanlarin mutluluğunu sağlayamaz onun yapabileceği olsa olsa yığınla mutsuzluk engelini ortadan kaldırmak, bu arada eşitliği sağlamaktır. Böylece, bireysel mutluluk, bir sosyal tasarımdan soyutlanamaz. Kişinin mutluluğu ile sosyal ve siyasal düzen arasında direkt bir bağ vardır. Düzenin insansal ölçüler taşımadığı bir yerde, bireylerin mutluluğu havada kalmaya mahkumdur. Buradan kalkarak denecektir ki, mutluluk bireyselle toplumsalın bağımlılığı içinde gerçekleşir. Bireysel bir mutluluk, ancak toplumsal bir mutlulukla mümkündür; çünkü bireyin özgürce gelişmesi, herkesin özgürce gelişmesine bağlıdır. İşte tam bu noktada -düzeni adını koyarak- sorgulamak önem kazanıyor. Mutluluk bir yaşama biçimi midir? Bir tavır alış mıdır? Anlık mıdır, sürekli midir? Durgun mudur? Atılımlı mıdır? Kavramsal mıdır? Olgusal mıdır? Ve giderek amaç mıdır, yoksa araç mıdır?

    Iki türlü mutluluk vardır. Daha doğrusu birbirine hiç benzemeyen iki durum vardır ki her ikisine de mutluluk adı verilmektedir. O halde biri sahtedir. Sahte olan: gerek kişilerin gerekse kitlelerin önüne amaç olarak yerleştirilen bir aldatıcı ve uyuşturucu balondur. Bu balon biri olmayı, gününü gün etmeyi, sorumsuzca gevşemeyi, ‘bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ düsturunu şiar edinmeyi ve bu türden erdemsizlikleri kapsar. Bunlar içi hepten boşalmamış, kafası ve yüreği yozlaşmamış bir insan için değildir. İnsanın özüne aykırı bir hazıra konuculuk ve orada duruculuktur. Diğeri; bu da ana çizgileriyle, insanın içinde bulunduğu bütün çelişkileri, çatışmaları aşıp, bir uyuma varması, kendini tedirgin edip duran sorunlara birer çözüm ya da en azından çözüm yolu bulması durumudur. İnsanın çelişkileri çatışmaları nelerdir? İnsanın doğayla çatışması vardır. Kendi kendisiyle çelişir kişi, iç çatışması vardır. İnsanın yaşamı birkaç yönlü bir mücadele, bir savaştır. Hem de öyle bir savaş ki, alanların sınırları kesin çizgilerle çizilmemiş, karşılaşılan bu çelişkiler birbirinden bağımsızca birer çerçeveye alınmamıştır. Yani bir kişi, "Dur hele, önce doğayla çatışmamı bir halledeyim, sonra sınıf mücadelemi vereyim, onu da bir sonuca bağlayayım, sonra toplumsal kurumlarla ilişkilerimi düzenleyeyim, ondan sonra da kendi iç çatışmamı çözümler, sonunda da derin bir oh çekerim" diyemez. Bu alanlar birbirleri içine girmiş, aralarında zorunlu bağıntılar ve etkileşmeler olan bir bütündürler ve kısacası bunların hepsi kul olarak yaşamdır. İnsanın kendi önündeki sınırlı zaman süresi, bu mücadelelerin adımlarından oluştuğu gibi, insanlık tarihi de aynı mücadelelerin aşamalarından oluşur. Nasıl toz pembe bir tarih yoksa toz pembe bir yaşam da olmayacaktır. Olmamalıdır da.

    Çelişkilerin, çatışmaların olmadığı bir durum, bir ileri adımın atılamayacağı bir durumdur, durağan ve yapay bir durumdur. Akla da olgulara da aykırıdır. Demek ki mutluluk kişinin her türlü çelişkisini aşması, çatıştığı şeylerle bir uyuma varmasıdır. Demek ki sonsuz ve sürekli bir durum değildir. Bir aşama, deyim yerindeyse, bir uğrak noktasıdır. Sonra bu nokta bir başlangıç olacak, yeni bir atılım, yeni bir mücadele doğacak ve bu böyle sürecektir. İşte insanın vazgeçilmez değeri olan yaratıcılık bu sürecin ürünüdür. İnsanlar neden mutsuz? Mutlu olacak ne var ki? Dünya kaynakları paylaşmanın türlü dalaveresiyle uğraşıyor, devletler birbirine gizli düşman, ülkeler birbirinden kopuk, insanlar diliyle, rengiyle, kültürüyle birbirinden ayrılmış, her ülke kendine özgü sorunlarla boğulmuş, mutluluk kanalları tıkanmış, kişisel ilişkiler çıkar kaygısıyla gölgelenmiş, yakın çevremizle bile iletişim kopukluklari yaşanıyor. Gündelik sorunlarla çevrilmiş sınırlı bir hayat yaşıyoruz. Nedir bu? Hayat bunun için mi yaşanıyor? İçimizdeki yaşama sevincini neden duymuyoruz? İnsanlar neden bunları hiç düşünmüyor? Sevgi, sevinç, neşe, coşku nerede? Kimimiz için dönme dolap beygirinin hayatına benzeyen bir kısır döngü, kimimiz için ne yapacağını bilmeden ancak bildiklerini yapan bir çembere dönüşen hayat, yaşamın hangi rengini taşıyor? Ne gariptir ki bu sorular icin ne paneller yapılıyor, ne sempozyumlar düzenleniyor, ne de sorun kabul ediliyor. Oysa belki de yaşama mutluluğunun önündeki en büyük engel bu sorunu görememektir. İnsanların bilemediği, göremediği, düşünemediği nedir? Üretmek ve paylaşmak..... Görülmeyen, bilinmeyen, yapılmayan bu? Üreten ama paylaşmayan, bencil ve zalim olmak zorundadır.Üretmeyen ve paylaşmayan, ancak zorbalıkla yaşayabilir. Üreten ve paylaşan mutlu olur, mutlu eder, mutluluk yaratır.Üretimi ve paylaşımı engellenen şiddete başvurur. Üreten ama paylaşmayan bencilligin yalnızlığında kavrulur. Üretmek ve paylaşmak... İnsan olmanın, insanca yaşamanın yolu budur. Belki bütün sorunların çözümü de burada yatmaktadır.



    Server Tanilli'nin "Yaratıcı Aklın Sentezi" adlı kitabından...
     

Sayfayı Paylaş