1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Osmalıda İsyanlar (tüm isyanlar özet)

Konusu 'Osmanlı Tarihi' forumundadır ve Suskun tarafından 15 Ocak 2012 başlatılmıştır.

  1. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    Osmalıda İsyanlar
    1830 Yezidi İsyanı
    1914 Zeytun İsyanı
    31 Mart Olayı
    Arabi Paşa Ayaklanması
    Atçalı Kel Mehmet Efe
    Babanzade Abdurrahman Paşa İsyanı
    Babanzade Ahmet Paşa İsyanı
    Babıali Baskını
    Celali isyanları
    Düzmece Mustafa
    Ester Kira
    Haçin Olayı
    Kabakçı Mustafa İsyanı
    Kara Yorgi
    Miloş Obrenoviç
    Mir Muhammed Soran İsyanı
    Mora isyanı
    Patrona Halil İsyanı
    Sırp İsyanları
    Tepedelenli Ali Paşa
    Çakırcalı Mehmet Efe
    İzmiroğlu Cüneyd Bey
    Celali İsyanları
    1830 Yezidi İsyanı
    1830 Yezidi İsyanı, Hakkari, Revanduz ve bugün Irak'ta bulunan Sincar Dağı bölgesinde, Yezidilerin yapılmak istenen bazı idari düzenlemeleri kabul etmemeleri üzerine çıkardıkları isyandır. 3 yıl kadar sürmüştür.
    [​IMG]
    1914 Zeytun İsyanı
    Zeytun Ermenileri tarafından Zeytun Fedai Alayı kurularak, 30 Ağustos 1914 tarihinde çıkan isyan.

    Osman hakimiyetini kabul etmeyen örgüt I. Dünya Savaşı'nı fırsat bilerek 30 Ağustos 1914 tarihinde fiilen isyana başladı. Takip neticesinde 60 kadar silahlı Ermeni yakalanmış ve bir süre sükunet sağlanmışsa da Aralık (1914) ayında, Zeytunlu Ermeniler tekrar mülkiye memurlarına ve jandarmalara saldırmaya başlamışlardı . Bu arada Maraş kışlasına getirilen Ermeni erler de silahlarıyla kaçarak, çeteler kurdular. Çevreye özellikle askere, jandarmaya hücumlara başladılar. Terhis edilmiş olan yüz kadar askerî soydular, öldürdüler.

    Zeytun'da öteden beri var olan Zeytun Hınçak Komitesi faal bir şekilde çalışmalarını sürdürmekteydi. Bu komite mensupları Zeytun Ermenilerine "İngilizlerin İskenderun'a çıkacaklarını, Adana ve Maraş alınıncaya kadar isyanlarla seferberliği uğraştırarak, İngilizlerin hareketlerine destek olunmasını" tavsiye etmişlerdi . Bütün bu olanlar yetmezmiş gibi, bu komite başkanı Çakıroğlu Panos'un evinde hükûmet dairelerini ansızın basarak elde edilen martinlerle, cephaneleri ele geçirmek, kaymakam ve devlet memurlarının ailelerini öldürmek, telgraf tellerini kesmek maksadıyla müzakereye giriştiler. Tedbir ve tertipler zamanlandı. Tertiplerin ayrı ayrı evlerde toplanmaları kararlaştırıldı. Fakat ilk hücum için verilecek işaretin zamanında verilmemesinden, bu olay tam anlamıyla gerçekleşemedi .

    Zeytun Ermenileri, İngiltere ve Fransa hükûmetleri tarafından yapılan propaganda sonucunda ihtilal örgütü görevini üstlenen Zeytun Hınçak Komitesi Şubat (1915) ayı içerisinde faaliyetini yoğunlaştırdı. Bunlar hükûmet mensuplarına karşı silaha sarılarak, hükûmet binasını kuşattılar. Bu olaylara karşı Osmanlı Hükûmeti'ne düşen görev, ihtilali bastırmak ve genel güvenliği temine çalışmaktan ibaretti . Bu olayları bastırmak amacıyla 27 Şubat günü Zeytun'a gelen Maraş mutasarrıfı ile gece kasabada devriye gezen jandarmalar taciz edilmişti edilmişti .

    Esasen önemli sayıda silah altına alınıp, komitenin gizli talimatı ile kıtalardan kaçan bir çok silahlı Ermeni askerleriyle birlik olan köylü Ermeniler, beraberce hareket ederek Zeytun'daki hükûmete ait olan silah depolarını basarak, silah ve cephaneye el koymuşlardı. Bundan sonra kışlaya saldıran Ermeniler isyanın genişletilmesini kararlaştırarak, hükûmet konağına taarruz edip, iki asker ve bir jandarmayı şehit etmişlerdi. Hükûmet memurları ile de ailelerini tehdit ederek, onlardan tutuklu olan Ermenileri serbest bırakmalarını istemişlerdi . Devam eden bu olaylara daha fazla kan dökülmeden son vermek amacıyla hıristiyanlardan oluşan bir nasihat heyeti gönderilmişse de, bu heyet de direnişi tavsiye edince, bir sonuç alınamamıştı .

    Bu tür yollarla da çare bulunamayınca, bölgeye Maraş Jandarma Bölük Komutanı Süleyman Efendi komutasında askerî birlik gönderilmiştir. 25 Mart 1915 günü sabahtan akşama kadar süren çarpışma sonucunda Ermeniler Süleyman Efendi dahil, askerlerden 8 kişiyi şehit edip, 26 kişiyi de yaralamışlardı . Bunun üzerine mutasarrıf Mümtaz Bey, olayların üstüne daha ciddi bir şekilde gitmişti. Bundan sonra da dağlık bölgelere sığınan Zeytun Ermenileri eylemlerini Türk köylerine saldırarak ve yol keserek sürdürmüşlerdi. Zeytunluların bu isyan hareketi tehcir kararının tatbikine kadar sürmüş, bölgede sığınabilecekleri yer kalmayınca, yakalanamamış olan eşkiya da bölgeden uzaklaşmış ve sükunet sağlanmıştır .

    Eşkiyanın takip ve tenkilleri ve silah toplamak için sevkedilen askerin icraatı sonucu olarak Zeytun'da otuz mavzer (Türk ordusunun resmi silahı), muaddel martin, bir martin Hanri, 69 yapma martin ve gra, 612 çeşitli tüfek, 21 çifte, 12 mavzer tabanca ile çeşitli cins adi tabanca, bombalar, yetmiş kadar nakil hayvanı, Ermeni piskoposunun da içinde bulunduğu 61 eşkiya ve bunlara ait evrak, komite mühürleri elde edilmiştir.

    [​IMG]
    31 Mart İsyanı (yada; Vakası, yada; Ayaklanması)
    II. Meşrutiyet'in ilanından sonra İstanbul'da yönetime karşı girişilen büyük bir ayaklanma. Rumi takvimle 31 Mart 1325'te ( 13 Nisan 1909) çıktığı için bu adla anılmıştır.

    Meşrutiyetçi hareketin en güçlü kanadı olan İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin iktidarı tam olarak ele geçiremeyerek dolaylı bir denetim kurması, politik istikrarsızlığa yol açmış, halk arasında da yaygın çalkantılar doğurmuştu. Bu koşullar bütün muhalefet gruplarının kısa sürede İttihat ve Terakki'ye karşı birleşmelerine zemin hazırladı. Politik istikrarsızlık ve çatışmalar, İttihat ve Terakki'ye muhalefet eden tanınmış gazetecilerin öldürülmesiyle daha da şiddetlendi.

    Derviş Vahdeti'nin yayımladığı ve yer yer Prens Sabaheddin'in ademimerkeziyetçi görüşlerine de yer veren Volkan Gazetesi, İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti'nin yayın organı durumuna geldikten sonra özellikle din adamları ve İttihat ve Terakki'nin uygulamalarından zarar gören alaylı subaylar üzerinde etkili oldu.

    12 Nisan'ı 13 Nisan'a bağlayan gece, Taksim Kışlası'ndaki Avcı Taburu'na bağlı askerler subaylarına karşı ayaklanarak kendilerine önderlik eden din adamlarının peşinde Heyet-i Mebusan'ın önünde toplandılar ve ülkenin şeriata göre yönetilmesini istediler. Hüseyin Hilmi Paşa hükümeti ayaklanmacılarla uzlaşma yolunu seçti ve hükümet üyeleri tek tek istifa etti.

    Adliye Nâziri Nazım Paşa İttihatçı Ahmet Rıza Bey sanılarak isyancılar tarafından linç edildi. Aynı şekilde mebus Emir Şekib Arslan Bey de gazeteci Hüseyin Cahid sanılıp öldürüldü. Tahsilsiz ve alaylı olan askerlere halk arasından cahil ayak takımından hamallar ve bazı dindar kimseler de "din elden gidiyor" propagadalarının etkisiyle katılmıştı.

    Ayaklanma Heyet-i Mebusan üzerinde de etkili oldu. O gün İttihat ve Terakki üyesi mebuslar, can güvenlikleri olmadığı için meclise gitmediler. Bazıları İstanbul'dan uzaklaşırken, bazıları da kent içinde gizlendi. Bu arada ayaklanmacılar İttihatçı subaylarla mebusları buldukları yerde öldürüyorlardı. Hükümetin ve meclisin etkisiz kalmasıyla, II. Abdülhamid yeniden duruma egemen oldu. Ayaklanmayı başlatan muhalefet ise, herhangi bir programdan yoksun olduğundan önderliği elde edemedi.

    [​IMG]
    Aralarında Mustafa Kemal Atatürk'ün de bulunduğu Harekat Ordusu mensubu yüksek rütbeli askerler

    İstanbul'da denetimi elinden kaçıran İttihat ve Terakki asıl güç merkezi olan Selanik'teki 3. Ordu'yu harekete geçirdi. Böylece ayaklanmayı bastırmak üzere Hüseyin Hüsnü Paşa komutasında ve Redif Fırkası'nın Kurmay Başkanlığını Mustafa Kemal Atatürk'ün yaptığı Hareket Ordusu kuruldu. Ayaklanmacılar 23 Nisan'ı 24 Nisan'a bağlayan gece İstanbul'a girmeye başlayan Hareket Ordusu'na başarısız bir direniş çabasından sonra teslim oldular. Heyet-i Mebusan ve Heyet-i Ayan da bir gece önce Yeşilköy'de toplanarak Hareket Ordusu'nun girişiminin meşruluğunu onaylamışlardı.


    Ayaklanmanın bastırılmasından sonra sıkıyönetim ilan edildi ve ayaklanmacıların önderleri Divan-ı Harp'te yargılanarak ölüm cezasına çarptırıldılar. Muhalefet hareketi önemli kayıplara uğradı. Ama en önemli gelişme, Meclis-i Umumi Milli adı altında birlikte toplanan Heyet-i Mebusan ve Heyet-i Ayan'ın 27 Nisan'da II. Abdülhamid'in tahttan indirilmesini, yerine V. Mehmet Reşat'ın geçirilmesini kararlaştırmasıydı.Ayrıca II. Abdülhamid'in İstanbul'da kalması da sakıncalı bulunarak Selanik'te oturması uygun görüldü. Divanıharp II. Abdülhamid'i yargılamak istediyse de, yeni kurulan Hüseyin Hilmi Paşa hükümeti bunu kabul etmedi.

    1912'ye kadar Selanik'te ikamet eden Abdülhamit daha sonra Beylerbeyi Sarayı'na getirilecek ve 1918'deki ölümüne kadar burada hayatını sürdürecekti. Manastır Askeri İdadisi Makedonya'nın Manastır şehrinde bulunmaktadır ve günümüzde müze olarak kullanılmaktadır. Burada eğitim görenlerden biride Mustafa Kemal'dir(1896-1898). Binanin ikinci katında Mustafa Kemal için ayrılmış bir bölüm vardır. Aynı zamanda İttihat ve Terakki’nin önde gelen isimlerinden Resneli Niyazi Bey de burada okumuştur.

    [​IMG]
    Arabi Paşa Ayaklanması
    Mısır'da sömürgeleşmeye karşı Arabi Paşa önderliğinde 1882 yılında çıkan ayaklanmadır. Slogan olarak "Mısır Mısırlılarındır" kullanılmıştır.

    Hazırlayan Ortam

    19. yüzyılda Osmanlı Devleti içinde hemen hemen özerk bir duruma sahip olan Mısır, 1860'ları izlayarak gelişmeye başlamış ve içinde bulunduğu imparatorluktan daha zengin duruma gelmişti. Mısır'da yönetim ve adalet sistemi yenileştirilmiş, 1869'da Süveyş Kanalı açılmış, Kızıldeniz'de deniz ticareti gelişmiş, demiryolları yapılmaya başlanmış ve pamuk ihracatı artmıştı. Mısır, dünya ekonomisi içine girmişti. Mısır'da bu gelişmelerin sonucu olarak kabul edilebilecek olan Batı karşıtı ulusçu hareket 1882 yılında Arabi Paşa'nın yükselişiyle başladı. 1869 yılında Süveyş Kanalı'nın açılıp, Kanal Şirketi'nin kurulmasıyla sömürgeci devletlerin bu ülkedeki faaliyetleri yoğunlaştı. Mısır, savaşa dahi gerek duyulmadan yarı sömürge haline gelme tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Dış güçlere karşı mücadele etmekte olan Ulusal Liberal Parti bu sömürgeleşmeye karşı çıktı. Mısır Hidivi İsmail Paşa'nın modernleşme yönündeki faaliyetlerinden hoşlanmayan İngiltere ve Fransa'nın baskısıyla Osmanlı Padişahı II. Abdülhamit, İsmail Paşa'yı görevinden aldı ve yerine İngiltere ve Fransa yandaşı Tevfik Paşa'yı getirdi. Bu durum Arap milliyetçilerinin, Ulusal Liberal Parti'nin önde gelenlerinden Arabi Paşa'nın liderliğinde ayaklanmaları sonucunu vermiştir.

    Arabi Paşa'nın Destekçileri

    Birbirinden farklı dört unsur Arabi Paşa'nın çevresinde toplanmıştır:
    Batı örneği anayasa ve bunun yol açacağına inandıkları canlanmayı bekleyen küçük liberal reformcular.
    Hristiyanlığın yayılmasından ve yönetici sınıfının dini ihmalciliğinden tedirgin olan tutucu Müslümanlar.
    Ülkeden yabancıları atmak bahanesiyle eski ekonomik ayrıcalıklarını korumak için mücadele eden hoşnutsuz toprak sahipleri.

    Batılı güçler tarafından uygulanan "askerlik örgütünü asker sayısını azaltarak yeniden düzenleme" politikası altında ezilen albaylar. Aynı amaçta birleşmiş görünselerde bu birbirlerinden çıkarları temelde çok farklı olan grupların varlığı Mısır politikasını Nasır dönemine kadar sürekli etkileyecektir.

    Ayaklanma

    Milliyetçileri susturmak amacıyla Arabi Paşa bir ara savunma müsteşarlığına ve sonra bakanlığa kadar yükseltilmişse de özellikle İskenderiye kentindeki gerginlik yabancılara karşı gösteriler ayaklanmaya dönüşmüştür. çıkmasına neden olmuştur.

    Sonuçlar

    Bu ayaklanma İngilizlerce Mısır'ı işgal için bir bahane olarak kullanılmıştır. Bu ayaklanmayı takiben İskenderiye topa tutulmuş ve 1882 yılında Mısır'ın tümü İngiliz birlikleri tarafından işgal edilmiştir. Mısır yarı-sömürge durumuna düşmüştür. İngiltere bu rejimi 1914 yılına kadar sürdürmüş ve Osmanlı Devleti Birici Dünya Savaşı'na Almanya'nın yanında girince İngiltere bu devleti koruyuculuğu altına almıştır.
     
  2. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    Atçalı Kel Mehmet Efe
    Atça kasabasında (Sultanhisar, Aydın) Atçalı Kel Mehmet Efe heykeli Atçalı Kel Mehmet Efe, (kısaca Atçalı Kel Memet de denmektedir) Aydın 'ın Atça kasabasında fakir bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş, ve genç yaşında dağa çıkarak zeybek olmuş, daha sonra da 1829- 1830 Aydın İhtilali olarak anılan harekete önderlik etmiştir. (ihtilal teriminin Osmanlı tarihlerinde yerel düzende ayaklanan, mevcut idarecileri kaçıran veya karışıklığa meydan verenler için kullanıldığını burada belirtmek gerekir.)

    Aydın ile Nazilli arasındaki Atça kasabasında bugün Atçalı'nın anısına bir "Atçalı Kel Memet" heykeli bulunmaktadır. Heykelin kaidesinde, su elin, çeşme elin, tekne Atçalı Kel'in yazmaktadır.


    Aydın İsyanı

    1829'da Kuyucak'ta başlayan Kel Memet'in önderliğindeki Aydın ayaklanması bir halk ihtilali özelliklerini taşır görünmektedir. Osmanlı İmparatorluğu'nun girdiği savaşların vergi yükünden bunalan halka bu vergiyi kaldırdığını ilan etmiş, mültezimlerin, voyvodaların ve zabitlerin halktan keyfi olarak topladıkları vergileri kaldırmıştır. Bunlarla da yetinmeyerek, ' vali-i vilayet, hademe-i devlet, Atçalı Kel Memet ' şeklinde imzaladığı fermanlarda hükümetten serbest ticaret ve tarımın korunmasını, kanunların değiştirilmesini, daha eşit kanunlar yapılmasını ve askerliğin yeni esaslara bağlanmasını istemiştir. Aydınlıların yanısıra, Kütahya, Manisa, Burdur ve Denizli 'nin bazı kazaları, onun ileri sürdüğü fikirleri sevinçle karşılamış, ona kapılarını açmış ve kendilerine efendi yapmışlardır. İlk ayaklanmasında Aydın mütesellimi ve yanındaki adamlarıyla girdiği çatışmalar hariç, diğer kasabalarının hiç birisinde ona karşı silah atılmamıştır. Aksine, adamlarıyla birlikte bu kasabalara birer kurtarıcı gibi girmiştir. İdaresi altında bulunan yerlerde halkının malına, canına ve ırzına saygı gösterdi. Seyahat hürriyetine engel olmamıştır. Zulmü ve adaletsizliği ortadan kaldırmak, yeni bir düzen kurmak için çalışmıştır. Savunduğu fikirlerin II. Mahmut 'un reformları ve sonrasındaki Tanzimat ilanı ile paralellikler arzettiği ileri sürülebilir. Öte yandan, Aydın İhtilali döneminin, Osmanlı İmparatorluğu'nun pek çok bölgesinde bir önder etrafında toplanarak yerel idareleşmeye (veya derebeylik kurmaya) yönelen hareketlerle eşzamanlı olduğu unutulmamalıdır. Boyut ve tarzları farklılıklar göstermekle birlikte, Manisa'da Karaosmanoğulları, Çukurova 'da Ramazanoğulları, Yanya 'da Tepedelenli Ali Paşa, Tuna boyunda Pazvantoğlu, hatta Mısır 'da Kavalalı Mehmet Ali Paşa isyanları aynı dönemin hadiseleridir. Osmanlı Devleti, uğradığı kayıplara rağmen, bunların hepsini aşmıştır.

    Atçalı Kel Mehmet Hakkında ki Film ve Tiyatro Eserleri

    Atçalı Kel Mehmet'in kişiliği ve hayatı, senaryosunu İlhan Engin ve Murat Sertoğlu'nun yazdığı, Asaf Tengiz yönetmenliğinde 1964 yapımı bir filmde çekilmiştir. Bu filmde Fikret Hakan, Tijen Par, Hayati Hamzaoğlu, Erol Taş ve Hüseyin Baradan gibi zamanın ünlü oyuncuları oynamıştır. Atçalı Kel Mehmet'in hayatı Orhan Asena tarafından tiyatroya aktarılmıştır. Orhan Asena bu tiyatro eseriyle TRT'den 1970 yılında başarı ödülünü almıştır.

    Atçalı Kel Mehmet Hakkında Çıkan Kitaplar

    Murat Sertoğlu - Atçalı Kel Mehmet
    Ali Haydar Avcı - Atçalı Kel Mehmet İsyanı: Aydın İhtilali (1829-1830)

    Türkü ve Hikayeler

    Atçalı Kel Memet Türküsü
    Aydın dağlarında gezerim gayri
    Yazıldı fermanım okundu gayri
    Aldım martinimi çıktım dağlara
    Dünya bir olsa tutulmam gayri

    Atçalı Mehmet'im bilsinler beni
    Yoksulun yanında görsünler beni
    Koyarım bu yola bu tatlı canımı
    Dünya bir olsa tutulmam gayri

    Oniki yaşımda binerdim taya
    Minnet etmezdim paşaya beye
    Bizi yaman bildirmişler devlete
    Dünya bir olsa tutulmam gayri

    ***


    Dururken önce erazil yürüdü
    Ol vakit dağları duman bürüdü
    Kahpe beyler, atçalı kel yürüdü
    Şol beylerde yüz yalanı seyrettim

    Devirdiler vekil-harcın dizini
    Bitirdiler zaptiyenin işini
    Üç beş canın da deldiler başını
    Ilgıt ılgıt akan kanı seyrettim

    Hikaye

    Çocukluğunda çok ürkek olduğu anlatılan bu efe, bir gün köy kahvesinde otururken, ahalinin ve kendisinin devlet tarafından sömürüldügünü ve yok yere acı çektirildigini düşünüp buna bir çare araken, üç iri köpeğe karşı cılız bir köpeğin kapışmasına şahit olur. Hasımlarınca bir hayli yıpratılan küçük köpek, can havliyle kaçarken bir çıkmaz sokağa girer. Kaçacak yeri yoktur. Direncinin son noktalarında olmasına rağmen sırtını duvara vererek bu üç köpeğe çılgıncasına saldırır ve onları kaçırmayı başarır. Atçalı da bundan ibret alır.
     
  3. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    Babanzade Abdurrahman Paşa İsyanı
    Babanzade Abdurrahman Paşa İsyanı, bugün Irak'ta bulunan Süleymaniye şehrinin valisi olan " Baban aşiretinden" Babanzade İbrahim Paşa'nın 1806'daki ölümünden sonra, Osmanlı Devleti'nin aynı aşiretten Babanzade Halit Paşa'yı vali tayin etmesi üzerine, İbrahim Paşa'nın yeğeni Babanzade Abdurrahman Paşa'nın hakkının yendiğini ileri sürerek Osmanlı yönetimine karşı isyan başlatması hadisesidir. İsyan Osmanlı Devleti'ni hayli ugraştırmış, ve ayaklanma 1808 yılında bastırılmıştır.
    [​IMG]
    Babanzade Ahmet Paşa İsyanı
    Babanzade Ahmet Paşa İsyanı, 1812'de, Babanzadelerin ilk isyanından 6 yıl sonra, Babanzade Ahmet Paşa'nın amcası Babanzade Abdurrahman Paşa'nın intikamını almak için çıkardığı isyandır. Kısa zamanda bastırılmıştır.
    [​IMG]
    Babıali Baskını

    İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından 23 Ocak 1913 günü düzenlenen hükümet darbesi.

    Arnavutluk'ta çıkan isyan bastırılırken İttihatçılara muhalif Halaskar Zabitan grubu dağa çıktı. Bu kesimin İstanbul'daki yandaşları hükümete verdikleri muhtırada meclisin dağılmasını,Kıbrıslı Mehmet Kamil Paşa başkanlığında yeni bir hükümet kurulmasını istediler. İttihatçılar boyun eğdi.Gazi Ahmet Muhtar Paşa başkanlığında yeni bir kabine kuruldu (22 Temmuz1912); ancak güvenoyu alamadı. Sadrazamın isteği üzerine padişah meclisi fesh etti.O sırada Balkan Savaşı başlamıştı (8 Ekim 1912).Siyasi istikrarsızlığın hüküm sürdüğü bir dönemde ordu savaşa hazır değildi.Rumeli'nin büyük bir kesimi Osmanlı Devleti'nin elinden çıktı. Alınan yenilgiler

    Gazi Ahmet Muhtar Paşa'yı istifaya zorladı. Bunun üzerine Kıbrıslı Mehmet Kamil Paşa kabinesi kuruldu (29 Ekim 1912).Bulgar ordusuTrakya'da ilerleyerek,Çatalca önlerine vardı. Osmanlı ordusunda şiddetli bir kolera salgının başlaması ve Rumeli'den kaçan binlerce göçmenin İstanbul sokaklarında sersefil bir duruma düşmesi, her gün açlıktan ve hastalıktan birçok insanın ölmesine neden oluyordu.Osmanlı hükümeti Balkan devletleriyle Londra'da masaya oturdu. 1878'de imzalanan Berlin Antlaşması'nın 23. maddesini öne süren büyük devletler, bir Osmanlı eyaleti olan Bulgaristan'ın işlerine açıktan açığa karışmayı hak görüyorlardı. Büyük devletler Babıali'ye bir nota vererek Edirne'nin Bulgaristan'a ve Ege adalarının kendilerine bırakılmasını istediler.
    Dolmabahçe Sarayı'nda toplanan ve ileri gelen devlet adamlarının katıldığı Şura-yı Umumi durumu görüştü. Balkan Savaşı'nın ilk evresinde alınan yenilgiler ertesi Kamil Paşa hükümeti Londra Konferansı'nda önerilen Midye-Enez sınırını kabule yanaşıyordu. Osmanlı ordusunun Lüleburgaz ve Kırklareli'nde de yenilişi hükümeti büsbütün çıkmaza sokmuştu.Bu sırada İttihatçılar iktidarı tekrar ele geçirmek için harekete geçtiler. Balkan Savaşı'ndaki yenilgileri ve Edirne'nin Bulgaristan'a terk edilişini fırsat bilerek hükümete karşı darbe planladılar. Baskın cemiyet merkezinde hazırlandı.Enver Paşa,Talat Paşa, Filibeli Hilmi, Sapancalı Hakkı,
    Mithat Şükrü Bleda, Yakub Cemil, Mustafa Necip, Kara Kemal, İzmitli Mümtaz, Silahçı Tahsin, Samuel Israel ve Ömer Naci baskını düzenleyen önde gelen kişilerdi.23 Ocak 1913 günü Enver Paşa ve İttihatçı fedailerden Yakub Cemil'in başı çektiği grup, cemiyetin Nuruosmaniye'deki merkezinden ata binerek Babıali'ye yöneldi. Bu arada Talat Paşa da bir grup ittihatçıyla Babıali'ye gitmişti. Ayrıca Babıali binası civarındaki önemli noktalara altmış kadar İttihatçı yerleştirilmişti. Yol boyunca toplanan halkın da katılımyla ellerinde bayraklarla tekbir getiren kalabalık Babıali'ye vardı. Kabine toplantı halindeyken Enver Paşa ve yanındakiler Babıali'ye girdiler. Sadaret (Başbakanlık) yaveri Ohrili Nafiz Bey müdahale etmek istediyse de öldürüldü. Harbiye nazırının yaveri Kıbrıslızade Tevfik Bey de vuruldu. Bu arada Tevfik Bey'in tabancasından çıkan kurşunla ittihatçılardan Mustafa Necip öldü. Vurulanlar arasında kapıyı bekleyen polis komiseri Celal Bey'de vardı. Harbiye Nazırı Müşir Nazım Paşa gürültü üzerine kabine toplantısından balkona çıkıp baskıncılara karşı direnip ne oluyor demeye kalmadan Yakub Cemil tarafından alnından vuruldu. Silah sesleri üzerine kabine üyeleri dağılmıştı.Enver Paşa Sadrazam Kıbrıslı Mehmet Kamil Paşa'nın makamına girerek sert bir ifadeyle milletin kendisini istemediğini ve istifa etmesini bildirdi. Kamil Paşa asker tarafından gelen teklif üzerine isitifaya mecbur kaldığını padişaha hitaben yazdı. İttihatçılar buna ahali sözcüğünü de ilave ettirdiler. Böylece istifa gerekçesi ahali ve asker tarafından gelen teklife dönüştü. Bu sırada İttihatçilarin ünlü hatiplerinden Ömer Naci ve Ömer Seyfettin Babıali önünde toplanan kalabalığı çoşturuyor.Yaşasın Millet!.. Yaşasın İttihat ve Terakki! diye bağırtıyordu.

    Kısa sürede İstanbul İttihatçıların denetimine geçti. Padişah V. Mehmet (Reşad) İttihatçıların isteği üzerine Mahmut Şevket Paşa'yı kabineyi kurmakla görevlendirdi. Böylece iktidar tekrar ittihatçılara geçti. Aynı gece Cemal Paşa İstanbul muhafızlığını, Azmi Bey polis müdürlüğünü ve Halil Kut merkez kumandanlığını ele geçirdiler. Talat Paşa dahiliye nazırı vekili unvanını kullanarak vilayetlere çektiği telgrafta Kamil Paşa hükümetinin, Edirne vilayetini tamamen ve Ege adalarını kısmen düşmana bıraktığını ve bu kararını sorumsuz bir meclise tasdik ettirdiğini kaydediyor ve bu nedenle milli galeyan sonucu devrildiğini bildiriyordu.

    Kurulan yeni hükümet Ali Kemal ve Rıza Nur gibi muhalifleri tutukladı. Sadrazam Kıbrıslı Mehmet Kamil Paşa, Şeyhülislam Cemaleddin Efendi, Maliye Nazırı Abdurrahman Bey ve Dahiliye Nazırı Reşid Bey ülke dışına çıkarıldılar.Savaşa girmek ve savaşı beceriksizce yönetmek gerekçesiyle Gazi Ahmet Muhtar Paşa ve Kıbrıslı Mehmet Kamil Paşa kabineleri aleyhine soruşturma açıldı.

    Darbe cephede pek değişikliğe neden olmadı. 30 Mayıs 1913 günlü Londra Antlaşması'yla Edirne Bulgaristan'a geçti.Ağır barış koşulları kabul edildi.

    Babıali Baskını İttihatçıların muhalefeti sindirerek ülkeyi fiilen tek parti yönetimine sokmalarına neden olan olaydır. Kaba kuvvet kullanarak iktidarı ele geçirme yöntemlerinin tarihteki kalıcı bir örneğidir.
     
  4. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    Celali İsyanları
    Yavuz Sultan Selim döneminde binlerce taraftarı ile ayaklanan Yozgatlı Celal,Osmanlı Devleti için büyük problem olmuştu. Bu isyanlar bastırıldı ise deAnadolu'da meydana gelen iç isyanlar ve karışıklıklara yine Celali İsyanları denildi. Sultan Birinci Ahmed döneminde Celali İsyanları tekrar patlak verdi.
    Bunların en önemlileri;

    Tavil Ahmed
    Canbolatoğlu
    Kalenderoğlu
    Deli Hasan ayaklanmalarıdır.

    Bu sırada Sadrazam olan Kuyucu Murad Paşa son derece sert bir askerdi. Acıma nedir bilmezdi. Bunları bastırmak için çok şiddet gösteriyor, hatta şuçlu ile suçsuz ayırımı yapmadan "ibret osun" diye masumları da öldürtüyordu. Öldürttüklerini açtığı kuyulara attırmak gibi bir alışkanlığı olduğundan kendisine "Kuyucu" lakabı takıldığı söylenir. Kuyucu Murad Paşa'nın ısrarlı ve sert politikaları sonunda Celali İsyanları zor da olsa bastırıldı.

    İsyanlar
    Celali İsyanları,16. ve 17. yüzyıllarda,Osmanlı yönetimindeki Anadolu'da toplumsal ve ekonomik yapının bozulmasından kaynaklanan ayaklanmaların tümüne verilen addır. Bu ayaklanmaların adı, bu kapsamdaki ayaklanmaların ilkinin önderi olan Şeyh Celal’den gelir. Bozoklu ( Yozgat) olan Şeyh Celal, Mehdi olduğu iddiasıyla 1519'da Osmanlı yönetimine başkaldırdı. Tokat yöresinde başlayan Şeyh Celal ayaklanması,Alevi Türkmenler ve göçebe yaşayan diğer boylar arasında destek buldu ve devletin ağır vergi yükü altında ezilen binlerce çiftçinin de katılmasıyla hızla yayıldı. Ayaklanma aynı yıl kanlı bir biçimde bastırıldı.

    Celali isyanlarının nedenleri


    16. yüzyıl ortalarında Osmanlı Devleti'nde ekonomik ve toplumsal bunalım baş gösterdi.Anadolu ve Akdeniz üzerinden geçen uluslararası ticaret yollarının keşifler sonucunda yön değiştirmesi de bunda etkili oldu.Osmanlı Devleti, bu ticaret yollarının kendi topraklarından geçtiği dönemlerde sağladığı kazancı yitirdi. Öte yandan Avrupa devletlerinin güçlenmesi karşısında fetihlerin durmasıyla ganimet gelirleri de ortadan kalktı. Devlet, gereksinim duyduğu geliri sağlayabilmek için vergileri artırdı. Osmanlı Yönetiminin Babadan-Oğula geçmemesinde titizlikle durduğu tımar sistemi saltanat haline geldi. Oluşan bu yarı-feodal durum, vergileri ödeyemeyen köylülerin topraklarını terk etmesine, kasaba ve kentlere iş için göç etmesine yol açtı. Geçim yolu bulamayanlar ise eşkıyalığa başladılar ya da eşkıyaya katıldılar. Bütün bunların sonucunda Osmanlı toplumsal ve ekonomik düzenin alt üst oldu. İşsizlik ve geçim sıkıntısı, medrese öğrencisinden askerine kadar toplumun bütün kesimlerine yansıdı.

    Diğer yandan Osmanlı Devleti'nin güttüğü sunni din politikası yine Alevi Türkmenler'de, göçebeyi yerleşik hayata geçirip vergilendirmeyi amaçlayan yerleştirme politikası diğer göçebe Türkmen ve Yürük boylarında rahatsızlık yaratmaktaydı.Anadolu'da ilk büyük Celali hareketleri,medrese öğrencilerinin (suhte ya da softa) hareketi olarak ortaya çıktı. Medrese öğrenciler ve medrese bitirip iş bulamayanlarBursa,Konya,Bolu ve Samsun yörelerinde büyük ayaklanmalar başlattılar. Bu ayaklanmalar tarihe Suhte ayaklanmaları olarak geçti. Daha sonra, asker sınıfından levent ve sekbanlar ayaklandılar. Bu arada Osmanlı Devleti'nin yerel yöneticileri, güç kullanarak halktan vergi toplamaya başladılar. Yerel yöneticilerin zulmü merkezi hükümet tarafından önü alınamaz duruma gelince, III. Murat (1574- 1595), III. Mehmet ( 1595- 1603) ve I. Ahmet ( 1603- 1617) soygunlara, yöneticilere ve memurlara karşı köylülerin silahla mücadele etmesini isteyen fermanlar çıkardılar.

    Anadolu'daki önemli Celali ayaklanmaları ve önderleri


    İlk Celali önderlerinden biri Bolu ve Gerede yöresinde 1581'de ortaya çıkan Köroğlu Ruşen'di. Köroğlu, soyguncu devlet yöneticilerine ve beylere karşı mücadele etti. Yaşamı ve serüvenleri, halk arasında derin izler bıraktı ve Köroğlu Destanı’na konu oldu.

    16. yüzyılın sonlarına değin Celali ayaklanmaları, daha çok yöresel bir özellik taşıyordu. 1598'de Sivas ve Maraş bölgesinde çıkan Karayazıcı Ayaklanması, Celali hareketlerinin niteliğini değiştirdi. Sekban askerlerinin komutanıyken ayaklanan Karayazıcı’ya, dirlikleri ellerinden alınan sipahiler, topraklarını terk eden köylüler, işsiz kalan sekbanlar, yönetimden hoşnut olmayan beyler ve paşalar da katıldı. 20 bin kişilik bir ayaklanmacı ordusunu yöneten Karayazıcı, büyük kentlere bile baskınlar düzenleyip çekiliyordu. Karayazıcı üzerine gönderilen Osmanlı ordusu karşısında Tokat'a çekildi ve 1601'de öldü.

    Karayazıcı'nın ölümünden sonra ayaklanmacıların başına kardeşi Deli Hasan geçti. Osmanlı Devleti, Orta Anadolu'ya egemen olan Deli Hasan kuvvetlerini bastıramayınca, onunla anlaşma yolunu seçti. Deli Hasan’ı paşa unvanıyla Bosna beylerbeyliğine atadı. Ancak devletin bu tavrı öbür Celali önderlerini cesaretlendirdi. 1603- 1607 arasında Celali ayaklanmaları bütün Anadolu'ya yayıldı. Tavil Ahmed, Canbulatoğlu ve Kalenderoğlu gibi Celali önderler devlet otoritesini ortadan kaldırdılar. Anadolu’daki köylüler canlarını kurtarmak için yerleşim yerlerini terk ederek dağlara sığınmak zorunda kaldılar. Osmanlı tarihine bu dönem "Büyük Kaçgun" olarak geçmiştir.

    Sonunda Osmanlı Devleti, Celalileri kesin olarak ortadan kaldırmaya karar verdi. Sadrazam Kuyucu Murat Paşa büyük bir orduyla 1606’da Anadolu'ya geçti. 1610 yılına kadar giriştiği savaşlarda Celalileri ve adamlarını acımasızca öldürerek cesetlerini açtırdığı kuyulara doldurttu. Bu dönemde öldürttüğü insan sayısı 65 bin civarındadır.

    Erzurum beylerbeyi Abaza Mehmed Paşa 1622'de yeni bir ayaklanma başlattı ve bu ayaklanma ancak 1627’de bastırılabildi. Sultan I. İbrahim döneminde ( 1640- 1648) Sivas Valisi Vardar Ali Paşa ve Isparta yöresinde Kara Haydaroğlu ile Katırcıoğlu ayaklanmaları çıktı. Ama Osmanlı Devleti, ayaklanmacılara karşı siyasetini belli ölçülerde değiştirdi ve onları denetim altına alma yolunu kullandı. Katırcıoğlu, Karaman beylerbeyliğiyle ödüllendirilerek etkisiz hale getirildi. 1658'de ayaklanan Abaza Hasan Paşa'ya da devlet görevi verildi. Anadolu'da 17. yüzyıl ortalarından sonra görülen yerel Celali toplulukları da II. Viyana Kuşatması'ndan sonra Avusturya ve müttefiklerine karşı yürütülen savaşlarda asker olarak orduya alındı.

    Celali ayaklanmalarının sonuçları


    Celali ayaklanmaları, Osmanlı toprak düzenini büyük ölçüde değiştirdi. Ağır vergiler yüzünden ya da “Büyük Kaçgun” sırasında yerlerinden olan çiftçilerin toprakları mültezimlerin ya da yerel yöneticilerin eline geçti. Vergiler yüzünden borca giren köylüler, işledikleri toprakları sonunda tefecilere kaptırdılar. Osmanlı toprak düzeninin belkemiği olan tımar sistemi bozuldu. Büyük nüfus hareketleri ortaya çıktı ve kentlere büyük göçler oldu. Tarımsal üretim geriledi ve kıtlık tarım ürünleri fiyatlarının yükselmesine yol açtı. On binlerce insan yaşamını yitirdi ve pek çok yerleşim yeri yıkıma uğradı.

    Türkçe'ye yerleşmiş olan "Celallenmek" deyimi de, Celali ayaklanmalarının günümüze bıraktığı miraslardandır.
     
  5. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    Düzmece Mustafa
    Düzmece Mustafa Yıldırım Beyazid'ın oğullarından biri olan Mustafa Çelebi, babasının mirasını ele geçirmek için 15. yüzyılın başlarında önemli bir ayaklanmaya sebep olmuştur. Kardeşi Çelebi Mehmed ve yeğeni İkinci Murad'a başkaldırdığı için adına Düzmece Mustafa denilmiştir.

    Düzmece Mustafa, Ankara savaşına Hamitili ve Teke sancağı kuvvetleriyle katılıp Osmanlı ordusunun merkezinde yer almıştır. Savaş sırasında tutsak edilen Düzmece Mustafa, Semerkant'a götürüldü. 1405'de Timur'un ölümüyle serbest kaldı ve Anadolu'ya döndü. Anadolu'da saltanat hakkı için bazı beyliklerden destek gördü. 1416'da Eflak'a geçip Rumeli'de de bazı komutan ve beylere yakınlık sağladı. Selanik çevresinde üzerine gönderilen kuvvetlere yenilen Düzmece Mustafa, veziri Cüneyt Beyle birlikte Selanik'e sığındı.

    Bizansla anlaşan Çelebi Mehmed, Düzmece Mustafa'yı Limni adasında hapsettirdi. Çelebi Mehmed'in ölümünden sonra Bizans İmparatoru tarafından serbest bırakılan Düzmece Mustafa, beraberindeki kuvvetlerle birlikte Gelibolu'ya geçti. Sultan İkinci Murad'ın kuvvetlerine yenildikten sonra kaçan Mustafa, Adamları tarafından Osmanlı soyundan gelmediği gerekçesiyle Edirne Kalesinde asılarak idam edildi.

    [​IMG]
    Ester Kira
    Ester Kira ya da Esperanza Malchi Osmanlı Devleti'nin Valide Sultan'ı Safiye Sultan'ın kirası olan Yahudi bir kadındı. Osmanlı haremindeki kadınlar haremden dışarı çıkamadıkları için dış dünyayla ilişkilerini çoğu Yahudi olan kadınlarla yürütürlerdi. Bu kadınlara kira adı verilirdi. III. Murat'ın eşi ve III. Mehmet'in annesi olan Safiye Sultan'ın kirası da Yahudi bir mücehvercinin karısı olan Ester idi. Ester, Safiye Sultan'ın habercisi olarak Avrupa'nın birçok ülkelerine seyahat etti. İngiltere kraliçesi I. Elizabeth ile Safiye Sultan arasında haberleşmeyi sağladı. Ester Safiye Sultan'ın sayesinde o kadar zengin oldu ki onun bu zenginliğini çekemeyen yeniçeriler 1600 yılında isyan ederek Ester'i öldürdüler.
    [​IMG]
    Haçin Olayı
    7 Nisan 1909 tarihinde Ermenilerin Haçin Kasabası'nı kuşatarak başlattıkları isyan.

    Kozan'ın doğusunda bulunan Haçin kasabası ikibinden fazla haneden meydana gelmekteydi. Bu hanelerin bir kısmı müslümandı. Fakat çoğunluğu Ermeni hanelerinden oluşmaktaydı. İşte Adana'lı asıl yerli Ermenilerin bir kısmı vilâyetin son kuzey sınırına rastlayan burada yaşamaktaydılar. Burada yaşayan Ermeniler de, Osmanlı İmparatorluğu'nun öteki bölgelerinde yaşayan soydaşları gibi isyan etmek için harekete geçmişlerdi. Nitekim 1890 yılında, zamanın Haçin kaymakamı Tevfik Bey, gençler arasında silah yapıldığını tespit etmesi ve gereken tedbirleri alması üzerine çıkacak olayları önlemişse de, zamanla Tevfik Bey'in buradan alınarak Belen'e (Hatay) tayin edilmesi Ermenileri cesaretlendirmişti. Bunun sonunda Haçin'de 1892-1895-1901-1904-1909 yıllarında ayaklanma düzeyine varan olaylar meydana gelmişti . Bu arada Orta Toros Geçitleri'ni ele geçirerek, büyük devlet konumuna gelmek amacıyla hareket eden Fransa bu emelini de gerçekleştirmek arzusuyla yola çıkmış ve Hacın Ermenilerini unutmayarak, bunları da kendi çıkarları için kışkırtmıştı. Böylece Fransa, Haçin Ermenilerinden ekonomik açıdan güçlenmelerini ve bu vesile ile Türklerin ellerindeki topraklarını satın alıp, geniş araziler ele geçirerek büyük çiftlikler kurmalarını istemişti. Buna dayanarak hareket eden Haçin Ermenileri, Yukarı Çukurova'daki (Feke-Haçin-Mağara) toprakların büyük bir kısmını ele geçirerek, büyük çiftlikler kurmuşlardı . Ermenilerin asıl amaçları Haçin'de özerk bir idare kurmaktı. Bu gaye ile hareket edip, Avrupa kamuoyuna davalarını anlatarak destek sağlamışlardı. Özellikle bu desteği Fransa'dan bulmuşlardı . Çünkü Fransa ileride Çukurova bölgesine yerleşmek amacındaydı. Böylece Fransa'nın eline fırsat geçmiş ve kendi politikası doğrultusunda Ermenileri kullanarak, hedefine ulaşmak istemekteydi. Daha sonra Hacın'da Ermeniler Bahadiryan Minas adındaki Ermeni'nin başkanlığında bir cemiyet kurmuşlardı. Bu cemiyet çalışmalara başlamış ve bu çalışmalarında yurt dışından bir çok silah ve cephane getirmişti . Nitekim, Hacın'da yapılan aramalarda yüzlerce silah, bomba, dinamit, haritalar ve bayraklar bulunmuştu. Ayrıca Haçin Ermeni Manastırı'nda saklanmış gaz tenekeleriyle barutlar ve Beloğlu Yeprem tarafından da mağaralara stok edilmiş 150 kilo barut bulunmuştu .Yapılan bu hazırlıklardan sonra, 14 Nisan 1909 günü Adana'da patlak veren Ermeni olayları çok geçmeden 17 Nisan 1909 günü Haçin'e sıçramıştı. 17 Nisan günü Ermeniler kasabanın giriş ve çıkışını tutarak eyleme başlamışlardı. Sonuçta Haçin'de Ermeniler, Türklere karşı saldırıya geçerek, kanlı olayların çıkmasına sebep olmuşlardı. Bu arada Teğmen Teber Efendi parça parça edilerek öldürülmüştü. Mehmet onbaşı, reji kolcusu Hacı Ağa ve oğlu Saadettin ve Kağnıpazarı'nda sekizi kurşunlanmak suretiyle toplam 27 işçi katledilmişti. Böylece bu olayları bastırmak amacıyla yola çıkan Misis Taburu gelinceye kadar otuzu aşan bir sayıda Türk öldürülmüştü .Olayları bastırmak amacıyla Mayıs (1909) ortalarında kasabaya gelen Misis Taburu sükûneti sağlamıştı. Olaylar esnasında köylere kaçabilen Türkler kasabaya geri dönmüşlerdi. Ayrıca hükûmet binasına sığınan Türkler kasaba içine de çıkmışlardı. Yapılan kovuşturmada bir Ermeni suçlu görülmüştü. Artık bundan sonra öldürme ve yaralama olmadıysa da, Türklerle Ermeniler arasındaki dostluk kökten bozulmuş ve ilişkiler de eski şeklini alamamıştı.

    [​IMG]
    Kabakçı Mustafa İsyanı
    Osmanlı Devleti'nin en ıslahatçı padişahlarından biri olan Sultan Üçüncü Selim, Osmanlı Devleti'nde bugüne kadar gerçekleştirilememiş bir düzenleme yaparak Nizam-ı Cedid ordusunu kurmuştu. Bu köklü yeniliklerden memnun olmayan ve önemli görevlerde bulunan bazı devlet adamları Osmanlı-Rus Savaşı'nın devam ettiği yıllarda, İstanbul'da bulunan Yeniçeri Ağaları ile Nizam-ı Cedid'i ortadan kaldırma planları yapıyorlardı. Kendilerine Nizam-ı Cedid kıyafeti giydirmekle görevlendirilmiş olan Raif Mahmud Efendi'yi öldüren yeniçeriler, Kabakçı Mustafa'nın liderliğinde ayaklandılar.

    Osmanlı hükümeti bu gelişmeler üzerine derhal toplanarak ayaklanma ile ilgili kararlar almak istedi. Ancak Sadaret Kaymakamı Köse Musa Paşa ayaklanmanın ciddi bir hadise olmadığını, Nizam-ı Cedid birliklerinin de olaya müdahale etmesinin yersiz olacağını bildirdi. Bu sayede meydanı boş bulan asiler, daha fazla taraftar topladılar. Nizam-ı Cedid'in kaldırılmasını isteyen asilere müdahalede çok geciken, Sultan Üçüncü Selim, Nizam-ı Cedid'i kapatmak zorunda kaldı. İstekleri yerine getirilen asiler buna rağmen ayaklanmaya son vermediler.

    Sultan Üçüncü Selim'e olan yakınlıkları ile tanınan 11 devlet adamının kendilerine teslim edilmesini isteyen asiler, Şehzade Mustafa ve Şehzade Mahmud'un da hayatlarının tehlikede olduğunu öne sürerek kendilerine yollanmasını ve Sultan Üçüncü Selim'in tahttan inmesini istediler.

    Bu istek karşısında Sultan Üçüncü Selim, "Böyle isyankar tebanın hükümdarı ve halifesi olmaktansa olmamak daha iyidir" diyerek padişahlıktan ayrıldığını açıkladı (29 Mayıs 1807).Sultan Üçüncü Selim, tahttan indikten sonra sarayda bir yıl daha yaşadı. Alemdar Mustafa Paşa'nın kendisini tekrar tahta çıkarmak için ayaklandığı sırada, Sultan Dördüncü Mustafa tarafından öldürüldü.

    Başladığı ilerleme hareketlerinde başarısızlığa uğramakla beraber, Osmanlı İmparatorluğu'nda Avrupa'ya yönelişin ilk temelleri sayılacak önemli işler gördü. Avrupa askerlik örgütünü ve bilgilerini ülkeye sokması, müsbet bilimlere önem veren teknik okullar açması başarılı işlerindendir.

    [​IMG]
    Kara Yorgi

    Kara Yorgi Petroviç ( 3 Kasım 1768 – 13 Temmuz 1817) Osmanlı Devletine karşı Sırpların başlattığı ilk isyanın lideri ve sonradan bağımsızlığını kazanan Sırbistan'ı uzun süreler yöneten Karayorgeviç hanedanının atasıdır.

    19. yüzyılın başlarında Sırbistan, Osmanlı Devleti, Avusturya ve Rusya'nın bölgedeki güç çekişmelerine sahne oldu. Bölge devamlı savaş halinde kaldı ve sınırlar sürekli el değiştirmeğe başladı. Fransız Devriminin Avrupa'ya getirdiği özgürlük rüzgarları Balkan halklarını da etkilemişti. Avusturya ve Rusya buradaki halkı Osmanlı egemenliğine karşı kışkırtıyorlardı. Bunun yanısıra kaldırılmalarından önceki son yıllarını yaşayan yeniçeriler Müslüman ve Hristiyan halka karşı çok kötü davranarak halkı iyice bezdiriyorlardı. Bu ortamda Sırplar ayaklandılar. Sıradan bir çoban olan Kara Yorgi bu ayaklanmanın önderi oldu. İsyancılar bir çok kasabaları ellerine geçirdiler ve Belgrad'ı kuşattılar. Osmanlı padişahı III. Selim isyancılarla pazarlığı denedi ama sonuç alamadı.

    Ruslardan aldığı destekle Kara Yorgi 13 Aralık 1806’da Belgrad’a girdi. 1806- 1812 yılları arasında devam eden Osmanlı- Rus savaşı sırasında Belgrad Kara Yorgi'nin önderliğindeki isyancıların elinde kaldı. Bu arada Osmanlı Devletinde Kabakçı Mustafa isyanı çıktı ve saltanat iki defa el değiştirdi. Sonunda II. Mahmut'un uzun süren saltanatı başladı. 28 Eylül 1812 tarihinde Osmanlılarla Ruslar arasında Bükreş Antlaşması imzalandı ve savaş sona erdi. Rusların Fransa'yla devam eden savaşından da yararlanan Osmanlılar Sırbistan'daki isyancıları yenerek Belgrad'ı tekrar ellerine geçirdiler. Kara Yorgi 21 Eylül 1813'de diğer isyancılarla birlikte canını kurtarmak için Avusturya'ya kaçtı.

    Kara Yorgi Avusturya'dan Besarabya'ya geçti. Osmanlılara karşı isyan eden Yunanlıların kurduğu Etniki Eterya Derneği üyeleri ile tanıştı. Onların yardımıyla 28 Haziran 1817'de tekrar Sırbistan'a girdi. Fakat bu arada Sırp isyancıları arasında Sırbistan'da kalarak ikinci bir Sırp isyanına önderlik yapmış olan Miloş Obrenoviç Osmanlılarla bir anlaşmaya varmış ve kendini Sırp Prensi olarak kabul ettirtmişti. Kara Yorgi'yi kendine rakip olarak görmek istemeyen Miloş Obrenoviç Kara Yorgi'yi Sırbistan'a geri gelmesinden kısa bir süre sonra 1817 yılında öldürttü.

    Miloş Obrenoviç o tarihten sonra Sırbistan'da iktidarı eline geçirdi ama Kara Yorgi ailesinin Sırbistan'daki etkinliği sona bulmadı. Kara Yorgi'nin çocukları ve torunları Karayorgeviç hanedanını oluşturdular. Miloş Obrenoviç'in çocuk ve torunları da Obrenoviç hanedanını oluşturdular. 1945 yılında Sırbistan'da monarşinin sona ermesine kadar krallık defalarca Karayorgeviç ve Obrenoviç hanedanları arasında el değiştirdi. Günümüzde bile Kara Yorgi'nin torunlarından Aleksandar Karayorgeviç Yugoslavya'nın sürgündeki kralı olarak kabul edilmektedir. Sırbistan'da anayasal krallık yönetiminin yeniden kurulması zaman zaman tekrar gündeme gelmektedir. Eğer bu görüş ağırlık kazanırsa Kara Yorgi'nin torunları tekrar Sırbistan'da iş başına gelebilecektir.

    [​IMG]
    Miloş Obrenoviç
    Miloş Obrenoviç ya da Miloş Teodoroviç ( 18 Mart 1780- 26 Eylül 1860) Osmanlı Devletine karşı Sırpların başlattığı ikinci isyanın lideri ve 1815- 1839 ile 1858- 1860 yılları arasında Sırp Prensidir. Sırbistan ve Yugoslavya'yı çeşitli dönemlerde yöneten Obrenoviç hanedanının atasıdır. 19. yüzyılın başlarında Sırbistan, Osmanlı Devleti, Avusturya ve Rusya'nın bölgedeki güç çekişmelerine sahne oldu. Bölge devamlı savaş halinde kaldı ve sınırlar sürekli el değiştirmeğe başladı. Fransız Devriminin Avrupa'ya getirdiği özgürlük rüzgarları Balkan halklarını da etkilemişti. Avusturya ve Rusya buradaki halkı Osmanlı egemenliğine karşı kışkırtıyorlardı. Bunun yanısıra kaldırılmalarından önceki son yıllarını yaşayan yeniçeriler Müslüman ve Hristiyan halka karşı çok kötü davranarak halkı iyice bezdiriyorlardı. Bu ortamda Sırplar 1804 yılında Kara Yorgi'nin önderliğinde ayaklandılar. Miloş Obrenoviç de bu ayaklanmanın önderlerinden biriydi. Ayaklanma bastırılınca Kara Yorgi 21 Eylül 1813'de diğer isyancılarla birlikte canını kurtarmak için Avusturya'ya kaçtı. Fakat Miloş Obrenoviç Sırbistan'da kaldı. 1815 yılında Miloş Obrenoviç ikinci bir ayaklanma başlattı. Bu ayaklanma da başarısız oldu ama 1817 yılında Miloş Obrenoviç Osmanlı valisi Maraşlı Ali Paşa'yla anlaşmaya vararak Sırbistan'ın içişlerinde bağımsız olmasını sağladı ve Sırbistan'ın yönetimini ele geçirdi. O sırada Sırbistan'a geri dönen Kara Yorgi'yi kendisine rakip olmasını önlemek için öldürttü. 1830 ve 1833 yıllarında Osmanlı padişahı II. Mahmut'un imzaladığı Hatt-ı Şeriflerle Miloş Obrenoviç'in elindeki topraklar arttırıldı ve Osmanlılar tarafından Sırp prensi olarak resmen tanındı. Miloş Obrenoviç Sırbistan'ı 1839 yılına kadar yönetti. Sonra yerini oğulları Milan Obrenoviç ve Mihailo Obrenoviç'e bıraktı. 1842 yılında Mihailo Obrenoviç bir isyan sonucu tahtan indirildi ve Kara Yorgi'nin küçük oğlu Aleksandar Karayorgeviç tahta çıktı. 1858 yılında Aleksandar Karayorgeviç de tahttan indirilince 78 yaşındaki Miloş Obrenoviç ilk prensliğinden 19 yıl sonra ikinci bir defa tahta çıktı. 1860 yılında ölene kadar Sırbistan'ın prensi olarak kaldı. Miloş Obrenoviç'in ölümünden sonra torunları önce Sırp Prensi olarak, 1882 yılından sonra da Sırp kralı olarak Sırbistan'ı yönetmeğe devam ettiler. 1903 yılında Obrenoviç hanedanından Sırp kralı Aleksandar Obrenoviç bir darbeyle tahttan indirilince krallık tekrar Karayorgeviç hanedanına geri döndü. 1945 yılında Sırbistan'da monarşinin sona ermesine kadar krallık Karayorgeviç hanedanının elindeydi. Günümüzde bile Kara Yorgi'nin torunlarından Aleksandar Karayorgeviç Yugoslavya'nın sürgündeki kralı olarak kabul edilmektedir.
    [​IMG]
    Mir Muhammed Soran İsyanı
    Mir Muhammed Soran İsyanı, Soran aşireti reisi Mir Muhammed Soran'ın 1830'da Mısır'daki Kavalalı Mehmet Ali Paşa örneginden ilham alarak, Osmanlı Devleti içinde ayrı bir devlet kurma girişimidir. Molla Hadi'nin halkı isyandan caydırıcı fetvasından sonra konumu zayıflayan Mir Muhammed, tam bir harekete girişmeden Osmanlı'ya teslim olmuştur.
     
  6. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL



    [​IMG]
    Mora isyanı
    Mora isyanı ( 1821) Mora Yarımadasında yaşayan Yunanlıların Osmanlı Devleti'ne karşı giriştikleri isyandır. Bu isyan Osmanlı Devleti tarafından bastırılmış olmasına karşılık, Avrupa devletlerinin Osmanlı Devletinin iç işlerine karışması sonucunda Yunanistan'ın bağımsızlığını kazanmasına neden olmuştur.Böylece Osmanlı Devleti'nde ilk kez bir millet bir isyan sonrasında bağımsızlığını kazanmış ve bu durum Osmanlı'daki diğer ulusları da etkileyecek ve Osmanlı Devleti'nin parçalanması hızlanacaktır.



    [​IMG]
    Patrona Halil İsyanı
    Patrona Halil İsyanı 28 Eylül 1730 tarihinde Patrona Halil’in önderliğinde İstanbul’da çıkarılan isyân.Lâle Devrindeki idari, sosyal ıslahat ve mimari yeniliklere askeriyenin de ilave edilmesi,yeniçerileri telaşlandırdı.İran’a sefer hazırlığı içinde bulunulması, yeni tarzda kurulacakAsakir-i nizamiyye ordusu için Fransa’dan uzmanlar getirtilerekÜsküdar’da bir kışla kurdurulması, bozulmaya yüz tutmuş yeniçerileri ve yenilikleri yanlış anlayanları veOsmanlı Hanedanı düşmanlarını harekete geçirdi.

    Tarihte Lale devri olarak bilinen döneme son veren isyan hareketi. Patrona isyanını hazirlayan çesitli; siyasî, ekonomik, sosyal ve idâri sebepler vardir. Merkezde sadrâzam Nevsehirli Dâmâd ibrahim Pasa'ya karsi olan devlet adamlari, bilhassa devlet içerisinde yapilan idarî ve sosyal islâhatlarin askerî teskîlât içerisinde de yapilacagini öne sürerek, yeniçeri ocagini isyana tesvik ediyorlardi. Bu arada uzun süren ve Lâle devri denilen sulh devresinde istanbul'u güzellestirmek amaci ile girisilen saray, konak, yali ve bahçe gibi insâatlari da, lüks ve israftan sayarak halki kiskirtmaktan geri durmuyorlardi.

    Son olarak 1723 iran seferinin baslangiçta muvaffakiyetli neticeler alinmasina ragmen, sonradan Osmanli Devleti aleyhine dönmesi ve bozgun haberlerinin istanbul'a gelmesi üzerine, yeniçeriler ile birlikte istanbul halki ve esnafinin da ibrahim Pasa idaresine karsi hosnutsuzluk belirtmeleri, isyan için firsat kollayanlari harekete geçirdi. Bunlarin basinda. Patrona lakabiyla taninan ve o târihe kadar ufak tefek disiplinsizlikleri yaninda, Nis ve Vidin'de meydana gelen yeniçeri ayaklanmalarina katilarak dâima menfî davranislarda bulunan ve kapdân-i derya Abdi Pasa'nin tavassutuyla idamdan kurtulan, Halil adinda bir serseri gelmekteydi. Patrona Halil, etrafinda topladigi istanbul'daki gayr-i Türk serseri takimindan meydana gelen avânesi ile isyan hazirliklarina basladi. Bu arada sultan üçüncü Ahmed Han, bizzat iran seferine çikmak üzere Üsküdar'a geçmis bulunuyordu.

    Nitekim Pâdisâh'in istanbul' dan ayrilmasini firsat bilen Patrona Halil, Muslu Pasa, Ali Usta, Kara Yilan, Emir Ali, Çinar Ahmed, Oduncu Mehmed, Laz Mustafa, Tursucu ismail. Gavur Ali, Cigerci Ramazan gibi âsîlerle 28 Eylül 1730 Persembe günü isyan etti. isyani Bâyezîd'de baslatan âsîler, esnafdan, dükkânlarini kapayip kendilerine katilmalarini istediler. Patrona Halil, daha sonra bir mikdâr âsiyle Aga kapisina gitti. Yeniçeri agasi Hasan Aga, üç yüz kisi ile karsi koydu ise de tutunamayip geri çekildi. Yeniçeri agasinin geri çekilmesi, âsîleri cesaretlendirdi ve Aga kapisindaki ve baska hapishanelerdeki mahkûmlari serbest birakip, kendilerine kattilar. Sipâhî çarsisi ve Bit pazarinda bulduklari silâhlari yagma ederek, Saraçhâne'yi kapattilar.

    Istanbul kaymakami Mustafa Pasa, isyani haber alir almaz, hâdiselerden Pâdisâh'i haberdâr etti. Sultan Ahmed Han ve devlet adamlari istanbul'a geldiler ise de, Lâle devrinin sulh, sükûn ve huzuruna alisan devlet adamlarinin isyani bastirmak için uzun müzâkereler ile vakit geçirmeleri, âsîlerin iyice kuvvetlenmesine sebeb oldu. Asîler ikinci gün bir liste yapip kirk bir kisinin kendilerine teslim edilmesini istediler. Listede; sadrâzam Dâmâd ibrahim Pasa, kapdân-i derya ve istanbul kaymakami Mustafa Pasa, sadâret kethüdasi Mehmed Pasa, seyhülislâm Abdullah Efendi ile otuz yedi kisinin isimleri vardir. Sultan Ahmed Han, âsîlerin istedigi sahislari vazifeden alip, istanbul'dan uzaklastirarak, hâdiselerin önüne geçmek istedi. Vezirlige silâhdâr Mehmed Pasa tâyin edildi. Seyhülislâmin öldürülmesi dînen caiz olmadigina dâir ulemânin fetva vermesi üzerine, âsîler seyhülislâmin öldürülmesinden vazgeçtiler. Ancak diger üç vezîrin basini istemede ayak direttiler. Pâdisâh, âsîlerin istegine bas egmek mecburiyetinde kaldi. Dâmâd ibrahim Pasa, âsîlerin eline geçince, Kaymakam Mustafa ve Mehmed pasalarla beraber hunharca öldürüldü. Pek çok hayir ve hasenat, saheser mîmârî ve ilmî eserlerin bânîsi Nevsehirli Dâmâd ibrahim Pasa'nin öldürülmesiyle, âsîler daha da simararak kendilerince tâyinler yaptirip gittikçe cesaretlendiler, ilk önce sadâkatle bagliliklarini ve Pâdisâh'dan hosnûd olduklarini bildiren âsîler, asil niyetlerini ortaya koyarak sultan üçüncü Ahmed Han'in hal'ini istemeye basladilar. Sultan üçüncü Ahmed Han, tahttan çekilmedikçe âsilerin isteklerinin tükenmeyecegini anlayinca, isyanin önüne geçmek ümidiyle, kardesinin oglu sehzade Mahmûd adina saltanattan feragat etti. 1/2 Ekim 1730 gecesi velîahd sehzâde Mahmûd, Osmanli sultâni oldu.
    Birinci Mahmud, üçüncü Ahmed Han'in feragati ve âsîlerin arzulariyla Osmanli sultâni oldugu zaman, hâkimiyet tamamen âsilerin elinde idi. Asilerin reisi Patrona Halil ve avânesi devletin önemli mevkilerine kendi taraftarlarını getirtmişti. Asiler, istediklerini yapiyorlardı ve Sultan Mahmûd, buna mâni olmak için Patrona Halîl ve adamlarini ortadan kaldirmaya karar verdi. Âsilerin devlet kadrosuna tâyin ettiklerini vazifeden alip, onlari istanbul'dan uzaklastirma çârelerini araştırdı. Birinci Mahmûd Han, asileri ortadan kaldirabilecek devlet adamlarını dikkat çekmeden önemli yerlere getirdi. Sonra Patrona Halil'e Rumeli beylerbeyligi rütbesini verdi ve hil'at giymek için geldigi Revân köskünde, on yedinci bölük agasi Halîl Aga'ya boğdurttu. Dışarıda bekleyen asi elebaşları da; "Hil'at giydirilecektir" denilerek birer birer içeri aliındı ve hepsi öldürüldü (15 Kasim 1730). Böylece istanbul'da asayisi yeniden te' min eden sultan birinci Mahmûd, devlet otoritesini kuvvetlendirdi.

    Patrona Halil İsyanı Sonrası

    İsyancı asiler daha önceki devirden elde kalan en önemli binaların bulunduğu Saadabat'daki köşkleri yakıp kule döndürmeyi arzu etmekteydiler. Fakat I. Mahmud bu yangına izin vermedi. Ama yine de buraların yıkılmalarına engel olamadı.

    I. Mahmud ayaklanmayı ortaya çıkartan elebaşılarını birer görevle İstanbul'dan uzaklaştırmayı denedi. Patrona Halil Yeniçeri Ağası tarafından yapılan 10 bin altın maaşla nerede isterse vali olması teklifini retedip; amacının mal, mülk ve ünvan edinmek olmadığını ve bozuk düzeni kaldırmak ana hedefi olduğunu belirtti. Güvenilir adamları aracılığıyla I. Mahmut, Kapıkulu asker ocaklarındaki isyancıları ve Patrona Halil etrafındaki kalabalığı kendi safina çekmekde biraz başarı kazandı. Patrona Halil, Şeyhülislam ve kazaskerin kefil olmaları ile, bu yoldaşlarının ayrılmasını kabul etti.

    Fakat yine bir ay boyunca Patrona sık sık Etmeydanı karargahından ayrılıp silahlı olarak Sultan'ın huzuruna çıkıp istek ve önerilerde bulunmakta ve ayrıca çarşı pazarda denetimde bulunmaktaydı. Kasım 1730 ortasında (çoğu Arnavut asıllı olan) Patrona Halil erkanı ile kapıkulu askerleri arasında, özellikle Patrona Halil erkanına sağlanan ayrıcalıklardan doğan hoşnutsuzluk dolayısıyla, uyuşmazliklar başladı. Bunu önlemek için Patrona Halil Sadaret Kaymakamı görevini yüklenmek istediğini Sultan'a bildirdi. Bunun zararını anlayan Sultan hemen Kaptan-ı Derya Canım Hoca Mehmed Paşa'ya bir plan hazırlatıp uygulamaya koydu. 23 Kasım'da genel gündemli bir Divan-Hümayun toplantısı hazırlanıp Patrona Halil ve bütün erkanı bu toplantıya çağrıldı. Burada 25 Kasım'da bir gizli toplantı yapılması kararlaştırıldı. Bu gizli toplantiya gelen Patrona, erkanı ve muhafızlerı birbirinden ayrıldı. Silahlarından arındırılan Patrona Halil ve erkanı Sünnet Odası'ndan alinarak bir baskınla öldürüldüler. Dışarıda bekleyen muhafızlar ise birer ikişer ayrı ayrı idam edildiler. Endurun avlusu ve Sofay-i Hümayun bir savaş meydanı sonunan döndü. Patrona, erkanı ve mufahızlarının kelleleri ve cesatleri Saray'dan arabalarla çıkarılınca zorba kalabalıkları da hemen dağıtıldı.
     
  7. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL

    [​IMG]
    Sırp İsyanları


    Napolyon ile Çar, Osmanlı topraklarını paylaşmak için çalıştıkları sıralarda, Osmanlı Devleti, zamanla bünyesinde oluşan değişiklikler sebebiyle parçalanmaya müsait bir duruma gelmişti. Parçalanmanın ilk büyük ve önemli hareketi, III. Selim döneminde başlayan ve II. Mahmut zamanında gelişerek muhtar ve prenslik kurulmasıyla son bulan Sırp isyanlarıdır.

    18. yüzyıl'da Sırp isyanları
    18. yüzyılın sonlarına doğru, gerek yabancı devletlerin Sırplar'ı Osmanlı Devleti aleyhine tahriklerinin artması ve gerekse Osmanlı yönetiminin bozulması sonucu Sırbistan'da karışıklıklar ve isyan hareketleri başladı. Sırplar'ın Osmanlı Devleti aleyhine tahrik eden devletlerin başında Rusya ve Avusturya geliyordu. Ayrıca, 18. yüzyılın sonlarında, 1789 Fransız İhtilali'nin getirdiği fikir akımları da Sırplar'ı Osmanlı Devleti aleyhine harekete sevk etti. Bütün bu etkilere, Belgrad'da Sırplar'a yapılan yeniçeri zulmü de eklenince, Sırp isyanı için uygun ortam olgunlaşmış oldu.

    19. yüzyıl
    4 Şubat 1804'de yeniçerilere karşı başlatılan Sırp İsyanı'nın ana sebebi bağımsızlık elde etmekti. Sırplar'ın diğer gayesi de Bosna-Hersek'teki Hristiyanları Sırp İhtilali'ne katılmaları için ayaklandırmak ve böylece Karadağ ile birleşip büyük bir Sırbistan kurmaktı. Bu düşünce zaman zaman Avusturya ve zaman zaman da Rusya tarafından teşvik ve destek gördü. Daha sonra Osmanlı Devleti'nden kopanlan tavizler ve özellikle genel af ilanı; Sırplar tarafından muhtar ve hatta bağımsız bir Sırp Devleti kurulmasının zamanı geldiği şeklinde değerlendirildi.
    [​IMG]
    Kara Yorgi

    Kara Yorgi ve Skupçina ve Baş Knez Olması

    Bu düşüncenin sonucu olarak yapılan Sırp tekliflerinin Osmanlı Devleti tarafından reddedilmesi üzerine, isyancıların lideri Kara Yorgi, Sırp Millet Meclisi'ni (Skupçina) topladı. Skupçina, Kara Yorgi'yi Baş Knez seçerek Sırbistan'ın istiklalini sağlayıncaya kadar Osmanlı Devleti ile savaşmaya karar verdi.

    Rusların Eflak ve Boğdana girmesi
    Bu sıralarda Ruslar, Eflak ve Boğdan'a girdiler ve 1806- 1812 Osmanlı-Rus Savaşı da başladı. Çar, Sırp asilerine, Türklere karşı beraber savaşmak için anlaşma teklifinde bulundu. Bu teklifin kabul edilmesi ve Rusya'nın Sırp asilerine yardımı ile isyanların yeni bir safhası da başlamış oldu.

    Bosnaya Hücumları

    Sırp asileri, Ruslardan gördükleri destek ve teşvikler sonucu, Bosna'ya hücum ettiler. Drina Nehri'ni geçen Sırplar; Bosna'ya ait Yadar, Rodiyavana ve daha birkaç nahiyeyi aldılar ve hatta Kuzey Bosna'da bulunan Böğürdelen Kalesi'ni zapt ederek halkını kılıçtan geçirdiler. Böğürdelen katliamından sonra, Drina bölgesinde bulunan daha birkaç Bosna arazisi ve halkı Sırp asilerinin hücum, yağma ve baskısına maruz kaldı.

    Bosnaya müslümanların ilticası
    Bu olaylar sonucu, Karadağ ve Sırbistan'da yaşayan çok sayıda Müslüman, Bosna'ya iltica etmek zorunda kaldı. Ancak tüm bu gelişmelere ve saldırılara rağmen Bosna halkı, Bosna'yı korumak için saldırılara karşı koydu ve mücadelesini sürdürdü. Hatta, Banyaluka ve civarında Sırplar lehine reaya tarafından başlatılan bazı ayaklanmaları da bastırdı.

    Bosnalıların Uyanması ve Savaş Hazırlıkları

    Sırplar'ın ve Kara Yorgi'nin gerçek amacını başlangıçta anlayamayan Bosnalılar, bu amacı kısa sürede fark ettiler ve Sırp saldırılarına karşı genel bir harp hazırlığına başladılar.

    1807 yılında kaptanlar, beyler ve diğer Bosna ileri gelenleri eyaletin merkezi olan Travnik'te toplanarak Vali Mehmet Hüsrev Paşa'ya Bosna'yı ve dinlerini ölünceye kadar savunacaklarına dair söz verdiler. Toplantı ve alınan kararlardan sonra, ihmal edilen kalelerin tahkimatına başlandı. Hudut bölgelerinde zarar gören halka, mal ve canlarının güvenliğini korumaları için silah dağıtıldı.

    Sırbistan'a karşı hazırlıklar devam ederken 1808 yılında Sırplar, Bosna'daki Ortodoks reayı ayaklandırmak için teşebbüse geçtiler ve bunda sınırlı da olsa muvaffak oldular. Özellikle Gradikça halkının ayaklanmaya katılmaları bütün Sava Nehri boyunca birçok Hristiyan halkın da bu ayaklanmaya katılmasına sebep oldu. Bosna beyleri bu isyanları yer yer bastırmaya muvaffak oldular.
    Ruslarla Harp ve Sırbistanın Saldırıları ve Osmanlının ricatı
    1809 yılı baharında Ruslarla harp yeniden başlayınca, Sırplar; Karadağlılarda birlikte Bosna-Hersek'te taarruza geçtiler. Kara Yorgi, 1806 yılında olduğu gibi, bu defa da Karadağ ile birleşmek ümidiyle Yenipazar istikametinde hücumlarını artırdı. Gladniça'yı ve Bosna'dan Rumeli'ye giden yolların kavşak noktası olan Senice'yi ele geçirdi. Bosna halkı ve beyleri, Sırp saldırılarına karşı mücadelelere devam ederken, Osmanlı Devleti, Niş'te bulunan Serasker Hurşid Paşa'yı Sırp problemini çözmek için görevlendirdi. Bosna Valisi İbrahim Hilmi Paşa ve 30.000 kişilik Bosna Ordusu (Ordunun dörtte birini Hristiyan reaya teşkil ediyordu.) ile Niş'ten hareket eden Serasker Hurşid Paşa, koordineli olarak Sirbistan'a hücuma geçtiler. Bosna ve Osmanlı birlikleri, 10 Temmuz 1810'da Drina'yı geçti ve Belgrad üzerine yürüdü. Ancak, Rusların Sırplar'a yardımı sebebiyle Belgrad ele geçirilemedi. Hurşid Paşa geri çekilmeye mecbur kaldı. 1810 yılı Kasım ayma kadar devam eden bu savaşlar, kış mevsiminin yaklaşması sebebiyle nihayet buldu. 1810- 1811 yılını her iki taraf hazırlıkla geçirdi. Bu gelişmeler ve Ruslar'dan gelen yardım ve destekler, tüm Sırbistan'ın bir idare altında birleştirilmesi ümidini uyandırdı. Karadağ'da Sırplara katıldı. Kara Yorgi, Napolyon ile mektuplaşmaya başladı ve ona Avusturya'daki bütün Sırplar'ı da isyan ettirmeyi vaat etti. Avusturya ise. buna muhalefet gösterdi.

    Sırbistan sorunu, giderek Rusya ve Avusturya arasında bir anlaşmazlık konusu halini almaya başladı. Kara Yorgi, gelişen durumdan da istifade ederek Aralık 1808'de kendisini bütün Sırpların başkanı ilan ettirdi ve verasete dayanan Sırp monarşisini kurdu. Avusturya Başbakanı Metternich, doğmakta olan Sırbistan hakkında şunları söyledi: "Doğmakta olan Sırbistan, Rusya ile Avusturya arasında bir oyuncaktan başka bir şey değildir. Böyle olmaktan ise Sırbistan'ın Türkler'de kalması daha hayırlıdır." Görüldüğü gibi Avusturya, bölgenin Rusya'nın kontrolü altına girmesine karşıdır. Belgrad'taki Rus temsilcisinin düşüncesine göre de: "Büyük devletler yanında Sırbistan Umman'da bir katre" idi.

    Bükreş Antlaşması
    Ruslar, 1812 Bükreş Antlaşmasına kadar Sırplarla işbirliği yapmaya devam ettiler ve antlaşma metnine Sırbistan'ın muhtariyeti hakkında yoruma açık bir de madde koydurttular. Bükreş'te Antlaşmasında yer alan ve Sırplar'a bazı imtiyazlar verilmesini öngören bu gelişme, önemli bir yenilik idi ve uluslararası bir vesikada ilk defa yeralıyordu. Rusya, bununla müteakip safhalarda yapacağı müdahaleler için hukuki gerekçe hazırlanmış oluyordu. Bahse konu antlaşmanın sekizinci maddesi Sırbistan ile ilgili olup Sırbistan’a; içişlerine serbesti kazandırmakta; sorunların Osmanlı Devleti ile karşılıklı görüşmeler yoluyla çözülmesini öngörmekte ve kapalı da olsa muhtariyete varan bir bağımsızlık getirmekte idi.

    Sırplar, Bükreş Antlaşmasının kendilerine sağladığı imkanlarla yetinmediler ve tepki gösterdiler. Diğer bir ifade ile Kara Yorgi'nin liderliğinde bağımsız olmalarını istediler. Bu istekler ve gelişmeler, Osmanlı Devleti'nin Sırbistan'a müdahalesini gerektirdi. Osmanlı kuvvetlerine yenilen Kara Yorgi, Sırbistan'ı terk etti ve Avusturya'ya sığındı.

    Viyana Kongresi
    Sırplar daha sonra toplanan Viyana Kongresi'ne bir heyet gönderdiler ve Avrupa Devletleri'nin lehlerine müdahalelerim istediler. Avusturya, muhtar veya bağımsız bir Sırbistan'ın kullanılması inisiyatifini Ruslar'a kaptırdığı için konuya muhalif oldu ve Sırpların istediği sonuç da bu sebeple alınamadı.

    Yeniden Sırp İsyanı
    Viyana Kongresi'nden bir sonuç alamayan Sırplar, tekrar isyan ettiler ve hareketleri Ruslar tarafından desteklendi. Rusya ile yeni bir savaş istemeyen ve bölgeye yönelik muhtemel bir Rus müdahalesine engel olmak isteyen Osmanlı Devleti, Miloş Obrenoviç'i Baş Knez tanıdı ve Sırplar'a bazı imtiyazlar verilmesini kabul etti. Buna göre; halk tarafından seçilecek on iki knez, diğer knezleri seçecekler; adaleti sağlayacaklar ve vergi toplayacaklardı. Ayrıca kilise ve okullar için de geniş ölçüde haklar tanındı.

    Sırbistan'a imtiyazlı bir prenslik verilmesi
    Sırp İsyanı, Osmanlı Devleti'nin içerden parçalanma ve dağılmaya başlaması; devletin kendi tebaasından bir topluluğa karşı ilk defa olarak mücadeleyi terk etmesi ve onun isteklerini kabul etmek zorunda kalması; hepsinden önemlisi Sırbistan'ın imtiyazlı bir prenslik durumuna gelmesi ve devletin bunu resmen tanıması, Osmanlı Devleti için adeta bir dönüm noktası teşkil etti.

    Sırbistan'a Bağımsızlık Verilmesinin Etkileri
    Sırplar'ın bu durumu ve elde ettikleri sonuçlar; diğer Hristiyan reaya için Osmanlı Devleti aleyhine kötü örnek teşkil etti ve Sırbistan'ın bağımsızlık hareketi; özellikle Yunan bağımsızlık hareketini tahrik etti. Bu gelişmeler, bağımsız Yunan Devleti'nin kuruluşunu çabuklaştırdı ve 1829'da imzalanan Edirne Antlaşması ile Yunanlılar bağımsızlıklarını elde ettiler. Bağımsız bir Yunan Devleti'nin kuruluşu, Osmanlı Devleti'nin dağılmasının da başlangıç noktasını oluşturdu. Yunan Krallığı'nın kurulması, çeşitli milliyetlere bağlı topluluklardan kurulmuş olan Osmanlı Devleti halkı için bir örnek ve emsal teşkil etti.

    Edirne Antlaşması
    Kısacası, Osmanlı Devleti, 1829 Edirne Antlaşması ile sadece toprak kaybetmekle kalmadı, artık Rusya'yı yenmek ve onu zararsız duruma sokmak için beslediği tüm ümitlerini de kesin olarak kaybetti. Bundan böyle Osmanlı üevleti'nin devamı, kendi kuvvetinden çok, devletler arasındaki muvazene prensibinin yürürlük değerine bağlı idi.

    Sırp İsyanları, sınırlı bir faaliyetten ziyade bir milli akımlar mücadelesi şekline dönüşmüş ve tüm Balkanlar'ı ve Balkanlı Ulusları kısa sürede etkisi altına almıştır. Sırplar, 1804 yılından itibaren her fırsatta Bosna-Hersek halkını da isyana teşvik etmişler ve zorlamışlardır. 1809 Türk-Rus Harbi'nde Rusların yanında yer alan ve Karadağlılar ile müşterek hareket eden Sırplar, Bosna-Hersek halkı üzerinde baskı yaptılar ve onları kendi saflarında harekata zorladılar. Ancak, bu tahriklerin Bosna-Hersek halkı üzerinde başlangıçta pek tesiri olmadı. Bunda halkın çoğunluğunun Müslüman olmasının etkileri büyüktü. Ne var ki, Osmanlı yönetim hataları ve zamanla gelişen milli akımlar, bu bölge halkını da etkilemeye ve Osmanlı Devleti'ne cephe almaya zorladı.
     
  8. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    [​IMG]
    [​IMG]
    Tepedelenli Ali Paşa
    (1744–24 Ocak 1822)
    Osmanlı valilerinden
    Osmanlı Devletine isyan etmiş olanYanya valisidir. 1744 yılında Yanya’da doğdu. Dedeleri

    Arnavutluk’ta muhtelif vazifelerde tanınmış olup, babası Tepedelen mütesellimi Veli Paşadır. Küçük yaşta babası öldüğünden gençliği mücadelelerle geçti. Kurd Ahmed ve Kaplan Paşalara hizmet edip, himayelerine girdi. Kaplan Paşaya dâmât oldu. Yanya, Delvina ve Tırhala mutasarrıflıklarıyla Derbentler-Başbuğluğu gibi vazifelerde kendini tanıttı. Oğulları Muhtar, Veli Veliyüddîn ve Salih Paşalar, çeşitli vazifelerle Kuzey Arnavutluk’la

    Yunanistan’a hâkim olunca buralar Tepedelenli âilesinin mâlikânesi hâline geldi.Osmanlı-Rusya-Avusturya Savaşında 1787’de

    Avusturya cephesinde Pançova Harekatına katıldı. Sırbistan’da çıkan isyânı bastırmada hizmetleri oldu. Rus cephesinde de savaştı. Rütbesi 1795’te mirmiranlığa yükseldi. Yanya bölgesindeki yerli halkın çıkardığı isyanların bastırılmasında, Napolyon’un

    Mısır’a saldırısı sırasında Fransızlarla yaptıkları mücâdelelerde zaferler kazandı. 1798’de Preveze yakınında Fransızları bozguna uğratınca kendisine Sultan Üçüncü Selim tarafından vezirlik verildi.Rumeli vâlisi olarak dağlı eşkıyânın cezâlandırılması için bir sene kadar bu vazifede bulundu. On dokuzuncu yüzyılın başında Osmanlı Devletiyle


    İngiltere, Fransa ve Rusya arasındaki siyasî olaylardan da istifâde ederek Makedonya bölgesinin en güçlü adamı hâline geldi. Bu bölgenin tanınmış vâlilerinden İbrâhim Paşayı hileyle getirterek, ölünceye kadar Yanya’da hapsetti. Oğlunu yerine göndererek Arnavutluk’un Toskalık bölgesinde hâkimiyet kurdurdu.


    Ali Paşanın Arnavutluk’ta ve hâkim olduğu yerlerdeki tutumu, hâdiseleri istismar etmesi, onu devlet içinde devlet gibi hareket ettiriyordu. Mora ahâlisinin ve Rumların ayaklanarak devletin başına yeni bir gâile açılmasını istemeyen Sultan Mahmud Han, Tepedelenli Ali Paşanın yaşlı olmasını düşünerek üzerine gitmiyordu.

    Ancak, İngilizlerle gizli muhâberelerde bulunan Nişancı Halet Efendinin çevirdiği entrikalar üzerine, Ali Paşa ve oğulları memuriyetlerinin bir kısmından azledildiler. Fakat dinlemedikleri için, üzerlerine karadan ve denizden kuvvet gönderildi. Yanya kalesinde bir sene 4 ay 25 gün muhâsaradan sonra, serasker Hurşid Paşanın, hayâtına dokunulmayacağına dâir teminat vermesi üzerine Ali Paşa, Yanya Gölündeki Pandeleimon Manastırına çekildi. Hurşid Paşanın yazılı bildirisini kabul etmeyen, kindar Halet Efendi, îdâm fermanını birkaç kişiyle gönderdi. Bunun üzerine kendisini müdâfaa eden Tepedelenli, kurşunla vurularak öldürüldü (1822). Tepedelenli Ali Paşanın ölümüyle Rumlar, üzerlerindeki en büyük tehlike ve baskıdan kurtulmuş oldular. Etniki Eterya da bunu fırsat bilerek isyânın başlama zamânının geldiğine kanaat getirip harekete geçti. Böylece Eflak-Boğdan ve Mora’da yıllarca sürecek olan Rum isyanı başlamış oldu.



    [​IMG]
    Çakırcalı Mehmet Efe

    Çakırcalı Mehmet Efe, 1871'de İzmir'inÖdemiş ilçesi'ne bağlı Türkönü Köyü'nde doğmuş Ege efelik kültürünün en ünlü simalarından biridir.Ege Bölgesi'nde efe kültürü (efelenmeler) 17. yüzyıla dayanır.

    Osmanlı İmparatorluğu'nun yapısında meydana gelen askeri ve sosyal değişikliklerin süvari ve kervancı olarak geçimini sağlayan eski akıncıları işsiz bırakması, hükümetler tarafından vergi tahsilatında kullanılan ayanların derebeyi eğilimleri, bitmeyen savaşlar, sonu gelmeyen asker istekleri ve giyim kuşam yasağı zeybek lerin birer ikişer dağa çıkmasına sebep olmuştur. Anadolu'yu Türkleşmesinde temel rol oynayan akıncı torunu zeybekleri zaman böylece kanunun dışına itmiştir. Ayrıca,Büyük Menderes Nehri,

    Küçük Menderes Nehri ve Gediz Nehri'nin uygarlıklar beşiği vadilerinde savunması kolay, kaçış yolları açık dağ köylerinin bulunması, bunları yörenin efeleri ve onların zeybekleri için barınma yerleri haline getirmiştir. Vadilerin verimli ovalarını çeviren engebeli dağlar takip kuvvetlerine yakalanmadan yaşamayı kolaylaştırmıştır. Bazı zeybekler zamanla sivrilerek, devletin otorite boşluğunda kendi otoritesini kurarak, yöre halkının çare aradığı bir merci haline gelmiştir. Efelerin yerini öğrenerek kapılarını aşındıran halkın başlıca şikayetleri ayanların baskısı olmuştur. Bunun dışında cami, yol, çeşme ve düğün yardımı gibi istekler efelere iletilmektedir. Çözümüne katkıda bulunulan her sorun efenin ününe ün katmış, otoritesini sağlamlaştırmiştir. Bunlar bir süre sonra öykülere, türkülere konu olmuşlardır. Ege'de efeler başlangıçta genellikle namus ve gururun yol açtığı olaylar nedeniyle dağa çıkmışlardır. Haksızlık, kişisel gurur ve hırslarından dolayı işledikleri bazı suçlar unutulmuş, geriye onları kahraman yapan olaylar kalmış, eklemelerle efsaneleşerek dilden dile dolaşan serüvenleri zamanın gençlerinde bir efeye kızan olarak üne ve saygınlığa kavuşma arzusu uyandırmıştır. Çakırcalı Mehmet Efe de efelerin en önemlilerinden biridir. Çakırcalı birçok kurallar getirerek efeliğe şan ve onur kazandırmıştır. Kendisinden önce Atçalı Kel Mehmet Efe gibi gerçek bir siyasi düzen kurma yolunda ilerlememiş olsa da, belli bir adalet anlayışını herzaman temsil etmiştir. Kendisinden sonra Yörük Ali Efe,Demirci Mehmet Efe ve diğerleri bu etik değerlere bağlı kalarak Kurtuluş Savaşı'nda de efeliğe şan ve şeref getirmişlerdir. Bir zaptiye çavuşunca öldürülen (ve kendisi de efe olan) babası Çakırcalı Koca Ahmet Efe'nin öcünü almak amacıyla, 1893'te dağa çıkmıştır. Yanında, babasının da kızanlarından olan tecrübeli Hacı Eşkiya vardır. Dağa çıktıktan bir süre sonra ilk olarak zalimliği ile tanınan Mustafa Ağa'nın evini basar. Ağayı halka zulüm etmemesi için uyararak 200 altınına el koyar. Ardından da Kızoğlu Mehmet Ağa'yı dağa kaldırarak, yüklü oranda fidye alır. Eylemlerinden elde ettiği parayı halka cömertçe dağıtır. Özellikle Ödemiş dolayında köylerde genç kızlara çeyiz parası verir, giysisi olmayanı giydirir, evi olmayana ev yaptırır. Hatta köprüler, yollar inşa ettirilmesine önayak olur. Halkın sempatisini kazanması sayesinde köyler ve yörük obaları ona yataklık ederler. İzmir'den fidye için kaçırdığı bir İngiliz leydisinin de, fidye ödendikten sonra, bir süre daha kendi arzusuyla Çakırcalı'nın yanında dağda kaldığı rivayet edilir. Adını kullanarak eşkıyalık yapanlara veya efeliğin adını kirletenlere de acımasızca davranır. Bu çerçevede, Çakırcalı'nın adını kullanarak bir köyü basan ve köylünün kızını kaçıran Arnavut çetesine verdiği ceza, halka zulmedenlere duyduğu öfkenin örneğidir. Dokuz kişilik bu çeteyi saldırdıkları köye getirerek yaptıklarını halkın önünde söyletir, sonra ateşe atarak yakar. (Bu arada, Çakırcalı Mehmet Efe'nin babası Çakırcalı Koca Ahmet Efe'nin Abdülaziz döneminde İstanbul'a giderek padişahın sevgisini kazanan, onunla güreşe tutuşan, ondan payeler alan efelerden biri olduğunu belirtmek gerekir. Abdülaziz'e duydukları sempati ile devlete bir dönem boyunca ısınan efeler 93 Harbi'nde müstakil taburlar oluşturarak savaşmışlardır.) Sonraları Kayaköy'de eşraf kızı Fatma Hanım'la ikinci evliliğini yapan Çakırcalı, bu beldede Rum inşaat ustalarına bir konak inşa ettirmiştir. 10 Aralık 1910 günü

    Nazilli'de Karıncalı Dağları'nda Rüştü Kobaş komutasındaki Düzce ve Adapazarı yöresinden toplanmış Kafkas göçmenlerinden oluşan bir gönüllü zaptiye birliğiyle girdiği bir çatışmada öldürülmüştür. Çakırcalı, öldürüldüğü dönemde, Aydın bölgesinin meşhur ağa ailesi Arpazlılar dan Arpazlı Osman Ağa'nın yıkılmış bulunan ve halkın kullandığı Menderes Köprüsü'nü tamir ettirmemesi üzerine Nazilli yakınlarındaki Arpaz köyünü basar, ağanın evini ateşe verip, ağayı kaçırmış bulunmaktaydı (Çakırcalı köprüyü tamir ettirmesini evvelce ağaya tembih etmiş, hatta bir keresinde, rivayete göre, namaza durarak, kızanlarına ağayı sille tokat dövdürmüş, ağa tamir sözü vermedikçe de namazı kesmemiş, ağanın tamir için belirttiği süreyi -6 ay, 5 ay, 4 ay- beğenmedikçe de, iki rekat daha namaz kılmış, ağanın "Çakırcalı, ne bitmez namazmış bu! Tezi yok, hemen tamir ettireceğim!" sözünü aldıktan sonra da "Es-selâmü aleykum ve rahmetüllah" diyerek namazı bitirerek, ağayı salıvermiştir.) Kılavuz olarak kullandığı bir çobanın takip edilmesi (kimi kaynaklara göre ihbarı) üzerine Karıncalı Dağı kuşatılır. Çıkan çatışmada Çakırcalı ölür. Çakırcalı'nın cesediyle birlikte, halka zulmeden Osman Ağa'nın cesedi de bulunur. Çakırcalı ölüme giderken bile halka zulmedenleri cezasız bırakmamıştır. Çakırcalı'nın ölümüne ilişkin olarak ise, Rüştü Kobaş kardeşi Osman Kobaş tarafından öldürüldüğünü raporunda belirtmişse de, kızanı Hacı Mustafa'nın öldürdüğünü, veya çatışma esnasında bir serseri kurşuna kurban gittiğini öne sürenler de bulunmaktadır. Belirtildiğine göre, zaptiyelerle başlayan müsademede kendi kızanı (arkadaşı, adamı) tarafından yanlışlık sonucu öldürülmüştür. Cesedi ilk karısı Iraz (Raziye) Hanım tarafından tanınmıştır. Cesedi günlerce Ödemiş belediye meydanında asılı kalmış, daha sonra orada gömülmüştür. Aradan 15 yıl geçtikten sonra karısı Raziye Hanım tarafında köyünde defnedilmiştir. Mezarı ziyarete giden yöre halkı için, mezar mahalline girmeden önce Çakırcalı'dan "destur" istemek adet haline gelmiştir. Efelik kariyeri boyunca tam 159 kişiyi bizzat öldürdüğü öne sürülür. Adına yakılmış meşhur Ödemiş'in Kavakları türküsünde (sonradan İzmir'in Kavakları olarak değiştirlen ve yöresinde hala Ödemiş Kavakları olarak bilinip söylenen) Çakıcı olarak anılan Çakırcalı Mehmet Efe 'dir (türküde "Kamalı Zeybek" şeklinde anılan da bir başka efedir). Türkünün sözleri şöyledir: İzmir'in kavakları Dökülür yaprakları Bize de derler Çakıcı Yar fidan boylum Yakarız konakları Selvim senden uzun yok Yaprağında düzüm yok Kamalı da zeybek vuruldu Yar fidan boylum Çakıcı'ya sözüm yok Efeleri konu alan başka önemli türkü Molla Ahmet Efe türküsüdür.



    [​IMG]

    İzmiroğlu Cüneyd Bey

    ( Aydınoğlu hanedanına mensup olmakla birlikte, hanedanın olağan çizgisi dışından gelerek tarih sahnesine çıktığından ve İzmir valiliği yapmış olmasından ötürü İzmiroğlu Cüneyd Bey olarak anılır; Kara Cüneyd de denilir) Osmanlı Devleti'nin yaşadığı Fetret Devri ve II. Murad'ın saltanatının ilk yıllarında gündemde kalmış, Osmanlı Devleti'nin bu 20 yıllık süredeki bütün toparlanma çabalarında karşısına çıkmış bir yerel yönetici ve asidir. İsmi bu anlamda Fetret Devri ile özdeşleşmiştir.

    1402 Ankara Savaşı'nda Yıldırım Bayezid’in Timur’a mağlup ve esir düşmesinden sonra Aydınoğlu Beyliği tekrar canlanmıştır. Aydınoğlu hanedanının başında bulunan Aydınoğlu İsa Bey ölmüş bulunduğundan, beyliğin başına Timur Han'ın emriyle, İsa Bey'in oğlu Aydınoğlu Musa Bey geçti. Musa Bey'in de ertesi yıl vefatı üzerine, 1403'de yerine Aydınoğlu II. Umur Bey geçti. Fakat, Aydınoğlu İbrahim Bahadır Bey'in oğlu ve o sırada Timur tarafından Cenevizlilerden tamamen alınmış bulunan İzmir'in valisi olan Cüneyd Bey buna karşı çıkarak, saltanat iddiasında bulundu. II. Umur Bey'in üzerine yürüyerek payitahtı Ayasluğ’u ( Selçuk) zapteden Cüneyd Bey, Umur’un 1405’te ölümüyle de, Aydınoğlu topraklarına tek başına hakim oldu ve bu hakimiyetini aralıklarla 1425’e kadar sürdürdü.

    Cüneyd Bey, konumunu sağlamlaştırmak için, Osmanoğlu hanedanı içinde Fetret Devri boyunca cereyan eden taht kavgalarına karıştı, ve her defasında şehzadelerden birini tutarak, zaman zaman kendisine müttefik bulmak veya mevcut ittifaklara katılmak yolunu tuttu. Birçok kereler başarısızlığa uğramasına rağmen, kendini bağışlatmayı bildi ve her seferinde yeni vazifeler almaya muvaffak oldu.

    İzmiroğlu Cüneyd Bey'in karıştığı başlıca gaileler şunlardır:

    1404 yılında I. Mehmed Çelebi'nin Bursa'ya girerek hükümdarlığını ilan etmesinden sonra Ulubat'ta yendiği kardeşi İsa Çelebi, önce Bizans'a, sonra Edirne'deki diğer kardeş Süleyman Çelebi'ye, I. Mehmed'e ikinci defa yenilmesinden sonra da İsfendiyar Bey'e, üçüncü yenilgisinden sonra ise İzmiroğlu Cüneyd Bey'e sığınmıştır. Onun aracılığıyla Saruhan ve Menteşe Beyleriyle anlaşarak talihini bir kere daha denemek istedi, ancak yine mağlup oldu ve bu defa Karamanoğlu Beyliği'ne iltihak etti. Ancak bir süre sonra yakalanarak ortadan kaldırıldı.

    Anadolu'da yalnız kalarak kuvvetlenen I. Mehmed'in bu kez karşısına çıkan Edirne'deki kardeşi Süleyman Çelebi'nin hakimiyetini İzmiroğlu Cüneyd Bey ve Menteşeoğlu İlyas Bey kabul ettiler. Ancak I. Mehmed'in diğer kardeş Musa Çelebi'yi Rumeli'ye göndermesiyle geri çekilmek zorunda kalan Süleyman Çelebi, Musa Çelebi'nin bir baskını ile ortadan kaldırıldı.

    Süleyman Çelebi'yi bertaraf eden Musa Çelebi Edirne’de bu kez kendi hükümdarlığını ilan edince İzmiroğlu Cüneyd Bey bu defa da onun tarafına geçti. Musa Çelebi I. Mehmed'in Anadolu’da kuvvetli olduğunu bildiği için daha ziyade Bizans'la meşgul oldu ve İstanbul'u bir kez kuşattı. Bu arada sonradan büyük bir isyan çıkaracak Şeyh Bedreddin’i kazasker yaparak, nüfuzunu artıracağı bir mevki edinmesini sağladı. Bizans İmparatoru'nun Musa Çelebi'ye karşı yardım istemesiyle I. Mehmed 1411’de İnceğiz mevkiinde kardeşi ile savaşa girişti ve kaybetti. Gemilerle Anadolu tarafına geçerek yaralı bir halde Bursa’ya geldi. Bir yıl sonra Musa Çelebi’yle yaptığı ikinci savaşta da yenildi. Musa Çelebi’nin sert yönetiminin ahaliyi I. Mehmed tarafına meylettirmesiyle I. Mehmed kardeşine karşı üçüncü defa Rumeli’ye geçti. Kendisine katılan Sırp despotu ve bazı ümera ile birlikte, Tuna’ya çekilmekte olan Musa Çelebi üzerine yürüyen I. Mehmed, Çamurlu Derbend mevkiinde meydana gelen savaşta Musa Çelebi’yi nihayet yendi. Musa Çelebi, yaralı olarak kaçarken yakalanıp boğduruldu ve Bursa’ya nakledilip, babasının türbesine defnedildi. İzmiroğlu Cüneyd Bey ise Ohri'ye sürüldü.

    Ancak İzmiroğlu Cüneyd Bey kısa süre sonra Ohri’den kaçarak Aydın’a geldi ve Ayasluğ’u (Selçuk) kuşatarak şehri aldı ve sancakbeyini öldürttü. I. Mehmed, Anadolu’ya dönünce önce Cüneyd Bey üzerine yürüyüp, Çandarlı (1.) İbrahim Paşa eliyle Menemen, Kayacık ve Nif kalelerini aldı. Bu arada İzmir de temelli olarak Osmanlı Devleti idaresine alındı. İzmiroğlu Cüneyd Bey'in sürekli istikrarsızlık unsuru oluşturması, ailesinin ve kuvvetlerinin içinde bulunduğu Kadifekale kuşatmasını uluslararası bir hadise haline getirmişti. Rodos, Midilli ve Sakız Hıristiyan donanmalari gibi, Menteşe Beyliği donanmasi da Osmanlılarla işbirliği yaparak İzmir'in zaptında rol oynamislardı. Rodos Şövalyeleri yardımları karşılığında Timur tarafından yıktırılan İzmir Okkale'yi (Avrupalılar için St. Peter Kalesi; bugün Hisar Camii'nin bulunduğu noktadaydı, nitekim Hisar Camii'nin adı da bu kaleden gelir) yeniden inşa etme talebinde bulunmuşlarsa da, I. Mehmed ısrarlara karşı direnmiş, ancak ilişkileri büsbütün bozmak istemediği için Bodrum Kalesi'ni inşa etmelerine izin vermiştir. Ancak Çelebi Mehmed, Cüneyd’in annesinin ricası üzerine İzmiroğlu Cüneyd Bey'i affederek 1414’te Niğbolu Sancakbeyliğini verdi, Aydın sancakbeyliğine de Bulgar kralı Şişman'ın müslüman olan oğlu Süleyman'ı atadı.

    İzmiroğlu Cüneyd Bey, affedilip Niğbolu sancakbeyi tayin edilmişken, Düzmece Mustafa'nın ("Mustafa Çelebi" veya, daha sonra isyan eden II. Murad'ın kardeşi Küçük Mustafa Çelebi'den ayırmak için, "Büyük Mustafa Çelebi" de denilir) ortaya çıkmasıyla bu sefer onunla birlik oldu ve padişaha tekrar baş kaldırdı. Harekete Eflak voyvodası Mirçe'yi de dahil edip Tesalya ve Selanik tarafında büyük karışıklıklar çıkardılar. Bu bölgeyi seçmelerinin sebebi, yenilgi halinde, o dönemde hem Bizans İmparatorlu'na hem de Osmanlı Devleti ile bağımlılık anlaşmaları olmakla birlikte özerk bir konumda olan Selanik'e sığınabilme düşüncesiydi. Nitekim I. Mehmed Düzmece Mustafa ordusunu Selanik mıntıkasında yendi ve isyancılar Selanik valisi Dimitrios Laskaris'in himayesine sığındılar. Uzun müzakerelerden sonra I. Mehmed Bizans İmparatoru Manuel'i isyancıların Selanik'te tutuklanmalarına ve Bizanslıların yıllık üçyüz bin akçe karşılığında kayd-ı hayat şartıyla Düzmece Mustafa, Cüneyd Bey ve otuz üç maiyetinin Limni adasında sürgün edilmelerine ikna etti.

    1421 Mayısında tahta geçen II. Murad padişah değişikliklerinin karışıklıklara gebe olduğunu bildiğinden ve daha bir yıl öncesinde, şehzadeliğinde, Rumeli'de Şeyh Bedreddin İsyanı'nın, Ege Bölgesi'nde Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal (Samuel) isyanlarının bastırılmasına bizzat nezaret ettiğinden, gönül alıcı mektuplar ve çok değerli hediyeler göndermek suretiyle herhangi bir kargaşa çıkmasını baştan önlemek istiyordu. II. Murad zamanında da mevkiini koruyan Amasyalı Beyazıd Paşa, Çelebi Mehmed'in ölümünün duyulmasından sonra serbest bırakılan ve meşru hükümdarla mücadeleye başlayan Düzmece Mustafa'nın üzerine gönderildi. Edirne'nin Sazlıdere mevkiinde Şehzade Mustafa'nın kuvvetleriyle karşılaştı. Emri altındaki askerlerin büyük çoğunluğu Mustafa tarafına geçince teslim olmak zorunda kaldı ve ertesi gün İzmiroğlu Cüneyd Bey'in tahrikleriyle katledildi. Sazlıdere zaferinden sonra bir süre boyunca eli güçlenen ve Edirne'de saltanat sürmeye başlayan Mustafa'ya bağlı birlikler ile karşı tarafın avantajını değerlendirmekte geç kalmasından istifade eden II. Murad'ın birlikleri Ocak-Şubat 1422'de Ulubat Çayı kenarında karşı karşıya gelirler. II. Murad'ın maiyetindeki Hacı İvaz Paşa ve Mihaloğlu Mehmed Bey gibi şahısların Rumeli beylerini sözlü ve yazılı olarak etkilemesi üzerine, herhangi bir çarpışma olmaksızın Mustafa'nın kuvvetlerinde bir moral çöküntüsü yaşandı. Bunu farkeden ve Mustafa'nın sonunu iyi görmeyen İzmiroğlu Cüneyd Bey de değerli eşyaları ve kendisine bağlı yetmiş kişi ile birlikte gece vakti karargahtan kaçarak Aydın yöresine sığındı.

    Ancak Mustafa Çelebi olayı Osmanlı Devleti açısından bardağı taşıran son damla olmuştu. Döndüğü Aydın yöresinde Beyliğinin eski topraklarını elde etmek, Bizanslılar ve Venediklilerle ilişkiler kurmak çabası içine girer. Aydin ili beyi Yahşi Bey ve Anadolu Beylerbeyi Oruç Bey'in üstesinden gelemedikleri Cüneyd'i yeni Anadolu Beylerbeyi Hamza Bey, Akhisar civarında yenilgiye uğratır. Sıkıştırılan Cüneyd Bey Sisam adası karşısındaki İpsili kalesine sığınmış, ancak Osmanlıların Anadolu'daki en önemli hasmı konumunda olan Karamanoğlu Beyliği'nden beklediği yardımı göremeyince (gizlice Karamanoğlu İbrahim Bey'in yanına kadar gidip bir miktar Karaman askeri ile döndüğü, ancak bu yardımcı kuvvetlerin İpsili'ye varışta Cüneyd'i terkettiği belirtilmektedir), teslim olmuş ve yanındaki oğlu Beyazıd ile birlikte öldürülmüştür. Çanakkale hapishanesinde bulunan diğer oğlu Kurt Bey ve kardeşi Hamza Bey de öldürülerek soyuna son verilmiştir.

    Bu bir türlü rahat durmayan tarihi şahsiyetin ortadan kaldırılmasıyla Aydınoğlu Beyliği toprakları tamamıyla Osmanlı Devleti'nin hakimiyeti altına girmiştir (1425).

    Beylik hanedanının torunlarından Aydınoğlu Molla Yakup Bey 1597 yılında İzmir'in en büyük camii olan Hisar Camii'ni yaptıracaktır. Bu da, Aydınoğlu ailesinin Osmanlı idaresinde de uzun süre ön planda kaldığına işaret etmektedir. Ancak 17. yüzyıldan itibaren İzmir'in giderek yabancı tacirler ve azınlıkların ağır bastığı bir evrime girmesiyle ailenin önce nüfuzu azalmış, sonra da fertleri kaybolmuş olmalıdır.
     
  9. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    [​IMG]
    Yavuz Sultan Selim döneminde binlerce taraftarı ile ayaklanan Yozgatlı Celal,Osmanlı Devleti için büyük problem olmuştu. Bu isyanlar bastırıldı ise de Anadolu'da meydana gelen iç isyanlar ve karışıklıklara yine Celali İsyanları denildi. Sultan Birinci Ahmed döneminde Celali İsyanları tekrar patlak verdi. Bunların en önemlileri;
    Tavil Ahmed
    Canbolatoğlu
    Kalenderoğlu
    Deli Hasan ayaklanmalarıdır.

    Bu sırada Sadrazam olan Kuyucu Murad Paşa son derece sert bir askerdi. Acıma nedir bilmezdi. Bunları bastırmak için çok şiddet gösteriyor, hatta şuçlu ile suçsuz ayırımı yapmadan "ibret osun" diye masumları da öldürtüyordu. Öldürttüklerini açtığı kuyulara attırmak gibi bir alışkanlığı olduğundan kendisine "Kuyucu" lakabı takıldığı söylenir. Kuyucu Murad Paşa'nın ısrarlı ve sert politikaları sonunda Celali İsyanları zor da olsa bastırıldı.

    Celali İsyanları,16. ve 17. yüzyıllarda,Osmanlı yönetimindeki Anadolu'da toplumsal ve ekonomik yapının bozulmasından kaynaklanan ayaklanmaların tümüne verilen addır.
    Bu ayaklanmaların adı, bu kapsamdaki ayaklanmaların ilkinin önderi olan Şeyh Celal’den gelir. Bozoklu ( Yozgat) olan Şeyh Celal, Mehdi olduğu iddiasıyla 1519'da Osmanlı yönetimine başkaldırdı. Tokat yöresinde başlayan Şeyh Celal ayaklanması, Alevi Türkmenler ve göçebe yaşayan diğer boylar arasında destek buldu ve devletin ağır vergi yükü altında ezilen binlerce çiftçinin de katılmasıyla hızla yayıldı. Ayaklanma aynı yıl kanlı bir biçimde bastırıldı.

    Celali isyanlarının nedenleri 16. yüzyıl ortalarında Osmanlı Devleti'nde ekonomik ve toplumsal bunalım baş gösterdi. Anadolu ve Akdeniz üzerinden geçen uluslararası ticaret yollarının keşifler sonucunda yön değiştirmesi de bunda etkili oldu .Osmanlı Devleti, bu ticaret yollarının kendi topraklarından geçtiği dönemlerde sağladığı kazancı yitirdi. Öte yandan Avrupa devletlerinin güçlenmesi karşısında fetihlerin durmasıyla ganimet gelirleri de ortadan kalktı. Devlet, gereksinim duyduğu geliri sağlayabilmek için vergileri artırdı. Osmanlı Yönetiminin Babadan-Oğula geçmemesinde titizlikle durduğu tımar sistemi saltanat haline geldi. Oluşan bu yarı-feodal durum, vergileri ödeyemeyen köylülerin topraklarını terk etmesine, kasaba ve kentlere iş için göç etmesine yol açtı. Geçim yolu bulamayanlar ise eşkıyalığa başladılar ya da eşkıyaya katıldılar. Bütün bunların sonucunda Osmanlı toplumsal ve ekonomik düzenin alt üst oldu. İşsizlik ve geçim sıkıntısı, medrese öğrencisinden askerine kadar toplumun bütün kesimlerine yansıdı.
    Diğer yandan Osmanlı Devleti'nin güttüğü sunni din politikası yine Alevi Türkmenler'de, göçebeyi yerleşik hayata geçirip vergilendirmeyi amaçlayan yerleştirme politikası diğer göçebe Türkmen ve Yürük boylarında rahatsızlık yaratmaktaydı.Anadolu'da ilk büyük Celali hareketleri,medrese öğrencilerinin (suhte ya da softa) hareketi olarak ortaya çıktı. Medrese öğrenciler ve medrese bitirip iş bulamayanlar Bursa,Konya,Bolu ve Samsun yörelerinde büyük ayaklanmalar başlattılar. Bu ayaklanmalar tarihe Suhte ayaklanmaları olarak geçti. Daha sonra, asker sınıfından levent ve sekbanlar ayaklandılar. Bu arada Osmanlı Devleti'nin yerel yöneticileri, güç kullanarak halktan vergi toplamaya başladılar. Yerel yöneticilerin zulmü merkezi hükümet tarafından önü alınamaz duruma gelince,III. Murat (1574- 1595), III. Mehmet ( 1595- 1603) ve I. Ahmet ( 1603- 1617) soygunlara, yöneticilere ve memurlara karşı köylülerin silahla mücadele etmesini isteyen fermanlar çıkardılar.

    Anadolu'daki önemli Celali ayaklanmaları ve önderleri
    İlk Celali önderlerinden biri Bolu ve Gerede yöresinde 1581'de ortaya çıkan Köroğlu Ruşen'di. Köroğlu, soyguncu devlet yöneticilerine ve beylere karşı mücadele etti. Yaşamı ve serüvenleri, halk arasında derin izler bıraktı ve Köroğlu Destanı’na konu oldu.

    16. yüzyılın sonlarına değin Celali ayaklanmaları, daha çok yöresel bir özellik taşıyordu. 1598'de Sivas ve Maraş bölgesinde çıkan Karayazıcı Ayaklanması, Celali hareketlerinin niteliğini değiştirdi. Sekban askerlerinin komutanıyken ayaklanan Karayazıcı’ya, dirlikleri ellerinden alınan sipahiler, topraklarını terk eden köylüler, işsiz kalan sekbanlar, yönetimden hoşnut olmayan beyler ve paşalar da katıldı. 20 bin kişilik bir ayaklanmacı ordusunu yöneten Karayazıcı, büyük kentlere bile baskınlar düzenleyip çekiliyordu. Karayazıcı üzerine gönderilen Osmanlı ordusu karşısında Tokat'a çekildi ve 1601'de öldü.

    Karayazıcı'nın ölümünden sonra ayaklanmacıların başına kardeşi Deli Hasan geçti. Osmanlı Devleti, Orta Anadolu'ya egemen olan Deli Hasan kuvvetlerini bastıramayınca, onunla anlaşma yolunu seçti. Deli Hasan’ı paşa unvanıyla Bosna beylerbeyliğine atadı. Ancak devletin bu tavrı öbür Celali önderlerini cesaretlendirdi. 1603- 1607 arasında Celali ayaklanmaları bütün Anadolu'ya yayıldı. Tavil Ahmed, Canbulatoğlu ve Kalenderoğlu gibi Celali önderler devlet otoritesini ortadan kaldırdılar. Anadolu’daki köylüler canlarını kurtarmak için yerleşim yerlerini terk ederek dağlara sığınmak zorunda kaldılar. Osmanlı tarihine bu dönem "Büyük Kaçgun" olarak geçmiştir.

    Sonunda Osmanlı Devleti, Celalileri kesin olarak ortadan kaldırmaya karar verdi. Sadrazam Kuyucu Murat Paşa büyük bir orduyla 1606’da Anadolu'ya geçti. 1610 yılına kadar giriştiği savaşlarda Celalileri ve adamlarını acımasızca öldürerek cesetlerini açtırdığı kuyulara doldurttu. Bu dönemde öldürttüğü insan sayısı 65 bin civarındadır.

    Erzurum beylerbeyi Abaza Mehmed Paşa 1622'de yeni bir ayaklanma başlattı ve bu ayaklanma ancak 1627’de bastırılabildi. Sultan I. İbrahim döneminde ( 1640- 1648) Sivas Valisi Vardar Ali Paşa ve Isparta yöresinde Kara Haydaroğlu ile Katırcıoğlu ayaklanmaları çıktı. Ama Osmanlı Devleti, ayaklanmacılara karşı siyasetini belli ölçülerde değiştirdi ve onları denetim altına alma yolunu kullandı. Katırcıoğlu, Karaman beylerbeyliğiyle ödüllendirilerek etkisiz hale getirildi. 1658'de ayaklanan Abaza Hasan Paşa'ya da devlet görevi verildi. Anadolu'da 17. yüzyıl ortalarından sonra görülen yerel Celali toplulukları da II. Viyana Kuşatması'ndan sonra Avusturya ve müttefiklerine karşı yürütülen savaşlarda asker olarak orduya alındı.

    Celali ayaklanmalarının sonuçları

    Celali ayaklanmaları, Osmanlı toprak düzenini büyük ölçüde değiştirdi. Ağır vergiler yüzünden ya da “Büyük Kaçgun” sırasında yerlerinden olan çiftçilerin toprakları mültezimlerin ya da yerel yöneticilerin eline geçti. Vergiler yüzünden borca giren köylüler, işledikleri toprakları sonunda tefecilere kaptırdılar. Osmanlı toprak düzeninin belkemiği olan tımar sistemi bozuldu. Büyük nüfus hareketleri ortaya çıktı ve kentlere büyük göçler oldu. Tarımsal üretim geriledi ve kıtlık tarım ürünleri fiyatlarının yükselmesine yol açtı. On binlerce insan yaşamını yitirdi ve pek çok yerleşim yeri yıkıma uğradı.

    Türkçe'ye yerleşmiş olan "Celallenmek" deyimi de, Celali ayaklanmalarının günümüze bıraktığı miraslardandır.




    Kaynak...Vikipedi
     

Sayfayı Paylaş