1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Nuri Can - Son Yolculuk

Konusu 'Şairlerden' forumundadır ve Hazangülü tarafından 28 Eylül 2006 başlatılmıştır.

  1. Hazangülü

    Hazangülü Forum Onuru

    Katılım:
    7 Haziran 2006
    Mesajlar:
    9.885
    Beğenileri:
    117
    Ödül Puanları:
    4.480
    Banka:
    991 ÇTL
    Bırakma Ellerimi

    Bu beraber son yolculuğumuz Dilara. Belki de son gulüşümüz, son bakışımız, son el ele tutuşumuz. .Sıkı tut ellerimi bırakma Dilara. Kocasının elini usulca tuttu Dilara...Parmaklarının arasında hafifce sıktı ellerini.

    Dilara öfkeleniyordu kocasının bu sözlerine, belki de gerçeği kabullenmek istemiyordu. “Neler saçmalıyorsun sen Allah aşkına” deyip çıkışıyordu her defasında.
    ”Bu devirde her şeyin bir çaresi vardır muhakkak, dur bakallım tahlil sonuçları alınmadı bile”. “Bırak bu saçma sapan konuşmaları..Hem tercüman zamanla iyilececeğini söylemedi mi?..” Hasan acı acı gülümsedi karısının söylediklerine. Sadece teselli amacıyla söylenmiş sözler olduğunu biliyordu. Bu laanet hastalığın hiç bir çaresi yoktu. Kanını emen kanser hücrelerini şimdiye kadar değil yok etmek, durdurabilecek bir şey bile bulunamamıştı dünyada. Hem teknoloji, hem tıp bunun karşısında aciz kalıyordu.

    Terden sırılsıklamdı Hasan’ın yüzü, alevler içinde yanıyordu vucudu. Hastaydı dalgın ve bulanık bakışları, çocukluğunun yemyeşil yollarında nazlı bir kelebek gibi, son uçuşlarını yapıyordu sanki. Acı gerçeğin farkındaydı ama karısına asıl gerçeği açmaya cesaret edemiyordu. Oysa doktor bir kaç aylık ömrünün kaldığını tercümana söylerken, o tarzanca Hollanda’casıyla da olsa anlamaya yetmişti.

    Bu son yolculuğumuz olmayacak diyordu Dilara. Son gülüşümüz asla değil. Biz seninle beraber ne engeller aşıp bugüne geldik düşünsene. Bunu da aşacağız evelallah inan bana. Sonra seni bensiz asla hiç bir yere kimse götüremez.

    Hasan. İnanmak güzel Dilara diyordu, ümit etmek, çocuk yüzlü hayallere sığınmak, yayla yollarında türküler söylemek güzel. Fakat bu son yolculuğumuz olacak Dilara, son gülüşümüz son ağlayışımız, son sarılışımız belki. Sıkı tut ellerimi bırakma Dilara. – “Ne olur sus Allah aşkına şimdi ben öleceğim’’. deyip çıkışıyordu kocasına her defasında.

    Televizyonda Mahsuni Şerif’in Dumanlı dumanlı oy bizim eller türküsüne daldılar. Doğup büyüdükleri ilk gençlik yıllarının geçtiği köyleri, ovaları, dağları, yaylaları buram buram tüttü yüreklerinde. Gözlerinde iki damla yaş olup süzüldü özlemleri. Geldiği yerler ayaklarının altındaydı sanki, dağları, tepeleri, ovaları yüreklerindeydi.

    Beraber bu son yolculuğumuz olmayacak son gülüşümüz asla değil deyip mırıldanıyordu durmadan Dilara. ‘’Ah bu geceler bir uzayıverse Allahım’’. diyordu ‘’Günlere, aylara, yıllara yayılıverse ve ben başımı göğsüne yaslasam Hasan’ımın, uyusam onun yerine bir daha hiç uyanmasam sonsuza değin’’.

    Kocasının hastalığını ve beraber geçirdikleri günleri düşünüyordu durmadan. Bütün evliyalar, ermişler, üçler, beşler, yediler, kırklar adına dua ediyordu Dilara. ‘’Kocamı bana bağışla ey ulu Allahım’’ deyip yalvariyordu Allaha. ‘’Çıksın aramızda tepemize zulüm gibi dikilen bu ölüm.’’ Ne olur yine o eski günlere, eski neşelere dönseler, alıp götürse kocasını doğup büyüdüğü yerlere. Ilık bir esinti sarsa kolarına, dindirse ateşinı Hasan’ının. Şefkatli bir anne, dağ kokulu bir baba gibi sarılsa boynuna.. Gidip bir köy evinin sıcaklığına sığınıverseler, bir köy sokağına. Varsın olmasındı hiç bir şeyleri Hasan’ından başka.

    Her kocasına baktığında içinde bir şeyler kırılmış gibi hep gözleri buğulanıyordu. Bu sabah hemşirenin kendisine söylediği korkunç haberi bi türlü içine sindiremiyordu. Beyniyle, kalbiyle bunun kötü bir rüya olması için yalvarıyordu Allaha. Bütün ümidi son gün yapılan testler sonucunda bir şey çıkmaması idi. Bundan önce yapılanlarda bir yanlışlık olduğunun söylenmesiydi. Bütün kalbiyle inandırmıştı böyle bir sonuca kendini. Gerçeği asla kabul edemiyor, bütün gece düşündüğü gibi, bunun bir yanılgı bir hata olduğuna odaklanmıştı.. Her şeye rağmen yüreğinde bir umut taşımak zorundaydı Dilara. Gerçeklerle, hayallerin karıştığı bir rüya aleminde yaşıyordu ve hayaller bile acı veriyordu artık.

    Evet sen hastasın canım Hasan’ım lanet olası bu hastalık seni mutluluğumuzun ortasında buldu... Bak göreceksin kurban olduğum iyileşip memleketimize döneceğiz. Varsın hiç bir şeyimiz olmasın sen olduktan sonra.

    Hasan Dilara nın söylediklerinden habersiz düş görüyordu konuşuyordu durmadan. Bak diyordu Dilara’m senin duaların kabul oldu iyileştim bak.

    Dalıp dalıp gidiyordu, sonsuz bir acı içindeydi. Belli belirsiz düşler kuruyordu durmadan. Kararan, ışıldayan belli belirsiz yanıp sönen bir tıkanıklığın, yanıp sönen yıldızların altında yürüyordu sanki. Karanlıkta bir kaybolan sonra kendini yeniden bulan bir gecenin içinde, her defasında karısının yüzünü görüyordu.

    İçinde debelendiğim çaresizliğimden çekip al beni, sıkı tut ellerimi bırakma Dilara. Sıkı tut bileklerimden... Aşağısı uçurum, düşersem paramparça olurum. Bırakma beni kadınım. Güzelim bırakma beni.

    Aldığı ilaçlar ağrısını dindirince rahatlıyordu. Karısıyla konuşmak isterdi hep. Ah Dilara’m çocukluğumun dağ kokulu, eşkın kokulu yayla zamanlarını özlüyorum. Soğuk pınarları. Uzun ve uzak zaman dilimlerinde yaşadığım, kuzular peşinde koşan, dizleri kanayan o köylü çocukluğumu.

    Ah Dilara’m nasıl anlatılır bir özlem bilmemki. Bir özlemki yüreğimde kor yangını. Her gün biraz daha tutuşan, yangını biraz daha büyüyen. Yandım kavruldum hasretin ateşiyle bu gurbet ellerde. Kavrulan bir çöle döndü yüreğim, gayri buralarda ölüp gideceğim. Ölümüme aldırmıyorum seni şu küçük yavrularla bırakıp gideceğime kahroluyorum. Seni kimsiz, kimsesiz şu küçük yavrularla bırakıp gitmek kahrediyor beni. Uzan yanıma kurban olduğum bak Uzan yanıma Dilara. çocukluğumun yıldızları yavaş yavaş kayboluyor bak, yanıma uzan tenin tenimi okşasın, ellerin elimi, yanıma sevgi sıcaklığını koyuver üşüyorum. Gülümse güneşe doğru, gülümse saçların yüzümü okşasın.

    Ben de gülümsüyorum bak köy yollarında çocukluğum zıplıyor. Kuzular peşinde koştuğum yaylalardır orası. Şu köyün dağlarında, tepelerinde, ovalarında ayak basmadığım yer bulamazsın Dilara. Bütün alıç, elma, armut, ceviz, erik ağaçları tanır beni, bütün sular, dereler, pınarlar tanır sesimi. Bütün rüzgarlar savrulan saçlarımı, bütün sevinçler, yalnızlıklar gözyaşlarımı tanır. Bütün kuşlar kelebekler, çiçekler ıslığımı.

    Çocukluğumun yıldızları kayboluyor yavaş yavaş. Belki de geldiğimiz, gezdiğimiz yerlerde ayak izlerimiz de silinmiştir kimbilir?. Unutmuştur bizi dere, tepe,ceviz, kavak ağaçları, yer- gök. Elimi sıkı tut bırakma kadınım. Gözpınarlarından günlerce akan damlalar fırat’ın kederli akışına karışıyordu sanki. Daraldıkça çıkıp bir dağ başına alabildiğine haykırmak geliyordu içindeki ateşi. Yankılı kıyılara... Bazen de kanadı kırık bir kuş gibi uçmak istiyordu masmavi gökyüzüne...

    Hasan kuruyan dudaklarını diliyle ıslattı. Asıl korkunç gerçeği Dilara’ya anlatmak istiyordu ama Dilara bi- türlü ne dinlemek, ne de inanmak istiyordu. Bak Dilara yeni tahliller formaliteden öteye geçmez, bir farklılığın ortaya çıkması imkansız denilecek kadar az. Kemoterapinin bir yararı olacağınıda sanmıyorum. Başa gelen çekilecek, ölümden kaçmak olmuyor. Yapılacak bir şey yok. Ben ölümden korkmuyorum artık. Oldukça sakin konuşuyordu, alıştırmıştı kendisini, sıradan olağan bir şey anlatıyormuş gibi, ummarsızca anlatıyordu her şeyi. Artık daha fazla yaşayacağımın bir garantisi yok, durum ortada, önemli olan senin kendini buna alıştırman. Belki iyi bir tedavi süreyi biraz daha uzatmaya yarar ama hepsi o kadar. Her defasında Dilara öfkeyle bağırıyordu Tamam be adam anladık işte, her şeyin bir sınırı var. İstersen cenaze törenini de konuşallım ha ne dersin. Sen kendini buna şartlamış olabilirsin ama bizim bunu kabullenmemiz mümkün mü dersin? Biz buna hazır değiliz. Bu şekilde çocukların yanında konuşursan onların halini düşün bir de...

    Hasan sessizce karısının yüzüne baktı. Bir ara karısın bakışlarıyla karşı karşıya geldi. Hüzünlü bakışları yüreğine saplandı sanki. Yüzüne bakmaya dayanamayacağını anlayıp görmemek için başını çevirdi. Karısı haklıydı ama hiç kimse onun içinde kopan tufanı, çektiği acının şiddetini ölçemiyordu, göremiyordu. Anlamıyordu ne büyük bir dehşet içinde olduğunu. Sevdiği insanları, karısını, çocuklarını bırakıp gitme korkusu sarıvermişti bir anda bedenini. Ölüm bütün soğukluğuyla karşısına dikilivermişti sanki... Sessizce soluyordu günbe gün hazan yaprağı gibi ... Gözlerinin önünde çocukluğu, ilk gençliği geçiyordu yıl yıl. Gitgide daralıyordu Hasan nefessiz kalıyordu. İçi kanıyordu derinlerden dağlara, ovalara, ırmaklara akıyordu.


    Kadın içi burkularak ve minnetle baktı kocasına. Gözlerinden ip gibi süzülen yaşlara engel olamıyordu. Kocasının, gözlerinin önünde her gün biraz daha erimesine tahammül edemiyordu. Uykusuz kabus gibi geçen gecelerin izleri yüzüne yansımıştı. Sararmış bir kaç ay içerisinde adeta 10 yaş birden çökmüştü.

    Hayatını birleştirdiği, yıllarını, mutluluğunu, sevincini, üzüntüsünü, her şeyini paylaştığı, canından çok sevdiği insan ölecek miydi?. Onu bir daha görememek, sesini duyamamak, gülüşünü işitmemek, şakalarını, esprilerini dinleyememek olacak iş değildi. düşündükçe çıldırıyordu Dilara. İnanmak kabullenmek istemiyordu bi- türlü.

    “Çekip gidersen her şeyimi kaybederim” diyordu Dilara, “gülüşümü, mutluluğumu, yaşama sevincimi, yaşama dair ne varsa”. “Her şeyim biter yerle bir olur. Biliyor musun? ansızın bir rüzgar gibi girmiştin gönlüme, rüzgarın savurduğu yapraklar gibi çekip gidemezsin bir anda. Hayatla mücadele saflarımın hepsini kaybederim. Bu yalancı dünyada tek dayanağım, gerçeğim, yaşama nedenimsin. Yaşamak bu kadar güzel ve anlamlı olur muydu sen olmasaydın.

    Hasan’ın düşlerle, düşlerde konuşmalarla günleri gelip geçiyordu. Vucudu ateşler içindeydi. Ağrılarını dindirmek için verilen ilaçlar, serumlarda etkisiz kalıyordu artık. Kesik kesik öksürüklerle sarsılıyordu vucudu. Titriyordu, kor gibi yanan vucudu buz kalıbı işindeymiş gibi üşüyordu.

    Her yeri korkunç ağrılarla sızlıyor, kolunu bile kaldıracak gücü bulamıyordu kendinde. Ama ağrıları, sızıları ne kadar da şidetli olursa olsun, sıkıntılarını mümkün olduğu kadar gizlemeye çalışıyordu. Eşini, çocuklarını daha fazla üzmek istemiyordu. Bilincini kontrol edemiyordu bazen, beyni, bakışları gittikçe bulanıklaşıyordu. Gözleri kararıyor, kanı çekilir gibi oluyordu. Elini güç bela kaldırıp parmaklarıyla işaret etti. Hasan Hasan iyi misin sonra var gücüyle bir çığlık kopardı. Hasan zorla dudaklarını kıpırdattı. artık seside kısılmış bir fısıltı halinde çıkıyordu.
    Dilara m her yer kararıyor... Bırakma ellerimi üşüyorum Dilara diyordu son kez. Bu son yolculukları oldu beraber, son sarılışları, son el ele tutuşları.

    Hasan’ o hep gülen gözlerini, dost ve insana güven veren bakışlarını, her sabah özenle taradığı saçlarını, güzel ses tonunu, kibarlığını, efendiliğini, dostluğunu, üç çocukla eşini ve dostlarını geride gözüyaşlı bırakarak, genç yaşta göçüp gitti gitti bu dünyadan.

    Hasanın yüreği çöl yangını. Hasan burdan çok uzaklarda şimdi. Hasretlerin kanadığı yerde belki. Erzurumun küçük bir dağ köyünde yıldızlara bakıp üşüyor hergece. Çocuklarını düşünüyor. Kimbilir belki bulutların suların gittiği yönde. Karısı çocuklarıda gitmiş olacak kırıldığında gökyüzü. Gün gelir kavuşacak elbet sevdiklerine Hasan. Uzanacaklar yanyana, cancana. Hasan’ın yüreğinde yeniden kuracaklar dünyayı. İçini sevgiyle, hasretle doldurarak. Çektiği bütün acıları yüreğinin yangınında yakacak.



    Sırtımızda eski bir ceket
    Kırık bir bavul elimizde
    Yürürüz izinde acıların
    Yüreğimizin üstüne basa basa

    Başımız eğik, bağrımız ezik
    gözümüzde yaş, gönlümüzde yas
    sarıp gurbet yorganlarına umudu
    kör bir geçim uğruna düşeriz yollara

    hicranı gözlerimize doluyarak
    ve suluyarak yüreğimizde hüznü
    yürürüz biçare acılı acılı
    yürürüz can çekişe çekişe

    tutunacak dal ararız, dinleyecek dost
    ağlamak ve anlatmak için dünyaya kederimizi

    ayrılık boranında korlaşır bağrımız
    zorlaşır gülmemiz
    solur da solur sevdamız yüreğimizde kımıl kımıl

    dağlarca acılarla ve de sancılarla
    yürürüz ritminde yürek atışımızın
    yürürüz ritminde nefes alışımızın
    yürürüz bitik un-ufak ola ola
    onca yiğitliğimize bakmadan

    hasrettir önümüzde sıra sıra
    yol yol ayrılıktır
    dağ dağ acıdır gidilen
    gurbettir, derttir, mihnettir
    sineye çekilen dizi dizi

    Ne yana vursak
    üstümüze kararır hava
    şimşeklenir gökyüzü bıçak bıçak
    bulutlar yığılır kalır gözlerimize
    her kirpiğimizde bir deniz çalkalanır.
    nereye varsak,
    bağrımıza saplanır ayrılığın oku
    devriliriz bir ihtiyar çınar gibi ağır ağır
    garipliğimiz kuşatır dört bir yandan
    bağlanır elimiz kolumuz
    nereye varsak sarpa sarar yolumuz

    hasret kalırız bir dost gülüşüne
    hasret kalırız bir dost öpüşüne
    düğün dernek kurar acılar içerimizde
    çiçeklere kar düşer
    umutları yel alır
    ardımızda nice kimsesiz ölüler kalır
    ölülerki bizim ölüler,
    nasıl ki bu acılar bizimse

    bir yanı buruk olur çırpınır yüreğimizde
    bir yanı yaş olur süzülür gözlerimizde
    akar
    akar
    akar
    dökülür çile denizlerine
    gurbet rüzgarlarınca acılı ıslak

    tufan kopmuş yel savurmuş gayrı
    oflamak vız gelir gönül fırtınamıza
    umudumuz ekmeğimiz,
    acımız kederimiz
    bir kara sevdamızdır yenemediğimiz

    gözyaşlarını saklama benden
    kaçırma gözlerini gözlerimden
    oy kurban olduğum
    derincene bak
    bu nasıl yazıdır ki
    gözyaşlarımız
    kemend olurda boğar bizi
    ve ardına bakmadan,
    siler gider izini umudumuzun
    çıplak ağrılarla bağrımızı eze eze
    taa… alnımızın çizgilerine yansır acısı.
    ağrılar toprağında ağıt yakarak
    bir yitik umutda yitip gitmişiz
    gayrı dert filiz sürmüştür,
    hüznümüzün tablosunda
    bir direnç olmuştur bizde yaşamak
    o artık karanlık bir gecede diş diş
    ak yorgana geçirilmiş sancı
    katmer katmer ülserdir midemizde
    bir yara ki ayrılığın
    bir yara ki yoksulluğun yarasıdır
    oy kurbanım

    toprak toprak koktuğumuz
    nadas nadas süslediğimiz
    ve de köy köy, ülke ülke
    boynumuzu büke büke
    ezgilere işlediğimiz
    bir yarısı Türkiye’ de
    bir yarısı yaban ellerde söylenen
    eğin ağıdı türkülerimiz
    …………………….
    bilmem bu yürek nasıl dayanır
    derdini kalem olup yazmaya
    dil olup söylemeye
    oy kurbanım oy
    oyy da oy….

    Nuri CAN 12/12/1980 Nijmegen
     

Sayfayı Paylaş