1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Ölçülü Sevgi-Çocuk Eğitimi Ve Sevgi

Konusu 'Kadın' forumundadır ve Suskun tarafından 11 Temmuz 2011 başlatılmıştır.

  1. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL



    Ölçülü Sevgi-Çocuk Eğitimi Ve Sevgi


    Sevgi, çocuk eğitiminde “olmazsa olmaz”lar listesinin başında yer alır. Son araştırmalar, çocuğun sevgiyi daha ana rahminde iken hissetmeye başladığını gösteriyor. Annenin bebek sahibi olmayı arzulaması, isteyerek gebe kalması, fetusun (cenin) ilk hareketlerini hissettiği zaman sevinç duyması, karnını okşayarak bu sevincini belli etmesi gibi sevgi tezahürleri ana rahmindeki bebek tarafından daha ilk aylardan itibaren algılanmakta ve ruh sağlığının temelleri oluşmaktadır.

    Yine araştırmalar sevgisiz büyüyen ve yeterli sevgi alamayan çocuklarda ruh sağlığının ve bunun yansıması olan duygusal zekanın tam gelişmediğini, ileri yaşlarda verilecek sevginin bu açığı kapatmaya yetmediğini göstermektedir. Bir çocuk sıcak aile ocağından uzak ve anne baba sevgisinden mahrum ise, en modern kurumlarda beslenip eğitilse dahi ruhundaki açlık doyurulamayacaktır.

    Sevgi, çocuk için, böylesine vazgeçilemez bir ihtiyaç iken; neden yazımın başlığına “hastalıklı sevgi” dedim acaba? Sevginin sağlıklısı, hastalıklısı da mı var? Evet, var! Size üç vaka nakledeceğim ve ondan sonra hastalıklı sevginin ne olduğunu açıklamaya çalışacağım.

    ÖRNEK BİR

    Bir anne randevu almak için aradı: “Üç yaşında bir oğlum var, söz geçiremiyorum. Her isteğini yerine getirdiğim halde memnun edemiyorum. Dediği olmayınca kıyametler koparıyor. Eskiden babasından korkardı. ‘Babana söylerim’ deyince fazla ileri gitmezdi. Şimdi baba korkusu da işe yaramıyor...” Şikâyetler böyle uzayıp gidiyordu.

    ÖRNEK İKİ

    Bir öğretmen aradı: “İlköğretim birinci sınıf öğretmeniyim. Dersler başlayalı bir ay oldu. İlk hafta bazı çocukların okula alışması zordur. Böyle çocuklara, alışıncaya kadar, bir kaç gün anneleri ile aynı sırada oturmalarına izin veriyoruz. Ancak bir kız çocuğu var ki bir türlü anneden ayıramıyoruz. Annesinin eteğine yapışıyor, bırakmıyor. Bir aydır hiç değişme yok. Annenin arka sıralarda oturmasına bile razı olmuyor. Anneden ayırmaya çalıştığımız zaman iki göz iki çeşme ağlıyor, mosmor kesiliyor.”

    ÖRNEK ÜÇ

    Yeni evli bir bayan aradı: “Yirmi iki yaşında, üç aylık evli bir bayanım. Anneme sormadan hiç bir iş yapamıyorum. Yemeğe ne kadar tuz atacağımı bile telefon edip anneme soruyorum. Böyle olmasını istemiyorum, ama sormadan da edemiyorum. Kocam, şaka ile karışık, ‘sen daha çocukluktan kurtulamamışsın’ diyor. Kendi kendime, ‘anneme artık bir şey sormayacağım’ diye söz veriyorum; fakat sözümü tutamıyorum. İçimde hep yanlış yaparım korkusu var; anneme sormadan içim rahat etmiyor.”

    Üç hasta ile ayrı ayrı yaptığımız görüşmeden sonra vardığımız sonuç şuydu: Üçü de “hastalıklı sevgi”nin kurbanı olmuşlardı. Psikolojide, kişilik gelişimini engellediği için, aşırı korumacı sevgiye biz “hastalıklı sevgi” diyoruz. İsterseniz konuyu biraz daha açalım: Bebek doğduktan sonraki altı aylık döneme bazı pedagoglar “ikinci gebelik” diyorlar. Bebek dış dünyaya gözlerini açmıştır, ama anneye bağımlılığı devam etmektedir. İlk altı ay içinde şu veya bu sebeple anneden ayrılan çocuklarda hem fiziksel hem de ruhsal bozukluklar ortaya çıkmakta; annenin yerini tutacak birisi bulunmadığı taktirde ölüm riski artmaktadır.

    Anne için de aynı bağımlılık sözkonusudur. Doğum sırasında bebeğini kaybeden anneler, vücudundan bir parça kopmuşçasına acı duymakta, terapisi zor ruhsal bunalımlar geçirmektedir. Dokuz ay karnında taşıdığı, kanıyla canıyla beslediği, kendisinden bir parça saydığı yavruya karşı annenin sevgi duyması, sevginin de ötesinde şefkat göstermesi, canını feda etme pahasına onu her türlü tehlikeye karşı koruması yaratılışının gereğidir. Sözlükler, şefkati, karşılık beklemeden sevmek ve fedakârlık göstermek olarak tarif ediyorlar.

    Çoğu anneler yaratılıştan verilen bu şefkat duygusunun ölçüsünü ayarlayamazlar. Gereğinden fazla şefkat gösterir, aşırı koruyuculukta bulunur, çocukların yapabileceği işleri bile kendi üzerlerine alırlar. Böyle aşırı sevgiye ve şefkate boğulmuş, her ihtiyacı anne tarafından karşılanmış bebeklerin anneye bağımlılığı devam eder, bir başka deyişle, ikinci gebelik döneminden çıkamazlar; fiziksel olarak büyüseler de ruhsal olarak bebektirler.

    Ormanda geziye çıkarsanız dikkat edin: Dev ağaçların dibinde bodur kalmış, bir türlü boy atamamış, serpilememiş küçük ağaçlar göreceksiniz. Hastalıklı sevgi ile büyütülmüş çocuklar da böyledir. Biz bunlara “gölge tipler” diyoruz. Annelerinin gölgesinde yaşarlar. Şımarıkları da içe kapanık olanları da aynıdır; kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenememişlerdir. Özgüvenleri yoktur, kendi başlarına bir iş beceremez, karşılaştıkları problemleri anne babanın yardımı olmadan çözemezler. Yanlış yapmaktan korktukları için sorumluluk almak istemezler.

    Baba ile bebek arasında annedeki gibi fiziksel bir bağımlılık olmadığı için, babalar sevgi konusunda daha ölçülüdür. Yukarıda birinci vakada anne ile üç yaşındaki oğlu görüşme odasına girerken yanlarında baba da vardı. Çocuk içeri girmek istemiyor, elinden tutan annesine tekme atıyordu. Anne, “işte görüyorsunuz” dercesine bana çocuğu işaret ediyordu. Daha gösterdiğim koltuğa oturmaya fırsat kalmadan çocuk annesinin saçlarından tuttuğu gibi çekiştirmeye başladı. Anneye dedim ki: “Bırakın çocuğu, gitsin. ”Kadıncağız, “Nasıl olur?” der gibi bana baktı. “Evet, dedim, bırakın gitsin.” Sonra ilave ettim:”Merak etmeyin, bir yere gidemez, çünkü kendine güveni yok...” Anne, sözüme uyarak, çocuğun elini bıraktı. Çocuk serbest kalınca şaşırdı, nereye gideceğini bilemedi. Kendisini yere attı, debelenmeye başladı.

    O zamana kadar suskun kalan ve olaya hiç karışmayan baba gülerek dedi ki: “Doktor bey, çocuğun hiç suçu yok. Onu bu hale getiren annesidir. Ben disiplin sağlamaya çalıştıkça çocuğa arka çıktı.” Suçlanan ve onuru kırılan anne kendini savunmaya başladı: “Doktor bey, ben baba dayağı ile büyüdüm.

    Evlenirken, kendi kendime, çocuğuma bir tokat bile vurmayacağıma söz verdim.” Annenin savunması bir başka eğitim yanlışına işaret ediyordu. Disiplin deyince çoğu anne babalar dayaklı eğitimi anlıyorlar. Halbuki disiplin dayaklı eğitim demek değildir. Biz disiplin derken çocuğa doğru davranışlar kazandırmayı kastediyoruz. Bir taraftan doğru davranışlarında memnuniyetinizi belli edip onu cesaretlendirirken, diğer taraftan yanlış davranışlarını onaylamadığınızı bir şekilde belli etmeniz gerekir. Sevilen bir çocuk sevginizi kaybetmek istemez. Yerine göre üzüldüğünüzü söylemek, küsmek, sert sözlerle uyarmak, sevdiği bir şeyden bir müddet için mahrum bırakmak etkili olabilir. Dayak en kötü disiplin aracıdır ve en son başvurulacak çaredir. Bu da müsait yerlerine vuracağınız şefkatli bir tokattan ileri gitmemelidir. Aşırı baskı ne kadar zararlı ise, aşırı korumacı sevgi de o kadar zararlıdır. En güzel yol orta yoldur ve bunun adı adalettir. Lütfen, çocuklarınıza karşı adil olmaya çalışın.

    ALİ ÇANKIRILI ​
     

Sayfayı Paylaş