1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Örnek Kaynana

Konusu 'Hikayeler / Efsaneler' forumundadır ve BeReNN tarafından 7 Eylül 2011 başlatılmıştır.

  1. BeReNN
    Uykumvar

    BeReNN Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    30 Nisan 2011
    Mesajlar:
    8.855
    Beğenileri:
    254
    Ödül Puanları:
    5.330
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Muhasebe
    Yer:
    Istanbul, Turkey
    Banka:
    289 ÇTL
    [Bu hikâye, 1980 yılından önceki anarşi döneminde yazılmıştır. O gözle okunursa olaylar kolay anlaşılır.]

    Saliha Hanım, gelin olalı henüz bir hafta olmuştu. Kaynanası yaptığı her işe karışıyor, hep suç araştırıyordu. Beyi, işinden eve gelince, Saliha Hanım, utandığı için karşılamamıştı. Hemen kaynanası:
    — Kız ne duruyorsun, dedi; oğlanı karşılasana!

    Başka bir gün de, Saliha Hanım, beyini karşılamaya gidince, kaynanası:
    — Ne o kız, dedi, o kadar göresin mi geldi?

    Saliha Hanım, evi erken süpürse de, geç süpürse de, kaynanası çıkışıyordu. Herhangi bir kusur işlese asla affedilmiyordu. Ama aynı kusuru kızı işlese, ona bir şey denmiyordu. Çamaşır yıkarken, dikkatsizliği yüzünden yarım kilo deterjanın hepsini kaynar suyun içine dökmüştü. Bunu gören kaynana bağırmaya başladı:
    — İnsafsız kız, dedi. Birkaç çamaşır için ilâcın hepsi dökülür mü? Zavallı yavrum akşama kadar hayvan gibi çalışsın, gelin hanım da oğlumun kazandığını yere döksün. Olmaz, buna dayanamam, kimse dayanamaz. Düşmanın malı bile olsa böyle yapılmaz.

    Saliha, yalvarır şekilde:
    — Anne, dedi, özür dilerim, kasten bilerek yapmadım, elimden kaydı.

    — Tabii bilmeden yaptın. Ne zahmetle kazanıldığını bilseydin elbette yapmazdın. Kendi evinizde hiç böyle bir şey yaptın mı? Yapmazsın elbette.

    — Anne affet, bir daha yapmam.

    — Ne ise bu seferlik affediyorum. Kalbini kırmadığıma şükret! Bir daha yaparsan gözünün yaşına bakmam ha!

    Aksilik bu ya, aynı gün pişirdiği yemeği biraz yakmıştı. Yemeğin üstünü aldı. Yanık altta kaldığı için üstte yanık kokusu gelmiyordu. Akşam yemek yendi. Kimse yanık kokusunun farkında değildi. Yemekten sonra kaynana mutfağa gidince tencerenin dibindeki yanığı görmüştü. Ne düşünmüşse, geline çıkışmamıştı. Ertesi gün, Saliha Hanım, yine bir aksilik olmasın diye yemeği dikkatle pişirdi. Hiç yakmadı; ama akşam kocası yemekten bir kaşık alınca:
    — Saliha dedi. Yemekten yanık kokusu geliyor.

    Saliha da baktı. Hakikaten yemekte yanık kokusu vardı. (Evet, yanık kokusu geliyor) demek zorunda kaldı. Kaynana dedi ki:
    — Oğlum, kusura bakma, daha cahildir. Evimize yeni alışmaktadır. Bir daha dikkat eder. Olur, böyle şeyler. Biz, yeni gelinken, az mı yemek yakmıştık.

    Kaynana, gelini övücü çok şeyler söyledi. Oğlu da, kaynanayla gelin iyi geçindiği için memnun oldu. Gelin sofrayı kaldırınca, dünkü yanık yemeğin yok olduğunu gördü. Bugünkünün içine karıştırılmış olduğunu anladı. Ama gözüyle görmediği için kaynanası mı, yoksa görümcesi mi koymuştu bilemiyordu. Birkaç gün sonra yemeğin tuzunu biraz kaçırmıştı. Kaynanayla görümce fazla yemeden sofradan çekildiler. Saliha, ertesi günü yemeğe hiç tuz koymadı. Sofrada konabilirdi. Herkes birer kaşık aldıktan sonra yüzlerini ekşitmişlerdi. Saliha da merak ederek bir kaşık da o aldı. Ne görsün? Yemek tuzdan, biberden yenmez haldeydi. Bunu kim yapmıştı? Kendisinden ne istiyorlardı? Kocasına yemeğe hiç tuz koymadığını söylemişse de, inandırıcı olmamıştı.

    Kaynana, gelinini anne ve babasını ziyaret etmek üzere bir günlüğüne Şişli'ye göndermişti. Kendileri Fatih'te oturuyorlardı. Gelin ertesi gün gelecekti. Gelin babasının evine gidince, kaynanayla görümce, evi dağıttılar. Her tarafı düzeltilecek, süpürülecek hale getirdiler. Oğlan akşam eve gelince, annesi:
    — Oğlum, dedi gelin hanım, ben babamın evine gideceğim dedi. Ben de git dedim. Evi bu hâle koyup gitti. Bacınla düzeltip süpürecektik. Ama senin bir kere görmeni istedik. Evlâdım, bu gelinden çektiğimizi bir Allah bilir, bir de biz.

    Salih düşünüyor, bir şeye karar veremiyordu.

    Olaylar böyle cereyan ederken, görümce evlenmek üzeredir. Kına gecesinde kadınlar oynuyor, mâniler söyleniyordu. Sarışın bir gelin oynamaya çıktı. Hem oynuyor, hem de türkü söylüyordu:

    İstemem başka bir dert
    Kaynana derdim var benim
    Buruşuk suratı sert
    Kaynana derdim var benim

    Yaşlı kadınlara dönerek size söylüyorum der gibi şöyle devam ediyordu:

    Vahşi, hödük kaynana
    Dişleri gedik kaynana
    Oğlun neler getirdi
    Sensiz yedik kaynana

    Seyirci kadınlardan alkış gelince daha da coşarak türküye devam etti:

    İstersen aş, kaynana
    Kazanda piş kaynana
    Doktor çare bulmasın
    Dertlere düş kaynana

    Ah şu kediyi tutsam
    Etinden sucuk yapsam
    Görümcem haspa ile
    Kaynanama yuttursam

    Alkış tufanı kopuyor. Genç kızlar, (İsteriz, isteriz) diye tempo tutuyorlardı. Yaşlı kadının birisi, bu türkülere canı çok sıkılmış olmalı ki, (Yeter kızım, biraz da biz oynayalım) dedi. Herkes, yaşlı teyzeye bakıyordu. Hem oynuyor, hem de o da türkü söylüyordu:

    Oğlum, hanımın çok has
    Su vermiyor bir tas
    Kahrı çekilmez oldu
    Tutuyorum her gün yas

    Gelin vurunca taşı
    Yandı annenin başı
    Bu gelinin zulmünden
    Dinmez gözümün yaşı

    Kıymetli paşa oğlum
    Binlerce yaşa oğlum
    Gelin canıma yetti
    Çabuk gel, boşa oğlum

    Birkaç, kaynananın alkışı duyuldu ise de, gelinler hemen hücuma geçerek (Yeter kes) dediler. Vakit çok ilerlediği için, misafirler dağıldı.

    Evli bir gelin, evlenmemiş yaşlı kızlara laf atarak şunları söylüyordu:

    On beşine giren bir kız
    Yeni açmış güle benzer
    On altıda pek kararsız
    Hızlı esen yele benzer

    On yedide deli dolu
    Hiç düşünmez sağı solu
    Bilmez nere gider yolu
    Boz bulanık sele benzer

    On sekizde ağrır başı
    İlerliyor artık yaşı
    Bekler hayat arkadaşı
    Bir günü bir yıla benzer

    On dokuzda kalır naçar
    Dertlerini kime açar
    Aylar yıllar gelip geçer
    Geçilmeyen yola benzer

    Yirmisinde olgunlaşır
    Huzursuzdur dalgınlaşır
    Belki diye ümit taşır
    Gurbetteki kula benzer

    Bu türkü, haklı olarak genç kızların tepkisine yol açtı. Hep birlikte gelini protesto ettiler.
     
  2. BeReNN
    Uykumvar

    BeReNN Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    30 Nisan 2011
    Mesajlar:
    8.855
    Beğenileri:
    254
    Ödül Puanları:
    5.330
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Muhasebe
    Yer:
    Istanbul, Turkey
    Banka:
    289 ÇTL
    Saliha, görümceden kurtulmuştu. Bu arada, eve bir gelin daha gelmişti. Saliha, işleri yeni gelen gelinle yapacağı için, rahatlayacağını düşünüyordu. Kaynanası daha çok mu yaşayacaktı? Bilemiyordu. Ne olursa olsun, sıkıntılara metanetle sabretmesini becerebiliyordu. Elektriği söndürmeyi başkası unutsa bile, Saliha kendi üzerine alıyor, (Bir daha unutmam anne) diyordu.

    Komşular, kaynananın geçimsizliğini biliyorlardı. Bir gün, bu komşulardan biri gelerek, Saliha’nın yarasını deşmek istedi. Kendi kaynanasının geçimsizliklerini anlattı. Ağzının payını verdiğini bildirdi. Saliha, bu kadına dedi ki:
    — Sizin kaynananız kötü olabilir. Ama benimki kötü değildir. Ben bu eve kavga etmeye, kaynanamın ağzının payını vermeye gelmedim. Büyüklerime hürmetim çoktur. Ben kaynanamı severim. O ne söylerse, benim iyiliğim için söyler.

    — Yoo, kızım yanlış anladın beni. Ben kendi kaynanamın huysuzluğunu söylemek istiyordum.

    — Sizin kaynananızın huysuzluğu beni ne ilgilendirir? Hem gıybet ediyorsun.

    — Ne münasebet, ben olanları söylüyorum.

    — Zaten olanları söylemek gıybettir. Olmayanı söylemek ise iftiradır. Gıybet de iftira da büyük günahtır.

    * * *
    Yeni gelen gelin, yani Saliha’nın eltisi Pakize, hiç uysal görünmüyordu. Kaynanasının verdiği işleri istemeyerek, mırın kırın ederek yapıyordu.

    Saliha, birlikte görülmesi gereken işleri bile, tek başına kalkıp yapıyordu. Evi o süpürüyor, bulaşıkları o yıkıyor, yemeği o pişiriyordu. Kaynana, bu durum karşısında iki gelinini çağırarak dedi ki:
    — İşlerimiz müşterektir. Mesela bulaşık mı yıkanacak, bir gün Saliha, bir gün Pakize.

    Saliha hemen atıldı:
    — Peki anne, dedi. Bugün ben başlayayım.

    Her gün o başlıyordu. Nedense hiç Pakize’ye sıra gelmiyordu. Kaynana bu işten hiç memnun değildi. Pakize’yi çağırdı:
    — Kızım şu işi yap, dedi.

    Pakize sert karşılık verdi:
    — Yapacağım işi senden öğrenecek değilim.

    — Kendi işini kendin yap kızım. Sen bu eve niçin geldin?

    — Kaynanama hizmetçi olmak için gelmedim.

    Saliha, hemen atıldı:
    — Anne ben yaparım. Tartışmaya gerek yok.

    Görülmesi gereken işleri gördü. Kaynanası olmadığı bir zaman, Pakize’ye bir abla nasihati vermek istedi.

    — Kardeşim, bak, dedi. Bugün az kalsın kaynananla kavga ediyordun.

    — Ederim n’olacak? Gerekirse dayak da atarım.

    — Geçimsizlik her kişinin kârıdır. İyi geçinmek, er kişinin kârıdır. Kimse bize geçimsiz demesin! O bizim annemiz, bize ne söylese haklıdır. Bizim iyiliğimiz için söyler.

    — O benim annem değil, kaynanam.

    — İyilik istiyorsan, anne diyeceksin, onu anne bileceksin.

    — Anne falan bilmem. Kendimi onun kölesi yapmam. Sonra sana ne oluyor? Benim işime karışma! Sen de bu evde iş yapmayacaksın. Anne dediğin karı yapsın işleri. Eğer bir iş yapmaya kalk, eşek sudan gelinceye kadar sana dayak atarım.

    Saliha’dan biraz daha iri vücutlu olduğu için onu haklayacağını zannediyordu. Saliha, oradan ayrılıp, iş yapmaya koyulunca, Pakize arkadan iki tekme vurup, Saliha’nın saçını çekmeye başladı. Saliha, Pakize’nin midesine bir yumruk vurdu. Pakize âdeta nakavt olmuştu. Sesi soluğu kesilmişti. Pakize ayılınca, Saliha dedi ki:
    — Pakize seni affettim. Sakın bir daha böyle bir şey yapayım deme! Seni doğduğuna pişman ederim.

    Pakize, gücü yetmeyeceğini iyice anlamıştı. Ama mağlubiyetini hazmedemiyordu. Bir fırsatını bulsa, başına taş atacaktı.

    İki gelinin kavgası üzerine evleri ayırmaya karar vermişlerdi. Tam bu sırada, Saliha’nın kocası, İstanbul-Ankara yolunda geçirdiği bir trafik kazasında öldü. Saliha genç yaşında, hamile olarak dul kaldı. Kocasından kendine düşen bir evde, yalnız olarak yaşamaya başladı. Dikiş dikerek geçimini sağlamaya çalışıyordu.

    Sonra, Saliha’nın bir oğlu dünyaya geldi. Adını Salih koydular. Salih, ölen babasının adıydı. Annesi Salih’e çok itina göstererek bakıyordu. Mümkün mertebe çocuğuna abdestsiz süt vermiyordu. Hep besmele ile süt veriyordu. Besmeleyle yatırıyor, besmeleyle kaldırıyordu. Biricik çocuğuna helâl süt vermek için çok gayret gösteriyordu.

    Pakize ise dövüşerek, çekişerek, kaynanasıyla geçinip gidiyorlardı. Pakize, kendisi gibi olan gelinlerle, kaynanalarını çekiştirip duruyorlardı. Kaynanasından şikâyet ediyordu:
    — Kaynanam üç yıldan beri bizde oturuyor. Tahammülüm kalmadı.

    Komşu gelin tavsiyede bulundu:
    — Kendisine söyle, evi terk etsin!

    — Nasıl söyleyebilirim, ev kaynanamın.

    Komşu kadın:
    — Eltim, kaynanamın kaza geçirdiğini söyledi. Ben de ne oldu diye sordum. Duvardaki saat az daha başına düşüyormuş. Eltime, (O saati ben bilirim her zaman geç kalır) dedim.

    Diğer kadınlar gülüşmeye başladılar. Pakize dedi ki:
    — Pastacıların gelini, kaynanasını o kadar çok seviyormuş ki, bileziklerini satmış. Kaynanasına hac parası olarak vermiş.

    Helvacıların gelini söze karıştı:
    — Siz işin iç yüzünü bilmiyorsunuz. Kaynanası devamlı, (Kâbe’yi görmeden Allah canımı almasın) diyormuş. Gelin de, kaynanasının duası kabul olursa, diye bileziklerini hediye etmiş. Ümit dünyası!

    Pakize anlamıştı:
    — Demek kaynanasının ölmesi için bileziklerini vermiş öyle mi?

    Tekrar gülüşmeler duyuldu.

    Pakize konuşmaya başladı:
    — Zülfiye ablanın sütçü beygiri, kaynanasını teperek öldürmüş. Ama kadıncağızın cenazesine epey gelin gitmiş. Sebebi ne olabilir ki?

    Helvacıların gelini söze karıştı:
    — Ben biliyorum. Zülfiye ablayı kandırıp beygiri satın almak istedikleri için gelmişler. Onların ki de ümit dünyası işte!

    Yine gülüşmeler duyuldu.

    Pakize yine konuşmaya başladı:
    — Kaynanamın yüzünden kocamla kavga ettim. Annemin yanına dönmekle onu tehdit ettim.

    Helvacıların gelini söz aldı:
    — Nasıl, ayaklarına kapanmadı mı?

    — Ne gezer, çıkarıp bilet paramı verdi.

    Helvacıların gelini söze başladı:
    — Bugün çok üzüntülüyüm.

    — Hayrola neyin var?

    — Kaynanam benimle bir hafta konuşmayacağına karar verdi.

    — İyi ya, sevinmen lazımken niye üzülüyorsun?

    — Bugün konuşma müddetinin son günü de ondan.

    Pakize söze karıştı:
    — Kaynanam doktora gitti. Dili yaraymış da.

    — Doktor ne demiş?

    — Dilin paslanmış demiş. Kaynanam da, (İki gündür gelinimle kavga etmiyorum, ondan mı oldu acaba?) demiş.

    Yine gülüşmeler...

    Helvacıların kızı, anlatmaya başladı:
    — Kaynanam ağır hastaydı. Bir bayan doktora götürdüm. Doktor hanım, (Hastanız ağır) dedi. (Aman doktor hanım, hastamızı kendi kaynananız gibi tedavi etmenizi rica ediyorum) dedim. Doktor hanım gülmeye başladı. Tedavinin fayda vermeyeceğini söyledi. Ama çok geçmeden turp gibi iyi oldu. Öldürmeyen Allah öldürmüyor.

    Pakize anlatmaya başladı:
    — Geçen gün bizim üçüncü elti, kaynanamı dövüyordu. Kocam bana, niye müdahale etmediğimi sordu. Ben de, (Eltimin yardıma ihtiyacı yoktu. Evire çevire dövüyordu) dedim. Bizimki bana darıldı.

    [Dinimizde uğursuzluk olmadığı halde, bilhassa kadınlar, çeşitli şeylerde uğursuzluk ararlar.] Pakize’nin de o anda gözü seğirdi.
    — Acaba dedi, fena bir haber mi alacağım?

    — Kötüye yorma, belki kaynananın ölüm haberini alırsın, dediler.

    — Allah saklasın?

    — Ne o kaynananı çok mu seviyorsun?

    — Sevdiğimden değil, sevincimden yüreğime iner diye korkuyorum.

    Helvacıların gelininin yüzünde duman lekeleri vardı.

    Sebebini sordular. Dedi ki:
    — Kaynanam bir aydır bizde misafirdi. Yolcu ettim de, ondan oldu.

    — Kaynananın yolcu edilmesiyle, siyah is lekelerinin ne ilgisi vardır?

    — Kaynanam trene binince lokomotife sarılıp dakikalarca öptüm de ondan…

    Pakize, tekrar söz aldı:
    — Geçen gün, kitap okuyordum. Önce kaynanam geldi. Elinde süpürge, evi süpürmeye başladı. Ardından kocam geldi. (Anne, bu işler gençlerin işidir, sen yaşlısın, ver de ben süpüreyim) dedi. Annesi, (Aman oğlum, sen hem şirkette çalış, hem de eve gelince dinlenme, hiç olur mu?) diyerek, bana laf duyurmaya çalışıyorlardı. Öfkelenerek, (Çok uzattın kaynana. Bir gün sen süpürürsün, bir gün de oğlun süpürür. Olur biter. Fazla konuşmayın okuduğumu şaşırıyorum) diye cevap verdim.

    Helvacıların kızı, Pakize’ye dedi ki:

    — Sen her zaman lokantanın önündeki köpeğe ekmek veriyorsun. Sebebi nedir?

    — Geçen sene kaynanamı ısırmıştı da... Şu dünyada kaynana derdi çekmemiş gelin var mı acaba?

    — Elbette var. Havva validemiz.

    Tam bu sırada, kapının zili çalındı. Gelen Pakize’nin kaynanası idi. Kaynanalarının aleyhindeki konuşmayı kestiler. Hoş geldin dediler. Sonra da şöyle sordular:
    — Teyze, kızının geçimi nasıl? Küçük oğlunu da evlendirmişsin. Onun durumu nasıl?

    Pakize’nin kaynanası anlatmaya başladı.
    — Kızım, iyi bir kocaya düştü. Kocası, kahvaltısına varıncaya kadar bütün hizmetlerini görüyor. Küçük oğlumun şansı iyi çıkmadı. Küçük gelinim, hiç bir işle meşgul olmuyor. Bütün işleri oğlum yapıyor.

    Çok geçmeden dağıldılar.
     
  3. BeReNN
    Uykumvar

    BeReNN Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    30 Nisan 2011
    Mesajlar:
    8.855
    Beğenileri:
    254
    Ödül Puanları:
    5.330
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Muhasebe
    Yer:
    Istanbul, Turkey
    Banka:
    289 ÇTL
    Salih 12 yaşına girmiş, ilkokulun beşinci sınıfına gitmektedir. Dersleri oldukça iyidir; ama öğretmeni, her derste dini hafife alıcı konuşmalar yapmaktadır. Yine bir gün dedi ki:
    — Çocuklar, görülmeyen şeye inanmak ilme, fenne aykırıdır. Görülmeyen şey için, vardır denilemez. Onun için, görülmeyen şeyin var olduğunu söyleyenlere inanmayın!

    Salih, öğretmenin bu sözlerle Allahü teâlâyı inkâr ettiğini anladı; ama annesinin nasihatini düşündü. Annesi, (Oğlum, her söylediğin doğru olmalı; ama her doğruyu her yerde söylemek doğru değildir. Arkadaşının veya öğretmeninin hatası olabilir. Sakın münakaşa etme! Fitneye sebep olma! Köprüyü geçene kadar sabredenler, başarmıştır) demişti. Ne yapması gerekirdi?

    Düşündü, bir karara varamadı. (Öğretmenim, senin aklını göremiyorum. O halde sende akıl yok) dese, hiç olmazdı. Ne demesi gerekirdi? Birden aklına bir şey geldi:
    — Öğretmenim dedi.

    — Söyle Salih!

    — Öğretmenim, görülmeyen şey gerçekten yok mudur?

    — Elbette yoktur. Şüphen mi var yoksa?

    — Ama nasıl olur öğretmenim? Ben bir insanın ruhunu ve aklını göremiyorum. Ben bunları göremediğim için o kimsenin ruhsuz ve akılsız mı olması gerekir?

    Salih, daha çok şeyler söyleyecekti; ama öğretmeni, (Tamam) diyerek konuşmayı kesip şöyle bir soru sordu:
    — Salih, acaba bu yıl sınıfını geçebilecek misin?

    — Derslerim iyi olduğuna göre...

    — Onu sınavlar bilir.

    Bir süre sonra öğretmen hastalandı. Yıl sonuna kadar derslere gelemedi. Sınavı diğer öğretmenler yaptığı için, Salih ilkokuldan mezun oldu. Öğretmeni hasta olmasaydı, belki biraz zor mezun olurdu.

    Salih, yaz tatilinde Türkiye gazetesi satmaya başladı. Vapurdan çıkanlara, gazete diye bağırıyordu. Bu arada, Türkiye gazetesi hakkında yazılan bir şiiri de okuyordu:

    Eşi dostu hemen uyar
    Gel Türkiye Okuyalım
    Kıymetini bilmez ağyar
    Gel Türkiye Okuyalım

    Zaman akıp gider iken
    Evde sohbet eder iken
    Dağda davar güder iken
    Gel Türkiye Okuyalım

    Gerçekleri görmek için,
    İlme değer vermek için,
    Sapıklığı yermek için
    Gel Türkiye Okuyalım

    Son verelim cehalete
    Dur diyelim rezalete
    Koşmalıyız fazilete
    Gel Türkiye Okuyalım

    Dinde verir nakle değer
    Soylu fikir, doğru haber,
    Çoluk çocuk hep beraber,
    Gel Türkiye Okuyalım

    Gösterelim biraz gayret
    Etmeliyiz hakka davet
    Demeliyiz hemen evet
    Gel Türkiye Okuyalım

    Köyden köye, ilden ile
    Duyuralım dilden dile
    Dolaşmalı elden ele
    Gel Türkiye Okuyalım

    Nurlanmalı bütün yüzler
    Yayılmalı güzel sözler
    Kapanmadan gören gözler
    Gel Türkiye Okuyalım

    İbret ile bakmak için
    Selamete çıkmak için
    Bir meşale yakmak için
    Gel Türkiye Okuyalım

    Köyden köye, ilden ile
    Duyuralım dilden dile
    Dolaştırıp elden ele
    Gel Türkiye Okuyalım

    Büyük nimet bu devirde
    Şifa olur birçok derde
    İnmemişken göze perde
    Gel Türkiye Okuyalım

    Gazetelerin hepsini satmadan dönmek istemediği için, eve hep geç geliyordu. Annesi ise, her gün merakla pencere önünde bekler, uykuları kaçardı.

    Salih, geç kaldığı günler, (Ana gibi yâr olmaz) ilâhîsini okuyarak gelirdi:

    Bebeğini avutur,
    Ninni ile uyutur,
    Kahır çeker unutur,
    Beşik sallar uyumaz,
    Ana gibi yâr olmaz.

    Bakmaz öyle her lafa,
    Evlâttan görse cefa,
    Eksilmez onda vefa.
    Kırılan kalp sarılmaz,
    Ana gibi yâr olmaz.

    Sitem etmez, gücenmez,
    Hakkı çoktur, ödenmez,
    Ona öf bile denmez.
    Et tırnaktan ayrılmaz,
    Ana gibi yâr olmaz.

    Anneye çok hürmet var,
    Rızasında Cennet var,
    Ayağını öp yalvar!
    İyiliği sayılmaz,
    Ana gibi yâr olmaz.

    Salih, gazete satmağa devam ederken TÜM-YIKIM isimli illegal bir örgütün militanlarıyla karşılaştı. Örgüt lideri, Salih'in gözü açık bir çocuk olduğunu anladı. Örgüte hizmet etmesi için cazip tekliflerde bulundu. Maksatlarının fakirlere yardım olduğunu söyledi. İtimadını kazanmak için Salih'in cebine yüz lira koydu. Yarın yine aynı yerde buluşmak üzere evlerine gönderdi.

    Salih, bu militanları, az bir hizmete karşılık dolgun bir ücret verdikleri için, iyi, kalbili ve yardımsever insanlar olduklarını zannetti. Daha faydalı olabilmek için geceleri örgüt evinde yattı.

    Salih, annesinin meraklanacağını bildiği için, ona bir mektup yazdı. Bir iki hafta gelemeyeceğini, emin bir yerde bulunduğunu ve merak etmemesini bildirdi.

    Örgüt lideri, Salih'e bin lira verdi. Devrim gazetesini satmaya gönderdi. Arkasından da iki küçük militan göndererek, bin lirayı çalmalarını, bu mümkün olmazsa zorlamalarını söyledi. İki küçük militan, gazete almak bahanesiyle Salih'in yanına yaklaştılar. Paralarının bozuk olmadığını, parayı bozarak birer gazete vermesini söylediler. Salih cüzdanını çıkarınca küçük boylusu, para dolu cüzdanı alıp kaçtı. Diğeri de Salih'i tutarak arkadaşının kaçmasını sağladı.

    Salih, olayı anlatmak için karakola giderken örgüt lideriyle karşılaştı. Durumu anlattı. Örgüt lideri polise gitmesine mani oldu. Bin lira daha vererek gazete satmasına devam etmesini söyledi.

    Ertesi günü, gazetelerde şöyle bir acıklı haber çıktı:
    “Sahildeki trafik kazasında 12–13 yaşlarında bir çocuk feci şekilde ezilerek tanınmaz hale gelmiştir. Üzerinde çıkan kimlikten Salih oğlu Salih Öksüz olduğu anlaşılmıştır.”

    Bu haberi bütün gazeteler yazdığı gibi, radyo da söylemişti. Birkaç gündür meraktan gözlerine uyku girmeyen, hastalığı artan annesi haberi duyunca düşüp bayıldı. Komşu kadınlar su dökerek ayıltmaya çalıştılarsa da ayıltamadılar. Haseki Hastanesine kaldırdılar. Gerekli müdahalelerden sonra bir ara gözleri açılır gibi olduysa da hastalığı sebebiyle kendine gelemedi, (Salih, evlâdım) diye sayıklamaya başladı.

    Doktorlar, kadının zayıf ve hasta olduğunu, oğlunun ölüm haberini duymasıyla büyük bir şok geçirdiğini, Allah'tan ümit kesilmez ama durumunun ağır olduğunu söylediler.

    Öte taraftan gazetelerdeki trafik kazasını Salih de okudu, önce hayret etti. Sonra olayı anladı. Ölenin kendisinin cüzdanını çarpıp kaçan çocuk olduğunu, parayı alıp kaçarken arabanın altında kaldığını anladı. Cüzdanında kendi kimliği bulunduğu için haberdeki yanlışlığı fark etti.

    Salih, örgüt liderine gazetedeki haberi gösterdi. Annesinin de okumuş olma ihtimaline karşı, evlerine gitmek için izin istedi. Örgüt lideri bu akşam da yatıp yarın gitmesini söyledi. Gece Salih'in cebindeki bütün paraları aldı. Sabah olunca Salih parasını bulamadı. Örgüt liderine durumu bildirdi. O da başka bir yerde düşürmüş olabileceğini söyledi. Salih, parayı gece yatarken yastığının altına koyduğunu söylemesi üzerine, (Bizi hırsızlıkla mı suçluyorsun?) diyerek feci bir dayak attı.

    Salih ağlaya ağlaya eve gitti. Annesinin hastanede olduğunu öğrendi. Hastaneye gitti. Annesinin yanına girdi. Kadıncağız gözlerine inanamadı. Sevinçten tekrar bayıldı.

    Annesi ayıldıktan sonra Salih'i kucakladı. Salih de bu acı tecrübelerden sonra, annesinin sözünden çıkmayacağına söz verdi.
     
  4. BeReNN
    Uykumvar

    BeReNN Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    30 Nisan 2011
    Mesajlar:
    8.855
    Beğenileri:
    254
    Ödül Puanları:
    5.330
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Muhasebe
    Yer:
    Istanbul, Turkey
    Banka:
    289 ÇTL
    Salih, Ahmet Rasim Ortaokulunu, arkasından Vefa Lisesini bitirdikten sonra, İstanbul Edebiyat Fakültesi’nde okumaya başladı. Anarşinin hüküm sürdüğü bir zamanda okumak kolay değildi. Gençler birkaç gruba ayrılmış. Salih ise, hiç bir gruba dâhil olmamıştı. Öğle ve ikindi namazlarını Beyazıt Camii’nde kılıyordu. Sınıf arkadaşı Erenköylü Ömer’in de ara sıra bu camiye geldiğini görüyordu.

    Ömer, Salih’in namaz kıldığını görünce, hemen onu ayarlayıp kendi gruplarına sokmak için ne yapmak gerektiğini düşündü:
    — Salih, dedi, bugün bizde çay içip sohbet edebilir miyiz?

    — Mümkün, ama eviniz nerede?

    — Erenköy’de.

    — Çok uzakmış. Bizim ev daha yakın. Fatih’te. Yaya on dakikada varırız.

    Ömer ne düşünmüşse, illâ Salih’i evlerine götürmek istiyordu:
    — Bizim evde kimse yok. Hepsi memlekete gittiler. Daha rahat konuşuruz. Gece evde kalırız.

    — Peki, gidelim ama anneme haber vermem gerekir. Benden başka kimsesi yoktur. Merak eder.

    — Peki, haber verip gidelim!

    Beraber eve gittiler. Uzun bir sohbetten sonra Salih, saatine baktı. Saat 12’ye doğru geliyordu:
    — Yatsıyı gece yarısından önce kılmamız gerekir. Hemen namazlarımızı kılalım!

    — Sabaha doğru kılsak ne mahzuru vardır?

    — Gece yarısından sonra yatsıyı kılmak tahrimen mekruhtur.

    Namazı kıldıktan sonra biraz daha konuşup yattılar.

    Sabah kahvaltısından sonra, konuşarak üniversiteye doğru hareket ettiler. Ömer, talebe seçimlerinden bahsetti:
    — Hafta sonu seçimler var.

    — Seçime kaç grup aday gösteriyor?

    — Üç grup.

    — Kimler?

    — Devrimciler, Liberaller ve İslâmcılar.

    — Oyunu hangisine vereceksin?

    — Kime vereceğim, tabii ki Müslümanlara?

    — Her birinin tahmini sayısı kaçtır?

    — Tahminen devrimciler 100, Liberaller 90, İslâmcılar da 20 civarındadır.

    — Peki, herkes kendisine oy verirse ne olur?

    — Devrimciler kazanır; ama Müslüman, tek oyu da olsa kendi arkadaşlarına vermelidir.

    — Kardeşim, kendi arkadaşına oy verince devrimciler kazanıyor. Niye kendi arkadaşına veriyorsun?

    — Hak dururken batıla oy verilir mi? Küfre rıza küfür değil mi?

    — Küfre rıza küfür düsturunu hiç unutma! Sen kendi arkadaşına oy verince küfür kazanıyor mu?

    — Kazanıyor.

    — O halde oyunu küfre vermiş olmuyor musun?

    — Sonuç oraya varıyor.

    — Elbette sonuç önemli... Şöyle bir örnek verelim! Dünyada 50 tane komünist ülke olsa, 45 tane de liberal ülke olsa, 10 tane de Müslüman ülke olsa. Kim kazanırsa dünyayı hep o idare edecek dense, Müslüman nereye oy vermelidir?

    — Müslüman elbette kendisine vermeli. Dünyanın Müslüman olmasını istemeyecek mi?

    — Evet, isteyecektir; ama istemesiyle oy vermesinin ilgisi nedir? Kendisine oy verince 50 oyla komünistler kazanır. Liberallere verirse liberaller kazanır. İki zarardan hafif olanını tercih etmek gerekir. Kendisine oy verip de komünizmi kazandırmak yerine, liberale verip de komünizmi önlemelidir. Eğer bu haftaki seçimlere bu zihniyetle girilmezse, talebe derneği devrimcilerin eline geçer.

    Hafta sonu seçimler oldu. İslâmcılar ayrı bir liste ile seçimlere girdiği için devrimciler az bir oy farkı ile derneği ele geçirdiler. Buna rağmen bölünmenin zararını yine anlayamadılar.
     
  5. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    Şu dünyada kaynana derdi çekmemiş gelin var mı acaba?

    — Elbette var. Havva validemiz.
    :)
     
  6. BeReNN
    Uykumvar

    BeReNN Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    30 Nisan 2011
    Mesajlar:
    8.855
    Beğenileri:
    254
    Ödül Puanları:
    5.330
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Muhasebe
    Yer:
    Istanbul, Turkey
    Banka:
    289 ÇTL
    Salih’in sınıf arkadaşı devrimci Mustafa, Salih’in derslerdeki başarısına, üstün zekâsına hayran olmuş, Salih’in niye devrimci olmadığına hayret etmişti; çünkü Mustafa’ya göre, zeki, okumuş her insan, muhakkak devrimcidir. O halde Salih’le görüşülüp sosyalizmin kurtuluş formülü anlatılırsa, devrimci olması işten bile değildir. Bu düşünceyle Salih’i buldu:
    — Salih, dedi, Seninle biraz konuşabilir miyiz?

    — Hayrola!

    — Bizde hayırdan başka ne olur?

    — Peki konuşalım!

    — Şu caminin yanındaki kahvenin bahçesi uygun...

    Beyazıt Camisinin yanındaki çay ocağının bahçesindeki, boş masalardan birine oturdular. Mustafa konuşmaya başladı:
    — Salih, dedi. Senin bilgine, zekâna hayranım. Senin gibi birisinin içine kapanık durması normal değildir. Seni takip ettim. Namaz kıldığını gördüm. Namaz kılmaktaki maksadın nedir?

    — Kendimi kurtarmak.

    — Ne kadar bencilsin öyle. Bütün insanlığı kurtarmak dururken kendini kurtarmaya çalışıyorsun. Müslümanlık dediğin nedir senin?

    — Müslümanlık tek kelimeyle güzel, iyi ahlâktır.

    — İyi ahlâk karın doyurur mu?

    — Herkes iyi ahlâklı olursa, bütün bir millet kurtulur.

    — Nasıl kurtulur?

    — Ahlâk sahibi kimse, yalan, hile bilmez. Kimseyi dolandırmaz. Hırsızlık yapmaz. Çalışıp insanlığa faydalı olmak ister. Muhtaçlara yardım eder. Böyle cemiyette polise, bekçiye gerek kalmaz. Bütün millet mutlu olur.

    — Herkesin kendiliğinden erdemli olması zordur. Bu bakımdan bütün insanların mutlu olması, düzenin bozuk olmamasına ve yasaların halkın ihtiyacına cevap vermesine bağlıdır.

    — Fikrine katılıyorum.

    — Elbet katılacaksın. Kitap gibi konuşurum. Zaten bizim düşüncemiz deneyden geçmiş, bilimsel doktrindir. Halkın bünyesine uygun yasalar yapılmalıdır.

    — Rejimi kanunlar tayin eder. Kanunları da insanlar yapar. Hâlbuki insanlar çeşit çeşittir. Her insanın fikri yapısı başka olduğu için insan sayısı kadar düşünce olabilir. Sonra insanların, kini, garazı, sempatisi, acizliği, basitliği, tamahı, egoistliği, hâsılı çeşitli zaafları bulunabilir. Yapılan yasalarda da bu zaaflar belli ölçüde etki eder mi etmez mi?

    — Evet, etkisi olur.

    Salih, saatine baktı. İkindi ezanı okunmak üzereydi.
    — Mustafa, dedi, işim var. Geç kalmayayım. Arzu edersen başka bir zaman yine görüşürüz.

    Ayrıldılar. Salih, ikindiyi kılmak üzere camiye girdi. Mustafa, arkadaşı Kaya’nın yanına gitti. Salih’le görüştüğünü, konuşmalarından hatırında kalanları anlattı.
    — Kaya, dedi, ne söylemişse inkâr edemedim. Evet demek zorunda kaldım.

    — Gericilerle dini konulara girmeyeceksin. Ekonomiden bahsedeceksin. Büyük balığın küçük balığı yuttuğundan, ilkel komünlerden bahsedeceksin. Bak o zaman cevap verebilir mi?

    — Madem öyle bir de sen görüş!

    Mustafa ile Kaya, yine aynı yerde Salih’le buluştular. İlk söze Kaya başladı:
    — Kurtuluş soldadır. Başka sistemler büyük balığın küçük balığı yeme esası üzerine kurulduğu için, solla mukayese edilemez.

    Salih, dedi ki:
    — Sol, daima büyük şeylerin karşısındadır. (Büyük balık, küçük balığı yutar) sözü doğrudur. Bu batıl sistemlerde böyledir. Bu sistemlerde hak, daima kuvvetlinindir. Yani kuvvetli olan haklıdır. Hâlbuki dinimizde haklı olan kuvvetlidir. Sol, her büyüğü parçalamak, ufak parçalar haline getirmek ister.

    — İyi ya işte, toplumda sömürücü kimse kalmaz.

    — Mesele büyük balığın, yani zenginin yok edilmesi değil, zenginin fakirleri sömürmesi önlenmelidir. Sol, büyük şey istemez. Büyük fabrika, büyük köprü, büyük baraj istemez. Kısacası büyük devlet istemez.

    — Elbette istemez. Büyükler daima küçükleri sömürür. Bir yerde büyükle küçük, zenginle fakir, kuvvetliyle zayıf bulunursa, büyük küçüğü, zengin fakiri, kuvvetli zayıfı sömürür. Her şey küçük olursa kimse kimseyi sömüremez.

    — Tatlıyı sever misiniz?

    — Severim.

    — Tatlıyı sevme diye senelerce sizi eğitseler, tatlıya olan sevginiz yok olur mu?

    — Olmaz.

    — Tatlıyı sevdiğiniz halde, şeker hastası olsanız, eğitimle tatlının şeker hastaları için zararlı olduğunu öğrenseniz tatlı yer misiniz?

    — Yemem.

    — Demek ki, eğitimle insan fıtratındaki şeyler değişmiyor; ama terbiye edilince zararlarından kaçınmak mümkün oluyor. Mutlu bir hayat ister misiniz?

    — Kim istemez? Zaten bizim amacımız da bütün insanları refaha kavuşturmaktır.

    — Niye tasdik ettiğiniz şeyi inkâr ediyorsunuz.

    — Nasıl yani?

    — Sosyalizm adı altında bütün üretim araçlarını, maddi gücü, rahatı, ne varsa hepsini devlete, devleti yönetenlere vermiştiniz. Halk da karın tokluğuna çalışıyordu.

    — Eee?

    — Devleti yönetenler, tatlıları yemeye, rahat içinde yaşamaya başladılar. Halk da ekonomik bir hayvan gibi çalışıyor. Zannediyorsunuz ki, öyle bir zaman gelecek, patronlar, eğitimle tatlıları acı hissedecek, rahatı rahatsızlık kabul edecek, ondan sonra kendi kendini tasfiye edecek, böylece deminki söylediklerinizi inkâr ediyorsunuz.

    — Yine anlamadım.

    — Eğitimle iyiyi kötü, kötüyü iyi hissetmek ilme ne kadar aykırıdır. O zaman dünyada tatlı, rahat diye bir şey kalmadı demektir. Bu solun hurafesidir.

    — Eğer yöneticiler kendi kendilerini tasfiye etmezlerse, halk ihtilâlle onları indirir.

    — Halkın ihtilâl yapması bir şeyi değiştirmez.

    — Niye değiştirmesin ki, kendilerini sömürenleri indirir. Artık sömüren kimse kalmaz.

    — Diyelim ki halk ihtilâl yaptı. Başa kimi geçirecek?

    — Halktan bir devlet kurulur.

    — Yani tekrar başa döndük. Bu sefer, ihtilâl yapanlar, yani baştakiler rahat yaşayacak, eski yöneticilerle diğerleri köle gibi yaşayacaktır.

    — Niçin?

    Kaya, saatine baktı.
    — Gecikiyoruz. Akşam oldu. Bu gece duvarlara yazı yazacağız.

    Kaya koşarak uzaklaştı.

    Deniz, Devrim, Kaya, Rebel ve Suzan duvarlara slogan yazmak üzere Tüm-sol-der’de toplandılar. Liderleri Deniz, gerekli talimatı verdi:
    — Boya ve fırçalar tamam. Rebel, Devrim ve Kaya yazıları yazacak, biz de Suzan’la gözcülük edeceğiz.

    Suzan, silâhların yanına gitti. Deniz’e sordu:
    — Hangilerini alıyoruz?

    — Makineliye gerek yok. Tabanca alsak yeter. Polisler devrimciyse, zaten bize yardım ederler, faşistse tabanca da onları temizlemeye yeter.

    Rebel söze karıştı:
    — Ya polisler sosyal faşistse?

    — Kim olursa olsun, yazılarımıza mani olmaya çalışan olabilir olursa, alnından kurşunlarız.

    — Ya attıkların boşa giderse?

    — Biz Filistin’de eğitim gördük. Sosyal faşistler gibi Rusya’dan yardım görsek her yeri silâh deposu haline getiririz.

    [Devrimciler, solcu olmayan herkese faşist damgasını basarlar. Hatta kendi gruplarından olmayana, “Sosyal faşist” veya “Maocu faşist” gibi adlar takarlar.]

    Deniz, sloganların okunaklı yazılması hakkında gerekli talimatı verdi:
    — Savsözler beyinlerinde yer edecek şekilde ilginç yazılsın. Ş harfi orak çekiç gibi yazılsın. Devrimcilikten maksadımızın komünistlik olduğunu herkes öğrensin.

    Rebel, Rusya’ya da karşı oldukları halde Ş harfinin orak çekiç şeklinde yazılmasının sebebini öğrenmek istedi:
    — Biz sosyal faşizme de karşı değil miyiz? Neden Ş harfini orak çekiç şeklinde yapıyoruz?

    — Nedeni olur mu bunun? Örgütün emri bu... Nasıl yaz diyorlarsa öyle yazacağız. Orak çekiç komünizmin sembolüdür. Bugünkü revizyonist Rus yöneticileri devrimi amacından saptırmışlarsa orak çekicin suçu ne?

    — Bugün hangi savsözleri yazıyoruz?

    — Sıkıyönetime hayır, kurtuluş devrimde...

    Sokaklara girdiler. Deniz’le Suzan gözcülük yaptı. Diğerleri sloganları yazmaya başladılar. İkinci sokağa girdiler, yazı yazmaya başlarken Deniz’in ıslığı işitildi. Boyaları bir köşeye koyup hiç bir şey yokmuş gibi yürümeye başladılar. Gelenler Denizlerin yanından geçerken:
    — Siz yazmaya devam edin, dediler. Biz sizi gözetleriz. Faşist polisler gelirse, ıslık çalarız.

    Deniz, teşekkür etti.
    — Siz gidin, biz işimizi biliriz.

    Yeni bir sokağa girdiler, gidenlerden aldıkları cesaretle, daha rahat yazmaya başladılar. Ortalık ışıyıncaya kadar yazmaya devam ettiler. Tek tük bazı kimseler bunların yazdıklarını görüyorlarsa da korkularından bir şey demiyorlar. Bana ne diyerek, çekip gidiyorlardı.

    Bir gören mi haber verdi, ne oldu, iki polis çıka geldi.
    — Elin duvarlarını niçin kirletiyorsunuz? Duvarlara yazı yazmanın suç olduğunu bilmiyor musunuz? Cezası altı aydan başlar. Haydi, biz görmemiş olalım çekin gidin!

    Rebel, yılışarak cevap verdi:
    — Biz faşist değil, devrimciyiz. Alın şu fırçaları da, biraz da siz yardım edin?

    Polisler, böylesini de hiç görmemişlerdi.
    — Devrimciymiş, faşistmiş biz anlamayız. Biz devletin polisiyiz. Görünmeyin buralarda!

    Polislerin yazı yazdırmayacakları anlaşılınca Deniz’le Suzan tabancalarını çekip polislerin ikisini de kurşunladılar. Polisler kanlar içinde yuvarlandılar. Devrimci gençler de kaçıp gittiler.

    Sabah oldu. Bütün TÜM-DER’li zorbalar sol yumruklarını kaldırarak cenaze törenine iştirak ettiler. Millete söverek iki polisi defnettiler. Radyo ve televizyonlar, haber bültenlerinde demokratik denilen sol derneklerin ateş püsküren bildirilerini yayınladı. Polislerin faşistlerce katledildiği, faşizmin tırmanışa geçtiği, faşizm önlenmezse eyleme geçeceklerini belirttiler.
     
  7. BeReNN
    Uykumvar

    BeReNN Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    30 Nisan 2011
    Mesajlar:
    8.855
    Beğenileri:
    254
    Ödül Puanları:
    5.330
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Muhasebe
    Yer:
    Istanbul, Turkey
    Banka:
    289 ÇTL
    Örnek Kaynana-6
    Ömer, Salih’le konuşmasından sonra, içinde eski samimi olduğu arkadaşlarına karşı bir soğukluk hissediyordu. Arkadaşlarının hepsi aynı fikirde değildi. Kimi Libya’yı tutuyor, kimi Suudi Arabistan’ı örnek alıyordu. Aralarına devrimciler de girip, devamlı hür ülkeleri kötülüyorlardı. Ayrıca, şahsi çıkarları için dini istismar edenler de vardı. Hiçbir şeyden haberi olmayan, sırf Allah dedikleri için bunların peşlerinden giden zavallı kimseler de vardı. Böyle saf kimseler buradan nasıl kurtulabilirlerdi? Ömer, bunları düşünürken arkadaşı Haydar’la karşılaştı. Haydar:
    — Salih, dedi. Çoktandır görüşemiyoruz. Nerelerdesin?

    — Ders çalışıyorum. Evde de bazı işlerimiz var.

    — Gel derneğe gidelim!

    Salih, hayır diyemedi. Beraberce gittiler.

    Dernekte birkaç kişi oturmuş çay içiyorlardı. Faysal yüksek sesle:
    — Arkadaşlar, dedi, bu gece benimle slogan yazmaya kim gelecek?

    Haydar cevap verdi:
    — Ben varım.

    — Başka yok mu, dedi. Faysal.

    Ömer söze karıştı:
    — Gündem tespit edilsin, hangi sloganlar düşünülüyor, nerelere yazılacak? Emir kim olacak? Bunlar karara bağlansın, gidecek insan bulunur.

    Haydar, Ömer’in teklifine itiraz etti:
    — Emire memire ne gerek var?

    Ömer izah etmek gereğini hissetti:
    — Kardeşim, üç kişi bir araya geldi mi, içlerinden birisini emir seçmek sünnettir, emire uymak ise vacibdir. Birimiz şu sokağa yazılsın deriz, birimiz öbür sokağa deriz. Kimi, boya yeşil olsun der, kimi kırmızı olmasını ister. Böylece bir başıboşluk olur. Disiplinli bir bölük, disiplinsiz bir alaydan üstündür. Keza sloganların yazılmasında da anlaşmazlık çıkabilir; hatta slogan yazılmasını gereksiz görenler de olabilir. Şu oturuma bir başkan seçsek, bu hususta görüşme açsak... Ne dersiniz?

    Hüsnü ayağa kalktı:
    — Ömer’in teklifini şahsen olumlu karşıladım. Görüşme açılmasını kabul edenler, etmeyenler?

    Hepsi, kabul diye el kaldırdılar.
    — Oy birliğiyle kabul edilmiştir. Şimdi de oturum için bir başkan seçelim. Kimleri gösteriyorsunuz?

    Herkes bir ağızdan konuştu:
    — Seni seçtik.

    Hüsnü kendisine gösterilen teveccühe memnun oldu:
    — Arkadaşlar, başkan mutlaka en iyi kimse olmayabilir. Hadis-i şerifte, başımızdaki kimsenin Habeşli bir köle bile olsa itaat edilmesi emredilmektedir. Gündemi tespit edelim. Slogan yazmakta bir sakınca var mı?

    Ömer söz aldı:
    — Düşmana kendi silâhıyla karşılık vermek gerekir. Ancak başkalarına zarar vermemek şartıyla... Meselâ kâfirin duvarına yazsak, hakkını ödemek kolay mı? Müslümanın duvarına yazsak, mümine eziyet haramdır. Yazılacak uygun yerler bulmak da, pek kolay değil.

    Faysal bu fikre itiraz etti:
    — Yazıları yeni yazmıyoruz. Kaç yıldır yazılarımıza itiraz olmadığına göre, demek ki gerekli fetva verilmiştir. Yazalım mı, yazmayalım mı tartışmasını bırakıp yazılacak sloganların tespitini görüşelim!

    Başkan teklifi oylamaya sundu:
    — Kabul edilmiştir. Şimdi sloganlar için tekliflerinizi bekliyorum.

    Faysal söz aldı:
    — Bizler için en uygun olanı “Tek önder Peygamber”, “İslâmcılar, Kur’anda birleşelim” ve “Kurtuluş İslâm’da” sloganlarıdır.
    * * *
    Mustafa, Salih’le konuştuktan sonra içine bir şüphe düştü. Konuşmaları göz önüne getirdi. Müslümanlığın hak olduğuna inanmaya başladı; ama bu düşüncesini kimseye açamıyordu. Devrimci arkadaşlarına söylese öldürebilirlerdi. Mitinglere duvarlara yazı yazmaya Mustafa’yı da çağırıyorlardı. Gitmese olmazdı. Gitse, inancına ters düşüyordu. Salih’i bulup durumunu anlattı. Salih dedi ki:
    — Buradan başka bir şehre gitme imkânın olmadığına göre, ayağına alçı sardır. Arkadaşların görünce, ayağının kırıldığını, altı ay alçıyla durmak ve hareket etmemek gerektiğini anlatırsan senden vazgeçebilirler.

    Mustafa eve dönünce gelip ayağını alçıya aldırdı. Devrimci arkadaşlarına mektup yazarak ayağının kırıldığını bildirdi. Onlar da ziyaretine gelince durumu gördüler. Bir daha da arayıp sormadılar.

    Salih’i ayarlamak için çeşitli gruplar rahat bırakmadığı gibi, kızlar da arkasını bırakmıyordu. Çeşitli bahanelerle yanına gelip bir şeyler soruyorlar, güya bir şeyler öğreniyorlardı; ama Salih çok ciddi olduğu için kısa cevaplar veriyor, hiç birisine iltifat etmiyor, yüz vermiyordu. Salih eve gelip annesine kızların rahatsız ettiğini söyleyince, onların şerrinden kurtulmak için uygun bir kız aramaya başladı.

    Namazını kılan ve okul dışında başını örten Sevim, Salih’i tenhada görse hemen ilân-ı aşk edecekti. Sevim, konuşma fırsatını bulamayınca mektup yazmayı düşündü. Evlerine gidip pembe bir kâğıda mektubu yazdı. Fatih postanesinden attı.

    Salih evde ders çalışırken kapının zili çalındı. Arkasından, “Posta” diye bir ses işitildi. Salih kapıya çıktı. Postacı bir mektup uzattı. Pembe bir zarf… Yanlışlık var mı, diye adresi okudu. Evet, zarfın üstünde Salih Öksüz diye yazıyordu. Mektubu alıp içeri gelince merakla açıp okumaya başladı.

    “Kıymetli Salih Bey,
    İlk defa bir erkeğe mektup yazdığım için nasıl yazılacağını, nereden başlanacağını bilemiyorum. Hatalarımı samimiyetime bağışlayacağından eminim. Kendimden bahsetmeden önce, sizden bahsetmek istiyorum.

    İki senedir beraber okuyoruz. Ben hiçbir kızla şakalaştığını bile görmedim. Ciddiyetine hayran oldum. Namaz da kılman, beni çok sevindirdi. Okulda konuşmaya hiç fırsat bulamadım. Mektup yazarak rahatsız ediyorum. Umarım bağışlarsın. Benim durumumu da biliyorsun. Alışılagelenin tersine bir kızın, bir erkeğe mektup yazması belki uygun karşılanmaz. Hazret-i Ömer’in kızını evlendirmek için damat aradığı da malum. Sırf evlenmek niyetiyle, bir kızın mektup yazması yadırganmamalı. Nedense çok kıskancım. Bir erkeğin bir kızla konuşmasına tahammül edemiyorum. Bildiğiniz gibi bizim sınıfta kızlarla konuşmayan erkek yok gibidir. Eğer sen de erkeklerle konuşmayan bir kız arıyorsan emrine amadeyim. Mektup yazmak istersen, evimizi biliyorsun. Annemden başka kimse yoktur. Yani mektup yazmanın mahzuru yoktur. Mektup yazmazsan okula gelince evet dediğini bildirirsin. Müjdeli haberini sabırsızlıkla bekliyorum.”

    Salih, mektubu okuduktan sonra, böyle bir şeylerin olacağını tahmin ediyordu. Korktuğu başına gelmişti. Ne yapacaktı? Bu düşünceler içindeyken annesinin sesi duyuldu:
    — Oğlum, mektup kimden geliyor?

    — Sevdiğim kızdan anne.

    — Gelininden desene oğlum!

    — Gelin olacak birisi değil anne.

    — Nasıl birisi? Niye sana mektup yazıyor? Seni tanımıyor mu?

    — Biraz tanıyor. Onunki de bir ümit. Şimdiye kadar kaç kişinin kapısını çalmıştır. Bizim sınıfta uygun bir kız yok. Zaten okuyan kızların içinde öyle uygununu bulmak da imkânsız gibi... Mektubu yazan kızın okulda konuştuklarını duyunca yerin dibine geçeceğim geliyor. Hiç hayâ nedir bilmiyorlar. Bunlardan ev hanımı olmaz. Namaz kılıyor, dışarıda kapanıyor ama hayâ perdesi yırtılmış.

    — Oğlum, evlenince belki ıslah olur. Hıristiyan kızını alıp da yola getiriyorlar. Bu da yola gelebilir.

    — Anne ihtimal üzerine bina kurmak uygun olur mu? Terbiyeli birisini aramak varken, elin vahşisini evcilleştirmeye uğraşmak doğru olur mu?

    — Oğlum kendin bilirsin.

    — Anne sadece bu kız değil, çeşitli kızlar rahatsız ediyor. Parmağıma nişan yüzüğü mü taksam, faydası olur mu ki?

    — Yüzük takmak nereye kadar faydalı olur ki? En uygunu her zaman söylüyorum. Beğendiğin birisini bulup nişan yapmak...

    — Anne sen ara! Kendine göre uygun birisini bulursan bir de ben görürüm. O zaman kararımızı veririz.
     
  8. BeReNN
    Uykumvar

    BeReNN Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    30 Nisan 2011
    Mesajlar:
    8.855
    Beğenileri:
    254
    Ödül Puanları:
    5.330
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Muhasebe
    Yer:
    Istanbul, Turkey
    Banka:
    289 ÇTL
    Örnek Kaynana-7
    Salih, ertesi günü okula gitti. Sevim’i gördüğü halde hiç yüz vermedi. Okulda fazla durmadan eve geldi. Cevap vermeye gerek görmedi. Birkaç gün okula gitmedi. Annesine gelen yeni mektuptan bahsetti. Annesi dedi ki:
    — Oğlum, iki satır bir şey yaz. İstemediğini söyle! Boşuna ümit edip durmasın!

    — Anne, okula gidince yüzüne ters ters baktım. Anlamış olması gerekir. Arife tarif gerekmez.

    — Oğlum, yine sen, nasihat edici bir mektup yazsan iyi olur.

    Salih, (Anne bir düşüneyim) diyerek ders çalışmaya başladı.
    * * *
    Sabah oldu. Salih yine okula gitmedi. Evde derslerine çalışmaya başladı. Annesi Saliha Hanım da, uygun kız aramaya başlamıştı. Bugün de yine bir mektup geldi. Yine şiirler vardı.

    Peş peşe gelen mektuplar Salih’i rahatsız etmişti. Ders çalışırken de, kafası hep mektuplarla meşguldü. Okuduğunu anlamıyordu. Bu işe tezinden bir çare bulmalıydı. Annesi bu halini görünce:
    — Salih yine düşünüyorsun? İki satır bir şey yaz. Seni bir daha rahatsız etmesin!

    — Kolay kolay rahat bırakacağa benzemiyor.

    Salih, yeni gelen şiirli mektubu okuduktan sonra bir mektup yazmaya karar verdi. Ne yazıp da bu belayı başından savmalıydı? İyisin dese, peşini bırakmazdı. Kötüsün dese uygun olmazdı. Bu düşünceyle yazmaya başladı.

    “Sayın Sevim Hanım,
    İslâmiyet’in iyi bilinmediği bir çevrede, kültür emperyalizminin en etkili olduğu bir zamanda, ustaca körpe beyinlerin yıkandığı bir çağda, başta kavak yellerinin estiği bir yaş döneminde, Allahü teâlâya inanmanız ve inandığınızı imkân nispetinde yaşamaya çalışmanız takdire şayandır.

    Bugün hemen bütün romanlarda mutlu bir evlilik için âşık olmayı adeta şart koşuyorlar. Hâlbuki böyle etki altında kalarak evlenmek çok defa yuvanın yıkılmasına sebep olmaktadır. Peygamber efendimiz, (Aşırı sevgi, insanı kör ve sağır eder) buyuruyor.

    Atalarımız da, (Aşkın gözü kördür) derler. Bir gamzeye esir olanlar, evleneceği kimsenin meziyetini dikkate almadan, onunla evlenmek hatasına kurban olurlar. Tecrübeli bir zat, (Hayatta çok çılgınlıklar yaparım. Yapamayacağım tek şey, aşk için evlenmektir) diyor.

    Erkekle kadının birbirine olan sevgisine, aşk demek doğru değildir. Aşk yüce bir mefhumdur. Basit sevgilere aşk dememeli. Mecazî olarak sevenlere, âşık denmektedir. Böyle âşıklara, aşk hakkında ahlâk dersi verilmez. Fazilet dersini, böyle bir sevgiye düşenlerden öğrenmek gerekir.

    Şehvet, sultanları köle; sabır ise, köleleri sultan yapar. Yusuf aleyhisselam ile Züleyha validemizin durumunu düşünmek gerekir.

    Mutlu olmak için gülün yanında diken var diye üzülmemeli, dikenler içinde gül var diye sevinmelidir.

    Mutluluğun sırrı, sevilen şeyleri yapmakta değil, yapmaya mecbur olunan şeyleri sevmektedir.

    Sevgi belirtilince, seveni rezil eder. Gizlenince de, seveni perişan eder. Âşık olup, aşkını, iffetini, namusunu saklayıp ölenler şehit olur. Bu bakımdan, Allah rızası için sevmek ve bu sevgiyi saklamak büyük nimettir.

    Benim sizinle bir alakam yoktur. Boşuna bana mektup yazmayın! Sizin için dünya ve ahiret saadeti dilerim.”
    * * *
    Salih sabah fakülteye gelince, Ömer’le karşılaştı. Ömer:
    — N’aber birkaç gündür okula gelmiyorsun, dedi.

    — Evet, biraz rahatsızdım da...

    — Sıhhi bir rahatsızlık mı, yoksa fikrî bir rahatsızlık mı?

    — Fazla kurcalama! Annem, (Seni evlendirelim) diyor.

    — Sen ne dedin?

    — Gerekçesini öğrenince uygun gördüm.

    — Gerekçesi ne!

    — Uzun zamandan beri söylüyordu. Ben de okulu bitireyim de ondan sonra diyordum. Şimdi ikna oldum; ama uygun birini bulamıyoruz.

    — Bizim Erenköy’de var mıdır bilmiyorum. Anneme bir söyleyeyim!

    Ömer, Salih’i iki üç yıldır tanıyordu. Sapık yoldan dönmesine, daha doğrusu hidayetine sebep olduğu için ve gerçekten ideal bir genç olduğu için çok seviyordu. Salih’ten uzak kalmayı hiç istemiyordu; hatta Erenköy’den Fatih’e taşınmak bile istiyordu; ama Erenköy’deki ev kendilerinin olduğu için kirayla ev tutmak uygun olmuyordu. Salih’i görünce neşesi artıyor, kalbi rahatlıyordu. Kötü arkadaşın zararını bildiği için, Salih onun için bulunmaz bir nimetti. Bilmediği çok şeyleri öğreniyordu. Salih’ten ayrı kaldığı zaman kendisini bir hüzün kaplıyordu. Anne ve babasına, (Ders çalışacağız) diyerek ara sıra Salihlerin evinde kalıyordu. Salih’in ve annesinin intizamlı hayatına ve güzel ahlâklarına hayran oluyordu. Şimdi bir ümit ışığı parlamıştı. Kız kardeşi Ayşe’yle, Salih’in evlenmesi mümkündü. Ne yapıp da bunu gerçekleştirmeliydi? Annesini, babasını nasıl ikna edeceğini düşünerek eve geldi. Annesi, Ayşe’ye yemeği hazırlamasını söyledi. Ömer’i de içeriye çağırarak bir şeyler konuşmak istediğini söyledi.

    — Hayrola anne dedi, Ömer.

    — Hayır evlâdım. Komşumuz Şenol var ya...

    — Evet...

    — Öğleyin annesi bize geldi. Şenol için Ayşe’yi istedi.

    — Sen ne dedin?

    — Babası var, abisi var, dedim.

    — İyi demişsin anne. Şenol, kardeşime lâyık değildir. Ayşe’nin dengi olamaz. Fâsık birisi saliha bir kızın dengi olamaz. Şenol’u tanırız. Namaz kılmaz, kumar oynar. Hiç bir yönden uygun değildir. Bir daha gelirlerse, (Abisi kesinlikle istemiyor) de! İstersen daha küçük diye bahane bul! Ne dersen de, ümitlerini kessinler!

    — Zaten babana da söyledim. O da uygun bulmadı. Ayşe’ye hiç duyurmadık.

    — İyi etmişsin anne.

    — Bu akşam da Mürüvvet Hanım geleceğini söyledi. Artık şüphelenmeye başladım. Acaba o da oğlu için mi geliyor ki?

    — Anne ağzını hayra aç!

    — Hayır değil mi evlâdım? Mürüvvetin oğlundan iyisini mi bulacağız? Namazını kılar. Terbiyelidir.

    — Anne sen bilmezsin onu. Mürüvvet Hanımın oğlu Cengiz, Şenol’dan daha kötüdür. Şenol’un ne solculuğu var, ne Müslümanlığı. Hidayete kavuşması daha kolaydır; ama Cengiz, çok sapıktır. Böyle birisinin hakiki Müslüman olması çok zordur. Böyle birisiyle Ayşe’nin evlenmesi intihardır. Kardeşimin onunla evlenmesine asla razı olamam.

    — Oğlum zaten isteyen yok. Ben biraz şüphelendim de öyle söyledim. Şenol’a vermeyeceğiz, Cengiz’e vermeyeceğiz de kime vereceğiz? Kızımız evde mi kalacak?

    — Anne kızımız daha yeni on altı yaşına girdi. Aceleye ne lüzum var. İnşallah uygun birisini buluruz.

    — Ya baban peki derse ne diyeceksin?

    — Sakın babama duyurma! Şayet bu akşam onun için gelirlerse, ümit verici konuşma! Kimseye vermiyoruz. Kızımız daha küçük de! Bir şeyler de! Kov gitsin! Sen kovmazsan bana haber ver! Ben kovarım.

    Akşam yemeğinden sonra Ömer, bir arkadaşına gitti. Babası da kahveye gitti. Mürüvvet Hanım, küçük kızıyla geldi. Ayşe’yi istemeye gelmişlerdi. Ömer’in korktuğu başına gelmişti; ama annesi kuvvetli muhalefetini düşünerek, dünürcüleri eli boş çevirdi. Başkalarının da geldiğini ama vermediklerini, vermeyeceklerini kesin olarak bildirdi.

    Ömer, gece eve gelince annesine hemen sordu:
    — Anne ne oldu?

    — Evet, düşündüğümüz gibi Ayşe’yi istemeye gelmişler.

    — Hemen kovdun mu anne?

    — Kovmadım ya evlâdım. Ümit bırakmayacak şekilde cevap verdim.

    — İyi etmişsin anne.

    — Oğlum iyi ettik ama şimdi ne yapacağız? (Kız istenince at beslenince vermelidir) diye bir söz vardır. Kızın nasibi açılmıştı. Hayırlı işte acele etmek gerekir. Bir iki kişi istedikten sonra kızın nasibi kapanabilir.

    — Anne kızını isteyen uygun birisi var.

    — Kimmiş? Böyle birisi var da bugüne kadar niye söylemedin?

    — Sırası şimdi geldiği için söylemedim. Saliha teyzenin oğlu istiyor.

    — Sahi mi?

    — Anne Salih’i sen de iyi bilirsin. Bize gelir gider. İki yıldır arkadaşız. Ondan iyisine bugüne kadar rastlamadım. Salih bana hafiften çıtlatınca nasıl sevindim bir bilsen.

    — Daha önce niye söylemedin? Dünürcülere kızımızı verdiğimizi söylerdik.

    — Demek zamanı şimdiymiş anne... Şimdilik Ayşe’ye söyleme! Saliha teyze istemeye geldikten sonra söylersin. Babama da söyleme!
     
  9. BeReNN
    Uykumvar

    BeReNN Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    30 Nisan 2011
    Mesajlar:
    8.855
    Beğenileri:
    254
    Ödül Puanları:
    5.330
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Muhasebe
    Yer:
    Istanbul, Turkey
    Banka:
    289 ÇTL
    Örnek Kaynana-8
    Ömer, sabah olunca okula düşünceli şekilde gitti. Salih'e ne söyleyecekti. (Kız kardeşimle evlen) demek kolay değildi. Düşündü taşındı. Bir karara varamadı. Salih'le karşılaştı. Salih:
    — Ne oldu Ömer dedi.

    — Ne olacak iyilik.

    — Annene söyledin mi, uygun bir kız var mıymış?

    — Annemle konuştum. Uygun bir kız varmış; ama bizim Ayşe'yi fasık birisiyle sapık birisi istemiş. Kesinlikle vermeyin dedim. Annem, (Kızı isteyince vermek gerekir) diyerek diretince, Ayşe'yi Saliha teyzenin oğlunun istediğini söyledim. Nasıl suç işlemiş miyim?

    Salih utancından kızardı. Bir şey söyleyemedi. Ömer devam etti:
    — Kız kardeşim olduğu için söylemiyorum. Kızcağızı ne idiği bilinmeyen kimselere vermek istemiyorum. Eğer peki dersen beni çok memnun edersin. Annemle konuştum. Saliha teyze gelecek dedim. Anneni bu akşamdan tezi yok, hemen getirmen iyi olur.

    — Peki getireyim!

    Salih, erkenden eve geldi. Ömer'in söylediklerini anlattı. Annesi de uygun buldu. Buna rağmen istihare yapılmasını, çünkü istiharenin sünnet olduğunu söyledi. Salih de bugün gidilmesinin, yine de istihare yapılmasının iyi olacağını bildirdi. Akşam namazını kılıp çıktılar. Ömerlerin evine gelince uygun karşıladılar. Saliha Hanım, kadınlarla ayrı bir odaya çekildiler. Salih ve Ömer'le ayrı bir odada konuşmaya başladılar. Saliha Hanım, geliş sebebini anlattı. Ömer'in annesi olumlu cevap verdi.

    Saliha Hanım, yolumuz uzak diyerek izin istedi ve oğluyla birlikte evden çıktılar. Salihler gittikten biraz sonra da Ömer'in babası geldi. Ömer söylemeye hazırlanırken, annesi, Saliha Hanımın, Ayşe'yi istemeye geldiklerini söyledi. Ömer'in babası:
    — Ne cevap verdiniz?

    — Babası bilir dedik.

    — Gerçekten kızımız çok küçük; ama Salih gibi bir genç bir daha ele geçmez. Fırsatı değerlendirmek gerekir. Gerçi kızın çeyizi falan daha hazır değilse de, uygun birini bulunca kaçırmamak gerekir.

    Ömer, Salih'in eve gelmiş olacağını düşünerek, yarım saat kadar daha bekledikten sonra telefonla aradı.
    — Alo, kiminle görüşüyorum?

    Salih Ömer'in sesini anladı.
    — Ömer, biliyorsun, telefonda ilkönce kendini tanıtmak gerekir değil mi?

    — Biliyordum ama heyecandan unuttum.

    — Hayrola ne heyecanı?

    — Siz gittikten biraz sonra babam geldi. Annem sizin geldiğinizi söyledi. Babam hiç tereddüt etmeden peki dedi. Yarını bekleyemeden telefon ettim. Haydi, iyi geceler!

    — İyi geceler Ömer.

    Salih, hemen gusledip istihareye yattı.

    Komşu olduğu için Şenol'un annesi, Ayşelerin evine gelince, Ayşe'nin annesi, Ayşe'nin Ömer'in arkadaşıyla sözlendiğini, yakında nişanlarının olacağını haber verdi. Şenol'un annesi bu sözü duyunca sanki beyninden vurulmuşa döndü. Nasıl gelip gittiklerini sordu. Bir şeyler araştırdı. (Hayırlı olsun) diyerek gitti.

    Şenol'un annesi Kezban Hanım, Salihlerin evinin adresini öğrenip ta Fatih'e geldi. Salih'lerin evinin kapısını çaldı. Saliha Hanım çıktı. Kezban Hanım, Ayşelerin komşusu olduğunu ve hayırlı olsun demeye geldiğini söyledi. Saliha Hanım, içeri buyur etti. Kezban Hanım söze başladı:
    — Oğlunuzun çok iyi olduğunu duydum. Allah bağışlasın! Ayşe de komşumuzdur. Kendisi yok, Allahı var. Çok iyi kızdır. Siz de görmüşsünüzdür. Ancak zayıftı, veremlidir. Hasta olmasa hani hiç diyecek yoktur. Terbiyeli kızdır. Kaç doktora götürdülerse çaresini bulamadılar. Ben doğrusunu söyleyeyim de günah benden gitsin! Kararı vermek size düşer.

    Saliha Hanım, gerçekte de Ayşe'yi biraz zayıf görmüştü. Hastalıklı olması mümkündü. Ciddî bir hastalığı varsa, haydi annesi söylemez; ama Ömer niçin Salih'e söylemedi? Saliha Hanım, kadına yumuşak cevap verdi:
    — İlginize çok teşekkür ederim. Ta Erenköy‘den zahmet edip buralara kadar gelmişsiniz.

    — Kardeşim, insanlık gereği bu. Kim gelmez. Elin öksüz çocuğunun başını yakmak istemedim.

    — Bir de biz doktora götürürüz. Doktor iyi olmaz derse, vazgeçeriz.

    — Çok doktora götürdüler. Hiç birisi çaresini bulamadı. Fuzuli masraf etmenize ne gerek var? Götürülecek doktor olsaydı, hiç götürmezler miydi Ne güzel kızdı! Yazık oldu.Az kalsın bizim Şenol'un başını da yakmak istiyorlardı. Annesi geldi. Ağzımı aradı. Hiç razı olur muyum? Bile bile elin veremlisini alır mıyım biricik oğluma?

    Kezban Hanım, nereden duyduysa, Ömer'in kız kardeşini Salih'e teklif ettiğini duymuştu. Yahut tahmin etmişti. Derin derin soluyarak konuşmaya devam etti:
    — Hiç hastalıklı olmasa gül gibi kızını bize teklif eder mi? Çocukcağız daha on altı yaşına yeni girdi. Evde mi kaldı da koca aramaya başladı? Hastalıklı olmasa bu kadar acele eder mi? Bilmiyorum ya belki de size de kendisi teklif etmiştir. Yahut abisi vasıtasıyla dünür gelinmesini istetmiştir.

    Saliha Hanım, (Abisi vasıtasıyla istetmiştir) sözünü duyunca yüreği cız etti. Öyle ya, hastalıklı olmasa niye istetmeye gerek görecekti? Kadına şöyle cevap verdi:
    — Bize kendileri teklif etmedi. Kızı istemeye biz gittik.

    — Hemen he dediler, değil mi?

    — Yok, hemen razı olmadılar. Babası bilir dediler.

    — Bilemediniz mi canım? O da işin numarası. Şüphelenmeyiniz diye öyle demiştir. Ben onları hiç bilmez miyim? Kaç yıllık komşumdur.

    Saliha Hanımın içine bir kurt düşmüştü, ama kadına ne oluyordu? Ta oradan buraya niçin gelmişti? Ona teşekkür ederek uğurladı.

    Salih bir hafta boyunca hep güzel rüyalar görmüştü. Ayşe'yi beyaz gelinliğiyle yeşil bir taksiyle, yeşil bahçe içindeki yeşil bir eve getirmişti. Aynı rüyayı Ayşe de görmüştü. Yeşil ve beyaz görmek hayra alâmetti. Siyah ve kırmızı görmek şerre alâmetti. İstihare hayırla sonuçlanmıştı. Salih eve gelince, annesi, Kezban Hanımın konuşmalarını anlattı. Salih, hiç önem vermedi.
    — Anne, o kadın, oğlu Şenol için Ayşe'yi istemeye gelmiş. Ömerler de razı olmamış. İşte o zaman Ömer, bana, bir an önce kızın nişanlanmasını istedi. İki yıldır evlerine gidip geliyorum. Hasta olsa hiç duymaz mıyım? Biraz zayıf yapılı o kadar. Ömer'i iyi tanıyorum. En ufak bir kusuru olsa bana söylemez mi? O kadın oğluma vermediler diye kininden, garazından iftira etmiştir. Düşünmeye değmez. Ömer de zayıf yapılı değil mi?

    Saliha Hanım, biraz rahatlamıştı. Bu akşam oğlanla kızı sünnet üzere göstereceklerdi. Kendisi de iyice bakmayı düşünüyordu: Yine akşam namazından sonra gittiler. Kapının zilini çaldılar. Çıkan olmadı. Bir daha çaldılar yine ses yok. Hâlbuki haberli gelmişlerdi. Niye kapıyı açmıyorlardı? Saliha Hanımı bir tereddüt kaplamıştı. Salih:
    — Anne, dedi, dört rekât namaz kılıncaya kadar beklemek gerekir. O zaman bir daha çalarız. Çıkan olmazsa gideriz. Biraz bekledikten sonra kapı hafifçe aralandı. Hemen Salih, kendini tanıttı. Ömer, Salih'i misafir odasına aldı. Saliha Hanım da kadınların bulunduğu odaya gitti. Ömer, kapıyı açmaya geç kaldığı için özür beyan etti. Yatsı namazını cemaatle kıldıklarını söyledi. Onun için kapıyı açamadıklarını bildirdi.

    Annesi Salih'e kızı iyice anlatmıştı. Görmeye gerek yoktu. Zaten Salih de iki yıldır gelip gidiyor. Ayşe'nin çocukluğunu bile tanıyordu; ama sünneti ihmal etmemek için bir defa daha görmek gerekirdi. Ayşe kahve tepsisiyle içeri girdi. Heyecanlanıyor, elleri titriyordu. Halının ucuna ayağı takılarak kahveler döküldü. Ayşe iyice utandı. Kıpkırmızı kesildi. Hemen Ömer, kardeşini teselli etmeye çalıştı:
    — Ayşe böyle şeyler olur. Üzülecek bir şey yok. Yeniden yapıp getirirsin!

    Aslında ne Salih ne de Ömer kahveyi severdi. Âdet olduğu için kızla oğlanın birbirini görmeleri için bir vesile idi. Maksat hâsıl olmuştu.

    Gönül ne kahve ister, ne de kahvehane.
    Gönül dostu arzular, çay kahve bahane.

    Kahveler tekrar gelip içildi. Artık birbirlerini iyice görmüşlerdi. Bir an önce nişanın yapılmasını istiyorlardı. Saliha Hanım Ayşe'ye bu sefer daha iyi baktı. Bir hastalık geçirip geçirmediğini sordu. Önemli bir hastalık geçirmediğini söylediler. Haftaya nişan yapılmak üzere karara vardılar.
     
  10. BeReNN
    Uykumvar

    BeReNN Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    30 Nisan 2011
    Mesajlar:
    8.855
    Beğenileri:
    254
    Ödül Puanları:
    5.330
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Muhasebe
    Yer:
    Istanbul, Turkey
    Banka:
    289 ÇTL
    Örnek Kaynana-9
    Sevim, Salih’i bıraktıktan sonra, uygun birine kanca takmak istiyordu. Ömer’le ilgilenmişse de fazla bir yüz görmedi. Ömer, bir gün eve gittiğinde “Şair Sevim” dediği kızdan bir mektup geldiğini görmüştü. Mektup şöyleydi:

    “Sevgili Ömer,
    İlk defa böyle bir mektup yazdığım için çok heyecanlıyım. Ne yazacağımı bilmiyorum. Beni mazur gör! Ömrümde senin kadar uygun birini göremedim. Düşüncelerimi birkaç şiirle ifade ediyorum.

    Çok yüksekten uçarsın,
    Her yere nur saçarsın,
    Niye benden kaçarsın?
    İnsafına sığındım.

    Sular gibi akarsın,
    Ciğerimi yakarsın,
    Niçin dargın bakarsın?
    İnsafına sığındım.

    Göz yaşlarım çağlasın!
    Senin için ağlasın!
    Beni sana bağlasın!
    Mektup yazarsan eğer.

    Bülbüller güle gelir,
    Ördekler göle gelir,
    Şu kalbim dile gelir,
    Mektup yazarsan eğer.

    Yollarında gözüm vardır,
    Pek utangaç yüzüm vardır,
    Sana gizli sözüm vardır,
    Utancımdan yazamadım.

    Sana çoktan verdim karar,
    Söylenecek çok sözüm var,
    Yazsam belki eller duyar,
    Utancımdan yazamadım.”

    Ömer, mektubu ve şiirleri okuyunca hayret etti. Mektubu alıp ertesi günü Salih’e gösterdi. Salih, Sevim’den olduğunu öğrenince Ömer’e sordu:
    — Ne diyorsun Ömer? Hazır bir nimet... Kapına gelmiş.

    — Sevim’i bilmiyor musun, hiç uygun birisi değil. Çok kimseyle konuştuğunu görmedin mi?

    — Konuşur, n’olacak yani? Onlarla arkadaş olarak konuşuyor. Seninle de evlenmek için konuşuyor.

    — Zamane kızlarının hangisine güvenilir? Sevim’in, arkadaşlığın ötesinde konuştuğunu gördüm.

    — Kalbindeki niyetini nereden biliyorsun? Suizan etmen doğru mu? Baksana ilk defa mektup yazdığını söylüyor.

    — İlk olsun, son olsun, hiç hoşuma gitmiyor. Cevap olarak ne yazayım?

    — Mektuba gerek yok. Şu iki satırı yazabilirsin:

    Edep sende ar sende,
    Sayılmadık yâr sende.

    İkisi de gülüştüler. Salih dedi ki:
    — Gerçekten, mektuba hiç gerek yok. Okula gidince bir daha mektup yazmamasını söylersin. Alâkanın olmadığını iyice bilsin! Ümit bırakmayacak şekilde kesin konuş!

    Ömer, daha önce kararını verdiği için, mektubu okur okumaz yırttı. Ertesi sabah kesin şekilde gerekli cevabı verdi. Sevim bakalım artık hangi kapıları çalacaktı?

    Salih, evlenene kadar nikâhı yapıp yapmamayı düşünüyordu. Nikâh yapsa, Ayşe’nin babasının evinde yaptığı bazı hareketlerden sorumlu olurdu. Nikâh yapmasa evlilik öncesi görüşme mümkün olmazdı. Önce Belediye muamelelerini tamamlamaya çalışıyordu. Nişan işi de hazırdı. Nişan gecesinde mevlit okutulacak, pasta, limonata verilecek ve yüzük takılacaktı. Yarın gece okunacak mevlide komşu kadınlar ve tanıdıklar çağrıldı. Kadınlara okuduğu mevlit ve ilâhilerle haklı bir şöhrete kavuşan Ahu Hanımı da davet ettiler. Bu kadının okuduğu mevlide herkes hayran olur, dinleyenler âdeta vecde gelirdi. Nişan Ayşelerin evinde yapılacaktı. Erkeğe altın haram olduğu için Salih’e gümüş bir yüzük, Ayşe’ye de altın bir yüzük alındı. Ayşe yarınki gece için heyecanlanıyordu. Gece geç vakte kadar uyuyamadı. Sabah ezanı okunurken uyandı. Güzel bir rüya görmüştü. Peygamber efendimiz nişanlarının hayırlı olması için dua etmişti. Sevinçle kalkıp abdestini alarak namazını kıldı. Rüyayı anlatmanın uygun olmayacağını bildiği için, hiç kimseye anlatmadı.

    Davetli kadınlar gelmiş, mevlit okunmaya başlanmıştı. Ahu ablanın güzel sesi karşısında hiç kimseden çıt çıkmıyordu. Mevlitte zaten ses çıkmazdı. Kadınlar nerede olursa olsun, konuşmayınca duramazlardı; ama burada hiç sesleri çıkmıyordu.

    Gelini ilahilerle karşıladılar. Geline yüzük takıldı. Pastalar yendi. Limonatalar içildi. Tanıdık kadınlar birbirleriyle konuştular. Dedikodu yaptılar. Sonunda dağıldılar.

    Kaynana derdi Ayşe’yi uyutmuyordu. Ayşe bunları düşünürken odasının kapısı çalındı.
    — Kim o?

    — Ağabeyin Ömer.

    Ayşe kapıyı açtı.

    — Ayşe, daha uyumadın mı?

    — Uyuyamadım abi.

    — Sana bir müjde vermeye gelmiştim.

    — Hayırdır inşallah.

    — Salih’in annesi, Salih’e öyle öğütler vermiş ki, Salih sevincinden ağlamış. Bana anlattı. (Hanımınla iyi geçinmezsen, hakkımı helâl etmem) demiş. Çok şeyler söylemiş. Evde en ufak bir geçimsizlik istemediğini söylemiş. Gelinle iyi geçineceğe benzemektedir.

    Salih’in iyi bir insan olduğu, annesinin de ondan aşağı kalmadığını, Ömer iyice anlattı. Ayşe biraz rahatlamıştı. Abisi gittikten sonra uyumuş, güzel rüyalar görmüştü. Rüyalara pek inanmazdı; ama abdestli yatınca, sabaha karşı görülen rüyaların hayra alamet olduğunu biliyordu. Sabah vakti girmişti. Abisiyle babası camiye gitmişti. Hemen kalkıp abdestini alarak sabah namazını kıldı. Namazdan sonra evliliğinin hayırlı olması için dua etti. Gözlerinden yaşlar döküldü. İnce kalble yapılan duaların kabul olduğunu biliyordu. Ağlaması onu ferahlatmıştı. Sevinçle yerinden kalkarak çayın suyunu koydu. Sabah kahvaltısını hazırlamaya başladı. Annesi mutfağa girince:
    — Kızım, dedi, bugün sen misafirsin. Bırak da ben hazırlayayım!

    — İnsan annesinin misafiri mi olur? Şimdiden mi beni evden ayırmak istiyorsun?

    — Yok kızım. Hiç anne evladını evinden çıkmasına razı olur mu? Allahü teâlânın emri böyle. Sen hiç merak etme. Seni hiç yalnız bırakmam. İhtiyacın olursa getiririm.

    Beraberce sofrayı hazırladılar. Ayşe’nin iştahı kesilmişti sanki. Bir şey yiyemiyordu. Sofradakiler fark ettilerse de karışmadılar. Birkaç saat sonra gidecekti. Herkeste bir üzüntü hali vardı.
     
Benzer Konular:
Yüklüyor...

Sayfayı Paylaş